Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | PKK Bahane Hedef Kürdistan

PKK Bahane Hedef Kürdistan

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

    

 

PKK’nin, 2006 yılı Eylül ayının sonunda ilan ettiği ateşkes kararından sonra oluşan barış ortamının sistem içi çelişkiler temelinde bozulması ve kontrollu olarak tırmandırılan terör olaylarının iyi okunması gerektiği kanısındayım. Bu tür olayları değerlendirirken, bunların yarattığı toplumsal sonuçlarının kime ya da kimlere yaradığını tesbit etmek, aynı zamanda olayların arkasındaki gerçek faillerini de ele verir. Başka bir deyişle, tarih; Sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük gibi değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği olarak algılanırsa, Türkiye ve Kürdistan’da tırmandırılan gerilimin nedenlerini, arkasındaki güç veye güçleri ele vereceği gibi provokasyonların da olası sonuçlarını öngörmeyi kolaylaştıracak ve toplumsal sorunlarımızın çözümüne ilişkin önermeleri de sunacağından kuşku duyulmamalıdır.

 

Hafızamızı biraz yokladığımız zaman görülecek ki, Abdullah Öcalan 1999 yılında Kenya’dan İmralı adasına taşındıktan sonra, sözde de olsa PKK’nin kuruluşunda amaç olarak ileri sürdüğü tüm ulusal değer ve kavramlardan vazgeçtiği gibi toplumu güç ve bilgi kirliliğine de boğduğu görüleceği gibi halkımızın demokratik kazanımlarını bloke etmenin teorik kılıflarını bulmada zorlanmaya başlayan Öcalan’ın, Türkiyelileşmeyi ve dolayısıyla Türkleşmeyi halkımıza tek kurtuluş alternatifi olarak sunmaya devam ettiği de görülecektir. Öcalan’ın, Türkiye’nin rahatsız edilmemesine katkı sunmak temelinde tüm silahlı güçlerini Güney’e kaydırdığı ve Türk egemenlerinin gereksinim duydukları durumlarda da Güney Kürdistan siyasi iradesine karşı kullanmayı amaçladığı bilindiği gibi PKK’nin boşalttığı stratejik alanlara yurtsever güçlerin yerleşmesini engellemek amacıyla, Genelkurmayın uyarısı ile 500 PKK militanın Kuzey Kürdistan’da bırakıldığı artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Ancak; ABD’nin Irak’ı işgali Genelkurmay - İmralı konseptini bozduğu gibi Genelkurmayın tüm lojistik desteğine karşın, Öcalan’ın PKK üzerindeki tanrısal işlevini yitirme süreci başlamıştır.

 

ABD’nin Baas diktatörlüğüne son vermesi aynı zamanda despotik rejim veya partilerin sadece iç dinamiklerle aşılmaları veya dönüştürülmelerinin günümüz koşullarında olası olmadığının da ipuçlarını verdi. Dolayısıyla, Zübeyde hanımın Selanik’li oğlu Mustafa ile Üveyş hanımın oğlu Abdullah; uluslararası egemen güçlerin değişim ve dönüşüm projeleri kapsamında aşılmadan, Türkiye ve Kürdistan’da demokratik değişim ve dönüşümlerin kalıcı kılınması veya geliştirilmesi olanaklı görünmemekle beraber, halklar arasında eşit hak ve hukuka dayalı kalıcı bir barış ortamının sağlanması da olanaksız gibi görünüyor. Başka bir değişle, AB ve ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamı dışında, 30 yıldır birbirini beslemiş olan Kemalizm ile Öcalan PKK’sinin, sadece iç dinamikler ile değişime uğramaları veya aşılmaları olası görünmemektedir.

 

17 Aralık 2004'te Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi almasından sonra statükonun devamında direten militarist oligarşik yapı ile sistem içerisinde öncülüğünü AKP’nin yaptığı demokrasi güçleri arasında kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Tarihin halkımıza bir cilvesi olacak ki, demokrasi güçlerinin saflarında yer alması gereken PKK, tam tersi bir duruş sergileyerek Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm projesi olan AB sürecinin aksamasına ve dolayısıyla insiyatifin militarist güçlerin lehine gelişmesine katkı sundu. Statükoculara karşı yanlızlaşan Ak Parti de Şemdinli provokasyonundan sonra “Anti Terör Yasası ” ile yakın geçmişte Ankara’da patlatılan canlı bir bombadan dolayı da “Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu” gibi iki anti-demokratik yasayı onaylamak durumunda kaldı.

