Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Bu Rejimin Cılkı Çıkmıştır Bu Rejimin Cılkı Çıkmıştır ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 12 Apr, 2008 03:35:00 Bu Rejimin Cılkı çıkmıştır suleymanakkoyun@hotmail.com Ülke gündeminin bunaltıcı bir tarzda sıkça değişebildiği, vatandaşlarının bir ay öncesini anımsamıyacak kadar zeka geriliğine tutsak edildiği, kışla kültürünün toplumun tüm hücrelerine işlendiği ve kirli güce yalakalığı içselleştirmiş “Türk” toplumu benzeri devşirme bir oluşumun dünyada hala yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Ama; temelleri entrikalarla döşenen, asker-sivil bürokratik devşirme bir elit tarafından günümüze dek yönetilen-yönlendirilen ve namuslu aydın fukarası Türkiye gibi yapay bir ülkenin yeryüzünde hala var olduğunu-olabileceğini sanmıyorum. Osmanlı enkazı üzerine yapılandırılan Türkiye'nin kurgulanış felsefesi, bu felsefenin toplumsal çatışmalara temel teşkil eden niteliği ve Türk Sorunu'nun (Türk Sorunu diyorum, zira bu coğrafyada toplumsal gerginlik ve çatışmaların kaynağı, devşirilen bu toplumun kendisini zorla dayatması oluşturmaktadır) çözümüne ilişkin düşüncelerim, Nasname okuyucuları tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, bunların tekrarına girmeden cılkı çıkmış laçka Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birer versiyonları olan Ergenekon türü çetelerin ne olup olmadığına ve Türkiye'nin iktidar mücadelesinde, Kürdlerin hangi cephede olması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi kısaca ifade etmeye çalışacağım. Türkiye'nin, Avrupa Birliği Projesi ile yakaladığı demokratik değişim ve dönüşümleri içlerine sindiremeyen asker-sivil bürokratik elitin hegemonyasını koruyabilme güdüsüyle, 1952 yılından itibaren ABD'nin Nato'ya bağlı tüm ülkelerde örgütlediği Gladio'nun bir türevi olan ve Genelkurmay içerisinde konumlandırılan özel Harb Dairesi diye nitelendirilen çete örgütünü aktifleştirmiştir. Zira, bu son dönemlerde Ergenekon türü gündemi işgal eden çeteler, özel Harb Dairesi'nin cılkı çıkmış tortularından başka bir şey değildir. Başka bir değişle Ergenekon ve benzeri suç örgütleri; buz dağının sadece görünen bölümüdür. Buz dağının derinliklerinde ise, Genelkurmay Karargahı'nın ev sahipliğini yaptığı, özel Harb Dairesi vardır. Türkiye egemenlerinin Kürd halkına karşı uyguladığı inkar ve imha konseptinin sürdürülebilirliğini olanaklı kılmak için baş vurduğu entrikaların birer sürümleri olan bu çeteler, otoriter elitin kendilerine verdiği serbesti ile evrimleşerek kontrol dışına çıkmış, çoğunluğu asker kökenli olan bu insan müsvetelerinin sınır tanımayan provokatif eylemleri,(Şemdinli'de tezgahlanan provokasyon gibi) doğal olarak kamuoyunun dikkatını Ordu'nun üzerine çekmiştir. Dolayısıyla, deşifre edilen bu çeteler, Türkiye'nin demokrasiye geçiş sürecine ayak direten otoriter asker-sivil elite de yük olmuştur. Keza, bu tortulara yargı yolunun açılmasına izin veren otoriter güç; (asker ve sivil bürokrasi) toplumda sarsılmış olan prestijin onarılması ve ülkede çeteleşmenin ana omurgasını oluşturan özel Harb Dairesi'nin kamuflajını amaçlamaktadır. Ayrıca, toplumda genel kabul gören hükümet (AKP) ile iktidarın (Ordu) uzlaşarak bu çetelerin üzerine gittiği savı kısmen doğru olmakla beraber, AKP'nin devlet içerisinde konumlanmış olan tüm suç örgütlerinin üzerine gittiği tezi ise bir yanılsamadır. Her askeri darbeden sonra fötr şapkasını alıp gitmekle ünlenen devşirme-demogog Demirel bile, yalaka basın mensupları ile yaptığı bir sohbet toplantısında; “Mit bize Küba,Vietnam ve değişik ülkelerde olup biten ile ilgili rapor verir. Ama, Ankara'da neler olup bittiği ile ilgili bilgi vermez.” Hal böyle olunca biz askeri darbe planlayanları nasıl önleriz diyordu! Ama, egemen elite olan tutsaklığından dolayı her zaman yaptığını yapıyordu, yani yalan söylüyordu. Oysa, tarihin hafızasını yoklarsanız, sadece İtalya'da değil; Belçika ve Yunanistan'da da cesur-namuslu aydınlar, savcılar ve politikacılar sayesinde, Gladio tipi asker merkezli devlet gücünü kullanan gizli örgüt ve çeteler ortaya çıkarılarak yargılandılar. Ancak, Türkiye'de bu çete hala ülkeyi yönettiği gibi dokunulmazlıkları da sürekliliğini korumaktadır. Bu otoriter elit; uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenlerden dolayı artık eskisi gibi klasik askeri darbelerle Kemalist tekçi rejimi yeniden onarma olanağına sahip olmadığı için, “sivil” türevlerini devreye koymuştur. (Yargı-üniversite-Medya gibi) AKP'ye karşı Medya, üniversite, Yargı, Diyanet, Barolar, İşçi