Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Değişim Kaçınılmazdır! Değişim Kaçınılmazdır! ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 23 Feb, 2010 02:57:00 DEĞİŞİM KAÇINILMAZDIR! suleymanakkoyun@hotmail.com Bugün Türkiye’de yaşanan toplumsal olayların karmaşık görünmesi ve bu durumun yanlış değerlendirmelere yol açmasının temel nedeni, değişimin görünmeyen, altta yatan ve yavaş yavaş ilerleyerek kendisini zorlayan toplumsal yasalardan ve dış dinamiklerden kopuk ele alınmasındandır. Hem toplumsal yasaların harekete geçirdiği iç dinamikler, hem de ekonomik-siyasal alanda dünyayı ve bölgeyi yeniden dizayn etme amacını güden dış dinamikler, Türkiye’yi değişime zorlamaktadır. Her ne kadar bu değişimin uygun bir mimarı ve taşıyıcısı olmazsa da, AKP’nin, süreçte belirleyici bir rol oynadığı ve oynayabileceği de her aydının yadsıyamayacağı açık bir gerçektir. Statükocuların değişime karşı direnci, miadını doldurmuş ve günümüze cevap veremeyecek kadar tutuculaşmış olan, bu köhnemiş Kemalist sistemin çözülmesine engel olamaz. Bu son çırpınış, olsa olsa, saltanatlarını biraz daha sürdürmelerini sağlayabilir. Bugün Kuvvet Komutanlarının da gözaltına alınıyor olması, demokrasi adına küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek daha var. Hem ortaya çıkarılan darbe planları ve hem de Anayasa Mahkemesiyle Yargıtay gibi Kemalist kurumların, kendi yasalarını alenen çiğneyerek çıkardıkları sorunlar, AK Parti’nin de, değişim sağlanmadıkça güvencede olamayacağını çok açık göstermektedir. Varlığını ancak değişimle koruyabileceğinin bilincinde olan AKP, değişim konusunda kararlı olmak dışında bir seçeneğinin bulunmadığını çok iyi bilmektedir. Ne var ki, değişim konusunda tereddüt yaşamayan AKP, değişimin nasıl olacağı, ne kadar demokrasi içereceği ve Kürdlerle ilgili hangi adımların atılacağı konularında, maalesef hâlâ netleşmiş değildir. Demokrasi güçlerine ve Kürdlere düşen görev, statükoya karşı değişimden yana tutum almanın yanı sıra, Kemalist direnç odaklarına karşı da çok net bir tavır almaktır. Kemalist direnç odaklarına karşı net bir duruş sergilemek ve demokratik değişim ve dönüşümden yana tavır almak, AKP politikalarının bir parçası veya mutlak olumlayıcısı olmak değildir. Aksine, AKP’nin değişim politikalarına destek vermek, Kürdlerle ilgili olarak atılacak adımlar ve demokrasinin kapsamı noktasındaki eksikliklerin giderilmesine katkı sunmaktır. 2002 yılında başlayan ve son günlerde sertleşerek devam eden olaylara bu genel değerlendirmeler ışığında bakmanın daha yararlı olacağı kanısındayım. Görüldüğü gibi başını askeri ve sivil bürokrasinin çektiği geleneksel iktidar odakları ile Türkiye’de demokratik değişim ve dönüşümleri gerçekleştirmek isteyenler arasındaki iktidar mücadelesi, gün geçtikçe sertleşmektedir. Demokratikleştirme sürecinin sekteye uğratılması savaşımında, ordunun umulmadık bir derecede yıprandığını gören statükocular, bu kez Yüksek Yargı, CHP ve MHP gibi çağdışı kurumlarını devreye koymuştur. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), Şemdinli Davası Savcısı Ferhat Sarıkaya örneğinde olduğu gibi, bugün de Ergenekon'un Erzincan-Erzurum hattını soruşturan Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal ve dört yardımcısını görevden alması, buna en açık örnektir. İktidar mücadelesinin birer izdüşümleri olan bu olay ve olgulardan da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de Yenilikçi ve Statükocu güçler arasında kıran kırana bir iktidar mücadelesi sürmektedir. Bu noktada, Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin alacağı tutum demokrasi adına yaşamsal bir önem kazanmaktadır. Şimdiye dek İmralı’daki handikaptan kaynaklanan nedenlerden dolayı demokratik sürece karşı sergilenen yamuk ve utangaç duruş, mutlaka terk edilmeli ve Kürd halkının ulusal demokratik haklarının elde edilmesine kapı aralayacak olan demokratik süreç mutlaka desteklenmelidir. Tarihin dağarcığına sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği biçiminde bir misyon yüklendiği zaman görülecektir ki, Kemalist Rejim kendisiyle özdeşleşmeyen hiç kimseye yaşam hakkı tanımadığı gibi, farklı toplum ve kültürleri yok sayarak, bu farklılıkların Türk Toplumu ve Kültürü'nün birer türdeşleri olduğunu varsaymakta ve bu ucube teoriyi, Türkiye'nin varoluş koşulu olarak empoze etmeğe çalışmaktadır. Ayrıca, Kemalist Rejim’in Üniversite’lerde kurguladığı Resmi Tarih tezlerinin toplumda yarattığı akıl tutulmasına rağmen; Gerçek Tarih’in kendisine özgü bir belleği vardır. Bu belleğin içerdiği bilgi birikiminde, kökleri geçmişe dayanan ve toplumsal çatışmalara kaynaklık eden kronik sorunların gün ışığına çıkartılmasına yardımcı olduğu gibi, bu sorunların çözümüne ilişkin de veriler sunmaktadır. “Yüksek Yargı”nın, son günlerde gündemi işgal eden anti-demokratik, komplocu, hukuk dışı ve keyfi yönetim anlayışını, Cumhuriyeti kuran İttihat ve Terakki artıklarından miras aldığı rahatlıkla tespit edilebilir. Özünde Kemalist Rejimi kollayıp korumak amacıyla kurgulanmış olan bu kurumlar tasfiye edilmeden, onları aşmadan veya onları dönüştürmeden, askeri vesayet rejimine son vermek olası değildir. Dolayısıyla, AKP Hükümeti’nin, Kemalist Rejim'in birer güvenlik supapları olarak kurgulanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Yüksek öğretim Kurulu (YÖK) ve Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gibi barikatları; Sivil, özgürlükçü ve demokratik bir Anayasa olmadan aşamayacağını, artık idrak etmiş olması gerekmektedir. Zira söz konusu kurumların varlığı sanıldığı gibi masumane ve en üst düzeyde hukukun uygulanması olarak değil, tam tersine demokratik açılımların önünü kesmek ve statükoyu korumak amacıyla kurgulanmış çağdışı anti-demokratik kurumlardır. Keza bu tür kurumlar dönüştürülmeden veya aşılmadan Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü olanaklı olamayacağı gibi, barışçıl demokratik bir ortamın sağlanması da olası değildir. Bu otoriter bürokratik elit, uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenlerden dolayı, artık eskisi gibi klasik askeri darbelerle Kemalist tekçi rejimi yeniden onarma olanağına sahip değildir. Bundan dolayı da Yüksek Yargı, Medya, CHP, MHP, Barolar, İşçi Sendikaları ve uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi gibi “sivil” türevlerini devreye koymak zorunda kalmıştır. Özel Harp Dairesi tarafından projelendirilip, farklı kulvarlarda siyaset yapan bu oluşumların, AKP Hükümetine karşı ortak bir ideolojik-psikolojik harekât yürütmelerinin temelinde, AKP'yi sistem içine tam çekmek veya devre dışı bırakarak, AB sürecini bloke etmek ve çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilmek amacı yatmaktadır. Gerisi detaydır! Durum bu iken, AKP Hükümeti’nin, devletin daha fazla yıpratılmaması adına, Kemalist statüko ile sürdürmeye çalıştığı kontrollü mücadele anlayışı bir çıkmazdır. Dolayısıyla, Sivil Siyasi İrade, egemen asker ve sivil bürokratik elit ile uzlaşma veya kontrollü bir mücadele yerine; Avrupa Birliği sürecine ivme kazandırmaya ve Türkiye'nin sosyolojik yapısıyla barışık demokratik, özgürlükçü ve evrensel değerleri temel alan bir anayasa yapmaya odaklanması gerekmektedir. Zira çözüm üretmeyen tekrarlarda ısrarcı olmak ve somut koşullara uygun karar almada bocalamak veya geç kalmak; toplumların, kurumların ve bireylerin tarihi serüvenlerinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur. Ezcümle; iktidar mücadelesinin birer izdüşümleri olan bu olay ve olgulardan da anlaşılacağı gibi, temel sorun, demokrasi güçleri ile kendilerini dokunulmaz kılan statükocu seçkinler arasındaki iktidar mücadelesidir. Toplum kesimlerinin tüm politik aktörleri, konumlarını, buna göre belirlemelidirler. Bunun hem tarihi bir görev, hem de bireysel bir sorumluluk olduğundan kuşku duyulmamalıdır. 22 Şubat 2010