Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: PKK-Ergenekon Zıt Ortaklığı Üzerine PKK-Ergenekon Zıt Ortaklığı Üzerine ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 20 Dec, 2009 02:00:00 PKK-ERGENEKON ZIT ORTAKLIĞI ÜZERİNE Cebir ve şiddet temelinde muhataplarını “yola getirmek” gibi ilkel bir yöntemi çözüm olarak kutsayan her birey, örgüt veya toplum, “öteki” diye gördükleri kişi ve veya topluluklarda oluşturdukları travmalardan kendileri de mutlaka etkilenirler. Başka bir deyişle, başkalarında travmaların oluşumuna neden olanlar, oluşumuna neden oldukları travmalara aynı zamanda kendileri de ortak olurlar. Toplum psikolojisi alanına giren bu durumun adlandırıldığı “Zıt Ortaklık” kavramını daha da anlaşılır kılmak için üç örnek vermek istiyorum: 1- Aile içi sorunlarda, şiddete maruz kalan tarafın geçirdiği travmadan, ona şiddet uygulayan eş de payına düşeni yaşar. 2- ABD'nin Vietnam'da uyguladığı şiddetin Vietnamlılarda derin travmalara neden olduğu kadar, Amerika'da da bir “Vietnam Sendromu”nun yaşanmasını beraberinde getirmiştir. 3- Kürdistan'da yürütülen kirli savaşın Kürd toplumunda yarattığı travmanın bir sonucu olarak, Türkiye'de de bir “Kürdistan Sendromu”nun yaşanıyor olmasına neden olmuştur. Travmalarda Zıt Ortaklık kavramına ilişkin bu açıklayıcı giriş şunun içindir: Militarist Elit, iktidarı sivillere bırakmamakta ısrar ediyor. Uluslararası konjonktürden kaynaklanan nedenlerden dolayı alışılagelmiş gibi darbe yapamayan bu seçkin elit, demokratik süreci yavaşlatmak veya bloke etmek için, kendilerinin de yaratıcısı oldukları paravan örgütler ile paslaşarak totaliter Kemalist Rejim'in ömrünü uzatmayı amaçlamaktadır. Bu güruhun, PKK ile ortaklaşa ve birbirlerini besleyerek sorunlu alanlarda sergiledikleri provokatif eylemlerin Zıt Ortaklık kavramı ile açıklanabileceğini; toplum psikolojisinde travmalar için kullanılan bu kavramın, genel olarak toplumsal-politik olayların bilince çıkartılmasında ve özel olarak da PKK-Ergenekon ortaklığının anlaşılmasında yararlı olacağını düşünüyorum. Bu savı daha da anlaşılır kılmak açısından, Ergenekon türü suç örgütleri ile PKK arasındaki ortaklığın sıkça dillendirilmeye başlandığı veya dillendirmeye cesaret edilmesine zemin hazırlandığı 1999-2009 yılları arasındaki gelişmelere kısaca değinmek istiyorum. Devletin lojistik katkılarıyla bir tabuya dönüştürülen Abdullah Öcalan, ABD tarafından Türkiye'ye hediye (!) olarak sunulduktan sonra, hem farklı istihbarat birimlerine verdiği ifadeleri, hem de İmralı Duruşmaları'ndaki onursuz duruşu, aynı zamanda Öcalan ve O'nun doyumsuz egolarının bir aracı olan örgütü de ideolojik, stratejik, psikolojik ve ahlaki olarak dibe vurdurdu. Bu dibe vuruş aynı zamanda PKK tabanında da bomba etkisi yaratmış, yüzlerce kadro örgüt saflarını terk etmiş, yürütme, sıradan insanlarla götürülmek durumunda kalınmış ve halk tüm alanlarda Öcalan ve PKK'sinden büyük ölçüde desteğini geri çekmişti. Ancak, Öcalan'ı besleyip büyüten mekanizmanın birer parçaları olan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz gibi hâlâ elini kolunu sallayarak gezen ve görev başında bulunan Darbeci-Egenekoncular ile Mardin bölgesindeki tüm faili devlet olan cinayetlerin mimarı Albay Hasan Atilla Uğur gibi Ergenekon tutuklularının İmralı ile ilişkilerinden sonra, durum tekrar Öcalan'ın lehine çevrilerek, İmralı'dan PKK üzerinde hâkimiyet kurabilmesinin kanalları tekrar açıldı. Abdullah Öcalan'ın uçakta çekilmiş pısırıklaşmış-zavallı görüntüleri televizyonlara servis edildiği dönemlerde; PKK yöneticilerinin (!), “Başkanımıza uyuşturucu verilmiştir, ne söylediğini bilmiyor ve onun söylediklerinin-söyleyeceklerinin PKK'yi bağlamayacağını” kendi televizyon ekranlarında kamuoyuna deklere ettiklerine herkes tanıklık etti! O gün bunu söyleyenlerin-düşünenlerin, bir hafta bile bu söylemin arkasında durmaya dayanmamaları ve bugün Öcalan'ın her söylediğine biat etmeleri-ettirilmiş olmaları mutlaka sorgulanmalıdır. Ergenekoncuların müdahalesinden sonra Öcalan, tüm gerilla güçlerinin Türkiye sınırları dışına çıkması çağrısında bulundu ve PKK'de buna kayıtsız şartsız uydu. Bu geri çekilme sırasında yüzlerce gerilla devlet güçleri tarafından yok edildi. Bu çağrıya uymayan Dersim Gurubu ise, Öcalan tarafından aleni bir şekilde devlete ihbar edildi. Hamili Yıldırım'ın arabuluculuğuyla Cemil Bayık ile ilişkisi sağlanan bu grup, Bayık ile yapılan bir telsiz görüşmesi sırasında, bulundukları noktanın devlet güçleri tarafından tespit edilmesi sonucu, devlet tarafından imha edildi. Yani, kontrol dışında kalmış biricik gurup ta yok edilmiş ve Öcalan'ın rahatlaması-kontrolü sağlanmıştı. Beş yüz kişi hariç (Beş yüz kişinin Türkiye sınırları içerisinde kalmasını devlet istemiştir. Öcalan Av. Görüşmeleri'nde bunu doğruladı.) tüm gerilla güçleri Güney Kürdistan'da konuşlandırıldı. PKK gerillalarının Güney Kürdistan'da konuşlandırılması ve Güney Kürdlerine karşı kullanılması planlanmıştı. (Ancak, ABD'nin Irak'ı işgali ile bu plan bozuldu.) Bu da yetmedi, derin direnç odakları “Asrın Hukuk Bürosu” adı altında Genelkurmay Karargâhı'ndan icazetli avukatlar (!) aracılığıyla PKK'yi yeniden yapılandırarak, Öcalan'ın tartışmasız kontrolü sağlandı ve uzun süren bir eylemsizlik süreci yaşandı. Bir Ada'da güvenceye alınan Öcalan'a, yalnız Türkiye Cumhuriyeti tarihinde değil, dünyada da örneğine az rastlanabilecek bir serbesti sağlanarak, örgüt üzerindeki tanrısal gücünün devamı, anti-demokratik derin direnç odakları tarafından sağlandı-sağlanıyor. 2002 yılı Genel Seçimleri'nde halk AKP'e lehine bir irade ortaya koydu. Kemalizm ile kan uyuşmazlığı olan AKP'nin tek başına Hükümet olması, Kemalistlerin uykusunu kaçırmaya yetmişti. Kemalist sistemi korumak için kurgulanmış olan tüm devlet kurum ve kuruluşları, AKP'yi alışılagelmiş hükümetler düzeyine çekmek için seferber edildiler. Başarısız kalınca da tasfiye etmek için topyekûn bir saldırıya geçtiler. Öcalan-PKK de bu çağdışı, Kemalist, statükocu cephede yer alarak, AKP'yi hedef tahtasına oturtmanın yanı sıra, Zübeyde Hanım'ın oğlu Mustafa'yı da Kürd halkı nezdinde aklama operasyonu başlattı. Hâlbuki süreç, Kemalistlere karşı AKP'nin adımlarını cesaretlendirici ve teşvik edici politikaları ve tutumları gerektiriyor ve bu reform sürecini demokrasi ve Kürdlerin hak ve özgürlükleri lehine daha da anlamlı kılmayı sağlayabilecek mücadele biçimlerini zorunlu kılıyordu. Ortalama bir aklın görebildiğini, PKK-DTP'de halen görev yapan yurtseverler (!?) görmezlikten geldiler. Kürd siyasi aktörlerinde egemen olan bu vurdumduymazlık, Öcalan'ı aklamaya katkı sunduğu kadar, halkımızın geleceği açısından da bir o kadar vahimdir. AKP Hükümeti'nin