Sivil ve Demokratik Anayasa için çare, Halk İradesine başvurmaktır!
Son dönemlerde ardı ardına açığa çıkarılan darbe planları, sicili kirli Genelkurmay Karargâhı’nın bu tür olgular karşısında sığındığı inkâr mekanizması, statükonun siyasi temsilcileri olarak CHP-MHP ikiz kardeşlerin meclisi bloke eden sekter tutumlarının yanı sıra, PKK türevlerinin de statükoya katkı sunan sinsi-utangaç eylemlerine Anayasa Mahkemesi’nin de bir siyasi parti edasıyla Hükümet’in elini kolunu bağlayan blokajları eklenince, AKP’nin devletin yıpratılmaması adına “kontrollü” sürdürmeye çalıştığı iktidar mücadelesinin yeni bir evreye girdiğinin ipuçlarını veriyor.
Bu noktada Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin yanı sıra, demokraside yararı olan diğer toplum kesimlerinin alacağı tutum daha da bir önem kazanmıştır. Zira tökezleyerek te olsa AKP’nin öncülük ettiği Avrupa Birliği Projesi, hem Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne ivme kazandıracak, hem de Kürd halkının ulusal demokratik haklarının elde edilmesine kapı aralayacaktır.
Öte yandan Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm süreci, bir yönüyle de antidemokratik bir kurumlar manzumesi üzerine oturtulmuş bir Cumhuriyet’in enkazı üzerine demokrasinin inşa edilip edilmeyeceği mücadelesi olduğu kadar, uzun vadede Türkiye’nin yeniden nasıl yapılandırılacağı mücadelesini de içerir-kapsar.
Daha önceleri de sık sık vurguladığım gibi, Türkiye’de dışa vuran bu mücadele, sıradan bir iktidar mücadelesi değildir. Bu mücadelenin temelinde Cumhuriyetin yeniden yapılandırılarak güç ve iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinin yanı sıra, Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla uyumlu bir toplumsal sözleşmenin de önünü açacak olan çok kapsamlı ve uzun erimli bir mücadeledir. Bu mücadele özünde başını askeri ve sivil bürokrasinin çektiği geleneksel iktidar odakları ile Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünde yararı olanlar arasında geçiyor-geçecektir.
Kemalist Rejim’in korunup kollanması için kurgulanan ve Türkiye siyaset kültürünün dokunulamazları arasında ilk sıraları işgal eden kurumların-tabuların AKP Hükümeti tarafından sorgulanıyor olması, mücadelenin hedefleri açısından olduğu kadar, toplumda yarattığı-yaratacağı psikolojik, sosyolojik ve politik etkiler açısından da önemsenmelidir.
Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan yakın geçmişe kadar siyasetin ideolojik ve psikolojik olarak çerçevesi asker tarafından belirlenmiş bir alanda bulunmayı ve bu sınırlamanın getirdiği totaliter kodlara göre davranmayı toplumun her kesimine dayatmış ve bu totaliter algı, ne yazık ki toplum tarafından kanıksanmıştı. Ancak, AB sürecinin tetiklediği demokratik reformlar yardımıyla, askerin söz konusu totaliter algısına sivil siyasi iradenin yanı sıra, geniş toplum kesimlerinin de itiraz ettiğine tanıklık ediyoruz. Tabuların da dokunulabilirliğine ilişkin farklı toplum kesimlerinde oluşan bu algının, demokrasi adına çok önemli bir kazanım olduğu göz ardı edilmemelidir.
Kürdler adına siyaset yapmaya aday politik aktörler; Kürd halkının ulusal demokratik hakları kapsamında AKP Hükümeti’ne abartılı bir misyon yüklemeden, sürece kayıtsız kalmamalıdırlar. Başka bir deyişle, Kürd halkının politik aktörleri; Avrupa Birliği Projesine önayak olduğu gibi, Kemalizm ile de kan uyuşmazlığı-itirazı olan AKP Hükümeti’nin demokrasi adına ortaya çıkardığı gelişmeleri-iyileştirmeleri-olanakları görememek, bunun gerektirdiği politik ve pratik yaklaşımlardan uzak durmak gibi bir lüksleri olamaz-olmamalıdır.