Sendikaları, uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi, Kürd halkı adına mücadele verdiğini iddia eden PKK (Kürdistan'ın her dört parçasında örgütlendirilmiş özel Harb Dairesi'nin Kürd ayağıdır.) ile Sivil Toplum örgütleri olarak nitelenen, ama özünde MİT ve özel Harb Dairesi tarafından projelendirilmiş bu “havuz” oluşumların yürüttüğü psikolojik-ideolojik harekatın temelini; AKP'yi sistem içine tam çekmek veya devre dışı bırakarak, AB sürecini bloke etmek ve çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilir kılmak oluşturur. Gerisi detaydır! Bu anlamıyla Demokrasi, özgürlük veya Kürd halkı-ulusu adına mücadele ettiklerini iddia edenler, buna göre pozisyon almak durumundadırlar. Kısacası; tüm olup bitenlerin nirengi noktasını devletin demokrasiye geçiş sürecinin sancılarını çektiğidir. Keza, AKP'ye karşı sürdürülen entrikalar, Türkiye'nin bir rejim krizi yaşadığına delalet eder. Ancak, Tarihi hafıza ve somut verili durum, Kemalist Rejim'in İttihat ve Terakki'den miras aldığı tarihi misyon ile sürdürülebilirliğinin iletişim çağında olanaklı olmadığını, tam tersine! Süreç; devletin Kemalist ideolojiden arındırılarak demokratik, özgürlükçü ve evrensel normları temel veri olarak algılayan bir anlayış sistematiği kapsamında yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, AKP hükümeti egemen otoriter elit ile uzlaşma yerine, (ki, bu onun sonu olur) yaratılan yapay gündemlere takılmadan-boğulmadan, Avrupa Birliği sürecine ivme kazandırmaya ve Türkiye'nin sosyolojik yapısıyla barışık demokratik, özgürlükçü ve evrensel değerleri temel alan bir anayasa yapmaya odaklanmalıdır. Keza, ABD ve AB'nin desteğini arkasına almış olan Erdoğan hükümeti kararlı bir irade gösterebilirse, ara geçiş sürecini başarıyla taçlandırabileceği gibi, demokratik değişim ve dönüşüm kanallarını açabilecek ve siyaseti asker vesayetinden de kurtarabilecektir. Ayrıca, süreç çok karmaşık, kaygan ve risklerle doludur. Demokraside yararı olan toplumsal dinamiklerin, (buna AKP ve Kürdlerde dahildir) ya pas deyip! her zaman olduğu gibi askere paspas olmayı sineye çekecekler, ya da tekçi çağdışı rejim ile hesaplaşmaya sonuna kadar varız diyeceklerdir. Tüm toplum kesimleri bu bağlamda cephelerini belirlemek ve yüksek sesli düşünmek gibi tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar. Ben; kendi adıma ikinci yolu tercih ediyorum. Hiç kuşkusuz bunu söylerken, Kürd Sorunu'na ilişkin AKP'nin de statükocu niteliğini görmemezlik etmiyorum. Keza, Erdoğan'ın halkımızın meşru temel bireysel hak ve özgürlük istemlerine bile nasıl densizce yanıt olduğunu da çok iyi bilenlerdenim. Ancak, 21.yüzyılda totaliter rejimlerin dış dinamiklerin desteği olmadan aşılmasının neredeyse olanaklı olmadığını da biliyorum. Hal böyle iken, Kürd halkının meşru demokratik haklarına bile kapalı olan bir AKP'ye neden destek verdiğim sorusuna gelince: Bir bütün olarak statükocu mantalite (buna AKP de dahildir) henüz Kürd ve Kürdistan söylemlerine tahammül etmekten çok uzaktır. Kemalist Rejim tüm kurumları ile aşılmadan, Kürdlerin kendi ulusal kimlikleriyle örgütlenmeleri ve açık siyaset yapabilmelerini olanaklı görmüyorum. Dolayısıyla, bir uygarlık projesi olan Avrupa Birliği projesi aynı zamanda bireyin özgürlüğünü öne alan bir değerler sistemidir. Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye; aynı zamanda toplumsal sorunların barışçıl çözümü için de bir zemin olacaktır. Ve bu zeminde Kürdler de kendilerini kimlikleriyle ifade edebileceği gibi, kimlikleriyle örgütlenme hakkını da elde edecektir. öte yandan da toplumsal değişim ve dönüşüm projesinin tek adayı AKP olduğu içindir ki, toplumsal yapıya ahtapot gibi yayılmış statükocu çetelerin hedefi haline gelmiştir. AKP'nin demokratik reformlar sürecinde tökezlemesi veya Kürd Sorunu'nun barışçıl çözümünde tutuklu olması, bizleri yanlış kulvarlara sürüklememelidir. Kemalizm ile kan uyuşmazlığı olan ve tökezleyerek de olsa Avrupa Birliği Projesi'ne katkı sunan tek parti, AKP'dir. AKP'yi destek sunmak, Kürd Sorunu'nu çözmez, ancak, Kemalist Sistem'in kimyasını bozacak ve toplumsal sorunların barışçıl çözümünün kanallarını açacaktır diye düşünüyorum. Başka bir ifade ile, Kürd Sorunu'nun çözümüne ilişkin ürkek ve statükocu davranmasına karşın, asker-sivil otoriter elite karşı Avrupa Birliği Projesine kör-topal da olsa katkı sunan AKP'den yana tavır koyuyorum. Zira, bu ara süreci demokrasi güçleri ile totaliter güçler arasında bir iktidar mücadelesi olarak algılıyorum. 6 Nisan 2008