 

Hiç süphe yok ki, günümüzün kaos ortamı “Toplum Mühendisleri” tarafından yıllar önce projelendirilmiştir. Ancak, AKP’nin AB sürecinde savsaklaması ve Kürd Sorunu’nun çözümünde sergilediği ürkekliğin yanısıra, provokasyon yapan suç örgütlerinin üzerine gidememesi, doğal olarak moral üstünlüğünün militarist erkin lehine gelişmesine de zemin hazırladı. Genelkurmay karargahından yönlendirilen Susurluk, Şemdinli, Atabeyler, Sauna, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Kuvayi Milliye Derneği benzeri suç örgütlerini aktivleştiren militarist egemenler, rehin alınmış Türk medyasının onursuz olduğu kadar sınırsız katkılarını da arkasına alarak, Türkiye’de savaş paranoyasını egemen kıldığı gibi toplumda da bellek tutukluluğunu sağlamıştır.

 

Öcalan ve Yaşar büyükanıt’ın Mayıs ayında terör olaylarının tırmanacağı kehanetinde bulunmaları bir raslantı olamaz. Bu iki zatın birbirlerini besleyen demeçleri, aynı zamanda toplumu geren provokasyonların da şifresini sunuyor.

 

Kemalist Rejim’in emniyet sübabı olarak dizayn edilen Cumhurbaşkanlığı makamını rejim ile kan uyuşmazlığı olan bir AKP’liye bırakmayı içlerine sindiremeyen statükocu güç odakları, Anayasa Mahkemesi’ne dikte edilen hukuk dışı bir karar ile süreci krize sokarak zorunlu bir Genel Seçim sürecini başlatmış oldular. Ancak, militaristlerin şiddet kullanarak demokratik süreçlere müdahalelerinden sonra yapılan ilk seçimlerde halkın mağdurları hükümet yaptığı tarihi olgulardan haraketle, AKP’nin yeniden ezici bir çoğunlukla hükümet olacağını öngören oligarşik erk, bunu önlemenin telaşı içerisinde çetelerini aktivleştirerek kontrollu bir terörü tırmandırdığı gibi PKK’nin Güney’deki varlığını da bahane ederek, Güney Kürdistan’ı işgal etmek senaryoları ile AKP’ye karşı yürüttüğü iktidar mücadelesini halktan gizlemeye çalışıyor.

 

13 Haziran 2007 tarihinde İstanbul’un Ümraniye ilçesinde bir baskın sonucu ele geçirilen 27 El Bombası ve bol miktarda TNT kalıblarının JİTEM mimarlarından Veli Küçük Paşanın ekibinden Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım gibi Özel Harp Dairesi elemanlarına ait olması, aynı zamanda tırmandırılan terör olayları ile patlatılan bombaların da adresini ele vermektedir. Avrupa Birliği’ne üye bir Türkiye’de hükümranlık fonksiyonunu yitireceğini bilen ordu, bu süreci bloke etmenin bir aracı olarak şoven, ırkçı ve faşist beslemelerini sokaklara sürerek toplumu geriyor. Giderek yaygınlaştırılan provokasyonlarda kullanılan taşaron örgüt veya bireylerin niteliği ne olursa olsun, provokasyonların arkasındaki gücün Genelkurmay Karargahı olduğu gerçeğini değiştiremez. Kısacası, toplumu geren ve yönlendiren Tüm provokatif eylemlerin arkasında, Genelkurmayın zinde gücü olan Özel Harp Dairesi’nin olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

 

AB kapsamında Türkiye’nin demokratikleşme süreci ile ABD’nin Irak’ı işgali ve bölgeyi yeniden yapılandırma projesinin aynı zamanda Ulus-Devlet’lerin de çöküşü olacağını öngören egemenler, tüm askeri darbeler öncesi alışılagelmiş entrikalara başvurarak AKP’nin işini bitirme çabasındadır. Doğu Perinçek, Deniz Baykal, Erkan Mumcu, Mehmet Ağar, Devlet Bahçeli, Zeki Sezer ve Öcalan gibilerinin yanısıra kendilerini aydın, demokrat veya sosyalist olarak tanımlayan ve Kürdlerde de bir ulusal bilinç kırma operasyonu biçiminde beliren söz konusu çevrelerin, Kemalizm’de karar kılmasının temelinde; Kürd halkının ulusal demokratik kazanımlarına olan tahamülsüzlük yatmaktadır.

