Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Kerkük Sorunu: Kemalist Rejimin Dibe Vurumudur!..

Kerkük Sorunu: Kemalist Rejimin Dibe Vurumudur!..

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

 

  

Türkiye egemenlerinin bu son günlerde en üst düzeyde Kürdistan sorununa kilitlenmiş oldukları gözden kaçmıyor. Halkımızın Güney Kürdistan’daki ulusal kazanımlarını içlerine sindiremeyen bu güruh, Kürd adına kazanılmış ne varsa Türkiye için parçalanma riski taşıdığına ilişkin fobiden dolayı olacak ki, çok pervasızlaşmışlardır. Bu ahlaksızlıklarına da Kürdlerin saflarında Baas diktatörlüğüne karşı savaşmış Türkmen azınlığını bahane etmektedirler. Kerkük sorununun çözümüne ilişkin kriz üreterek, Kürd halkı ve önderlerine karşı aşağılayıcı söylemlerde bulunmayı fütursuzca sürdürmektedirler.  

 

Bilindiği gibi Kerkük şehri hem Kürdler hem dedüşmanları açısından bir çok nedenden dolayı önem kazanıyor. Bu nedenlerin en önemlisinin de kuşkusuz Kerkük’ün büyük bir petrol rezervini barındırıyor olmasındandır. Bundan dolayıdır ki Kerkük; Güney Kürdistan’ın diğer şehirlerinden çok daha fazla Araplaştırma uygulamasının hedefi olmuştur. 1975 tarihine kadar Kerkük şehrinin yüzde sekseni Kürdlerden ve geri kalanın da Arap, Türkmen ve Asurilerden oluştuğu bilinmektedir. 11 Mart 1974 Antlaşması’nın yaşam bulmamasının da altında yatan temel nedenlerden biri yine Kerkük şehrinin statüsüyle ilgiliydi. Aradan 30 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Kerkük’ün sorun olmaya devam etmesi kuşkusuz öneminden kaynaklanmaktadır. 1975’ten sonra Eylül Ayaklanması’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Baas rejimi kendisini daha rahat hissetmeye başladı ve ırkçı şovenist uygulamalarına hız vererek sadece Kerkük’ün demografik yapısını değiştirmekle kalmadı, bunu tüm Kürdistan’a da yaydı. Kürdistan’ın demografik yapısına müdahele anlamında, özellikle Kemalist rejim; nüfus bileşimini kendi lehine bozma metodunu çok yoğun bir biçimde uyguladı ve halen de uygulamaya devam ediyor.  

 

Tarihi olarak Kerkük’te Arap ve Asurilerin yanısıra Türkmen azınlığın varlığı gerçeği yadsınamaz. Ancak 1963 yılından sonra Baas rejiminin Kürdlerin yanısıra Asuri ve Türkmen halklarına karşı uyguladığı imha politikalarına karşı söz konusu halklar Kürdlerin safında savaşırken, Türkiye neredeydi.? 2003 yılına kadar Baas rejimiyle dayanışma içerisinde olan Türkiye, Irak’ta Türkmenlerin varlığını yeni mi keşfetti.? Burada amaç, Türkmen azınlığının haklarını savunmak değildir. Ancak, Kürd halkının kazanımlarına korsanca saldırabilmenin zeminini aramaktır. Halkımızın Güney Kürdistan’daki kazanımlarına tahamülsüzlüğün bir sonucu olarak ırkçı bir refleks ile güç kirliliğinin devamında direterek yanıt olmaya çalışan Türkiye’nin, Kerkük’te yaşayan Türkmenleri basamak yaparak, Kürdlerin devletleşme sürecine engel olamıyacağı gibi Türk ve Kürd halklarının birlikte yaşayabilme koşullarını da riske eder.  

