Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Jitem Ve Sonuçları Üzerine

Jitem Ve Sonuçları Üzerine

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

                                    

 

                  

 

Toplumsal yaşamımızın niteliğine ilişkin etkileri açısından onarılması kısa bir sürede olası olmayan tahribatlar yaratan suç örgütü JİTEM’in, kuruluş sürecini, amacını ve kullandığı insan müsvetelerinin niteliği hakında bir yargıya varmak, aynı zamanda da bu suç şebekesinin devlet bürakrasisi içerisindeki gizli türevlerinin de açığa çıkartılmasına katkı  sunacağı gibi  kendilerini aydın, demokrat veya sosyalist olarak niteleyen çevrelerin suç örgütlerini kutsayan eylemlerinin de deşifrasyonuna zemin oluşturacağı kanısındayım. Özünde; Özel Harp Dairesi’nin bir türevi olan fakat Türkiye ve Kürdistan’da JİTEM olarak bilinen suç örgütünün, son yirmi yıldır Kürdistan’da sürdürdüğü danışıklı kirli savaşın toplumda yarattığı sosyal, siyasal ve ahlaki dejenerasyon ile Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne ayak direten statükocu güçlerin elini güçlendirdiğini ve bu guruhun sivil siyasi iradeye müdahelede sınır tanımayan eylem ve söylemlerinin dayanağı olan bu suç örgütlerinin deşifrasyonu daha da bir anlam kazanıyor.

 

Militarist bürakrasi ve onun sivil yalakaları tarafından hep olmadığı iddia edilmesine rağmen, Türkiye ve Kürdistan halkları 1980’lı yılların sonlarına doğru, Özel Harp Dairesi’nin bir türevi olan JİTEM ile tanıştığı bilinmektedir. Bu suç örgütüyle ilgili çok şeyler yazıldı, çizildi ve söylendi. Ben de; mümkün olduğu kadar tekrarlardan kaçınarak, DYP lideri Mehmet Ağar’ın; yaklaşan Genel Seçim arifesinde gündeme oturtulmasına ilişkin düşüncelerimi, Ağar’ın beslendiği suç örgütleri bağlamında değerlendirmeye çalışacağım.

 

Bütün Nato ülkelerinde Gladio benzeri CIA'ya bağlı resmi komplo örgütleri kurulduğu ve bulunduğu artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Türkiye’de ise, Genelkurmay bünyesinde oluşturulan “Kontrgerilla” adlı suç örgütünün siyasi hayatımıza 12 Mart 1971 askeri darbesiyle yoğun bir şekilde girdiği de bilinen bir olgudur. Susurluk’ta bir trafik kazasıyla yakayı ele veren bu suç örgütü, bilindiği gibi 9 Kasım 2005 tarihinde de Şemdinli halkı tarafından suçüstü yakalandı. Halkımızın sağduyulu davranması sonucu ülkemizin en hassas üçgen’inde faşist tetikçilerini kullanarak provokasyon düzenleyen şebekenin de mimarının yine askerler olduğunu bir kez daha gösterdi. Avrupa ülkelerinde Gladio'nun açığa çıkarılması üzerine, Türkiye kamuoyunun dikkati Özel Harp Dairesi üzerinde yoğunlaştığını gören militarist güçler, tepkileri hafifletmek ve başka bir kılıf altında eylemlerinin devamını sağlamak amacıyla, 3 Aralık 1990 tarihinde Özel Harp Dairesi Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz: "Özel Harp Dairesi, 27 Eylül 1952 tarihinde, şimdiki Milli Güvenlik Kurulu'nun işlevini gören Milli Savunma Yüksek Kurulu'nun 17/c sayılı kararıyla kuruldu." demek zorunda kalıyordu. Yani, militarist hegemonistler 38 yıl gizleyip pis işlerde kullandıkları bu suç örgütünün varlığını kabullenmek zorunda kalıyorlardı.