 

Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin mevzi kazanması, ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı ve Türkiye’nin AB uyum yasaları kapsamında demokratik değişim ve dönüşüm sürecine girmiş olması, statükocu politik bileşenlerin kimyasını bozduğu gibi ideolojik temsilinde de bir altüst oluşu gerçekleştirdiği ve AKP dışındaki tüm siyasi aktörleri çağdışı kulvarda birleştiği görülmelidir. Başka bir değişle, AKP dışındaki tüm statükocu partilerin ırkçı, şoven ve faşist oldukları günümüzün bir realitesidir. Kürdlerin buna göre konumlarını belirlemesi gerekir diye düşünüyorum.

 

Kuşkusuz; statükocu cephenin tüm çabalarının temelinde, Kemalizm’in yeniden restorasyonu ve dolayısıyla Kürd halkının ulusal demokratik kazanımlarının yok edilmesi amaçlanmaktadır. PKK’nin de Kürd Sorunu’nun çözümünde şiddet gibi sonuç vermeyen tekrarlarda ısrarcı olması, militarist egemenlerin değirmenine su taşımak ve Türkiye’nin demokratikleşmesini bloke etmekten başka bir anlam ifade etmediği gibi halkımızın Güney Kürdistan’daki kazanımlarını da zora soktuğu gerçeğinin algılanması bir zorunluluktur.

 

Ancak, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi ile başlayan süreç, hem çağdışı rejimleri, hem de bunların dayanağı olan provokasyon araçlarının da aşılmasını veya dönüştürülmesini de zorunlu kılıyor. ABD ve Güney Kürdistan siyasi iradesi tarafından PKK ve türevleri içerisindeki pozitif değişim ve dönüşümden yana olan dinamikler güçlendiriliyor. Bu gelişmeleri yakından izleyen Türkiye egemenleri, PKK’yi yönlendirebilmenin bir aracı olarak hep kullandığı İmralı faktörüne dayanak, PKK’yi kör bir savaşın tarafı olarak tekrar kullanabilmesi, ABD ve Barzani faktöründen dolayı zorlaşmıştır. Dolayısıyla militarist egemenlerin Büyük Ortadoğu Projesi ile bir tezat oluşturan yayılmacı politikasına gerekçeler bulabilmeye yönelik tüm provokatif çabalarına rağmen, Güney Kürdistan’a yönelik emperyal amaçlarını gerçekleştirebilme olanağı yoktur. Zira, Güney Kürdistan’ı işgal etmek! Washington’u işgal etmek ile aynı kapıya çıkar.

 

Bu kapsamda PKK’nin alışılmışın dışında sınırlı da olsa Genelkurmay’ın provokasyonlarına kamuflaj görevini kabullenmemesi ve toplumu geren eylemler ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını kamuoyuna deklere etmiş olmasını önemsiyor ve sürecin bir gereği olarak da savaşı ve dolayısıyla Öcalan’ı aşarak, PKK’nin bir varlık koşulu olarak algıladığı geçmişin tüm olumsuzluklarından arındırılması ve Kürdistani bir mecraya doğru evrimleşmesine katkı sunmaktır. Bu anlamda değişen ve dönüşen bir PKK’yi Kürd halkı kucaklayacaktır.