Askeri ve sivil bürokratik kurumlar her zaman kendilerini rejimin sahipleri, kollayıcıları, meclis ve halk iradesinden üstün gibi algılamıştır. Ordu’nun yanı sıra, buna en tipik örnek Anayasa Mahkemesi'dir. Anayasa Mahkemesi'nin varlık nedeni, sanıldığı gibi, en üst düzeyde hukuka işlerlik kazandırmak değildir. Anayasa Mahkemesi de diğer Cumhuriyet kurumları gibi, Kemalist Rejime bekçilik yaparak statükoyu korumak ve demokratik açılımların önünü kesmek için kurgulanmıştır. Yüksek Yargı’nın Sivil Siyasi İrade’yi hiçe sayan antidemokratik tutumları, bu totaliter algısından kaynaklanmaktadır.
Öte yandan da AKP Hükümeti’nin önemli handikaplarından biri, Kemalist Rejimi tüm kurumlarıyla aşmayı temel almadan, devletin yıpranmaması adına kontrollü bir mücadele mantığıyla soruna yaklaşmasıdır. Oysa kışla kültürü ile harmanlanmış ve rejimi kollama görevi anlayışıyla tasarlanmış kurumlarla cepheden savaşmadan, söz konusu çağdışı ceberut rejimin aşılmasını sağlayacak sivil bir anayasaya zemin yaratamayacağını öngörmeliydi.
Gelinen aşamada CHP ve MHP’nin süreci bloke etme adına tırmandırdıkları gerginlik, Kürdler adına siyaset yaptığını iddia eden politik aktörlerin de bu çağdışı güruha sundukları lojistik desteğin yanı sıra, AKP’nin uzlaşmacı tavrının da bir sonucu olarak Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüm süreci tıkanma noktasına gelmiştir.
Oysa uluslararası verili durum; Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünü zorunlu kıldığı gibi, Kürdlerin de ulusal demokratik haklarını herhangi bir lidere, partiye veya ideolojiye tabi kılmadan, tutsak etmeden, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümü projesine katkı sunmaları açısından elverişli bir zemin yaratmıştır.
Kemalist Rejim’in tüm kurum ve kuruluşları ile tıkanma noktasına taşıdığı demokratikleşme sürecinin önünü açmanın en geçerli yolu, sivil demokratik bir anayasa ile halk iradesine başvurmaktır. Keza Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği ile uyumlu özgürlükçü bir Anayasa tüm direnç odaklarına rağmen, halk tarafından desteklenecektir.
Dolayısıyla, AKP kendisini yaşatmak, demokratikleşme sürecinin önüne konulmuş olan bariyerleri aşmak ve Avrupa Birliği sürecini sürdürmekte ısrarlı ise, Kemalist statükocular ile “kontrollü mücadele” stratejisinin işe yaramadığını görmeli ve bu ceberut rejim ile cepheden savaşmayı göze alarak, sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa önerisi ile halkoyuna gitmelidir.
06 Şubat 2010



Yorumlar (8 gönderildi):
Buraya kadar sizinle aynı fikirdeyim. Ancak makalenin son cümlesindeki yargınızdan -benim yaşlarımda her insanın az veya çok nasiplendiği şizofrenik, paranoyak ruh halinden fazlasıyla nasiplenmiş olmamı da hesaba katarak söylüyorum- sizin kadar emin değilim.
Şöyle ki:
Diyorsunuz ki, “Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği ile uyumlu özgürlükçü bir Anayasa tüm direnç odaklarına rağmen, halk tarafından desteklenecektir.”
Yani diyorsunuz ki, bir referandum yapılırsa halk 12 Eylül Ağayasasını tarihin çöplüğüne atacaktır.
İşte bu cümle bana İsviçre’nin Milli kahramanı William Tell’in öyküsünü anımsattı. Ama o öykünün es geçilen, hiç anılmayan bir dersini.
Bize bu öykü anlatılırken beynimize hep William’ın ne kadar nişancı ve öz güveni yüksek biri olduğu teması kazınıyordu. Oysa çok önemli bir gerçek daha vardı ki, William ne kadar nişancı ve kendine güvenen bir olursa olsun, eğer oğluna güvenmeseydi…
Ve en önemlisi oğlu da cesur ve babasına sonsuz güven duyan bir genç olmasaydı bu hikayenin kahramanı William değil, pazar yerindeki bir direğe astığı şapkasına selam isteyen vali olacaktı.
Çünkü William ne kadar nişancı olursa olsun, oğlu korkup biraz teprense ok elmaya değil, belki de alnına saplanacak ve hemen arkada bekleyen cellâtlar William’ı da öldürecekti. Böylelikle hikaye çok farklı hatta oldukça dramatik bitecekti.
Gelelim konumuza:
Kadim bilgelerimiz kelimelerin kökenini araştırmaktan (etimoloji) fazlasıyla keyif alırlardı. Problemi daha kolay çözerlerdi çünkü. Bence onlara sorsaydık, halk ve ahlak aynı kökten gelen iki kelimedir, birbiriyle ilintilidir deyip meseleyi kapatacaklardı.
Bu bir. İkincisi:
Sizin halka olan güveniniz takdire değer olmakla beraber, birilerinin, örneğin Erdoğan’ın güveni olmayabilir. Belki onun gözünde Türkiye’de yaşayan insanların sabıkası, sicili güvensizlik yaratıyor olabilir. Hatta sabıkasını bırakın, bu günkü ruh halini bile düşünse cesareti kırılabilir. Örneğin bölgede çıkan olaylarda CHP, MHP gibi partilerin değil de AKP’nin binalarını hedef alan bir kesim tarafından yönlendirilen halka ne kadar güvenebilir ki?
Bu yüzden cesur birkaç adımına ve söylevine rağmen risk almıyor olabilir. Hatta korkuyor olabilir. Çünkü cesaret, aldığınız riskin değeriyle anında kırılabilen zarif bir vazo gibidir.
En başta dediğim gibi, doğrusu ben de bir halk oylamasının sonucundan sizin kadar emin değilim. Karşılıklı güven olmaksızın yapılacak bir halk oylamasının sonucu bize ve bizden sonrakilere bu günleri aratacak bir düzen armağan edebilir.
Bu yüzden diyorum ki, önce halk, sonra oylama.
Saygıyla…
Bu surecin bir rejimsel degisim ve yeniden sekillenme donemi oldugu belirlemesi dogrudur.
Bu degisimi isteyen guclerin,degisimin gerceklesmesi icin cok ciddi bir baskisi vardir.Son donemlerde aciga cikan darbe planlarina,bunlara karsi yaratilan kamuoyuna,bunlarla hesaplasma ve bunlari ifsa etmeye baktigimizda cok acik olarak bu destek goruluyor. 90 yildir sekillendirilen bir devlet yapilanmasini,halk bilincini[askeri rejime tapar hale getirilen psikoloji,kemalizm v.s] cok iyi olmasada buyuk olcude basariyla kiran bir gucten bahsediyoruz.
Bu surec yeniden rejimin,devlet politikalarinin,stratejilerin,ideolojilerin sekillendigi bir surectir.Bu surec Akp iktidarina denk geldigi icin,karekteristik ozelligini Akp ideolojisinden de alacaktir.Tum bunlar bir yana onemli olan bu sekillenme icerisinde kurtlerin yeri ne olacak sorusudur..
Kurtulus savasinda Kurtler turklere kandi. Cumhuriyet ilan edildiginde kurtler vaatlere kandi...Bin yil once kandigi gibi...Oyle gorunuyor ki yine ayni sey gerceklesecektir.Zira Kurtlerin guclu,kararli,iradeli,ne istedigini bilen bir birlikteligi yoktur malesef.
Kurtler arasinda baskin olan ocalan etkisi kemalizmi teorize ederken kurt ulusal davasini birakalim en basit bir hakki bile dile getirmekten aciz bir kitle yaratmistir.Son 11 yila baktigimiz da pkk/Dtp ve uzerinde etki yarattiklari kitle tek bir amac edinmistir;bu amac ocalanin ozgurlugudur...
Rejim sekillenirken gor bir sesle,kararlilikla BIz Kurtler Ozgurlugumuzun yolunu bu sekilde ciziyoruz Denemiyor,dendirtilmiyor..
Rejim sekillenirken kurtleri kim temsil ediyor?
Rejim sekillenirken sokaklarda olan kurtler neyle ugrasiyor?
Akp icindeki kurtler kurtleri temsil edebilir mi?
Her zaman ki gibi isbirlikci kurt temsilci olacak ve basit genelgelerle,turk halki icin olmasi gereken bir anayasi kurtler icinmis gibi gostererek eski politikalarin benzerini surdurecekler.
Su an da Akp icinde olan kurt millet vekilleri oldukca basit,cikarci,kurt ulusal bilincinden yoksunken[bir iki kisi var ki bir etkileri olacagini sanmiyorum] kurt temsilcisi oyununu oynayan ve kurtlere en buyuk ihaneti,dusmanligi yapan ocalanci tayfa ise bu surecin ana temasinin gorunmesinin onundeki en buyuk engel oldugu gibi,yarattigi suni gundemlerle kurtleri bu surecten koparmaktadir.
Sahi kurtleri bu yapilanma surecinde kim temsil ediyor?
Sizce Sayin Barzaninin telkinleri yalniz basina bu surecte ciddi bir etkiye yol acabilir mi?
Anayasa degisikligi kurtlere ne getirecek?
Gelismis bir demokrasi icerisinde ki bir halkin haklarini temsil etmek icin yeterlimidir?
Bu sorun kurtler acisindan yonetimsel bir sorundur yani kurtlerin kendini yonetme sorunudur.Boyle bir anayasa hazirlanmadigina gore kurtler ne kazanacak?
İlk yorumumdaki ahlak kelimesini etik anlamında değil, bazı davranışların alışkanlık haline geldiğini ifade etmek için kullandığımız kelime olan "huy" anlamında kullandım.
Saygıyla.
1)“Sizce Sayin Barzaninin telkinleri yalniz basina bu surecte ciddi bir etkiye yol acabilir mi?” Diyorsunuz.
Bence, Başkan Barzani’nin güven veren duruşu sürecin götürülmesinde belirleyici olmamakla birlikte, süreci etkileyen önemli bir faktördür. Zira bugün Türkiye’de AKP öncülüğünde götürülen demokratikleşme sürecinde iç dinamiklerden daha fazla dış dinamiklerin karar verici olduklarını düşünüyorum. AKP yerine kim hükümet olursa olsun, bu süreci devam etmekten başka şanslarının da olduğunu düşünmüyorum.
2) “Anayasa degisikligi kurtlere ne getirecek? Gelismis bir demokrasi icerisinde ki bir halkin haklarini temsil etmek icin yeterlimidir? Bu sorun kurtler acisindan yonetimsel bir sorundur yani kurtlerin kendini yonetme sorunudur.Boyle bir anayasa hazirlanmadigina gore kurtler ne kazanacak?” Diyorsunuz.
Bence, Sivil özgürlükçü bir anayasa militarist oligarşik erkin siyaset üzerindeki vesayetine son verecek ve Türkiye’nin yeniden yapılandırılmasına kapı aralayacağı gibi, Kürd halkına da kendi kimliğiyle siyaset yapma ve örgütlenebilme olanağı sunacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürdlerin de tüm ulusal demokratik haklarına kavuşacağı yanılgısına da düşmemek gerekir. Yani, Türkiye demokratik bir işleyişi kavuşsa bile, Kürd halkının ulusal demokratik mücadelesi sürecektir.
Zira, Kürd Sorunu; bireysel hak ve özgürlükler kapsamı ile açıklanamaz-çözülemez. Kürd halkının sürdürdüğü mücadelenin özü-kapsamı bir toprak ve kendi coğrafyasında egemen olma sorunudur. Bu elde edilmediği sürece, Kürd halkının ulusal demokratik mücadelesinde kullanılan araçlar değişse bile, haklı ve meşru mücadelesi sürecektir-sürmelidir.
Saygılarımla
Yazınız bana göre bir çok açıdan sorunlu görünüyor. Sorunlu olması onun değerinden bir şey eksiltmiyor; tartışmaya yol açan önemi bakımından değerli olduğunu düşünüyorum.
Bu bölümü sıkıcı olmaması bakımından dar tutuyor ve yazınıza bağlı olarak izninizle hemen şu soruları sormak istiyorum:
1-Türk devlet sisteminin demokratikleşmesi,Kürd siyasetinin sorunlarından biri midir?
2-Türk Dvelet sisteminin hukuksal, idari ve siyasal temelini belgeleyen Anayasa değişikliği Kürd siyasetinin sorunlarından biri midir?
