Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Kürd Sorunu'na Şaşı Bakmak

Kürd Sorunu'na Şaşı Bakmak

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

 

 

 Kürd Sorunu'na Şaşı Bakmak

 

 

süleymanakkoyun@hotmail.com

 

Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden müzakere tarihi alması ile birlikte sancılı bir sürece girdiği bilinmektedir. Ülkede demokrasi karşıtı güçlü direnç odaklarının bulunmasından dolayı da söz konusu sürecin inişli-çıkışlı siyasi zikzaklar çizerek gelişmesi, askeri vesayetin egemen olduğu Türkiye gibi bir ülkede doğal karşılanabilir. Ancak, Kürd Sorunu'na ilişkin çözüm alternatiflerinin sıkça tartışıldığı bir ortamda Kürdistan olgusunu teğet geçerek veya Sorun'a şaşı bakarak barışçıl ve kalıcı bir çözüm üretebilmek olası değildir.

Türk, Fars ve Arap egemenleri tarafından yaratılarak günümüze dek taşınan ve bir dünya sorunu olmaya aday olan Kürd Sorunu'nun ne olup olmadığının objektif olarak belirlenmesi gerekir. Sorun'u kasıtlı olarak yanlış isimlendirmede ısrarcı olmak, Sorun'un çözümüne ilişkin de samimi olunmadığı sonucuna vardırır. (Bu erdemsizlik; hem Devlet, hem PKK, hem de kendilerini Aydın olarak niteleyenler için de geçerlidir.)

Tarih dağarcığı sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük değildir. Tarih dağarcığı aynı zamanda günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği kapsamında da nesnel bir misyon taşır. Özünde Türklerin yarattığı bir sorun olan Kürd Sorunu'na tarihin penceresinden bakıldığı zaman, Türklerin Anadolu'ya gelmelerinin 11.yüzyılın ikinci yarısına rastladığı görülecektir. Oysa Kürdler İsa'dan önce kendi ülkelerinde yani Kürdistan'da yaşıyorlardı ve hâlâ yaşamaktadırlar. Ancak Kürd toplumu, 17 Mayıs 1639 tarihinde imzalanan Kasr-i Şirin antlaşması ile Pers ve Osmanlılar arasında paylaşılarak ikiye bölündü. Ardından da bir ulusun tarihinde uğrayabileceği en büyük felaketi 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile yaşamış; Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arasında dört parçaya bölünerek-paylaştırılarak tüm ulusal demokratik haklarından yoksun bırakılmıştır. İşte, hâlâ Kürd Sorunu diye adlandırılan, ama özünde bir Türk, Fars ve Arap sorunu olan olgu (Kürd Ulusal Sorunu), söz konusu haksız antlaşmaların ürünüdür.

Ayrıca Lozan Antlaşması; Türkler ve Kürdler için de son derece birbirlerine zıt ve farklı şeyleri ifade eder. Lozan; devşirme bir ulus-devletini Türkler adına garanti altına alırken, Kürdler için de Kürdistan coğrafyasının bölünmesi, parçalanması, paylaşılması ve Kürdistan'ın uluslar arası sömürge bir ulus haline gelmesine neden olmuştur. Bu tarihi haksızlık ortadan kaldırılmadığı sürece, Kürd Sorunu Ortadoğu'da toplumsal gerginlik ve çatışmaların beslendiği bir alan olmaya devam edecektir.

Kürd Sorunu'nun temelinde, Kürd coğrafyasının, Kürdistan'ın emperyalist güçler ve onların Ortadoğu'daki işbirlikçilerince bölünüp parçalanması, paylaşılması ve Kürd ulusunun bağımsız devlet kurma hakkının gasp edilmesi yatar. Kürdlerin, yüzyılı aşkın mücadeleci ruhu; parçalanan, paylaşılan ve sömürgeleştirilen Kürdistan'ın sömürgecilerden temizlenmesi savaşımlarıyla biçimlenmiştir. Bu gerçeği hâlâ bilmeyenler (!) varsa, bu vesileyle öğrenmiş olsunlar! Keza, Kuzey Kürdistan özgürlük mücadelesi bu haksızlığa karşı hep itiraz ederek, Kürd ulusunun dağıtılan beyni ve parçalanan iskeletinin bütünlüğünü sağlamayı amaçlamıştır.