tüm ideolojik, psikolojik ve provokatif blokajlara rağmen gerçekleştirdiği reformlar, aynı zamanda sistem içinde gizlice süren iktidar mücadelesinin dışavurumuna da ivme kazandırdı. Başka bir deyişle, AKP'nin Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünde sergilediği kararlılık, tabuların dokunulur kılınmasında ve Kürd Sorunu'nun ismiyle anılmasında oynadığı rol; Kemalist sistemden beslenen, ama farklı kulvarlarda siyaset yapan tüm oluşumların özünde aynı Karargâh'tan yönetildiklerini-beslendiklerini açığa çıkardı. (Bu cepheye; Yargı, YöK, Barolar, Türk-İş, Sivil Toplum örgütleri, Diyanet İşleri Başkanlığı, CHP, MHP ve İmralı da dâhildir) Türkiye'nin 2005 yılında Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamasıyla birlikte, PKK tekrar aktifleştirilerek, eylemler tırmandırıldı. Oysa Öcalan, İmralı sürecinde, “Bir Halkı Savunmak” başlıklı ve Haziran 1999'da yaptığı ilk savunmasında; “Silah ile on Kürdistan kuracağımı bilsem dahi, bundan sonra bir kurşun sıkmam-sıktırmam” demişti. Dünya'da, Bölge'de ve Türkiye'de süreç Kürd halkının lehine işlemeye başlamışken, kendi kaşıntılarını-lüksünü sorun yapması ve topluma gerginlik pompalayarak Ergenekon türü odaklara katkı sunması tesadüfî değildir. Demokratik süreci yavaşlatıp, bloke etmeyi amaçlayan söylemleri ve bundan kaynaklanan provokatif eylemlerin, O'nun bireysel hak ve özgürlükleri ile hiçbir ilintisi yoktur! Nitekim dünya tarihi, Abdullah Öcalan gibi ayrıcalıklı bir mahkûma ve birbirlerine karşıtmış gibi görünen iki gücün bu kadar açık ve pervasızca aynı karargâhtan yönetilmesine her halde ilk kez İmralı'dan dolayı tanıklık etmektedir. Türkiye'de çok karmaşık sorun alanları olduğu gerçeğinin yanı sıra, sorunların barışçıl çözümüne veya çözümsüzlüğüne taraf olanların da iç içe geçmiş olduğu ayrı bir olgudur. Bu karmaşık denklem içinde taraflar arasındaki ilişki ve çelişkilerin algılanmasında sıkıntıların yaşanıyor olması doğaldır. Ancak, sorunlu alanlarda bilinmezliklere-tedirginliğe neden olan toplumsal olayların arkasında kimin veya kimlerin olduğunun bilince çıkarılması arzu ediliyorsa, bunun için en geçerli yöntemlerden biri, sorunlu gibi görünen taraflar arasındaki ilişki ve çelişkilerin pratik somut eylemlerle sınanmasıdır. Söz konusu olayların yarattığı toplumsal sonuçların kime ya da kimlere yaradığını tespit etmek, aynı zamanda olaylar arasındaki ilişkiyi-çelişkiyi ve kime-kimlere katkı sunduğunun bilince çıkartılmasını da olası kılar. Dolayısıyla, istenilen düzeyde olmasa bile AKP Hükümeti'nin attığı demokratik adımlar, demokrasi güçlerinin lehine işlerken, PKK'nin şiddeti tırmandırarak Sivil İrade'yi zora sokan ve Ergenekon türü çetelere lojistik destek sunan eylemleri sorgulandığı zaman, PKK ve Ergenekon türü yapılanmaların birbirlerine karşıt olmadıkları, tam tersine birbirlerini çok derinlerde besledikleri rahatlıkla görülebilir. Örneğin; * Şemdinli Olayı, Aktütün Baskını, Dağlıca Baskını, Tokat Olayı ve Abdullah Öcalan'ın kişisel egoları için yakmalar-yıkmalar, kime-kimlere hizmet sundu-sunuyor? * Türkiye gibi bir ülkede Kuvvet Komutanları'nın bile sivil savcılar tarafından sorgulanabildiği bir ortamdan kimler rahatsızlık duyar? * Yukarıda sıraladığım olayların toplumsal sonuçlarının Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü çalışmalarında sivil siyasi