Mal Varlığı Komedisi
Türkiye’de kısa bir süre önce yazılı ve görsel basın faili devlet olan Şemdinli olaylarını teğet geçerek, Mehmet Ali Ağca’nın erken salıverilmesi ile ilgili yüzeysel polemikler ile Türkiye ve Kürdistan’ın siyaset gündemini haftalarca meşgul etmişti. Bu son günlerde deyim yerinde ise, Türkiye’nin gündemini adeta mal varlığı polemiklerine kilitledi. Devlet bankalarını hortumlayarak palazlanan Türk medyasının patron ve ” ağır topları ” bu tür yapay gündemler oluşturarak -bir kaç istisna hariç- halk oyları ile hükümet olan ama bir türlü iktidar olamayan, AKP’yi devre dışı etmek isteyen barış, demokrasi ve AB karşıtı karanlık güçlerden sinyal aldıklarının da ip uçlarını vermeye başladılar.
Bilindiği gibi politikacıların mal varlıkları siyasette çok hassas bir konudur. Özellikle ileri demokrasilerde kamuoyu politikacıların mal varlığıyla ilgili haberleri yakından izler ve siyasetin finansmanını da çok yakından takip eder. Ayrıca siyaset meydanına akan suların kaynakları takibe alınır ve siyasetle ticaret arasındaki ilişkiler de yasalarla düzenlendiği gibi politikacılar bu tür konularda yakın markaja alınır. Aslında demokrasileri de demokrasi yapan temel ilkeler arasında açıklık ve şeffaflık başta gelir. Yolsuzluk yapan kim olursa olsun hesabı sorulur. Yani Türkiye’de olduğu gibi yolsuzluk hiç kimsenin yanına kar kalamaz. Demokrasinin etkin olduğu ülkelerde, kamuoyu politikacıların haksız mal edinmeleri karşısında çok duyarlıdır ve tepkisini de hiç gecikmeden verir. İşte; rüşvet ve yolsuzluk demokratik ülkelerde bu şaffaf politika ve etkin denetimden dolayı asgariye indirilmiştir.
Türkiye’de ise, politikaya aktif katılmanın kıblesi haksız rant elde etmeyi amaçlar. Parlementer sistemin işlevini yerine getiremediği, parlementonun bir makyajdan öte bir anlam ifade etmediği, aslında militarist güçlerin egemen olduğu tüm kapalı rejimlerde olduğu gibi, Türkiye’de de bir dönem parlementer olan bir kişinin, tüm sülalesi ile birlikte yaşam boyu ekonomik sıkıntı çekemiyecek düzeyde devlet olanaklarını hortumlayarak palazlandıklarını herkesin bilmesine rağmen, hırsızların itibar sahibi unsurlar olarak toplumda saygı gördüklerine de hep tanıklık ediyoruz. Bu kirli sistemin hep böyle işlediğini bilmeyen mi var ? Elbette biliniyor. Ama hırsız hırsızı kollar ! Ve Türkiye’de düzen hep böyle işlemiştir.
Politikanın ekonomik rantı amaçladığı Türkiye gibi ülkelerde hırsızlar ortaya çıkartılamaz. Kazaran yargıya intikal eden yolsuzluk davalarında ise, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil vakasında olduğu gibi, 2 yıl 6 ay gibi komik bir ceza ile geçiştirirler.
Burası Türkiye işte ! Bir iki dilim baklava çalan çocukları 10 yılı aşan hapis cezalarına boğ! Ama devleti soyan asker ve sivil hırsız bürokratları ise komik cezalara çarptır. Devleti yönetenler ”devlet malı deniz, yemeyen keriz ” mantığı ile hep haraket etmişlerdir. Devletin asker ve sivil bürokrasisi, hortumcular çetesinin etkin koruyucu ve yönlendiricisidirler. Türkiye’nin yolsuzluklar cennetti bir ülke olmasının asıl nedeni de budur. Yolsuzluklar üzerine kurulan bir sistem, hortumcuların üzerine gitmez-gidemez diye düşünüyorum
Statüko partisi CHP’nin ırkçı, şoven ve demogog lideri Deniz Baykal, haksız mal edinme ve dokunmazlıkların kaldırılması konularındaki ısrarında samimi değildir. Temiz toplum ve demokrasi diye bir amacı olmadığını görmek için de onun siyasi yaşamındaki tutum ve davranışlarına bakmak bile tek başına yeterlidir. Mal varlığı komedisinin temel amacı; AKP’yi 2006 yılında erken genel seçime zorlamaktır. Türkiye’de statükocu güçlerin ortak paydaları; AB sürecini sabote edebilmenin formüllerini bulabilme uğraşının bir aracı olarak her türlü anti-propoganda araçlarını devreye sokarak, Kemalizm ile kan uyuşmazlığı olan Recep Tayip Erdoğan’nın, 2007’de Cumhurbaşkanı olmasını engellemektir.Yani Erdoğon’a Çankaya yolunu kapatmaktır. Bu aynı zamanda, Türkiye’de sistem kirliliğinin de baş mimarı olan militarist egemenlerin yol haritasıdır.
Türkiye’de Ecevit gibi tipleri istisna olarak kabul edersek, çağ dışı ve çözülmeye mahkum Kemalist rejimde, devleti idare eden tüm askeri ve sivil bürokrasi elemanları halkın parasını hortumlayarak haksız mal edinmişlerdir. Bu asker ve sivil bürokrasi ittifakına, yazılı ve görsel Türk medyasının patron ve köşe taşlarını da koymak gerekir.Yani; asker, sivil bürokrasi ve medya patronları ile sağ ve sol kesimlerden transfer edilen dalkavuk köşe yazarları bu yolsuzluklar çetesinin asıl ana gövdesini oluşturuyorlar. Türkiye’de yolsuzluklara karşı olduğunu iddia eden CHP, bu kirli rejimin mimarı olduğunu unutmuşa benziyor.