 

1915-1923 sürecini baz alırsak Kürdistan üzerinde hak iddia edenler, daha büyük pay koparabilmek için birbirleriyle yoğun ve açık bir çatışmaya girmişlerdi. Özellikle; İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin kendilerine sunduğu katkı ve telkinlerinin bir sonucu olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye rejimleri Kürdistan’ın bölünmesi ve paylaşılması konusunda anlaşmağa varmak zorunda bırakılmışlardı. Daha sonraları oluşturulan Sadabad Paktı (1937) ile Bagdat Paktı (1956) da, halkımızın gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini her dört devletin işbirliğiyle boğmayı amaçlayan birliklerdi.  

 

Aralarındaki kısmi çelişkileri geçici de olsa dondurmayı göze alan sömürgeci rejimler, Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelelerine karşı işbirliği mekanizmasını bir emniyet supabı olarak günümüze dek yaşama geçirdikleri tarihi bir olgudur. Kürdistan’ı sömürgeleştiren dört devlet arasıdaki statükonun devamına ilişkin işbirliğinin, Kürd halkına çok pahalıya mal olduğu gerçeği görmemezlikten gelinemez.

 

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın en önemli yönlerinden biri kuşkusuz Kürd ulusu ve Kürdistan üzerinde yürütülmüş bir emperyalist bölüşüm antlaşması olmasıdır. ‘‘Böl-Yönet’’ emperyalizmin politikası olmasına rağmen,‘‘Böl-Yönet-Yoket’’ politikası emperyalizmin değil, onların bölgedeki yerli işbirlikçilerinin politikasıdır ve günümüze dek Kürd halkına karşı uygulanmaktadır.  

 

Ancak, Körfez Savaşı ile gündemleşen ABD’nin Ortadoğu’ya müdahelesi ve ardından da Irak’ın işgali Türkiye, İran ve Suriye’nin Kürdistan’nın sömürge statükosunun devamına ilişkin “ İşbirliği” denklemeni alt-üst etmenin yanısıra, söz konusu devletlerin de kimyasını bozmuş ve sömürgeci aktörlerden birini devre dışı bırakmıştır. Bundan dolayıdır ki, militarist Türk rejimi, İran ile geçmişten kaynaklanan Kürdistan odaklı işbirliğini sürdürerek, Kerkük’ün federe Kürdistan’a katılmasını önlemek ve dolayısıyla Güney Kürdistan’da bağımsız bir Kürd devletinin kurulmasının önünü almak için uluslararası hukuk açısından hiçbir geçerliliği olmayan Türkmen kartına oynayarak, yeni bir politika oluşturmak istemektedir.  

 

AB uyum yasalarının tetiklemesiyle Recep Tayib Erdoğan’ın, Diyarbakır’da yaptığı Kürd sorununun tanımı ve çözümüyle ilgili söylemi, Erdoğan’ı Kürd ve Kürdıstan fobi’istlerinin kural tanımayan saldırılarının hedefi haline getirdi. Bu şoven ırkçı cepheye Kürd özgürlük mücadelesi adına yola çıktıklarını iddia edenlerin de eşlik etmesi, militaristlerin elini güçlendirdiği gibi Erdoğan’ı da çok zora soktu ve geri adım atmasına da zemin hazırladı. Bunu çok iyi değerlendiren militarist güçler çetelerini de aktifleştirerek, AB uyum yasaları kapsamında gelişen demokratik değişim ve dönüşümlerin yanısıra, AKP ile kan uyuşmazlığı gibi nedenlerden kaynaklanan prestij yitiminin rövanşını Şemdinli’de aldı.  

 

Şemdinli provakasyonu ile psikolojik üstünlüğü ele geçiren statükocu güçler, tüm ırkçı refleksleri canlandırarak, Türkiye ile AB ilişkilerini Kıbrıs sorunu kapsamında geçici olarak da olsa dondurmayı başardılar. Cumhurbaşkanlığı ve ardından da genel seçim kaygısı, AKP hükümetinin milliyetçilik kulvarına kaymasına neden teşkil ettiği gibi statükocu güçlere karşı mücadelede havlu atmasına da yol açtı. Erdoğan ve partisi AKP, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve uluslararası demokratik topluma entegre edilmesi misyonunu  ihmal etmesi durumunda, partinin ideolojik olarak çözüleceğini öngörmek ve bunun doğuracağı olası risklerine de katlanmak durumunda olmalıdır.   

 

Türkiye Batı Trakya, Bulgaristan ve Kerkük’te yaşayan Türklerin azınlık haklarını ileri sürerek emperyal amaçlarını dışa vurabiliyor ve 1974 yılında işgal ettiği Kuzey Kıbrıs için savunduğu statükoyu, 40 milyonu aşkın Kürd ulusuna çok görüyorsa, burada bir tezat var demektir.   

 

ABD’nin Irak’ı işgali, Ortadoğu’daki mevcut statükoya bir müdaheledir. Ülkemizin Güney’inde Kürdistan Federal Devleti’ni yaratmıştır. Güney Kürdistan’daki bu kazanım, özellikle Kuzey Kürdlerini Türkiye’ye entegrasyonu amaçlayan Genelkurmay-İmralı konseptinin yaşam bulma zeminini ortadan kaldırmıştır. Bu müdahelenin bir sonucu olarak da, Kürdistan’ı parçalayarak aralarında paylaşan sömürgeci devletlerin kimyası bozulmuştur. Ortadoğu’da İsrail’den sonra ABD’nin stratejik dayanağı Kürdlerdir. Yaşanılan sürecin önemini vurgulamak açısından, özellikle yukarıya aktardığım tesbitleri daha önce yazdığım bir kaç makalede dile getirdim.  

 

ABD yönetiminin bugün açıkladığı yeni Irak stratejisi bizi doğrular niteliktedir. ’’Baker-Hamilton raporu’’undan medet umanları hayal kırıklığına uğratmıştır. Başkan Bush’un yeni Irak stratejisinin doğal bir sonucu olarak daha uzun bir süre Kürdlere dayanmak zorunda kalacaklarını öngörmek gerekir.  

 

Tüm tarafların bunu böyle kavraması ve bu temelde güçler arasındaki çelişki ve dengeleri iyi değerlendirerek, ulusal politikalar geliştirmeleri gerektiğine ilişkin projelerin yaşamsal bir önem arz ettiğini tekrar ifade etmekte yarar görüyorum.  

 

Günümüzde değişen dünya koşulları ile uyumlu politika yapma beceri ve birikimini yakalayabilmiş Kürdleri, eskiden olduğu gibi kullanma veya birbirleriyle çatıştırma olanağının  minimal risk barındıran düzeye çekilmiş olduğu kanısını taşıyor veya böyle olmasını temenni ediyorum.  

 

Türkiye egemenlerinin kriz üreterek, Kerkük refarandumunu ertelemeye ve Irak'ta sürecin bölünme yönünde ilerlemesini geçici bir süre erteleme çabaları, Irak’taki sorunların çözümüne katkı sunmayacağı gibi çelişki ve çatışmaların daha bir sertleşmesini tetikler. Türkiye egemenleri, ABD'ye rağmen Güney Kürdistan’ı işgal edemiyeceğini bilmek durumunda olduğu gibi böyle bir çılgınlık yapması halinde de, Irak’ın durumuna düşebileceğini ve bunun Türkiye gibi devşirilen bir ulus-devlete çok ağır bedelleri olacağını bilmek durumundadırlar.  

Kerkük; Arap, Asuri, Türkmen ve başka azınlıkların yaşadığı çok kültürlü bir Kürd ili ve Kürdistan’ın “kalbidir” ve öyle kalacaktır. Bundan geri adım atmak, Kürd halkı açısından kabullenemez.  

 

Bundan sonra Ortadoğu’daki politikaların belirlemesinde, Kürdler piyon değil ! belirleyici aktörlerden olacaktır. Kürd halkı ile sürdürülmek istenen ilişki veya çelişkilerin tüm tarafları, buna göre hesap yapmak zorundadır.  

 

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0