irade üzerinde yarattığı baskı ve bu baskının neden olduğu geri adım atmaların kime-kimlere yaradığını uzun uzadıya düşünmek gerekmez mi? AKP Hükümeti; Avrupa Birliği Uyum Yasaları kapsamında gerçekleştirdiği reformların yanı sıra, Cumhuriyet tarihinde tanık olmadığımız bir biçimde yolsuzlukların, devlet destekli Çete-Mafya yapılanmalarının üzerine gitmiş ve büyük çapta da başarılı olmuştur. Bunla yetinilmemiş ve bu tür çetelerin devlet içerisindeki dayanakları-yönlendiricileri olan Ergenekon yapılanmasının da teşhir ve tecridi için var gücü ile çalışmış-çalışmaktadır. Yakın tarih; Kürd Sorunu'nun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümünün konuşulduğu, insanlara umut verdiği her evrede, derin direnç odakların (Ergenekon-PKK gibi) birbirlerini besleyerek, provokasyonlar sahnelediklerine tanıklık eder. Turgut Özal ile başlayan ve Erdoğan ile devam eden demokratikleşme süreçlerini bloke etmeyi amaçlayan direnç odaklarının provokatif eylemlerinin kapsamı ve dozajında farklılıklar olmakla beraber, hep devam etmiştir-etmektedir. Bu, Kürdler açısından bir anlam ifade etmiyor mu? PKK'nin Ergenekon türü derin yapılanmaların lojistik katkılarıyla yakalamış olduğu yanılsamalı güç, ne yazık ki, toplumda akıl tutulmasına da neden olmuştur. Dolayısıyla, Kürd Sorunu'nun sağlam temeller üzerinde gelişmesinin önünü almak için bir provokasyon aracı olarak devreye sokulan Öcalan-PKK handikabı sorgulanmadan, barışçıl bir ortamın oluşması-oluşturulması çok güçtür. Zira tarihi hafıza biraz kurcalanırsa, Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünün bloke edilmesinde fonksiyonel olan PKK'nin, 12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbe'sine de koşulların oluşturulmasında birinci derecede rol aldığı görülecektir. Dolayısıyla, PKK'nin Kürd halkı adına mücadele verdiği iddiası ile Öcalan'a biçilen tanrısal misyon, tarihi ve sosyolojik olgularla sınandığı zaman, bunun bir yanılsamadan başka bir anlam ifade etmediği görülecektir-görülmelidir. Özellikle Kürd kamuoyunun dikkatinden kaçan ve toplumsal gerginliklere neden olan diğer bir olgu da Öcalan patentli legal partilerin kapatılmasındaki handikaptır. Öcalan'ın, Genelkurmay kontrolündeki İmralı Karargâhı'ndan söz konusu partileri kurduğu, başkanlarını atadığı ve yönlendirdiği artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Keza, her bir partinin kapatılmasından sonra partide görev yapan, ama Öcalan'a biat etmekte tereddüt eden unsurların temizlendiği ve kendisine kulluk yapmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş, devlet onaylı yalakalardan yeni bir partiyi sahneye sürdüğü de herkes tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, her bir legal partinin kapatılması, aynı zamanda Öcalan'a, kurulacak olan yeni partiyi kendi kontrolünde tutabilmesinin zeminini de hazırlamaktadır. Bundan dolayıdır ki Öcalan, DTP'nin kapatılması için hukuki (!) gerekçelerin oluşturulmasından sonra, “DTP kapatılırsa dünyanın sonu değildir” demiştir. Öcalan'ın bu sözlerinin gereği olarak istifa edeceklerini belirten Öcalan (millet!) vekillerinin tam da istifayı sunacakları gün yine Öcalan'ın emri ile geri çektiklerini ve bu kararı da bizzat Ahmet Türk'ün ağzından kamuoyuna açıklamaları, yukarıda belirttiklerimin açık kanıtıdır. Zira Öcalan için asıl olan; doyumsuz ve psikopat kişiliğinin tatminidir. Gerisi teferruattır. Abdullah Öcalan ve O'nun tetikçiliğini yapmak dışında, (Kürd halkının meşru talepleri açısından) bir anlam ifade etmeyen örgütü, paşa hamillerine katkı sunmak adına O'nun zehirlendiği yalanını ileri sürerek, halkı sokağa sürmüş ve bugün olduğu gibi, o zaman da kaotik bir ortam yaratılmıştı. Bilmem o günleri ve Öcalan'ın yalan söylemiş olduğunu anımsayan var mı? Hakeza, zehirlendiğine ilişkin iddia nasıl ki yalan çıktıysa, İmralı koşullarının kötüleştiğine ilişkin iddiası da koca bir yalandır. Öcalan'ın, Adalet Bakanlığı'ndan bir temsilcinin de askerlerle birlikte görüşmelerde hazır bulunmasına gösterdiği tepkinin nedeni ile İmralı'ya başka mahkûmların yerleştirilmesi esnasında, koşullarının kötüleştiğine ilişkin gösterdiği tepkinin nedenleri aynıdır. Her iki duruma da karşı çıkması, hamileriyle ortak kullandığı İmralı Karargâhı'ndan şimdiye dek sürdürdüğü tezgâhların açığa çıkabileceği kaygısından dolayıdır. PKK'nin 21.yüzyılda Kürdler açısından hiçbir anlam ifade etmeyen silahlı mücadelesinin sona erdirilmesi için, ABD, AB, Türkiye, Güney Kürdistan Yönetimi, PKK ve DTP ile sürdürülen koordineli çalışmalar-baskılar sonucunda, Kandil'de de paralel bir irade oluşturulabildi. Ancak, Türkiye'ye gönderilen ilk “Barış Gurubu”nun karşılanmasındaki yanılsama ve abartı, topluma gerginlik pompalamış ve PKK-DTP içerisinde etkin olan Ergenekon uzantılarına bu süreci provoke etmek için uygun bir zemin hazırlamıştır. Ardından da, varlıklarını toplumsal gerginliklere-çatışmalara borçlu olan odaklar; İmralı-Diyarbakır hattını kullanarak, Öcalan'ın koşullarının kötüleştirildiği yalanını yayıp, uzun süren kirli bir savaşın mağduru olan gençleri sokağa sürmüşlerdir. * Türkiye'de Kürd Sorunu'nun TBMM'ne taşındığı, Emekli Kuvvet Komutanları'nın bile sivil savcılara ifade vermek zorunda kaldığı, Kürdlere sivil siyaset yolunun açılmaya başlandığı ve sürecin bir bütün olarak demokrasi, barış ve Kürd halkının lehine geliştiği bir süreci sabote etmenin Kürd halkına ne yararı olur? * Üveyş'in oğlu Abdullah'ın kaşıntılarını-lüksünü gerekçe göstererek, Kürd halkının ulusal çıkarları açısından hiçbir anlam ifade etmeyen sokak eylemlerini başlatmanın, kaotik bir ortam yaratmanın kime-kimlere hizmet ettiği belli değil mi? * Yoksa, Kürd halkı iyimser bir havanın egemen olmağa başladığı bu hassas süreçte, böylesine kaotik bir ortam yaratmanın kimlere yaradığını kavrayamayacak kadar mı iradesizleştirilmiştir? Ezcümle; birbirlerine karşıymış gibi empoze edilen PKK, Ergenekon, CHP, MHP türü aktörler, kirli savaşın toplumda yarattığı travmaların kendilerine sağlamış olduğu serbesti ile ortaklıklarını gizleyebilmektedirler. Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümüne karşı olan bu aktörler, kendilerini gizleyebilmek amacıyla farklı kulvarlarda görünseler bile, özünde ortaktırlar. Dolayısıyla, vesayet demokrasisinden (!) liberal demokrasiye geçişin bloke edilmesini amaçlayan bu güruhun provokatif eylemlerini-söylemlerini Zıt Ortaklık kavramı kapsamında algılamak ve bu kirli ortaklığı boşa çıkarmak için de Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşüm sürecine taraf olunmasının yanı sıra, Kürd Halkının Ulusal Demokratik Hakları'nı öteleyen-içini boşaltan anlayışlardan da uzak durulmalıdır. suleymanakkoyun@hotmail.com 19 Aralık 2009