Öte yandan da Kürd halkının Güney Kürdistan'daki kazanımları ve dünyada gördüğü saygınlık, doğal olarak sömürgeci egemenlerin Kürd ve Kürdistan gerçeği ile yüzleşmelerini ayrıca zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, Kürdistan coğrafyasını aralarında paylaşmış olan Türkiye, Suriye ve İran egemenlerinin de Türk, Arap, Fars ve Kürd halkının eşitliğini temel alan barışçıl demokratik çözüm kanallarını açmaları uluslar arası verili durumdan da kaynaklanan, engellenemez bir süreçtir. Daha fazla trajedilerin yaşanmaması için tarafların kendi tarihleriyle yüzleşmesi ve sorunlu olan coğrafyanın tarihi-sosyolojik yapısı ile uyumlu-erdemli çözüm yöntemlerine ilişkin objektif önermelerle (Bağımsızlık, Federasyon, Otonomi veya Kültürel özerklik gibi) sürece katkı sağlanmalıdır.

Dolayısıyla, olgular doğru değerlendirilip doğru adlandırıldıkları oranda sorunların çözümüne katkı sunabilir veya barışçıl çözümün-çözümlerin önünü açabilir. Bugün yapılmaya çalışıldığı gibi, hâlâ Kürd Sorunu'nun çözümüne-çözümsüzlüğüne ilişkin Kemalizm'de ısrar etmek veya Kemalizm'i Kürd-Türk kardeşliği (!) söylemi ile harmanlayarak, Kürd sorununu özünden koparıp piçleştirme arzusunu çözüm olarak sunmak, her iki halka da yapılabilecek en büyük kötülük olur.


30 Mayıs 2009

 

 

Yorumlar (6 gönderildi):

rezan .. 31 May, 2009 01:05:17
avatar
Adalet topaldır gideceği yere geç varır ama varır. Bunlar yapmasa bile Allah"ın adaleti tecelli edecek ve halkımızın çektıği acılar gidecek hayalleriemiz gerçekleşecektir. İlahi adalet ebedi sistemin böyle gitmesine izin vermeyecektir. Saidi Kurdinin söylediği gibi zalimler için yasaşın cehennem.
tılermen .. 31 May, 2009 08:22:30
avatar
Halkların kardeşliği sloganını seksen öncesinde de şimdi de anlayamıyorum doğrusu. Seksen öncesi süreçte Türk solu daha çok Kürd insanını yanlarında yer almalarını sağlamak için bu sloganı çok kullanırlardı. Oysa halkların kardeşliği halkların eşit, özgür, siyasi ve iktisadi ayniyatçılığından geçmektedir, aynı olmayan toplumların kardeşliğinden bahsetmek kandırmaya ve aldatmaya yöneliktir. S.ve saygılarımla
DAVUD .. 31 May, 2009 07:32:52
avatar


AKP'ye oy verdiğim için kendimi hain olarak görüyorum Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Türkiye'de ve dünyada başka kavramlarla yan yana getirilerek anıldığını ifade ederek, "Toprağımızın altında mayınların, üstünde hainler olmaması gerekir." dedi. Bu açıklamalarından sonra Kürdlere yapmadığınız kalmadı, yazıklar olsun size.

Oysa bu ülkeyi Türkler ve Kürdler kurdu. Lozan anlaşması da bunun kanıtıdır. Ama sonra Kürdleri yok etme politikası başladı, öldürdünüz kana doymadınız. Biz mi hainiz, siz mi?

