Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Tabular Can Çekişiyor

Tabular Can Çekişiyor

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

                                   

 

Claude Levi-Strauss’un “Tarihi bilmeyenler, kendilerini bugünün cahili olmaya da mahkum etmektedirler; çünkü şimdinin unsurlarını karşılıklı ilişkiler içinde tartmaya ve değerlendirmeye, yanlızca tarihsel değişim izin vermektedir.” Şeklindeki tarihe ilişkin belirlemesi ışığında, Türkiye siyasi sisteminin tıkanmış olmasının nedenlerini ve toplumsal sorunların çözüm şifrelerinin de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurgulanış mantığından kaynaklandığının altını kalın çizgilerle çizmek, tüm cilalanmış sıfatlar bir yana, insan olabilmenin bir gereği olarak algılanmalıdır.

 

Şöyle ki, Kemalist Rejim devşirmeler tarafından tekçi bir anlayış ile kurgulanmıştır. Bunun bir sonucu olarak, kurgulanış felsefesinden kaynaklanan kaygılardan dolayı da siyasi tekçiliği yeterli görmez. Dolayısıyla tüm toplumsal alanı da yani dili, dini ve kültürü de güç kirliliğine dayanan otorite yoluyla dönüştürerek tekleştirmeyi esas alır. Başka bir ifade ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi özel niteliğinin bir gereği olarak, sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi gereken bir aygıt olarak kurgulanmış değildir. Mayası bozuk ulus-devlet projesinin bir ürünü olan ucube siyasi rejim: ülke kaderinin seçilmişlerin elinde olmadığı, ülke çıkarının demokratik temsilciler tarafından kararlaştırılmadığı, seçim sonuçları veya hangi çevrelerin hükümet olduğunun hiçbir anlam taşımadığı, devletin kurucu gücü olan asker-sivil brokrasi egemenliğinin hiç değişmeden kaldığı, militer oligarşik bir rejimdir.

 

Öte yandan Türkiye ve Kürdistan’da zeka özürlü olmayan herkes biliyor ki, Silahlı Kuvvetler hükümetlerin otoritelerini sarsmaya ve sivil otoriteyi ikame etmeye dönük olarak askeri-pisikolojik bir stratejiyi Cumhuriyetin tüm süreçlerinde uyguladığı gibi, sistem içinde herkesin rolünü de kendileri belirlemiştir. Türkiye devletinin üzerine inşa edildiği toplumsal tabandaki gen bozukluğunun doğal bir sonucu olarak atanmışların, seçilmişler üzerindeki otoritesi -bazı istisnalar hariç- Türk toplumunda bir bütün olarak kanıksanmıştır. Bunun verdiği rahatlık ile ordu; 84 yıldan beri sistem üzerindeki örtülü vesayetini artık gizleme gereksinimini bile duymadan, alani bir şekilde sivil otoriteye kafa tutmakta, eskisi gibi yönetmek ve yönlendirmek istemektedir.

 

Bilindiği gibi 12 Eylül faşist askeri cuntasının, siyasal alanın sınırlarını son derece daraltan ve sınırlı sayıda olması öngörülen siyasi aktörleri denetim altında tutmak üzere dizayn edilmiş olan anayasasında bazı değişiklikler yapılmış olmasına karşın, anayasanın temel çatısı olan ideolojik devlet öngörüsü varlığını hep korumuştur. Mevcut anayasa toplumsal bir uzlaşı metni olmaktan öte, toplum devlet ilişkilerini gerginleştiren ve devlete toplumu istediği gibi biçimlendirme yetkisi veren ideolojik bir metindir. Oysa, Türkiye’nin Kemalizm ile harmanlanmış oryantal bir anayasa yerine, toplumun sosyolojik gerçekliğini ifade eden, evrensel hukuk ile çelişmeyen, eşitlik, adalet, insan hak ve özgürlüklerini temel alan bir anayasaya gereksinimi vardır. Devletin herhangi bir ideolojiyi resmileştirmesi açıkça özgürlük karşıtı olduğu kadar, hukuk devleti prensibine de ters düşer. Zira, demokratik bir hukuk devleti hiçbir kişi, grup veya topluma neye inanması veya nasıl yaşaması gerektiğini dayatmaz. Aksine, toplumun kendi inanç ve yaşam tarzı tercihlerine sahip kişi veya grupların barışçıl bir biçimde bir arada yaşamalarına olanak sunmayı temel görevi kabul eder.

 

Birinci Erdoğan hükümeti, tüm Cumhuriyet hükümetlerinin aksine, statükocu egemenlerin provokasyon ve tehditlerine rağmen, Demirel gibi şapkasını alıp gitmemiş ve militarist egemenlere karşı demokrasi adına bir direnç merkezi yaratmıştır. Türkiye egemenlerinin tüm engelleme çabalarına karşın Çankaya’ya çıkan Abdullah Gül; ucube rejimin birer emniyet supabları olan anayasa mahkemesi, yüksek yargı organı, Barolar, resmi ve sivil paşalar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Üniversiteler ile büyük Medya’nın müttefiği veya noterliği konumunda olan Çankaya’yı, statükonun anayasal bekçiliği misyonundan arındırarak, ona; statükoyu dönüştürmeye katkı sunan bir işlev yüklemelidir. Gül; bunu başarabildiği oranda, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm projesine ivme kazandırabileceği gibi modern bir Türkiye’nin de yolunu açabilir.

 

AB ve halkın desteğini arkasına almış ikinci Erdoğan hükümeti, uluslararası konjönktürün de verdiği avantajları kullanmaktan feragat etmezse, Türkiye’de Türk-Kürd ile Laiklik-Anti-laiklik gibi toplumsal barışı tehdit eden ikili karşıtlıklara kaynaklık eden mevcut anayasal hukuki düzenin aşılmasına katkı sunabilir veya sunmak zorundadır. Zira, bu; onun da varlık koşuludur.

 

Tarihi bir olgu olarak sistemin tüm nimetlerinden sınırsız nemalanan Kemalist elit, toplumda komünizm, irtica ve bölücülük gibi dönemsel korkular yaratarak, toplumu germek suretiyle yarattığı çatışma ortamından dolayı kendisini tekrardan hep üretebiliyor. AKP devlet gücünü sınırlayan, din ve ifade özgürlüklerini güvence altına alan bir anayasa ile Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğine yanıt olabileceği gibi, gerginlik ve çatışmadan beslenen ideolojik devlet yapısından nemalanan güç odaklarının da varlık koşullarını ortadan kaldıracaktır.

 

Türkiye toplumsal bileşenlerinin geleceğine ilişkin hiçbir önyargıya kapılmadan, ikinci Erdoğan hükümetinin anayasal demokratik açılımlarına katkı sunmak veya arkasında durmak, ucube sistemden nemalanan sivil ve askeri brokrasi dışındaki tüm toplum kesimlerinin yararına olacağından kuşku duyulmamalıdır.

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0