Dini motif taşıyan ve aynı zamanda da Kemalist rejim ile kan uyuşmazlığı olan AKP’nin, Türkiye’de hükümet olmuş tüm kesimlerden daha iyi hizmet yaptığına ve tüm statükocu odakların onların bir açığını kolladığının refleksinden dolayı olacak ki, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en az yolsuzluk yapan hükümet olduğunu düşünüyorum.
Türk yazılı ve görsel medyası, devlet olanaklarının kendilerine peşkeş çekilmesinden dolayı astronomik rakamlar ile ifade edilebilecek oranda ekonomik birikime sahiptir. Bu ekonomik birikimlerini de, bir gelenekmiş gibi her on yılda bir tekrarlanan askeri faşist darbelere yalakılık yaptıklarına borçlu olduklarının bilincindedirler.
Devlet bürokrasisinin haksız mal edinip edinmediğini, servet beyanları ile sınırlamak, halk ile dalga geçmektir. Şöyle ki; Türkiye’yi sık aralıklarla ziyaret eden uluslararası banka temsilcilerinin yanısıra, Off-Shore bankalarından da ziyaretçilerin Türkiye’yi mekan seçmeleri boşuna değildir. Bu banka temsilcileri; Uluslararası finans ağı içinde, hortumcu Türk müşterilerine kirli paralarını nasıl kulanmaları gerektiği ile ilgili model sunuyorlar. Başka bir değişle bu banka temsilcileri caminin minaresini çalan Türk müşterilerine, uluslararası finans ağı içinde nasıl kılıf bulabilecekleri hakında birifing veriyorlar. Bundan dolayıdır ki;Türkiye’de mantar gibi türeyen dolar milyonerlerinin haksız kazanç sağlayıp sağlamadıklarını servet beyanlarında aramak şayet başka amaç taşımıyorsa saflık olur.
Eğer gerçekten Türkiye’de yolsuzlukların asgariye indirgendiği açık ve şeffaf bir toplum amaçlanıyorsa, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin mimarlarını ve kurumsallaştırdıkları tüm anti-demokratik kurumları ile birlikte sorgulanması gerekir. Çağdışı tekçi Kemalist rejimin restorasyonunu önermek veya dayatmak, sorunlarımızın çözümüne katkı sunmayacağı kesindir. Tam tersine mevcut sorunların çözümsüzlüğünü katlayarak gelecek nesillere kötü bir miras bırakmayı önermek veya dayatmaktır.Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümü amaçlanıyorsa, Türk üniversiteleri tarafından oluşturulan çağdışı Kemalist felsefenin tüm kurum ve kuruluşları ile tarihi bir vaka olarak algılanması ve terk edilmesi gerekmektedir.
Etkin bir hukukla düzenlenen denetim sistemlerinde kuralın nasıl işlediği ile ilgili bir örnek vermekte yarar görüyorum: İngiliz Avam Kamarası’ndaki milletvekillerinin mal varlıkları, her yıl yenilenmek üzere Parlamento’nun internet sitesinde, herkesin denetimine açık olarak yayınlanıyor. Parti liderleri ve sıradan milletvekilleri, her yasama döneminde normal milletvekili maaş ve yolluklarının dışında elde ettikleri gelirleri, sahip oldukları ne varsa Meclis Başkanlığı’na beyan ediyorlar. Bu bilgiler halka açık internet sitesinde yayınlanıyor.
Türkiye’de mantar gibi türeyen dolar milyonerlerine karşı neden ” Nereden buldun ” kuralı işletilemiyor dersiniz ?
Avrupa Birliğinin desteğini arkasına alan AKP hükümeti, Türkiye’nin değişim ve dönüşümünde samimi ise cesaretli adımlar atmak zorundadır. Şöyle ki; Türkiye’nin imzalamakla yükümlü bulunduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 7 nolu ek protokolü, Yenilenmiş Avrupa Sosyal Anlaşması, Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi, Bireysel İletişim Hakları Sözleşmesi Ek Protokolü, Bireysel İletişim Hakları 2. Ek Protokolü ve CEDAW Sözleşmesi Ek Protokolü ile imzalayıp çekince koyduğu Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Bireysel ve Politik Haklar Uluslararası Sözleşmesi gibi belgeleri hiç zaman yitirmeden imzalamalıdır.
Bu nedenle Erdoğan hükümetinin, militarist egemenlerin oyununa gelmeden, AB'nin öngördüğü ilkeler çerçevesinde söz konusu sözleşmeleri imzalamada kararlılık gösterdiği oranda militarist egemenleri devre dışı edebileceği gibi, Türkiye’de ilk kez sivil bir hükümetin gerçekten iktidar olabileceğinin demokratik kanalını da açar.
Türkiye’de Ordu bünyesinde oluşturulan Özel Harp Dairesi’nin militarist hegemonyanın devamı için bolca darbe ve komplo yaptıklarını biliyoruz. AKP ve lideri Erdoğan aynı akibeti yaşamak istemiyorsa, Türkiye’nin imzalamakla yükümlü bulunduğu uluslararası sözleşmeleri imzalamakta gecikmemelidir. Bu konudaki herhangi bir savsaklama Erdoğan’ı da bitirir.
Haksız mal edinmenin panzehiri, Türkiye’nin AB sürecini hızlandırmaktır !



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz