Şêx Saîd İsyanı'nda Resmi İdeoloji Ve Türk Solunun İflası Üzerine
ŞÊX SAÎD İSYANI’NDA RESMİ İDEOLOJİ VE TÜRKSOLUNUN İFLASI ÜZERİNE
Konuya girmeden önce bu makale ile tarihi yeniden yazma gibi bir hedefimin olmadığını ancak, eğer tarih: ‘‘Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim.’’ olarak genel bir kabul görüyorsa, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi kapsamında, Türkiye’de resmi tarih yazıcılarının belirlenen tarihi süreçlerin ayırıcı özelliklerine ilşkin, yanlış ve kasıtlı tarih yazımlarından doğru bulmadığım kimi tespitlere ve bilinçli çarpıtmalarına karşı bir duruş sergilemem ve bu konuda tarihçilerin alanına müdahele etmemin doğal bir hakkım olduğu kanısındayım. Bu bağlamda, Kürd ulusal mücadelesi tarihinde önemli bir yer tutan Şêx Saîd hareketinin kanla boğulmasının, Türkiye’de de militarist Kemalist rejimi nasıl güçlendirdiğine ilişkin düşüncelerimi aktarmadan önce, sözkonusu isyanın tarihi sürecine kısaca değinmenin kuşkusuz yararı olur.
Mustafa Kemal hem İngilizlerin hem de Osmanlı hükümetinin temsilcisi olarak Kürdistan’a atanmıştı. Görev kağıdında, ‘‘Bazı komutanlar silahlarını teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu önle.! Halk komiteleri kuruluyor, bunu dağıt.!‘‘ emri yazılıydı. Türkiye’yi kuran devşirme kadroların en güven vermeyeni durumunda olan Mustafa Kemal, ilk dönemlerde, Kürd toplumunun liderlerine çok cömert vaatlerde bulunuyordu. Yunanlıları kovmayı ve İtilaf devletleri’nın Türk devletini tanımalarını sağlamayı, Kürdlerin yardımı ile sağlayan Mustafa Kemal, ayakları yere sağlam basınca da kendisine yakışanı yaptı ve verdiği sözlerin tümünü unuttu. Ermeni olayında olduğu gibi imha amaçlı Kürdlere de yöneldi.
Kemalist rejimin, 1925’li yıllarda, Kürd ve Kürdistan bağlamındaki uygulamalarının kapsamını Nehru’nun kızı Indira Gandi’ye yazdığı mektupta hiç bir tartışmaya yer bırakmıyacak şekilde ifade edilmiştir. Hint lider, kızı Indira’ya kısaca şöyle yazar: ‘‘Kemal Paşa 1925 ayaklanmasından sonra Kürdleri acımasızca katletti. Binlerce Kürdü yargılamak için İstiklal Mahkemeleri kurdu ve Kürd liderlerini ( Şeyh Sait, Dr. Fuat ve diğerleri...) bir çok Kürdü darağacına gönderdi. Bunlar son nefeslerini verirken Kürdistan’ın bağımsızlık ümidini yitirmediler. Özgürlükleri için savaşan Türkler, tarihin bir cilvesi olarak özgürlüklerini talep eden Kürdleri eziyordu. Milliyetçiliğin, vatanını koruma refleksinden, bir anda başkasının haklarına saldırmaya dönüşmesi ne tuhaf...’’ diye dert yanıyordu.
Sevr Antlaşması (1920) ile edindikleri kazanımları, Lozan Antlaşması (1923) ile gasp edilen Kürdler, doğal olarak Kürdistan’ın bölünmesine yol açan bu yeni kararları kabul edemezlerdi. Türkiye’nin kuruluş aşamalarında Kürdlerin tam desteğini alan Ankara hükümetinin çok geçmeden Kürdlere yönelmesinine karşı, Cıbranlı Xalıt Beg’in önderliğinde ve tarihe ‘‘Sêx Saîd İsyanı’’ olarak geçen bu ayaklanmanın hazırlık çalışmaları, 1920 ‘li yılların başına dek uzandığı gibi, Ulusal Ayaklanma, ‘‘gizli’’ çalışan Kürd cemiyetlerinin 1923 yılı Mayıs ayında kurdukları Azadî Cemiyeti’nin bir ürünü olarak doğar. Kürd aydın ve yurtseverlerinin 1925’teki başkaldırı planı, Kemalizm’e ilk karşı duruşu temsil anlamında, Kürd halkının ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli bir yer tutar. Xormek aşiretinin ihaneti ve Ankara hükümetine sunduğu katkı sonucu, Azadî Cemiyetinin lideri olan Cıbranlı Xalıt Beg ile Yusuf Zîya tutuklanırlar. Bunun üzerine Şêx Saîd, sürecin dayattığı zorunlu koşulların bir sonucu olarak, Azadî Cemiyetinin başkanlığına getirilir.
Kürdler arasındaki her türlü hareketlilikten haberdar olan Ankara hükümeti, ulusal Kürd başkaldırısını engelleme veya erteleme olanaklarına sahip olduğu halde, neden Şêx Saîd’i adeta isyana zorlanmıştır? Ankara hükümetinin niçin bu kanlı seçenekte ısrar ettiği sorusu bile Kemalist güruhu çılgına çevirmeye yetiyor. Tük Tarih Kurumu’nun ( TTK ) devşirme ve güdümlü üyeleri ile türevlerinin, Şêx Saîd’ın erken bir isyana zorlanmış olabileceği olasılığını bile düşünememiş olmaları düşünülemez. Çünkü, resmi tarihçilerin görevi; yanlışı doğru, haksızı haklı, zorbayı da masum göstermektır.
Bu tür toplumsal olayları değerlendirirken, bunların yarattığı sonuçların, kime veya kimlerin işine yaradığını tesbit etme yoluyla, olayların arkasındaki gerçek fail veya faillere ulaşabilme, dünyada kabul gören bir yöntemdir. Bu yöntemin ışığında sözkonusu Kürd halkının ulusal başkaldırısını ve sonuçları hakkında düşüncelerimi kamuoyu ile paylaşmanın yararlı olacağı kanısındayım.
İsmet İnönü, Kazım Karabekir gibi silah arkadaşlarını alt etmenin bir aracı olarak, Mustafa Kemal’e tanrısal bir misyon yükleyerek kendisini de peygamber mertebesine çıkardı. Tek ve ikinci ‘‘adam’’lık öyle bir eğilim gerektiriyordu. Dar bir kadro ile yola devam etmede karar kılan bu ikili, iktidar mücadelesinde zorlanıyorlardı. İktidar alternatiflerini tasfiye etmenin bir aracı olarak da, olağanüstü bir ortamın yaratılması gerekiyordu. Bundan dolayıdır ki, hazırlığından haberdar oldukları bir ayaklanma planını engeleme veya erteleyebilme niyetini göstermediler. Buna ihtiyaçları vardı ve Şêx Saîd’i erken bir isyana zorladılar.
Resmi tarih tezlerinin aksine, Türkiye’yi kuran devşirme kadrolarının en güven vermeyeni durumunda olan Mustafa Kemal’ın, alternatiflerini yok etmek ve dolayısıyla sürekli tasfiye stratejisini bir yaşam tarzı olarak hep uyguladığını artık biliyoruz.
Başbakan Fethi Okyar istifaya zorlandı ve görevine İnönü getirildi. Küferan, Lolan, Abuzalan, Soran ve Xormek aşiretleri devletten yana tavır alarak, Kürd güçlerini arkadan vurdular. Resmi rakamlara göre, bu soykırımda katledilen Kürd sayısı onbeşbini aşıyor. Sonuçta hazırlıksız başlatılan isyan bastırılmış ve ulusal Kürd hareketinin lideri ve öncü kadroları idam edilmişlerdi. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Başkanı’nın: ‘‘Her ne kadar Şariatı getirmek amaçlı gibi görünüyorsa da, özünde hepiniz tek bir noktada birleştiniz: Bağımsız bir Kürdistan kurmak; bunun cezasını çekeceksiniz!’’ faşist söylemi, resmi tarih tezini çörüten ve Kürd ulusal başkaldırsının niteliğinin resmi ağızdan onaylanmasından başka bir anlam ifade etmez. Güneşi hep balçıkla sıvamayı ahlak edinen resmi ideoloji, seksenbir yıl boyunca ve tüm kurumlarıyla, bu korkunç tablonun trajik sonucunun inkarını, hala resmi tarih ile sürdürmekten vaz geçmiş değildirler.
Kemalizm’in bir versiyonundan başka bir anlam ifade etmeyen Türk komünistleri, resmi tarih bakış açısını sözde devrimci oldukları iddiasıyla, Kürd ulusal ayaklanmasının ‘‘Gerici ve İrticai’’ bir hareket olduğunu Komüntern platformlarına taşıyarak, Kürd ulusuna karşı ihanetlerini belgelediler. Türksolu bir bütün olarak, hem emekçi kesimlerin Kemalist despotizme karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesine ilişkin, ve hem de Kürd ulusunun kendi varlığını koruma, ulusal demokratik haklarını elde etme savaşımına ilişkin, gerçek olgular üzerine oturtulmuş bir tarih anlayışına ve devrimci bir işleve sahip olmamıştır. Bundan ötürü de biz, Türk solunun, Kemalist rejimin doğumuna ebelik yaptığını tarihe not düşmek durumundayız. Kanımca, bu tesbitten dolayı da Doğu Perinçek, Mihri Belli, Yalçın Küçük ve “Kürd” türevlerine de haksızlık yapmış sayılmayız. Şüphesiz İsmail Beşikçi hoca gibi değerleri bu zevatın dışında tutuyorum.
Kemalist rejim, seksenbir yıllık bir devletin tüm olanaklarını kullanmasına rağmen, tarihe ‘‘Şêx Saîd İsyanı’’ olarak geçen ulusal Kürd hareketinin, herhangi bir emperyalist gücün destek sunduğuna dair hiçbir veri yakalayamamıştır. Fakat dünya tarihi, Londra’nın, yeni kurulan güçsüz Türkiye’de, Şêx Saîd ayaklanmasının Güney Kürdistan’a yayılmasından ve her iki parçanın birleşebileceğinden rahatsızlık duyduğuna tanıklık ediyor.
İngilizlerin, 1921 yılından başlayarak, Yunanlılardan desteklerini çekmeye başlamış olmaları ve Kürdistan’ın parçalanıp bölüştürülmesindeki etkinliği de dikkate alınırsa, Londra tercihini Kürdlerden yana değil, aksine, Türkiye’den yana kullandığı gerçeğini kavramak ve tarihe doğru not düşmek kanımca kolaylaşacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kurgusu da bir yönüyle bu tercihin bir sonucudur. Bütün tanıklar ve belgeler ortadan kaldırıldıktan sonra, bir askeri kışladan farkı olmayan Üniversite’lerde devşirilen resmi tarihin, Ulusal Kürd Hareketleri’nin niteliğiyle ilgili tezlerinin somut bir dayanağı olmadığı gibi, inanırlığı da kalmamıştır. Resmi tarih tezi, Mustafa Kemal’in içinde olmadığı tarihi kesitleri yok saymaktadır. Bu anlamıyla da kurgular üzerine inşa edilmiş resmi bir felaket belgesidir.
Azadî örgütünün lideri ve ayaklanmayı örgütleyen Cıbranlı Xalît Beg’ın yakalanmış olması, Azadî Cemiyeti kadrolarının istihbarat örgütlerince bilindiğini gösteriyor. Ama Ankara bu avantajı kullanmamıştır. Eğer bu gelişmeleri sorgulayabilme iradesi objektif olarak gösterilirse, o zaman isyanı önleyememenin, erteleyememenin veya tahrik etmenin hem aktörünü, hem de muhatabını, bu olayda kazançlı çıkan kesimlerin içerisinde aranması gerekir. Demem o ki, Ulusal Kürd ayaklanmasının bastırılmasının vahşetini, Ankara ve İzmir’de kurdurttuğu İstiklal Mahkemeleri gibi baskı araçlarıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katkı sunan tüm kadroları tasfiye edip, rakiblerine karşı prestij kazanan Mustafa Kemal’in mantığında aramak gerekir. Başka bir deyişle, Şêx Saîd başkaldırısı olmasaydı veya başarılsaydı, Mustafa Kemal, İstiklal Mahkemeleri’nde iktidar alternatiflerini tasfiye edemez ve dolayısıyla Atatürk olamazdı. Alternatiflerini yok etme ve dolayısıyla kesintisiz tasfiye, tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, Kemalizm’in de değişmeyen yasasıdır.
İzmir İstiklal Mahkemesi’nin ara kararlarının birinde ‘‘ Suikast olayının Ziya Hurşit ve adamlarınca Cumhurbaşkanına duydukları kin ve düşmanlığın doğurduğu kişisel bir olay olmaktan çok sanıkların hükümeti devirmek gibi nefret edilecek bir amaçla kurulmuş gizli bir komite tarafından kışkırtıldıkları, bu kanı cemiyetle Terakkiperver Partili olup da suçlulukları gerçekleşenlerden başka fesh edilmiş İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinden bazılarının da ilgili oldukları ve sanık diye yargılanan bu kimselerin suçlu görülmekle beraber daha geniş çalışmalarda bulundukları sezilmiş olduğundan’’ tahkikatın genişletilmesine karar veriliyordu. Bu karardan sonra, Şêx Saîd başkaldırısında Ankara’yı tüm varlıklarıyla destekleyen solcu veya sosyalist geçinen zevat, Kürd ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Kemalizm’in, birgün kendilerine de yöneleceği sürprizi ile karşılaşacaklarının hesabını yapmamışlardı ve yanıldılar. Mustafa Kemal onlara da ihanet etti. Orak-Çekiç’in sahibi Şevket Süreyya ve arkadaşları bile ağır cezalara çarpılmaktan kurtulamamışlardır.
Mustafa Kemal, Yeni Cumhuriyet’te kendi alternatiflerine üstünlük sağlamanın bir aracı olarak, 1925’de Şêx Saîd hareketini provake ederek, erken başlamasını sağladı. Şêx Saîd hareketinin bastırılmasının avantajını Ankara ve İzmir’de kurduğu İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla iyi kullanan Zübeyde hanımın oğlu Mustafa, yol arkadaşlarını fütursuzca tasfiye etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin totaliter bir rejim olmasının temelleri de bu dönemde, yani 1926-1930 yılları arasında atıldı .
Özetlersem; Kemalist elit, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükün kanunundan sonra kendilerine alternatif gördükleri tüm kadroları tasfiye etmiş veya yıldırmıştır. Kürdleri emperyalist güçlerin politik-lojistik katkılarıyla kıyımdan geçirdi. Şêx Saîd hareketi resmi ideoloji ve onun bir versiyonu olan Türk Solu’nun ileri sürdüğü gibi ‘‘Gerici-İrticacı’’ bir isyan değildir. Tüm Kürd başkaldırılarında olduğu gibi, Şêx Saîd başkaldırısının niteliği de, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi başkanının, yukarıda alıntıladığım söyleminde anlamını bulan, bir ulusal kurtuluş denemesiydi. Kısaca, değinmeye çalıştığım nedenlerden dolayıdır ki, Abdullah Öcalan’ın da Kemalizm ve onun bir türevi olan Türksolu ile empati yaparak, ‘‘Şêx Saîd olayı olmasaydı, Mustafa Kemal Kürd sorununu çözerdi’’ tarzındaki söylemlerinin tarihi hiçbir gerçekliğinin olmadığını, tam tersine Zübeyde hanımın Selanik’li oğlu Mustafa’yı, ATATÜRK yapan olgulardan birinin de Şêx Saîd İsyanı olduğunu söylemek durumundayız.
Yol arkadaşlarını dahi kıyıma tabi tutan Kemalist elitin, Kürdlerin kanı ve ulusal inkarı üzerine inşa edilen ‘‘Cumhuriyet‘‘ daha ne kadar sürdürebilir dersiniz.?
29 Ekim 2006



Yorumlar (6 gönderildi):
Linkini aşağıya aktardığım, ”Dünü Ve Bugünü ile PKK Gerçekliği” isimli makalede, İbrahim Kaypakkaya’ya ilişkin düşüncelerimi ifade etmiş olduğum bölümü size kolaylık olması açısından aşağıya aktarıyor ve yanlışımı düzeltiyorum. Saygılarımla
http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html
”Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren kendi egemenlik alanında politik boşluğa yer bırakmayacak kadar ince bir stratejiyi, değişik siyasi görüşler arasında hep izlediğini biraz tarihi bilgisi olan herkes bilir. Bu stratejiye uygunluğu açısından yakın tarihimizde, Türkiye ve Kürdistan devrimci demokratik haraketlerini, kendi dinamikleri üzerine oturtmaya çalışan kadrolara karşı uyguladığı imha politikası ve aynı zamanda da Abdullah Öcalan pratiğiyle bir tezat oluşturması açısından iki olayı anımsatmakta yarar görüyorum.
Birincisi: Türk sol haraketi içinde o güne kadar Kemalizm’in bir versiyonundan başka bir anlam taşımayan sınıf savaşı kavramına karşı çıkmakla kalmayan, aynı zamanda da Kürd sorununu ele alış tarzı itibariyle de geleneksel sol yapılardan kesin bir kopuşu temsil eden İbrahim Kaypakkaya’dır. Düşmana ser verip sır vermeyen Kaypakkaya, Diyarbakır zindanında işkence ile öldürüldü.
İkinci örnek ise, Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak) olayıdır. Kürd haraketini kendi dinamikleri üzerine oturtmaya çalışan Dr.Şıvan, sömürgeci istihbarat örgütlerinin yönlendirmesi ve kimi Kürdlerin de piyon olarak kulanıldığı çok yönlü bir komplo sonucu, Güney Kürdistan’da iki arkadaşı ile birlikte soydaşları tarafından öldürüldüler.
Andığım bu iki önder kadronun ortadan kaldırılmasından kısa bir süre sonra Abdullah Öcalan, bırakın Türk solu içinde Kürd sorununu tartışmayı, ”Bağımsız, Demokratik, Sosyalist ve Birleşik Kürdistan” için, ajan provakatörlerin içinde kılına bile dokunulmadan çalışabilmekteydi! Öyleyse; gizli odaklar neden Öcalan’a farklı, İbrahim Kaypakkaya ve Dr.Şıvan’a farklı yaklaşıyorlardı. Uğursuz PKK sürecine dahil olanlardan, bunu sorgulayacak sağduyulu kimse çıkmadı mı? Elbette çıktı. Fakat PKK’nin tüm süreçlerinde olduğu gibi Öcalan ve tayfası tarafından birer birer ortadan kaldırıldılar. ” 26.11.2005
Ama gönül ister ki; farklılığa tahammül ve hoş görü gösterebilme kültür ve yetisini gösterip, en azından bizden sonraki kuşaklara hiç olmazsa bu konuda (biz eski kuşakların hayatı ? başarısızlıkların tarihidir) olumlu bir örnek bırakalım. Bu anlayıştan hareketle, müsadenizle yazınıza karşı eleştirilerimi iletmek isterim. Önce yazınızdan bir örnek;
‘Özetlersem; Kemalist elit, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükün kanunundan sonra kendilerine alternatif gördükleri tüm kadroları tasfiye etmiş veya yıldırmıştır. Kürdleri emperyalist güçlerin politik-lojistik katkılarıyla kıyımdan geçirdi.’-sizin yazınızdan-
-Verdiğim alıntı yazınızdan-
ve burada “tarihe bakış açınızda” ya bir eksiklik? Ya da bir “handikap” var. Şöyleki; Kemalizmi destekleyen SADECE “emperyalistler” değildi. (yani, o günkü koşullarda başta; İngiliz, Fransız, İtalya, ABD vb..)
Lenin Rusya’sı ve Komintern’de destekledi Kemalistleri! Bu tarihe not düşülmesi ve ayıplanması gereken bir zorunluluktur. AMA, 1919-1922 yıllarında Lenin’in bu “suçu” hata olarak değerlendirilebilinir.
Nedeni? Bu yıllar içerisinde Rusya’nın “Ondört Devlet” tarafından işgal edilmiş olması (1921’e kadar sürdü bu savaş Rus topraklarında, sonra ”sovyet” denilecektir) Lenin’in o şartlarda ”sağlıklı” bir değerlendirme yapmasını engellemiştir diye düşünüyorum.
Fakat bizim bu yaklaşımı “mahkum” etmemizin önünde engel değildir. Zaten bu “sakat” ve ”yanlış” yaklaşım, Kemalizme Leninist destek mahkum edilmiş olsaydı? 68 kuşağı (TKP-ML yani İbo hariç, az sonra değineceğim) bunu kendine referans almayacak ”Kemalizm” şakşakçılığı yapmayacak ve belkide kendi sonlarını da getirecek olan ‘”anlışa” düşmeyeceklerdi.
ZAFER? Kazanmanın verdiği coşkuyla bazen kendi hatalarını kutsattığı gibi, bazen kendi yenilgisinin tohumlarını da kendi içinde taşır! Buna en hazin örnek RUS devrimidir .(Bu kısma uzun bir açıklama gerektiği için şimdi girmeyeceğim)
Keza; 1920 yılında bizzat Bolşevikler eliyle düzenlenen “Bakü, Doğu Hakları Kurultayı’nda ‘Enver Paşa’ gibi bir soykırımcının; ‘Doğu Halkının Temsilcisi ve Bir Delege” olarak dinlenmesi ? Ayıplanacak ve kınanması gereken bir durumdur.
Yine Lenin döneminde; Koçgiri Kürt hareketinin (1921), Kemalistler tarafından boğulurken bizzat Lenin Sovyetelerinin Kemalistlere silah ve para yardımında bulunması! Tarih önünde artık kınanması gereken bir durumdur.
Yapılacak hatalarla, “suçlar” farklı değerlendirilmelidir. Ama mutlaka mahkum edilmelidir. Çünkü şunu artık öğrendik geçte olsa; tarihten “değer” adı altında neyi alıp kabullensek? bizde gelecek kuşaklara onu devrederiz veya bizzat o’nu, o’nları yaşatacağız. Bu yüzden gelecek kuşaklara miras adına “olumsuzluk” bırakmayalım bari.
İsmail Beşikçi hocanın şu sözü hep hoşuma gitmiştir; ideolojiler, kendini doğrulayacak şeyler üzerinde durur ve onları arar ama bilim yöntemi, olgulardan yola çıkıp insanlık için en yenisini en iyisini en güzelini arar, der. (karışık yazdım)Altın gibi bir söz.
Sovyetler Bütün Bu Olumsuzlukları Bağrında Taşırken Kürt Sorununda?
İBARAHİM KAYPAKKAYA’NIN KÜRDİSTAN İÇİN ÖNEMİ
Sovyetler, gerek Koçgiri, gerek Şeyh Sait ayaklanmasına;
“M.Kemal’e ve Ankara hükümetine karşı Kürdistan’da ki Şeyh Sait ayaklanması MOSKOVA tarafından Türk GERİCİLİĞİNİN ingiliz emperyalizmi ile İTTIFAK HALİNDE bir geri dönüş girişimi olarak değerlendirilmektedir...” (Komunist Enternasyonal belgeleri, adlı kitapçık)
Ve bu yazı o dönem Komintern’in merkezi yayın organı “presse Korrespendez” (11 Haziran 1926) yayınlanırken, dünya kamuoyu suskunluğa çağrılıp, Stalin’in Kemalist vahşeti bizzat destekleyip alkışlarken (sonra ki bütün Kürt hareklerinde Stalin çömezlik yapacaktır M.Kemal ve tayfasına) ve hala tarihte “Kemalizm” aklanırken (50 yıllık TKP Kemalizm şakşakçılığını da bunlara ekleyelim müsadenizle);
Taa 1971 yılında (yani biz hala Kemalizm' e farklı bir şekilde bakarken) genç bir adam, adeta Sovyetlerin politikasına isyan edercesine şunları yazmaktadır;
“Bir de Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin PARMAĞI OLDUĞU iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının MİLLİ BASKI POLİTİKASINI savunmaya yeltenen SÖZÜM ONA ‘Komünistler’ var... İngiliz emperyalizminin Şeyh Sait hareketinde parmağı olduğunu İDDİA ederek Türk hükümetinin Kürt ulusunun kendi kaderini TAYİN HAKKINI çiğnemesini, KİTLE KATLİAMLARINA girişmesini vs. HAKLI ve İLERİCİ göstermeye çalışanlar, bir kez daha tekrarlayalım ;İFLAH OLMAZ TÜRK ŞÖVENİSTLERİDİR!” (Kaypakkaya,Seçme yazılar)
İşte bu satırlar (detay kitabındadır İbo’nun) gerek Sovyet, gerek o’nun 50 yıl piyonluğunu yapmış ve her Kürt direnişinde Kemalistleri tıpkı Sovyetler gibi alkışlamış TKP’nin de gerçek ‘şövenist’ yüzlerini sergilemiştir. Bu fark ve bu derinlik görülmelidir. (Lenin’le, ne Stalin nede o’nun öğretmeni Troçki’yi aynı kefeye koymadığımı ama Lenin’i de eleştirdiğimi yeniden belirtmek isterim)
Dahası; Türkiye ve Kürdistan toprağında eğer bugün birileri “Kemalizm Sömürgeci Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür” diyor veya diyorlarsa ! (Sezar’ın hakkı Sezarda kalsın) Bunu KAYPAKKAYA’ya borçludurlar ve bunu unutturmak veya inkar etmek Kürdistan’a da Türk halkınada bir şey kazandırmaz..
İ.Kaypakkaya’nın bu farkı o’nu 68 kuşağının hepsinden ayırır, dahası Kürt coğrafyasında bile o dönem için bile olsa, çok ileridedir. (elbette Dr.Şivan’ı unutmuyoruz)
Sayın S.Akkoyun kardeşim, ben bu yazıyı bir başka siteye asarakta sizin dikkatinizi yazıma çekebilirdim ama gönlüm buraya yaz dedi, nedeni; hem çok okunan bir yazarsınız, hem de sizin bu konuları ele alıp detaylandırmanız, hepimizi daha güçlü kılacaktır. Bu yüzden tarihin bu kısmına ilginizi çekme lüzmu hissettim.
Evet, hepimiz “eski” ve “başarısız” bir kuşağız. Başarısızlığa “ödül” verilseydi (!) Kürt ve Türk solu hiç yarışmasız bütün madalyaları kapardı (kapardık, demek daha doğru) Bu yeni kuşakların bize herhangi bir borcu yok! Dahası, bizim o’nlara “kocaman bir özür borcumuz var” Bu yüzden yaşamış olduğumuz olumsuzlukları ve tarihsel çarpıtmaları hiç olmazsa ele alıp irdeleyerek bu “af dileme” tutumumuzu göstermekte bir kompleks yaşamayalım, tarih bizimle bitmiyor çünkü. Bizler de biliyoruz ki nesillerin bir dansıdır bu yaşadığımız tarihsel süreç, bu dans arasında molaya durduğumuz, bir soluk anı,verdiğimiz bir nefes...
Hiç olmazsa bu gelen ve daha gelecek olan kuşaklar desin ki; “bakın söylemişlerdi” eğer bunlar gibi yaparsak! bizim de sonumuz böyle olur, bunlar bir afet, bir feryat , bir felaket... dert ki hem de ne dert...
Bilmem yanılıyor muyum ?
Candan selamlarımı ve hürmetlerimi kabul ediniz lütfen.
Not; Serkes arkadaşa cevaben verdiğiniz açıklamayı okudum ama bu yazı bir hatırlatmalı eleştirisi içinde bir yorum olsun istedim.
4 Haziran 08
Halim KAR (Oturan Adam)
İbrahim Kaypakkaya, Sovyet ve Kürdlere ilişkin yaptığınız tesbitleri paylaşıyorum. Sözkonusu konularda netleşememiş veya tarihe detaylı not düşememiş olmamı-olmamızı büyük bir eksiklik-yetmezlik olarak algılıyor ve bunu ideolojik-politik savurganlığımıza bağlıyorum. Haklı eleştirilerinize konu olan alanlarda görevimizi tam yaptığımızı ne yazık ki iddia edemeyiz. Ancak, değişik konularda yazdığımız makalelerde, sözkonusu alanlara yüzeysel de olsa dokunmalarımız olmuştur. Ama; bu yeterlimidir diye sorarsanız, hiç kuşkusuz yanıtım hayır olacaktır.
Eleştirilerinizi paylaştığıma ilişkin, Kaypakkaya ile lenin-Stalin hakkındaki düşüncelerimi özetleyen iki örnek vermekte yarar görüyorum:
1) “Türk sol haraketi içinde o güne kadar Kemalizm’in bir versiyonundan başka bir anlam taşımayan sınıf savaşı kavramına karşı çıkmakla kalmayan, aynı zamanda da Kürd sorununu ele alış tarzı itibariyle de geleneksel sol yapılardan kesin bir kopuşu temsil eden İbrahim Kaypakkaya’dır. Düşmana ser verip sır vermeyen Kaypakkaya, Diyarbakır zindanında işkence ile öldürüldü.” –Dünü Ve Bugünü İle PKK Gerçekliği-NASNAME
2) “Bu coğrafyada tüm hakları gasp edilmiş mazlum Kürd halkına, dünyanın baş edemediği emperyalistlere karşı Irak’ta savaşı önerenler! Lenin ve Stalin’ın sömürgeci ve emperyalist devletler ile yaptığı anlaşma-ittifakların bir sonucu olarak, Kürd Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin hala çözüm beklediğini sorguluyorlar mı ? veya sorgulayabildiler mi ? Neden Kürdlerin emperyalist güçler ile ittifakına bu kadar saldırılıyor ? “ –Kürdler Emperyalizm Ve Türksolu-NASNAME
Dolayısıyla, tekrar da olsa eleştirilerinizi paylaşıyorum. Keza, yazdıklarınızı eleştiri ötesinde yetmezliğimize yapılmış bir katkı olarak algılıyorum. Elinize ve yüreğinize sağlık.
Saygılarımla
Olgun kişiliğinizin bir göstergesi olan,mütevazi yaklaşımlarınızla ve yorumunuzla bizim kalbimizi bir kez daha cezbettiniz, teşekkür ederim. Yazının başlığa taşınması ise, sizin gönül zenginliğinizin ayrıca güzel bir örneği, sağolun.
Candan selamlar ve hürmetler..
Halim KAR
Böylesi derinlikli, derli-toplu yazilari'nizin devam etmesi arzumu size iletmek istiyorum. Sagolunuz...
Tabi ki; 90 yillik modern Kurd tarihinin, tüm siyasal figürlerinin çabalarini; bir makaleye sigdirmak zorunda degilsiniz. Bu mümkün de degildir. Bundan ötürü makalenize asagidaki görüslerimi eklemek istiyorum.
1920 Sevres Ant. Kurd kazanimlarina deginirken, bir zati Kurdler tarafindan yasanmamis sayilan, Kurd milli davasinin unutulmaya terk edilmis degerli diplomati Sherif Pasa delagasyonun çabalarini yeni Kurd nesline hatirlatmak ve O'nlari unutturmamak hepimizin görevi olmalidir. Modern Kurd milli hareketi'nin taleplerini savunan ve dünya diplomasisin kabul ettiren bu büyüklerimizi hatirlamak ve ulvi ötopiyalarini devamcisi oldugumuzu deklare etmek gerekiyor. Bunlara yanin da; 1918 / 20 tarihleri arasinda, Paris'de Kurd Heyeti'nin Malikanesini,- Türkler lehine- silahli- Kanli baskin yapanlari,
Modern Kurd milli hareketinin ilk örgütlemesi olan Azadi Kurd lideri Cibranli Xalid Begin, "... Size güvenerek ne Kemal'e Elimi veririm, nede size güvenerek, Kemo'ya arkami dönerim..." dedigi ve Erzurum Kongresine ve Ataturk'ün yanina ikna edip Katamadigi için, idamina gidecek süreci; Kemo ile birlikte baslatan, 1920 Sevres Ant. RET eden ve 1923 Lozan Antlasmasini Kurd milletin Kabul ettirmek için yasami boyunca, Kurd Milli davasini düsman ve dumura ugratmis, Tahkir'i mahsusa üyesi Kurdleri,- en önemlisi Said'i Nursi'dir-unutmamak gerekiyor.!
Kurd milli davasinin öncülerini ölümüne inkar ve yok sayan, ancak Türk-Islam sentezini sonuna kadar bagli kalmis; Türk milliciligini yüceltip, Kurd milletini tarihin karanligin da biraktiran; islamci liderlerin anti-Kurd çabalari, Kurde unutulmamali^dir. Kurd miletine 1923 Antlasmasina mahküm eden ve Kurdlerin bir asira yaklasan milli taleplerini, Türkleri ikna etmek için Kusa çeviren, 1000 imzali ilancilarin, yeni bir Lozan baska hiç bir espirisi olmayan: Ayak Oyunlari milletimize unuturmamak lazimdir.
Hürmet ve saygilar ederim.
Yorum yaz