3-Türkiye Devlet sistemi dediğimiz statükonun 12 Eylül faşist Anayasası ile idare ediliyor olması görünürde bir Kayserili ile bir Hakkarili için uygulamada bir fark göstermiyor.Sizin vaaz ettiğiniz Demokratik devlet ve demokratik devlet sistemi Anayasası da bu anlamda uygulamada bir fark gözetmeyecektir. Kayserili için bu kuşkusuz iyi bir gelişme ve büyük bir sorunun ortadan kalkması demekken; sömügeci statüye bağlı kalan Hakkarili için bunun anlam nedir?
4-Dolayısıyla Kürdlerin sorunu doğrudan bu statünün ortadan kaldırılmasını mı içerir yoksa bu sorun TC Devlet sisteminin demokratikleşmesi ve Anayasanın değiştirilmesi gibi Kürdleri siyaseten dolaylı olarak ilgilendiren müdahalelerle mi ortadan kalkar?
selam ve saygılarımla
Ahmet Kaymak
Böyle bir fikir jimnastiği fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederiz.
Bu süreci yürüten gücün dış güç olduğunu ve bu güçlerle direk ilikside olanın da Sayın Barzani'nin olduğunu bildiğim için Sayın Barzani yalnız başına ne kadar etkili olabilir demiştim. Bu sürecin mimari olan ABD ve AB’nin Güney Kürdistan ile olan iyi ilişkileri biliniyor. Ayrıca her seferinde T.C yetkililerinin Kürdistanlı yetkililerle görüşmesi zaten şunu gösteriyor; Bu süreci Kürdler adına Güney Kürdistan hükümeti temsil ediyor bir şekilde... Bu bir gerçek. G.Kürdistan olmuş olmasaydı bu süreçte kuzey Kürdleri büyük bir kayıp yaşayacaktı..
Ama şu da var ki Sayın Barzani’nin ilkeleri ve düşünceleri gayet nettir. Sayın Barzani’yi tanıdığımız günden beri aynı şeyleri soyluyor; Evet tüm parçalardaki Kürdlerin hakları teslim edilmelidir. Ama Kürdler kendi mücadelelerini doğru bir şekilde yürütmeliler.. [akıllıca, koşullara, şartlara, konjonktürün gerektirdiği araçlarla v.s] Yani kuzey Kürdleri kör bir şekilde ulusal taleplerini dile getirmezse, Kuzey Kürdleri adına Güney her şeyi yapamaz. Sayın Barzani her fırsatta Türkiye’nin içişlerine karışmayız ama Kürdlerin demokratik haklarının tanınması yolunda adımlar atılması beklentimizdir diyor hakli olarak..Yani ne kadar bastırsa da çok fazla etkili olamaz çünkü dengeler bu açmazda.
Ama kuzey Kürdleri doğru bir liderlik, doğru bir örgütlenme, tatminkar bir taleple birlikte Güneyle ilişki içinde olmuş olsaydı hiç kuşkusuz bunun sonucu çok farklı olurdu.Ve son yıllarda Kürdlerin elde edeceği en büyük kazanımların yaşanacağı bir süreç olabilirdi.Yani kısacası Sayın Barzani yani Güney Kürdistan’ı ve Güney Kürdistan’ın işaret ettiği siyaseti benimsemeyen kuzey Kürdleri [çoğulu birlikte güneyi işaret etmediği takdirde] fazla bir şey elde edemezler.
Evet, anayasa değişikliği gerçekten Türkiye’yi demokratikleştirirse, Kürdler için demokratik yollardan mücadele etmek ve mevcut olacak zemin üzerinden gelişmesini sağlamak kolay olacaktır eskiye nazaran.
En önemli ve en acısı ise; Ne olursa olsun, nasıl bir süreç islerse islesin, Öcalan tabusu Kürdleri büyük ölçüde esir aldığı için Kürdler uzun bir süre yalpalayacaklardır..
Ne zaman ki Kürdler Öcalan gerçeğini görüp Mazlumlar Hayriler gibi "Biz Apocu değil, PKK’lıyız{olması gereken PKK]; Bağımsız Kürdistan dışında ki her türlü talep Kürd halkına [PKK’nin varlık gerekçesine] darbedir, ihanettir derse, o zaman Kürdler kazanacaktır.
Saygılarımla
Her makale belli bir sınırlamayı gerektirdiği için bazı eksiklikleri barındırması ve bazı yanlış anlamalara neden olması doğaldır. Bu açıdan bakıldığında her yazımın bazı eksiklikleri barındırabileceğini peşinen varsayıyorum. Tartışmalar, eleştiriler ve yorumlarla bu eksikliklerin giderilebileceğine inanıyorum.
Ancak, yazıyı bir bütün olarak “sorunlu” görmeniz, yukarıdaki genel değerlendirme dışında bir sorun olduğunu gösteriyor.
Zaten sorduğunuz sorular, bir eksikliği giderme amacı veya yanlış bir anlamadan kaynaklı bir sorunu tartışmaya açma girişiminden ziyade, çok temel konulardaki farklı bakış açılarımızı gösteriyor.
Yazıda, “Zira tökezleyerek te olsa AKP’nin öncülük ettiği Avrupa Birliği Projesi, hem Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne ivme kazandıracak, hem de Kürd halkının ulusal demokratik haklarının elde edilmesine kapı aralayacaktır.” Diyorum.
Yeteri kadar açık olan bu değerlendirmemi biraz daha açmam gerekirse; Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürd halkının ulusal-demokratik haklarının elde edilmesini sağlamayacaktır ama legal, demokratik bir zeminde mücadele olanakları yaratacağından söz konusu hakların elde edilmesi için “kapı aralayacaktır” diyorum. Nihai amacımız ister federasyon ister bağımsızlık olsun, Türkiye’nin demokratikleşmesi bu amaca giden yolda en azından bir “kilometre taşı” işlevi görecektir; yani kapı aralayacaktır demeye çalışıyorum.
Sorularınıza gelince, demokratikleşme anayasa değişikliğine bağlı olduğu için 1. Ve 2. Sorularınız aynı cevabı gerektirmektedir…
Türkiye’nin demokratikleşmesi-demokratikleşmemesi, Kürd siyasetinin örgütlenme (legal mi, illegal mi) ve mücadele (silahlı mı, demokratik yollarla mı) biçimini direkt etkileyeceğinden, Kürd siyasetinin demokratikleşmeye kayıtsızlığı düşünülebilir mi? Demokratikleşme, Kürd siyasetinin birincil sorunu olmasa da, bire bir etkileneceği için Kürd siyaseti demokratikleşmeye kayıtsız kalmamalı ve olumlu katkı yapabilmelidir.
3. Sorunuzdaki “Türkiye Devlet sistemi dediğimiz statükonun 12 Eylül faşist Anayasası ile idare ediliyor olması görünürde bir Kayserili ile bir Hakkarili için uygulamada bir fark göstermiyor. Sizin vaaz ettiğiniz Demokratik devlet ve demokratik devlet sistemi Anayasası da bu anlamda uygulamada bir fark gözetmeyecektir. Kayserili için bu kuşkusuz iyi bir gelişme ve büyük bir sorunun ortadan kalkması demekken; sömürgeci statüye bağlı kalan Hakkarili için bunun anlam nedir?” diye biten yüzeysel değerlendirmeniz gerçeği yansıtmıyor Sevgili Kaymak. Çünkü 12 Eylül Faşist Anayasası bir Hakkârilinin “ben Kürdüm” demesine olanak vermiyordu ama bir Kayseriliye böyle bir problem yaşatmıyordu; bu can alıcı farklılığı aynılaştırmak gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Demokratik bir Anayasa ile Kürd halkının ulusal-demokratik haklarına kavuşması mümkün olmayacak ama kendi dilini serbestçe kullanmak, legal zeminde baskıya maruz kalmadan örgütlenmek, ulusal-demokratik haklarının mücadelesini verirken işkenceye maruz kalmamak, cezaevine tıkılmamak gibi kısmi rahatlamalar yaşayacaktır…
Sevgili KAYMAK, Kürd siyaseti, ara iyileştirmeleri ciddiye almayıp keskin bir şekilde sadece bağımsızlığa odaklansaydı; bunun için silahlı mücadeleyi tek seçenek olarak mutlaklaştırsaydı, demokratikleşmeye kayıtsız kalması anlaşılır olabilirdi. Hatta çelişkileri keskinleştirmek için her türlü demokratik adımın önünü kesmek ve sömürgecilerin daha da vahşice saldırmalarını sağlamak için özel bir çaba sarf edilmesini bile anlama çabasına girilebilirdi belki.
Ancak, Kürd siyasetinde yukarıdaki yöntemlere, bu güne kadar PKK ve türevleri dışında başvuran başka bir anlayış olduğuna tanık olmadık. İlginç ve de düşündürücü olan ise, bu yöntemlere başvurmasına karşın PKK’nin bağımsızlık ve federasyonu dışlaması, ulusal-demokratik hiçbir talepte bulunmamasıdır. Dahası sömürgeci devlete rengini veren Kemalizm’i savunmasıdır.
Sevgili KAYMAK, tüm ara formülleri ve iyileştirmeleri ret eden, bağımsız Kürdistan şiarıyla silahlı mücadeleyi tek seçenek olarak dayatan bir anlayışa sahip olsaydınız, hem demokratikleşmeye kayıtsızlığınızı hem de yazıma dair eleştirilerinizi anlardım. Genel olarak siyasal tutumunuzu dikkate aldığımda bu eleştirilerinizi ve keskin duruşunuzu anlamakta zorlandığımı belirtmek istiyorum. Ve genel olarak geçmiş düşüncelerinizle çeliştiğinizi düşünüyorum; bu çelişkinizi anlama çabamda yetersiz kaldığımı da belirtmek isterim. Aydınlatırsanız sevinirim.
Selam ve saygılar…
Size yönelttiğim sorulara ilişkin yaptığınız açıklama için öncelikle teşekkürlerimi sunuyorum. Yazılarınızı ilgiyle izleyen bir okur olarak, son yazınızdan hareketle aklıma takılan soruları sormamın amacı esasında Kürd Siyasetinin içinde bulunduğu siyasetsizliği göstermeye katkı yapabileceğinize olan kanaatimi doğrulamaktan ibaretti. Bu yöndeki kanımı hala korumakla birlikte, sorulara verdiğiniz yanıtlardan ortaya çıkan yeni fikir tablosuna baktığımda, soru sormama yol açan bir önceki yazınızın ortaya koyduklarından çok farklı bir içerik görünmediğini belirtmekte bir sakınca görmüyorum. Siz bu yaklaşımımı ister sığlık, ister yüzeysellik olarak değerlendirin;bunda özgürsünüz.
Ancak okur bir fikre çekilen değil, fikre bakan öznedir.Bunu da anlamamız gerekiyor.
Sizin yazınızın ana teması; Kurdistan siyasetinin stratejik doğrultusunu göz ardı eden içeriğiyle, dış koşullara ve faktörlere endekslenmiş bir umuttan öteye bir şey göstermiyordu.Türk devlet sisteminin demokratikleşmesi/demokratikleşmesi gibi istekler Kürd Ulusal bağımsızlık siyasetinin hiç bir zaman sorunu olmamıştır; olmamalıdır.Osmanlı devleti döneminde olsun, onun yerine kurulan TC Devleti döneminde olsun; Kürdler ulusal özgürlük siyasetlerini, ortada olan ve ortaya çıkan bu iki farklı sistem biçimlerinin niteliğine dayanarak oluşturmadılar.Böyle bir bakış açısı sömürgecilik statüsünden kurtuluşu esas alan hiç bir siyasi hareketin bakışında bulunamaz. Zorlamlarla meşru gösterilmeye çalışılan bu tarz kimi siyasi hareketler olsa da- ki oluyor- bunların sonuçta çekildiği/çekileceği yer tekrar sömürgeci sistemin egemenlik sahasındaki siyasetinin ana merkezinden başka bir yer olmuyor. İşbirlikçi siyasetin varlık koşulu merkez siyasetiyle olan bu ilişkisidir. Stratejik planda egemen devlet siyasetinin çıkarlarını ve geleceğini tehdit etmeyen bu tarz siyasi hareketler, sorunun çözümünü daha çok dış koşullara ve uluslararası güç dengelerini belirleyen ilişkilere bağlayarak; bunların yaratacağı baskılarla egemen devletin esneyip gevşeyerek kendilerine kimi lütuflarda bulunacağını toplumlarına yedirmeye çalışırlar.