Diyarbakır ceza evi alman Nazi kampından daha kötüydü, peki size yapılmış olsaydı ne düşünürdünüz? Barıştan bahseden zavallı zihniyetin, Kürdlere kin ve nefreti hiç bitmeyecek.
yorumcu .. 01 Jun, 2009 04:24:59
avatar
Kek Sileman, yazınız gerçek bir tarih. Ancak 1923'te Lozan da devşirme Türk devleti kurulurken bizim Kürdler ne yapıyordu. Biat ediyordu. İlk benim bağlı olduğum Şadilli aşireti, Kürdler de o zaman bir bilinç olsaydı şimdi bir devlete sahiptiler. Şex Saite ve Seyit Rıza'ya ihanetin en büyüğünü Kürdler yaptı.

Onun için geçmiş tarihte ders çıkarılmalı ve Kürdler o dönemde de teslim olmuş bir halk olduğu için bir iradeye sahip olmadıkları için bugün onların günahını bu gençler çekiyor. o dönem işbirlikçiliğin başını çeken de alevi Kürdler olmuştur. Halen onların ihaneti günümüzde de faşist bir parti olan CHP destekleyerek aynı ihaneti yapmaktalar.

10 Temmuz 1923'te Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal arasında şu konuşma geçer. Mustafa Kemal derki din ve namusu olanlar kazanamazlar. Fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kişilerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi (cumhuriyet halk fırkası)bu günkü CHP; bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeliyiz. Ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur. birgün camilerde hutbe okutulur ertesi gün sarıklılarla toplantı yapılır, daha sonra Bektaşi-aleviler ziyaret edilir. Derken yeni bir kadro ile laiklik olgusu altında bizzat savaşın önünde ve içinde olanlar temizlenir. Ve yeni bir devlet emperyalizm tarafından sosyalizmin bölgeye yayılmasını önlemek koşulu ile kurdurulur. Alıntı kaldıraç dergisi Nisan 1997 Eylül 1997. Ve kim kahraman kim hain, kaldıraç broşür dizisi, selam
Aliser .. 07 Jun, 2009 09:54:34
avatar
Binlerce yıldır, Dünyamızı, bu güzel gezegeni doğası ile canlı ve cansız varlıkları ile tarumar eden ve hala da etmeye devam eden bazı "insan"ların Dünya nimetlerine tek başlarına sahip olma hırsıdır... Bu ister tek tanrılı dinlerde olsun, isterse her çeşit "İmparatorluk, kapitalist patron olsun hemen hepsinin temel özelliğidir; bu bencil çıkarlarını elde etmek için yüzlerce insanlık dışı yıkıma, talana imza attılar ve korkarım ki insanlık bu özel mülkiyet boyutuna bir çözüm bulmadığı müddetçe daha yüzlerce yıla varacak yıkım ve göz yaşına sahne olmaktan kurtulamayacaklardır..

oysa bu dünya bir kez değil binlerce kez hepimize yeterde artar bile değil mi? Siz bana ister Hıristiyan, ister Müslüman olsun bir zenginin "yeter daha fazla kazancı ne yapayım bırakayım da birazda başkaları bu paydan yararlansın "dediğini hiç duydunuz mu? Tam tersine o bu zenginliğine daha fazla zenginlik katmak için elinde gelse eliniz ve avucunuzdaki o üç beş kuruşu da alır değil mi? bu anlamda daha fazla acı yaşamak istemiyorsa, hangi din, ırk ve milletten olurlarsa olsunlar, kendilerinden başka insanlarla bir arada "komünce" paylaşmayı öğrenmek ve bunu hayata geçirmekle mümkündür...

Sosyalistler bunu denemeye çalıştılar hatta bu uğurda epey de bir yol kat ettiler, ancak gerek onları çepeçevre çevreleyen barbarların o sistemi yıkmak için envai çeşit oyun hile, entrikaları olsun ve gerekse "Domuz şefliğine" oynamak isteyen iç düşmanlar olsun, bu güzelim sistemin geçici de olsun erken yıkımına sebep oldular. ancak şuna inanıyorum ki çok yakın bir zamanda dünyamız bu sistemi yeniden kurmak isteyen insanların o muazzam mücadelelerine tanıklık edeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın ..keza dünya insanlığını bu barbar sistemden ancak bunların "yarin yanağından gayri her şey insanlığın ortak malı olmalıdır diyen "alternatif sistemi" kurtarabilir.

Ben bazı arkadaşların iddialarının aksine Küba'daki sistemi sosyalist görmüyorum, o olsa olsa sosyalizm düşüncesinden etkilenmiş küçük burjuva ideolojisinden gücünü alan anti emperyalist özellikle anti Abd'ci bağımsız ve demokratik ara bir sistemdir. bu bakımdan bu hali ile kapitalizme alternatif olma özeliğinden uzaktır.. bu bakış açısı ile ülkemiz Kürdistan ve TC devletini ele aldığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; TC devleti emp. bağımlı faşist karakterli bir devlettir. bu karakteri değişmediği sürece bu coğrafyada yaşayan kendi "halkı" da olmak üzere, hiç bir ulus ve azınlık rahat yüzü görmeyecektir ve yine bu niteliği değişmediği sürece Avrupa Birliği başta olmak üzere kendisinden güçlü olan hiç bir emp. Kulübe giremez.

Girmesini olanaklı bulan S.Akkoyun gibi bazı şahsiyetler, anlaşılan o ki, emp.sömürgeci karakterinden bihaberdirler ve şunu da belirteyim ki, hiç bir ulus emp. gerçek anlamda ilişkilerini sınırlamadığı sürece bağımsızlık onlar için bir hayal kurmadan öteye gidemez.G.Kürdistan'daki durumda bu süreci yaşayacak gibi..

Bu gün TC de iki sınıf birbirleri ile kıyasıya bir mücadele içerisine girmiş durumdalar.
Birisi; Kemalistlerin başını çektiği Orducu kanat iken, diğerini ise ABD'nin geçici de olsa büyük desteği ile iktidara gelen İslami görünümlü AKP hükümetidir. ABD Kemalistlere nazaran daha fazla teshir olmamış Akp'yi geçici de olsa desteklemeyi anlaşılan çıkarları açısından daha uygun görmektedir. ancak ne olursa olsun biz demokrat, yurtsever Kürdler açısından hiç bir şey değişmeyecektir, ha kel Mehmet, ha Mehmet kel..

Ancak bazı C. Akbay gibi arkadaşlar açısından anlaşılan o ki, AKP iktidarı da güçlendikçe Kürdlerin "özgürlüklerine" kavuşacakları hayali gütmüş olacaklar ki, AKP'ye destek üzerine destek vermektedirler. Bilmezler ki, Türk İslam sentezini esas alan ve üstelik Kemalistler kadar teşhir olmayan AKP, Kürdler için şekere bulanmış bir kurşun olduğunu...

Pkk'ye derin denilip duruluyor, ama öte yandan derin Akp'nin derin devletini inşa etme çabalarını da görmezlikten geliniyor. Hatta destekliyor kuskusuz C. Akbay gibi insanların gerek Apo ve gerekse Ergenekon derin devletini teşhir eden yazıları (kimden hangi desteği ve gücü alıyorsa alsan ) desteklenmesi gerekir. Ancak, Kürdleri Kemalistlerin "elinden" kurtarıp AKP'ye yedekleme çabalarını da o düzeyde teşhir etmemiz gereken çabalar olarak görülmelidir...

Bu bağlamda PKK'ye derinde deseniz, bilmem ne derseniz deyin, bir tarafın Kürd ulusal burjuvazisinin kendi ulusal pazarına kimsi de olsa sahip olmak isteyen bir taraftır.. onun yer yer TC'ye göz kırpma veya İmralı'dakinin genel kurmay ile işbirliği içerisinde olması bu gerçeği değiştirmez.. Kaldı ki her sınıf ister ki bütün pastayı tek başına yesin. ancak bu bir güç olayıdır.

Pkk gerek savunduğu "ulusal " burjuva ideolojisi gereği tabi dış etmenlerinde etkisi ile İmralı'dakinin iç ihaneti ile birleştirildiğinde bu sürece biraz daha erken geldi. Fakat şu anda kendisi ve halk bu sürece tam girilmiş sayılmaz, o hala içinde oldukça güçlü yurtsever ve devrimci dinamikleri koruyan bir güçtür. Ama bu tehlike her gün biraz daha artarak devam etmektedir. Şayet bunun yerine alternatif silahlı sosyalist bir hareket oluşmaz ise, korkarım ki haklimiz da bu ihanet sürecini yaşamak durumu ile karşı karşıya gelmekten kurtulamayacaktır...
Selamlar
Dersimli .. 12 Jun, 2009 03:16:48
avatar
Aşağıdaki yazı kendime ait değildir, farklı bir siteden ilgimi çektiği için aldım. Aslında buradaki tartışmaya tam oturuyor. Türkiye'de Amerikan yardımıyla nasıl yeşil kuşak oluştuğunu bir zamanlar deli diye tımarhaneye kapatılan Saidi Nursi'nin nam-i diğer Saidi Kürd-i nin fikirlerinin yıllar sonra bir güç haline geldiğini kendim yazacağım.

İkinci dünya savaşının bitmesinin ardından 1947 yılında yeniden çıkacak bir dünya savaşı daha olacağı düşünülüyordu ve bunun için Amerikalı ve İngiliz uzmanlar ortak olarak çalışmaya başlamışlardı. Taraflar belliydi ve bir uç Amerika ve İngiltere iken diğer uç Sovyetler Birliği idi. Bu konuda özellikle Nazilerden faydalanmayı düşündüler. Çünkü Nazilerin 2. Dünya savaşı sırasında Sovyetlerle işbirliği vardı, daha sonra araları bozulmuş ve Naziler işgal etmişti. Bu yüzden Sovyetler konusunda ciddi bilgilere ve belgelere sahiptiler.

Bu konuda en iştah kabartan da Nazi istihbaratından sorumlu olan subayı Gehlen'di. Kendisi savaşın sona ermesine yakın Amerikalılar ile anlaşarak onlara sığındı. Bu sığınmanın ardından o zamanlar OSS olan Amerikan istihbaratı değiştirilmiş ve CIA kurulmuştu. CIA'in temelini de Gehlen attı ve bunun için Nazi SS subayları da kullanıldı. Tabi Gehlen'in amiri de Allen Dulles'di.

SS'ler oldukça sadık ve iyi yetiştirilmiş, duyguları yok edilmiş kişilerdi, yani tam bir ölüm makineleri idi. Çünkü SS yetiştirme programı oldukça ağırdı. Bir SS adayı, ilk başladığı gün kendisine küçük bir yavru köpek verilir ve tüm zorlu eğitim sürecini ve hayatını o yavru ile geçirirlerdi. Komutla hareket eder hale getirmek ve mutlak itaat sağlanması için çalışırdı. Kursun sonuna kadar başarılı olan SS son bir sınava tabi tutulurdu. Bu da kendisine adeta tek arkadaşlık ettiği, emek verip baktığı, yedirip içirdiği köpeğinin tek bir emirle "öldür" denirdi. Bunu başaramayan ve tereddüt gösteren otomatik olarak elenirdi. Bu yüzden oldukça sadık, duygusuz kişilerdi.

