Değişim Kaçınılmazdır!
DEĞİŞİM KAÇINILMAZDIR!
Bugün Türkiye’de yaşanan toplumsal olayların karmaşık görünmesi ve bu durumun yanlış değerlendirmelere yol açmasının temel nedeni, değişimin görünmeyen, altta yatan ve yavaş yavaş ilerleyerek kendisini zorlayan toplumsal yasalardan ve dış dinamiklerden kopuk ele alınmasındandır. Hem toplumsal yasaların harekete geçirdiği iç dinamikler, hem de ekonomik-siyasal alanda dünyayı ve bölgeyi yeniden dizayn etme amacını güden dış dinamikler, Türkiye’yi değişime zorlamaktadır. Her ne kadar bu değişimin uygun bir mimarı ve taşıyıcısı olmazsa da, AKP’nin, süreçte belirleyici bir rol oynadığı ve oynayabileceği de her aydının yadsıyamayacağı açık bir gerçektir.
Statükocuların değişime karşı direnci, miadını doldurmuş ve günümüze cevap veremeyecek kadar tutuculaşmış olan, bu köhnemiş Kemalist sistemin çözülmesine engel olamaz. Bu son çırpınış, olsa olsa, saltanatlarını biraz daha sürdürmelerini sağlayabilir. Bugün Kuvvet Komutanlarının da gözaltına alınıyor olması, demokrasi adına küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek daha var. Hem ortaya çıkarılan darbe planları ve hem de Anayasa Mahkemesiyle Yargıtay gibi Kemalist kurumların, kendi yasalarını alenen çiğneyerek çıkardıkları sorunlar, AK Parti’nin de, değişim sağlanmadıkça güvencede olamayacağını çok açık göstermektedir.
Varlığını ancak değişimle koruyabileceğinin bilincinde olan AKP, değişim konusunda kararlı olmak dışında bir seçeneğinin bulunmadığını çok iyi bilmektedir. Ne var ki, değişim konusunda tereddüt yaşamayan AKP, değişimin nasıl olacağı, ne kadar demokrasi içereceği ve Kürdlerle ilgili hangi adımların atılacağı konularında, maalesef hâlâ netleşmiş değildir.
Demokrasi güçlerine ve Kürdlere düşen görev, statükoya karşı değişimden yana tutum almanın yanı sıra, Kemalist direnç odaklarına karşı da çok net bir tavır almaktır. Kemalist direnç odaklarına karşı net bir duruş sergilemek ve demokratik değişim ve dönüşümden yana tavır almak, AKP politikalarının bir parçası veya mutlak olumlayıcısı olmak değildir. Aksine, AKP’nin değişim politikalarına destek vermek, Kürdlerle ilgili olarak atılacak adımlar ve demokrasinin kapsamı noktasındaki eksikliklerin giderilmesine katkı sunmaktır.
2002 yılında başlayan ve son günlerde sertleşerek devam eden olaylara bu genel değerlendirmeler ışığında bakmanın daha yararlı olacağı kanısındayım.
Görüldüğü gibi başını askeri ve sivil bürokrasinin çektiği geleneksel iktidar odakları ile Türkiye’de demokratik değişim ve dönüşümleri gerçekleştirmek isteyenler arasındaki iktidar mücadelesi, gün geçtikçe sertleşmektedir. Demokratikleştirme sürecinin sekteye uğratılması savaşımında, ordunun umulmadık bir derecede yıprandığını gören statükocular, bu kez Yüksek Yargı, CHP ve MHP gibi çağdışı kurumlarını devreye koymuştur. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), Şemdinli Davası Savcısı Ferhat Sarıkaya örneğinde olduğu gibi, bugün de Ergenekon'un Erzincan-Erzurum hattını soruşturan Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal ve dört yardımcısını görevden alması, buna en açık örnektir.
İktidar mücadelesinin birer izdüşümleri olan bu olay ve olgulardan da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de Yenilikçi ve Statükocu güçler arasında kıran kırana bir iktidar mücadelesi sürmektedir.
Bu noktada, Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin alacağı tutum demokrasi adına yaşamsal bir önem kazanmaktadır. Şimdiye dek İmralı’daki handikaptan kaynaklanan nedenlerden dolayı demokratik sürece karşı sergilenen yamuk ve utangaç duruş, mutlaka terk edilmeli ve Kürd halkının ulusal demokratik haklarının elde edilmesine kapı aralayacak olan demokratik süreç mutlaka desteklenmelidir.
Tarihin dağarcığına sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği biçiminde bir misyon yüklendiği zaman görülecektir ki, Kemalist Rejim kendisiyle özdeşleşmeyen hiç kimseye yaşam hakkı tanımadığı gibi, farklı toplum ve kültürleri yok sayarak, bu farklılıkların Türk Toplumu ve Kültürü'nün birer türdeşleri olduğunu varsaymakta ve bu ucube teoriyi, Türkiye'nin varoluş koşulu olarak empoze etmeğe çalışmaktadır.
Ayrıca, Kemalist Rejim’in Üniversite’lerde kurguladığı Resmi Tarih tezlerinin toplumda yarattığı akıl tutulmasına rağmen; Gerçek Tarih’in kendisine özgü bir belleği vardır. Bu belleğin içerdiği bilgi birikiminde, kökleri geçmişe dayanan ve toplumsal çatışmalara kaynaklık eden kronik sorunların gün ışığına çıkartılmasına yardımcı olduğu gibi, bu sorunların çözümüne ilişkin de veriler sunmaktadır.
“Yüksek Yargı”nın, son günlerde gündemi işgal eden anti-demokratik, komplocu, hukuk dışı ve keyfi yönetim anlayışını, Cumhuriyeti kuran İttihat ve Terakki artıklarından miras aldığı rahatlıkla tespit edilebilir. Özünde Kemalist Rejimi kollayıp korumak amacıyla kurgulanmış olan bu kurumlar tasfiye edilmeden, onları aşmadan veya onları dönüştürmeden, askeri vesayet rejimine son vermek olası değildir.
Dolayısıyla, AKP Hükümeti’nin, Kemalist Rejim'in birer güvenlik supapları olarak kurgulanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Yüksek öğretim Kurulu (YÖK) ve Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gibi barikatları; Sivil, özgürlükçü ve demokratik bir Anayasa olmadan aşamayacağını, artık idrak etmiş olması gerekmektedir.
Zira söz konusu kurumların varlığı sanıldığı gibi masumane ve en üst düzeyde hukukun uygulanması olarak değil, tam tersine demokratik açılımların önünü kesmek ve statükoyu korumak amacıyla kurgulanmış çağdışı anti-demokratik kurumlardır. Keza bu tür kurumlar dönüştürülmeden veya aşılmadan Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü olanaklı olamayacağı gibi, barışçıl demokratik bir ortamın sağlanması da olası değildir.
Bu otoriter bürokratik elit, uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenlerden dolayı, artık eskisi gibi klasik askeri darbelerle Kemalist tekçi rejimi yeniden onarma olanağına sahip değildir. Bundan dolayı da Yüksek Yargı, Medya, CHP, MHP, Barolar, İşçi Sendikaları ve uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi gibi “sivil” türevlerini devreye koymak zorunda kalmıştır.
Özel Harp Dairesi tarafından projelendirilip, farklı kulvarlarda siyaset yapan bu oluşumların, AKP Hükümetine karşı ortak bir ideolojik-psikolojik harekât yürütmelerinin temelinde, AKP'yi sistem içine tam çekmek veya devre dışı bırakarak, AB sürecini bloke etmek ve çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilmek amacı yatmaktadır. Gerisi detaydır! Durum bu iken, AKP Hükümeti’nin, devletin daha fazla yıpratılmaması adına, Kemalist statüko ile sürdürmeye çalıştığı kontrollü mücadele anlayışı bir çıkmazdır.
Dolayısıyla, Sivil Siyasi İrade, egemen asker ve sivil bürokratik elit ile uzlaşma veya kontrollü bir mücadele yerine; Avrupa Birliği sürecine ivme kazandırmaya ve Türkiye'nin sosyolojik yapısıyla barışık demokratik, özgürlükçü ve evrensel değerleri temel alan bir anayasa yapmaya odaklanması gerekmektedir. Zira çözüm üretmeyen tekrarlarda ısrarcı olmak ve somut koşullara uygun karar almada bocalamak veya geç kalmak; toplumların, kurumların ve bireylerin tarihi serüvenlerinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.
Ezcümle; iktidar mücadelesinin birer izdüşümleri olan bu olay ve olgulardan da anlaşılacağı gibi, temel sorun, demokrasi güçleri ile kendilerini dokunulmaz kılan statükocu seçkinler arasındaki iktidar mücadelesidir. Toplum kesimlerinin tüm politik aktörleri, konumlarını, buna göre belirlemelidirler. Bunun hem tarihi bir görev, hem de bireysel bir sorumluluk olduğundan kuşku duyulmamalıdır.
22 Şubat 2010



Yorumlar (11 gönderildi):
Ayni yorumunda Taraf gazetesine Tarak gazetesi deyip kendince bu gazete ile dalga gecmissin. Hizbullah isimli orgutun ordu tarafindan kurulup yonetildigini unutup onuda fetullah gulene baglamissin! Bence sen Nasnameyi durusa davet etmeden once kendi durusunu az gozden gecir!
Aslında Kürdlerin bir miladı alınacaksa; -daha önecki bazı yazılarımda değindiğim gibi- Türklerin Kürdistan ve Anadolu'ya girişleri tekrar irdelenmelidir.
İnsan ömüründe elbette BİN YIL çok büyük bir zaman ancak halkların, ulusların ve sınıfların ömüründe deryada bir damla.
Hatırlayalım; Amerika ve İngiltere'nin Saddam'ın Irak hapishanesine müdahele öncesi öncesinde Amerika Dışıişları bakanı G. Reise'nin bir açıklaması vardı:
'Bu güne kadar biz Amerika, bir ülke, yönetimi ve lideri nasıl olursa olsun, bizden yana olsun yeterli, diyorduk. Ancak, bundan sonra bizim şemsiyemiz altında olacak ve bizim mütefiğimiz olanlardan istediğimiz temel şarat Amerika ve AB standartarına uygun demokratik bir yönetim olmasını istiyoruz.' (Bire bir ve tam alıntı değil, ama bu mealdeydi.) Ve ben bunu dinlediğimde; 'İşte ABD'nin özeleştirisi bu' diye düşündüm.
Yani Saddam türü, Esat, türü ve Öcalan türevi liderler istenmiyor. Keskin ve sınıfsal çatışmaların olacağı, diğer ülke ve halklara bela olanların 'Dişlerini çekeceğiz' diye anladım.
Doğrusu sevindim.
Ve ihtiyat payımı bırakarak; Berlin'de yapılan BİR MİLYON'u bulan 'Savaşa Hayır' sloganların haykırıldığı o mitinde BİR MİLYON İÇİNDE bende olmalıyım, dedi yüreğim. Yürek olarak 'savaşa hayır' derken sessiz bir katılımcıyıdım. Ne 'Kahrolsun ne de yaşasın' dedim.
Ve Berlin'de bir Alman olsaydım; Savaşa Hayır, derdim.
Türk olup, Türkiye'de bulunsaydım; sessiz kalırdım.
Ama hem Kürddüm hem de Saddam denilen Zindan Celladının Zindanı yıkılacatı. Bu müdaheleye, ne hayır ne kahrolsun deme ahmaklığını asla girmezdim.
Ve belkide tarihte ilkkez, bir müdahele 'Haklı ve haksız' bir savaş Güneyli Kürd kardeşlerimze tarihin bir ironisi olarak şans getirecekti.
Bir korkum vardı onlar için;
-Ya Peşmerge güçleri feshedilse ve Irak Ordusu içine alınsa.. Yani Gün Kürdü silahsız olması; Kasaplara yem koyun olacaktı.
-Ya KDP ve YNK anlaşmazsa, bir tek Habur ve Halil İbrahim kapıları için kapışsa...
-Ya halksal, ülkesel ve haksal düzlemde yine Kürd liderler bir araya gelmese...
Nitekim bunların hiç biri olmadı.
Eğer Amerika sayın Barzani ve Talabani'yi Beyaz Saray'da bir araya getirmeseydi; onları Allah bile bir araya getirmezdi. Hele de Öcalan'ın derdset edilip dayılarına 'Alın patates çuvalanı. Ama dikkat edin. İsterseniz ham isterseniz pişirerek verelim. Çünkü siz kabasınız, bu adamdan bakarsını bir kahraman da çıkarırsınız' dediler ve ev ödevlerini kağıtlarına yazdılar.
Madde bir: Asılmmayacak..
Madde iki : Yargılanacak..
Bunları hem ikisi yerine getirildi ama Türk Genelkurmayı, onu yine Amerika'ya rağmen kullandı. Amerika bunu affetmez. Bir Çuvalda bundan alacak. Ama bugün ama yarın.
Bu arada Güneyli kardeşlerimiz ve iki lider de gerekenleri enfes yerine getirdiler. Aslında bu konuda biraz da Mam Celal'a haksızlık ettik. O olmasaydı sayın Mesud Barzani'nin makuliyeti ve liderlik karizması bu kadar puan almazdı. Sayın Barzani biraz da bunu Mam Celal'a borçlu.
Ve bana göre Kürdleri Ortadoğu'daki en iyi siyesetçisi Mam Celal olduğu görüldü. En basiti. O şimdi Saddam'ın koltuğunda, Öcalan bir karal da olsa İmralı'da.
İşte siyaset sanatı bu!..
Buraya kadarki anlatımlarım; Güney Kürdistan'daki kardeşlerimiz hal ve ahvali. Ben Güneyli olsaydım aynen onlar gibi yapar ve asla ne Amerika'ya ne İngiltere'ye en küçük husumet beslemezdim. Onlar da Güneylilere muhtaçtı. O kadar da 'şabaş şabaş ' veya Hacı Bush demenin gereği de yoktu.
Lakin onlar Güneyli. Biz Kuzeyliyiz.
Gelelim Kuzeylilere.
Temel güçler belli.
TC Devleti TSK yani devletin ana karinsı. Kilotuna kadar USA malı ama bu ETO'cular -ne hikmetse- 'Kahrolsun Amerikancı' oldular. Bunlara bir de İmrocular eklendi. İmroculardan sonra 'Ulusalcı' tayfa. Paşa ve Haşa Küçükler.. Doğulu ve MHP'liler...
Geriye kim kaldı?
İslamcılar, diyeceğiz elbette.
Bunlar da kendi içinde kısım kısım.
Türkiye gebelinde e büyük çoğunluk; Saidi Kurdi ve Nursi'nim mirasını nalıncı keseri gibi kendisine yontan Fettullah Cemaatı. Bir temel eleştirim bu noktaddır onlara karşı. Kürdi ve Kürdistani tüm değerleri Türklüğe ikame ettiler. Kurdi ve Kürdstani damar gerek Fethullaçılar ve gerek Hızbullahçılar tarafında tasviye edildi. Eğer rahmetli abim yaşamış olsaydı; ona şunu söylediğimi tasdiklerdi. 'Abi, iyi hoşsunuz ama Kürd ve Kürdistanilikten uzaksınız. Kürd olun, Kürtdistani olun. Vallah bir dinsiz olarak sonuna kadar sizi desteklerim. Kürdçe mevlidinize, vaiz ve hutbelerinize severek ve isteyerek gelir katılırım' diyordum. İtirazım hala; Kürdilik yok, Türklük baş tacı. Niye bu Kürde ve ustat Saide de haksızlık değil mi? derdim. Gerek o zaman gerek şimdi en büyük güç Fethullahçılardır.
-MTTB kökenli Batman ve Velioğlu patentli Hızbullah...
-İmam Hatip kökenli ve Sadadet, Erbakan çizgisinden gelme, İstanbul Belediyesiyle sermaye edinek şimdiki AKP. Bir zaman Kürdleri de yanlarına aldılar. Zapsular vb.ile İstanbul ve özellıkle OYAK'lı genelkurmay ayaklı sermeyeye karşı bir güç oldular.
Gelelim ılımlı islama.
Bence Hzıbullah ve Taliban olacağına ılımlı islam evladır. Ve burda son nokta.
Değim iyi hoş da; Türkiye'de gerçekten ciddi bir değişim var. Kabul. Bugüne kadar ORDU DEVLET'e kimse kışt demedi. Bu kadar sert vuruşlar yapmadı. Bunların tümü Türkiye, Türk halkı ve kısmen Türkiye'deki Kürdler için iyi.
Peki biz nerdeyiz? Ülkemiz neresi?
Adımız var mı? Kürd olarak kabul görüyor muyuz. Bakın Abdullah Öcalan yarın salıverilir ve ayağına bir -uzaktan kumandalı- kontrol cihazı şartıyla RADİKAL DEMOKRATLAR PARTİSÎ'ni kurarsa; biz de
KÜRDİSTAN KELEBEKLER PARTİSİ kurama hakkımız olacak mı?
Bence bazı Kuzeyli Kürdler -farkında olsun veya olmasınlar- niyet ve artniyete de bakmıyorum.
ne oluyoruz sorusun soralım.
TÜR Kİ YE Lİ LE Şİ YOR MU YUZ?
Öcalan gibi sistem içine mi çekiliyoruz?
Yada, bir zamanların moda değimişyle;
TÜRKLEŞEN KÜRDLERDENMİYİZ?
Ben beyne ve yüreğe bakarım. Şeklen Kürdlük çok. Sürüsüne bereket.
En asgari değişim ve demokratikleşme
KÜRDÜM.. (Kürdsem)
KÜRDİSTANLIYIM (Çünkü her insanin bir ayak bastığı toprağı, bir evi ve bir yeri, yurdu var.
Git Kürd olarak havada yaşa denmez ki?
Bu nasıl değişim?
Kürde ve Kürdistan'a hışım, Türk'e, İslama hoşum.
Sana helal bana haram!..
Bu fetvayı kim verdi.
Hasılı kelam.
Değişimlerin bir küçük kertesi bize yansıma ihtimali var. Yılmaz Erdoğan tabiriyle;
BEN BU DEĞİŞİMİN BENİ DE İÇİNE ALACAĞI İHTİMLİNİ SEVMİŞTİM..
Bir ihtimal var ama...
23 Şunbat 10, Almanya
-
Akp, 7 yıldır iktidarda. Kapatma Davası sonrası, askerlere hesaplaşmadan yola devam edemeyeceğini anladı.
Peki genel olarak demokratikleşmeden yana,özel olarak Kürt meselesinden yana bir tek adım atıp bunların yasal/anayasal güvencelerini oluşturdu mu? Evvelki yıl açılan Trt 6 meselesi haricinde tabii.
Ne partiler siyaset ve seçimler ne de sendikal iş yasaları konusunda atılmış bir adımı var.
Yalçın Küçük gibi askerci sosyalistler
demokratikleşmeyi ve giderek devrimi nasıl askerşere havale ediyorlarsa, bu asker akp kapışmasından soluklanabileceğini umanlar da Akp ye umut bağlamışlar. İşte size sarkacın iki ayrı ucu.
Birinin elinde ılımlı ılımsız islâm, öbürkünün elinde ise demokrasi lâisizm ve giderek devrim vs var!
Ya sen nerdesin? Ya da biz? Çözmen gereken sorunları,haydi biz çözmeyi bir yana bırakalım, öne çıkarmayı dile getirmeyi bile becerebiliyor musun/muyuz?
Zaman zaman en azından görüntüdeki çelişmelerle kapışmalarla "örtüşen" taleplerin olabilir. Ancak neşter vuracaksan ta başından itibaren kendi çizgin olacak ! Olmazsa böyle "asker mi akp mi?" diye papatya falı çekmeye devam.
Bunlar politikanın abecesi. Sen görevleri başkasına yüklersen, sen o başkası olursun. Kürtler açısından da Türk solcuları açısından da durum aynıdır. Ya akp ya da asker sarmalından kurtulmak gerekmektedir. Yoksa dükkanı kapatın;gidin akp'ye veya asker'e;siz sağ ben selâmet.
Bir de yakalandığında bize isyan edenleri işte bu hale sokarız amacıyla teşhir ettikleri ana tarafından Türk bir arkadaşın görüntüleri takıldı aklıma. Elleri arkadan kelepçelenmiş halde teşhir edilen görüntü. Asmadılar am Allah var. Değişim o zamanlar başlamış demek ki!
İmdi Dağkapı'daki Emek sinemasının yanıbaşındaki darağaçlarıyla karşılaştırınca değişim olduğu görülüyor!
Bu arada ilkokuldaki kardeşim bugün andımız törenini kaçırdığı için muelliminden fırça yemiş yine! (İroni!..) Afganistan'daki Afgan askerlerine 'Ne Mutlu Afganlıyım' dedirtenler hala Muho'larına 'Ne Mutlu Türküm' dedirtmeye devam ediyor.Değişim tüm hızıyla devam etsin!
Üsküdar'dan, pardon Fırat'tan o yan değişimi irdelemek lazım.Ancak İslam Tanrısı 'Bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez' der. VE bunu sosyolojik tarihsel bir gerçek olarak hatta deterministçe olduğu bile tartışılabilir derecede değişimin bireyin kendi çabasıyla ve özgür iradeyle ortaya konabileceğini hatırlatır. Hatırlatır diyoruz çünkü aynı Tanrı(!) Kitab'ın dahi ancak bir hatırlatıcı olduğunu dile getirir!
Değişim dokunmakla başlar. Siz ey doğduğundan beri dokunulanlar, siz de dokunun. Dokunmadan değişim falan olmaz. Sayın Akkoyun'un yazısı enfes bu arada.
Slım kelum.
halil
Ben böyle sorularla karsilasirim hep.
Tek yanitim var.
Birgün Bethoven enfes bir parca calar.
Herkes alkislar.
Biri de kalkar:
"Ben anlamadim. Ne demek istediginii acilar misin?"
Eee Bethowen bu.
Kizar mi benim gibi.
Aramizda hem basamak farki, hem kültür hem de serde Kürdlük var (!)
Gecer piyanosunun basina.
Bidaha calar.
Piyanonun üstüne oturur.
Ayak ayak üstüne atar.
"ISTE BUNU DEMEK ISTEDIM" der.
Ben asla ve asla kendimi Bethowen"le kiyaslamiyorum. Kizim bu sene piyano aldi.
"Baban mi piyano caldi ki sen calasin" dedim
Ama aklinca "kirk yildan sonra yahni, olacak yani."
Ben bundan baska yazi yazamam.
Ama baska konuda yine böyle yazmaya devam edecegim.
Üzgünüm Halil bey.
Mazür görün lütfen.
Ihyalik benim karim degil.
güle güle...
25 Subat 10
Bir seferin mola duragindan
Bir yazar asla haddini aşarak başka bir yazarın beyinsel dünyasına girme nezaketini göstermez ama açık alanlarda atış serbesttir,hedefi halk adına vuran en değerli itibarlısıdır ama halkın bilimsel ve akılcı desteği söz konusuyken..
Nasnameyi ve gülmüşü tanıdığımda sayın Akkoyunu hiç tanımazdım.
Akkoyun gibi bir yurt severi ve kürd halkı adına bir zamanlarda hizmet etmek için ne çabalar sarf ettiğini dostlarımızdan öğrendik.
Xocayı da,bizler için değerli dostların yadigarı oldugu mesajı verildi.Sonuçta bu iki değerli dostların emanetine''inanın aranızdaki düşünce farkı bir çizgi bile olamaz !tek farklı yansıması hedefe farklı yaklaşımınızdır.
Demeokrasi ve insanlık tarihinde benzeri olan doğal eylemlerdir ve önemli olan zirvede buluşmaktır.
Ben,benim halkım olan kürdün geleceği adına en ufak bir harç atanla,bir tuğla koyanı aynı görürüm.
Akıl ve Bilimin siyasal dünya düzeninde birleşmeleri,benim ve halkımın mücizesi olacaktır.
Aptalların beni ve halkımı kullanmalarına asla tahammülüm yok.
Hiç bir güç benim halkımın iradesinin üstünde olamaz,olmak isteyenleri en dipe havale eder,demokrasi ve halkım adına daha ileri süreçlere bakarız.
Günümüzde toplumsal barışın demokrasinin tesisi elbette çok kolay olmayacak. Ama 35 yıl önce birlikte ortaklaşa yürüttüğümüz mücadele ekseninde yürürse başarılı olabilecek. Yıllarca silah güç sindirme politikaları mağdur bir halk yarattı.
İttihattan günümüze uzanan tek tipleştirme politikalarının artık çıkmazda olduğunun bilincine varıldığı kanısındayım. Statükoyu koruma adına yapılan müdahaleler provokasyonlar tüm dünyada doğal ömrünün tamamlamış olan ulusalcı faşist anlayışların daha fazla yaşamayacağını gösteriyor.
Değişim elbette kaçınılmaz. Değişimin öncülüğünü bu topraklarda yaşayan özgür demokrat insanlar bir arada eşitlik temelinde yaşamayı hedefleyen kesimlerin sağlayacağına olan inancımı paylaşmak isterim..
Sağlık ve esenlikler diliyorum.
Yorum yaz