 

Bu daire, o güne dek “Kontrgerilla” diye toplumsal olaylara müdahele ediyor, gelişen toplumsal olayların bloke edilmesini veya güdümlü kılınmasını sağlamak için de, Atatürk Kültür Merkezi'nin yakılması, Eminönü vapurunun batırılması, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı, K.Maraş katliamı, Sivas Madımak Oteli vahşeti, Başbakanlara ve şiddetin çözüm olmadığını dillendiren kendi paşalararına bile suikast girişimleri de dahil birçok komplo ve provokasyonların arkasında da bu gücün olduğu artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Kemalist rejimin yayılmacı mantığının bir ürünü olarak da, Özel Harp Dairesi’nin ülke sınırları dışındaki ilk uygulaması, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı işgal etmesine zemin hazırlayan provakatif eylemleriyle işgale gerekçeler sunmak olmuştur. Bunun dışındaki tüm eylemleri ülke içi ile sınırlı kalmış ve Türkiye’yi bir çete devletine dönüştürmüşlerdir

 

Kürdistan’da ilk kez, JİTEM benzeri suç örgütü 1938 yılında ‘‘JANDARMA TEŞKİLAT VE VAZİFE NİZAMNAMESİ’nin eşkiyalığın ortadan kaldırılması ajan ve muhbir tayinine dair talimat’’ gereğince, Dersim Kürd başkaldırısının bastırılmasında kulanılmıştır. Bu suç örgütünün bir devamı niteliğini taşıyan ve kamuoyu tarafından JİTEM olarak bilinen (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı) illegal cinayet şebekesi, 1986 yılında: Sorgulama, Harekat Şube Müdürlükleri, İstihbarat Birim Başkanlığı ve İstihbarat Şube Müdürlüğü gibi birimlerin ortak çalışmalarının bir sonucu olarak, Hulusi Sayın ‘‘paşa’’nın öncülüğünde Aytekin Özen, Arif Doğan, Hüseyin Kara ve Arnavut göçmeni olduğunu bildiğimiz Ahmet Cem Ersever’in çalışmaları sonucu temelleri 1986 yılında düşenmeye başlanmış ve bir yıl zarfında reorganize edilerek doğrudan Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı bir yapıya dönüştürülmüştür. Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı’nın başına da geçici görev ile Arnavutluktan devşirilen Ahmet Cem Ersever getirilmiştir.

 

JİTEM ile özdeşleşen Cem Ersever, Arnavut göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1950 yılında Erzurum da dünyaya gelir. Ersever’in faşist bir ideolojiye yakınlığı askeri okuldan öncelere dayanır. Basın Yayın’da okuduğu yıllarda yine kendisi gibi faşist olan Mühsin Yazıcıoğlu ile tanışmış ve Ülkü ocaklarına girmiştir. Ersever, Abdullah Çatlı ile de suç örgütlerine tetikçi yetiştiren MHP’nin gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları’nda tanışmış ve 4 Kasım 1993 tarihinde kendisinin de yaratıcısı olduğu suç örgütü tarafından öldürülmüştür.

 

Bu gibi olgulardan haraketle; devletin devşirme kadrolardan oluşturulması prensibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kurgusu ve insan malzemesinin niteliğine paralellik arz etmektedir. Başka bir değişle, suç örgütlerinin bileşimi de tıpkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda olduğu gibi devşirilen göçmen askeri kadrolardan, MHP kökenli faşist devşirme tetikçilerden oluştuğu ve Öcalan sisteminin sistematik tasfiye mantığının bir sonucu olarak da Kürdlerden söz konusu suç örgütlerine lojistik destek sağlandığı ve tetikçi devşirildiğini de tarihe not düşebiliyoruz.

 

Burada bir noktanın altını çizmekte yarar görüyorum. Binlerle ifade edilen PKK İttirafçılarının, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’ne katılım sürecinde halkımıza zarar verme gibi bir düşüncelerinin olduğu kanısında olmadığımı ifade etmek istiyorum. Öcalan sisteminin alternatiflerini yok etme ve dolayısıyla sürekli tasfiye mantığının bir sonucu olarak, örgüte katılım amaçları ile çelişen uygulamaların verdiği güvensizlikten kaynaklanan ahlaki dejenerasyon ve bunun bir sonucu olarak moral yıkımı, söz konusu kişilere PKK’den kaçışı tek seçenek olarak sunmuştur. Örgütten kaçış süreci bir çok insanımızın yaşamına mal olurken, malesef binlerle ifade edilen gençlerimiz de İtirafçı adı altında düşmana yem olmuşlardır. Abdulkadir Aygan vakasında olduğu gibi ona karşı gösterilen tepkilerde duygusallığın ağır bastığı reaksiyonların gerçeği tam olarak yansıtmadığı gibi, olguları da ortadan kaldırmaya yetmiyor. Ülkemizde yürütülen kirli savaşın bir sonucu olarak ama farklı nedenlerden dolayı da olsa, ulsal saflardan kopuşu ifade eden; Köy Koruyuculuk sistemi ve İtirafçılık benzeri kurumların ıslahı bir görev olarak bizleri beklemektedir. Başka bir değişle, bu kesimlerin topluma kazandırılması hem ulusal hem de insani boyutu açısından önceliklerimiz arasında olmalıdır diye düşünüyorum.

 

Öte yandan, Hanefi Avcı’nın 4 Şubat 1997 tarihinde TBMM SUSURLUK KOMİSYANU’na verdiği ifadesinde; ‘‘PKK’nin ciddi eylemleri üzerine, devletin PKK mensuplarına ve PKK’ya büyük destek veren kişilere karşı hukuki olarak yeterince mücadele edemediğini düşünen bazı devlet görevlilerinin hukuk dışı bir anlayışla görev yapmak gerektiğine inanmaya başladıklarını ve ilk defa Güneydoğu'da JİTEM görevlisi Cem ERSEVER’ın bu tür faaliyetler içerisine girdiğini ve bunu takiben özellikle Istanbul da PKK’ya önemli ölçüde maddi yardımda bulunan finans çevreleri ve uyuşturucu kaçakçılarına karşı yasal mücadele yapılamadığı anlayışı ile illegal çalışacak gruplar oluşturulması ve illegal mücadele edilmesi düşüncesiyle Emniyet, MİT ve Jandarma içinde böyle grupların oluşturulduğunu ve eylemlerin başlatıldığını, neticede PKK’nin ve diğer örgütlerın destekçisi aktif unsurların susturulduğunu… Bu grupların Emniyet, Mit ve JİTEM içerisinde ayrı ayrı oluştuğunu, Emniyet içerisinde Emniyet Genel Müdürü Mehmet AĞAR’a bağlı Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim ŞAHİN’ın başkanlığında özel harekatçilerden ve Korkut EKEN’e bağlı sivillerden, MİT içinde Mehmet EYMÜR’e bağlı özel harpten geçmiş subaylar ile aşırı ülkücü ve mafya denen insanlardan, JİTEM içinde kendilerine bağlı kişilerden teşekkül ettiğini…. Kocaeli Jandarma Alay Komutanı Veli KÜÇÜK’ün mafyacılarla sıkı diyaloğunun olduğunu… Cem ERSEVER’in öldürülmesi olayının dönemin Habur Gümrük Müdürü Ali BALKAN’in şoförü KEMAL’in yakalanması halinde aydınlatilabileceğini…Ek:189) ’’ itiraf etmesine rağmen Veli KÜÇÜK ve Ağar’a kimse dokunamadı.

 

Araştırma komitesi üyesi Tevfik Diker’in Otel faturalarda yaptığı araştırmalar sonucunda, Çakıcı’nın 22-23 Ocak 1993’te Ankara Oteli’nde 704 ve 806 numaralı odalarda kaldığı anlaşıldı. Uğur Mumcu suikastı 23 Ocak’ta oldu. Susurluk kazasından üç gün önce Mehmet Ağar ve Çakıcı Kuşadası Princess Otel’de kalıyordu. Otel kayıtlarına göre Çakıcı 1242 numaralı odada kalırken Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı ve Sedat Bucak da oradaydı. Devletin Susurluk’ta kamyona Çarpması ile TBMM’nde alevlenen tartışmalarda Mehmet Ağar hedef gösteriliyordu. MİT muhbiri Tarık Ümit’in öldürülmesinde Ağar kilit isim olarak suçlanıyordu. Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz’e verilen resmi belgelerin altındaki imzaların da Ağar’a ait olması onu bir hayli zor durumda bırakmış fakat, Parlementer dokunulmazlığı gerekçeler gösterilerek iktidar partileri tarafından aklandığı gibi, yargılanmaktan da kurtarılıyordu.

 

Emniyet İstihbarat Daire Başkan yardımcısı Hanefi Avcı: JİTEM’e, AĞAR’a, Mehmet EYMÜR ve Korkut EKEN’e bağlı olmak üzere devlet bağlantılı dört ayrı çetenin varlığını deşifre etti. Eymür ABD’ye kaçtı. Ersever öldürüldü. Korkut Eken ve İbrahim Şahin yargılandılar ve kısa bir süre de cezaevinde yattılar. Mehmet Ağar’ın tüm alternatifleri tasfiye edilerek, kendisi adeta Paraşütle DYP’nin başına konduruldu. Ağar’a bu desteği sunan çevrelerin kimler olduğu hala tartışılamadığı gibi, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine karşı olan militarist oligarşik erkin temel taşlarından olduğu da görmemezlikten geliniyor. Büyükanıt-Ağar konsepti; tıpkı Tansu Çiler-Doğan Güreş ikilisinin pratiğinde olduğu gibi bu projenin de, Özel Harp Dairesi’nin projeleri kapsamında olduğu da görülemiyor.

 

8 Aralık 2005 Nasname’de yayınlanan ”DERİN DEVLET” NEDİR KİMDİR SAHİ ? diye adlandırdığım makalemde,  Mehmet Ağar ile ilgili olarak  şöyle demiştim: “...Susurluk kazasında DYP Milletvekili Sedat Bucak, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ile o sıralarda aranmakta olan faşist katil Abdullah Çatlı ve dostu olduğu iddia edilen Gonca Us ile birlikte aynı arabada  bulunduklarının anlaşılması üzerine, Kürd katili Özel Harekatçi Mehmet Ağar, “Herhalde Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı’yı yakaladı, onu getiriyordu,” diyerek adeta, Türk ve Kürd halklarıyla dalga geçiyordu. Abdullah Çatlı’ya düzenlenen tüm sahte belgelerin altında bu katilin imzası olmasına rağmen, politikadaki yükselişi, askerlerin ona sunduğu destekten başka bir nedene bağlamak mümkün değildir... Statükocu egemenlerin kendisine verdiği destek ile DYP’ın başına geçen Ağar; şoven, ırkçı ve militarist cephenin sivil temsilcisi görevini üstlenmiştir. Eğer; askeri hegemonya geriletilemez ise, Kürd katili Ağar’ın başbakan veya cumhurbaşkanı olarak karşımıza çıkması sürpriz olmamalıdır!” Ve Kürd ulusal demokratik muhalefetinin dikkatını, Ağar’ın normal olmayan yükselişine çekmek istemiştim.

 

Kürdistan’daki Özel Savaşın mimarlarından Mehmet Ağar’ın, Ordu ile çelişki gibi görünen içi boş söylemlerinin iyi okunması gerekir. Kürdistan’da yürütülen kirli savaşın devamında direten Yaşar Büyükanıt’ın sivil siyaset ayağına gereksinimi vardır ve Ağar bu konsepte en uygun düşen kişidir. Daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi Türkiye siyasi tarihi, askerlerin haksızlığına uğrayan çevrelerin yapılan ilk genel seçimlerde halk tarafından iktidara taşındıklarına vurgu yapmıştım. Bu gibi nedenlerden dolayı olacak ki, Ağar-Büyükanıt paslaşması da yaklaşan genel seçimlerde topluma hedef şaşırtmayı amaçlıyor. Kürdler, Ağar gibi sicili kirli tipler yerine, Türkiye’nin AB sürecini destekleyen ve aynı zamanda Kemalist rejim ile kan uyuşmazlığı olan AK Parti ile ilişki yollarını açık tutmalı ve şahinler kanadını zayıflatmanın bir aracı olarak da, statükonun çelişkilerini derinleştirecek politikalarda esnek, sistem içi çelişki ve ittifaklara ilişkin politika üretme öngörüsü gösterebilmelidirler.

 

Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı raporuna göre ise, 1990 yılında JİTEM’de yapılan bazı değişiklikler sonucu Veli Küçük ‘‘paşa’’  JİTEM’in başına getiriliyordu. Küçük ‘‘paşa’’nın göreve gelmesiyle birlikte, bazı suç örgütü mensubu itirafçılara geniş yetkiler ve rahatlık sağlanarak asker kimliği altında JİTEM gurup komutanlığı bünyesine alınıyorlar. Alınan bu itirafçı askerlerle birlikte JİTEM çatısı altında ve Veli Küçük ‘‘paşa’’nın kontrolünde illegal bir oluşuma gidiliyor. Her türlü infaz yetkisine sahip olan itirafçı askerlerden oluşan bu timler, bir çok kirli işi perdeleme gibi bir görevi de üstlendikleri bilinmektedir. ‘‘Yeşil’’ kod adlı katil Mahmut Yıldırım’ın kullandığı telefonun Veli Küçük’e ait olduğu ispatlanmış olmasına rağnem, apoletlerinin verdiği avantajdan dolayı sorgulanamıyor.

 

Kürd ulusal sorununun demokratik barışçıl gelişimi aynı zamanda karşıtlarının da niteliğini belirleyebilme düzeyine ulaşmıştır. Sorunun çözümüne ilişkin Kürdlerin uygulanabilir meşru taleplerine karşın, tarihi olguların inkarında direten egemenlerin şiddette ısrarlarının doğal bir sonucu olarak palazlanan suç örgütleri rejime de kendi karakterlerini vermiştir. Başka bir değişle, Kemalist rejimin niteliğine damgasını vuran tek kurum tüm türevleriyle birlikte bir suç örgütü olan, Özel Harp Dairesi’dır. Bu tür suç örgütlerinin aşılmasının olmazsa olmaz koşulu, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ısrarcı olmaktır.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin, halkımızın inkarı üzerine kurulu olan kuruluş felsefesine karşı başkaldırılarında her iki tarafın da çok ağır bedeller ödediği biliniyor. 21.yüzyılda hem ülke bazında hemde uluslararsı kamuoyunda, Kürdlerin savunma sürecini aştığını, denge sürecini tamamladığını ve siyasi-ideolojik saldırı sürecine ulaştığı gerçeği, hegomonist elit tarafından görülmelidir. Öte yandan şidette ısrar edenlerin, Kemalist rejimin çöküşünü hızlandırma işlevini göreceği gibi, birlikte yaşıyabilmenin de zaten çok zayıf olan zeminini de ortadan kaldırabileceğini hesaplamak ve sonuçlarına katlanmak durumunda olmalıdırlar.

 

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazadan itibaren varlığı sürekli tartışılan ve resmi yetkililerce hep olmadığı ileri sürülen JİTEM, ilk defa Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde  resmi olarak yakayı ele vermiştir. JİTEM’in sivil görevlileri olan eski PKK itirafçıları, işledikleri öne sürülen faili meçhul cinayetler sebebiyle Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. 1996’dan itibaren çeşitli faili meçhul cinayetler işledikleri belirtilen tetikçilerden; PKK itirafçıları Adil TİMURTAŞ, Recep TİRİL, İbrahim BABAT, Jandarma İstihbarat elemanları Mehmet Zahir KARADENİZ, Lokman GÜNDÜZve korucu Faysal ŞANLI’nın kirli eylemlerini, Jandarma İstihbarat Komutanı olarak görev yapan Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in komutasında yaptıkları belgelendi. Ayrıca bir ilke imza atarak JİTEM’den ayrıldıktan sonra bildiklerini komuoyu ile paylaşan Abdulkadir Aygan’ın; Orgeneral Eşref BİTLİS, Uğur MUMCUve Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar OKKAN’ın da, aynı suç örgütleri tarafından öldürüldüğünü ve bunlar gibi birçok faili meçhul kalmış cinayet hakkında önemli bilgiler aktardığı bilinmesine rağmen, hiçbir gücün bu suç şebekesinin üzerine gidemediğine de tanıklık ediyoruz.

 

YEŞİL”leşmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin, askeri bürokratlardan aktif veya emekli olanları da dahil ekonomik birikimlerini denetleyebilecek bir kurumu var mı?

 

Türkiye; bu soruya yanıt olabildiği oranda, toplumsal demokratikleşme süreşlerine müdahele eden militarist darbecilerini de yargılayabilme olanağına kavuşabileceği gibi, toplumsal çelişki ve çatışmaların da barışçıl bir şekilde çözümüne zemin hazırlayabilir.

 

Sürecin bir gerği olarak, Kürdlerin tercihi Mehmet Ağar değil, Ak Parti hükümeti olmalıdır.

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0