 

Türkiye’nin AB’ye entegre edilmesi aynı zamanda Ulus-Devlet projesinin aşılmasını sağlayacağı gibi militarist oligarşik erkin de despotizmine son verecek ve tüm toplumsal surunların barışçıl bir zeminde çözülmesine olanak sunacaktır. Dolayısıyla, PKK’nin Türkiye ve Kürdistan’da silah tehdidinden arındırılmış bir ortamın yaratılmasına katkı sunması, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunacağı gibi militarist egemenlerin Güney Kürdistan’ı boğma girişimlerini boşa çıkarır. Kemalist elitin, 1924 tarihinden günümüze dek sürdürdüğü politikanın özü; Kürd halkını inkar ve imhadır. Dolayısıyla bu mantık Kürdistan’ı parçalayıp bölüştüren sömürgeci bölge devletlerinin tüm ilişkilerine temel teşkil etmektedir. Ancak, ABD’nin bölgeye müdahalesiyle dayatılan değişim ve dönüşüm süreci, sömürgeci bileşenlerin de kimyasını bozmuştur.

 

Toparlarsak, “Toplum mühendisleri” tarafından Türkiye ve Kürditan’da uygulamaya sokulan provokatif terör olaylarının yakın, orta ve uzun vadedeki amaçlarını üç başlık altında sıralamanın olanaklı olabileceği kanısındayım.

 

Birincisi: AB sürecinin bir gereği olarak demokratik değişim ve dönüşümlerin kalıcı kılınması, Ulus-Devlet projesinin çöküşü olacağından kaynaklanan kaygıdır. Türkiye’nin AB sürecine katkı sunan AKP’nin tek başına hükümet olmasını engellemek, dolayısıyla, demokratikleşme sürecinin sekteye uğratacağı gibi Kemalist Rejim’in de geçici restorasyonuna olanak sağlayacaktır. Yani; yakın hedef AKP’yi hükümetten uzaklaştırmak ve AB sürecini sabote etmektir.

 

İkincisi: Kürd Ulusu’nun solunum sistemini tıkamayı amaçlayan tampon bölge oluşturma projesidir. Hakkari, Siirt ve Şırnak illerinin abluka altına alınmış olması, bu alanı bir sıçrama tahtası olarak kullanıp, Kürdistan’ın stratejik üçgeninde tampon bölge projesini kalıcı kılmanın bir tezahürüdur. Bu proje aynı zamanda, Misak-i Milli talebini de kapsamaktadır.

 

Üçüncü ve uzun vade de ise, ABD’nin direk veya indirek olası bir İran müdahalesinde, halkımız lehine gelişebilecek olası sürprizlere hazırlıklı olmanın yanısıra, stratejik bölgeye konumlanmış olmasının avantajını; halkımızın ulusal demokratik kazanımlarını gasp etmek temelinde Avrupa Birliği, ABD ve Rusya arasındaki çelişki ve tercihlerde bir pazarlık gücü olarak kullanmaktır.

 

Kürd ulusal sorununun demokratik barışçıl gelişimi aynı zamanda karşıtlarının da niteliğini belirleyebilme düzeyine ulaşmıştır. Sorunun çözümüne ilişkin Kürdlerin uygulanabilir meşru taleplerine karşın, tarihi olguların inkarında direten egemenlerin şiddette ısrarlarının doğal bir sonucu olarak palazlanan suç örgütleri, aynı zamanda rejimin niteliğini de belirleme düzeyini yakalamıştır. Başka bir değişle, Kemalist rejimin niteliğine damgasını vuran tek kurum tüm türevleriyle birlikte bir suç örgütü olan, Özel Harp Dairesi’dır. Özel Harp Dairesi’nin Türkiye ve Kürdistan’da terörü tırmandırarak AKP’yi güçten düşürmek va dolayısıyla Avrupa Birliği sürecini bloke etmenin yanısıra halkımızın lehine gelişen Güney Kürdistan sürecine müdahale edebilmenin zeminini yaratmaya çalışmaktadır.

 

ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi ile travma geçiren statükocu bölge rejimleri açısından olduğu kadar, 2007 yılı halkımızın geleceği açısından da yaşamsal gelişmelere gebe olduğu yadsınamaz. Türkiye’de demokrasi kültürünün gelişmesi Militaris-Kemalist Rejim ve türevlerinin de varlık koşullarını ortadan kaldıracaktır. Gerici cepheye karşı bir demokrasi gücü olan AKP’nin yalnız bırakılmamasının yanısıra, çatışmasız bir ortamın egemen kılınması halkımızın geleceği açısından yaşamsal bir önemde olduğu kanısındayım.

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0