Bugün Kurdistan’da ulusal siyaset bu siyaset tarzının,bu planda yarattığı tozun ve dumanın içinde kaybolmuş gibidir.Kürd aydını, entelektüeli, yazarı, çizeri, sanatçısı ve siyasetçisi örneğin adına “Açılım” denen bir sistem manevrasına kendilerini kaptırmış durumda. Kürd siyasi parti, örgüt ve grupları “Açılım” diye sistem tarafından sunulan bu politiği kendileri açısından doğru değerlendirip siyasi bir kavrayış çıkarmadan sistemin diliyle meth edip durmaktan başka bir üretim yapabilmiş değiller.Bir şeyin beraberinde bir olumluluk getirmesi başka bir şeydir;onun senin için nereye kadar gerekli olduğunu anlayıp anlamama sorunu başka bir şeydir.Eğer açılım veya demokratikleşme Kürd siyasetinin güncel ve stratejik sorunlarının önünde tutulacak kadar önemli siyasal bir kavrayış düzeyine çıkarılırsa, bu politiğin(açılımın) amacını sorgulamadan geçemezsiniz.Bu sorgulama duyarlılığının tepkisinde keskinlik, demokratik mücadele araç ve olanakların kullanılmasını bir tarafa itme gibi bir neden aramaksa yersizdir.
Kürd ulusal siyaseti bugünkü durumda ve bu haliyle çökertilmiştir.
Bunu yalnızca PKK’ye bağlamak gerçekçi değil. En azından enetellektüel vicdanın soruna yalnızca buradan bakarak değerlendirme yapabileceğine inanmak güç. Yalnızca buradan bakarak Ulusal Siyaseti içine düştüğü krizden çıkarmak da mümkün değil. Sorun, PKK dışında var olan Kürdlerin yürüttükleri iki yüzlü ve teslimiyetçi siyasetlerini ve bu doğrultudaki pratik faaliyetlerini görmek; onların sistemle bütünleşmek için giriştikleri yarış furyasına karşı çıkmak,bu siyaset tarzını deşifre ve teşhir etmektir.
Bunların kendi işbirlikçi,entegrasyoncu amaçlarını maskelemek için PKK’yi ve onun yürüttüğü siyaseti iflah olmaz bir olgu olarak göstermeye çalışmalarının daha tehlikeli bir siyaset olduğunu tespit etmeyen bir değerlendirme, bir bütün olarak Kurdistan’ın geleceği üzerinde açıkça kumar oynayan bu soysuz siyasetleri kamufle etmekten başka bir şey yapmamış olacaktır.
Sorulacaktır: Kimlerdir bu tarz siyasete oynayan Kürdler?
HAK-PAR, KADEP ve şurda burda bunların paralelinde zaman zaman adlarından söz ettiren grup ve yapılar, PKK’nin çok daha ilerisinde sistem içi çözüme oynayan işbirlikçi, teslimiyetçi ve entegrasyoncu yapılardır. Kurdistan Ulusal Siyaseti bunların yürüttükleri bu siyasetlere karşı top yekûn bir teşhir ve deşifrasyon siyasetiyle karşılık vermezse, şu an içinde bulunduğu zaafiyetten ve krizden kurtulamayacağı gibi stratejik direnci yüksek bir mücadele anlayışını Kürd halkına da taşıyamayacaklardır. Ulusal siyaset, bütün bu yapıların siyaset anlayışlarının reddi demektir.
Sevgili Akkoyun, görüldüğü gibi, sorduğum soruların muhatabı sadece siz değilsiniz. Ben sadece sizin değerli duyarlılığınızın bir ürünü olan fikirlerinizden cesaret alarak bizi etkisi altına çeken, oraya buraya savuran politik etmenleri bu boyutta ele almak, üzerinde durmak ve tartışarak bir sonuca varabileceğimizi göstermek ümidiyle, sorular için yazınızı hareket noktası olarak aldım. Kuşkusuz söylenecek çok şey var. Ama sınırlı bir hakkı fazla gasp etmenin adil bir yanının olmayacağı düşüncesiyle burada yazıma son veriyor, saygı ve sevgilerimi yolluyorum..
Ahmet Kaymak/AMED
Yorum yaz