Gehlen, CIA çekirdeği için bu SS tümenlerinden savaş suçlusu olarak yakalanmadan kaçırılarak kendisi için çalışmalarını sağlıyordu. Hatta bir keresinde Galiçya adındaki koca bir SS birliği bile kaçırıldı. Bu kaçırma konusunda ise lojistik desteği Vatikan sağlıyordu. 30.000 SS bu şekilde kaçırıldı ve belli güvenli bölgelerde tutuldular.

Kendilerine gizli bir dokunulmazlık verilmiş bu ekip için başkanlığını yine Dulles'in yapacağı özel bir operasyon birliği oluşturmak için kullanılmaya başladı. Bu operasyonun adı "Stay Behind" idi. Bu operasyondaki temel fikir elbette Avrupa'ya olası bir Sovyet işgali gerçekleşirse cephe gerisinde anti-komünist bir gerilla ağı oluşturarak sabotaj, suikast gibi eylemleri gerçekleştirmekti.

Stay Behind daha sonra NATO askeri kanadı olan SHAPE'e bağlı bir gizli operasyonlar komitesi olarak konumlandırıldılar. Böylece NATO üyesi olan ülkelerde de otomatik olarak yerleşmeye başladılar ve kendilerine özel gizli yeraltı cephanelikleri, özel alanlar yapıldı ve hazırlıklar tamamlandı.

1956 yılına geldiğimizde ise İtalya'da komünizm ciddi bir yer tutmaya başladı. Bu yayılmacılık ciddi boyutlara ulaşınca Stay Behind operasyonunun İtalya kolu olan Gladio aktif hale getirildi. Gladio ismi ise Roma imparatorluğu lejyonlarının kullandığı kısa kılıçtan gelmekteydi. CIA bu grup için gerekli finansal kaynakları aktarmaya başladı. İlk olarak 622 kişiden oluşan kadro kısa zamanda 15 bin kişiye kadar çıkarıldı.

1972 senesine gelindiğinde İtalyan Komünist Partisi %27 oy almıştı ve bir sonraki seçimler için %35'e kadar çıkacağı hesaplanıyordu. Artık ciddi bir Sovyet işgali gündeme gelince İtalyan Komünist Partisini durdurmak için bir dizi saldırı planlandı. Gerilim Stratejisinin gereği olarak çeşitli yerlerde birden bombalar patlamaya başladı. Operasyonlar özellikle halkı sol kesimden sağ kesime kaydıracak şekilde özel olarak planlandı. Nisan 1972'de 3 polisin öldüğü bir bombalama olayı gerçekleştirildi. Ardından Kasım ayında bir Argo 16 uçağı havada infilak ettirildi.

1974 yılında ise zamanın dışişleri bakanı olan Aldo Moro Amerika'ya gitti. Maksadı ise komünist partiye birkaç bakanlık vererek işi tatlıya bağlamak ve komünistleri sistemle barıştırmak idi. Fakat bu tavrı doğal olarak Amerika'da kabul görmedi. Dönemin Amerikan dışişleri bakanı olan Henry Kissenger ise Moro'yu bu konuda ciddi olarak uyardı ve tehlikeli bir hareket olacağını belirtti. Moro bu konuda Gladio'nun harekete geçirileceğini anlamıştı. Ziyaretini kesip ülkesinde döndüğünde karısı oldukça korkmuş olduğunu belirtiyordu. Nitekim korkmakta da haklıydı. Bir süre sonra Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılarak öldürüldü. Tabi esasında bu işi Kızıl Tugaylar yapmamıştı, Gladio yapmıştı ve maksat belliydi.

İşte bu gibi yüzlerce operasyon yapıldı. Gladio, Stay Behind'ın İtalya kolu idi. Fakat sadece İtalya'da değil birçok ülkede de faaliyet gösterdiler. Örneğin;

Stay Behind (Amerika - İngiltere)
Glavie (Fransa)
Schwert (Avusturya)
Sweaborg (İsveç)
P26 (İsviçre)
Koyun Postu (Yunanistan)

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu: