Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | "Derin Devlet" Nedir-Kimdir Sahi ?

"Derin Devlet" Nedir-Kimdir Sahi ?

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

                 

 

Kendimi bildim bileli bu; devletin çıkarlarını gözetip kolladığı öne sürülen, göz önünde olmayan örtülü güç, “Derin Devlet” tanımına, iki nedenden dolayı hep kuşku ile baktım. Birincisi, İstisnasız tüm Türk ve Kürd yazar çizerlerinin bu kavramı kulanmadaki tek sesliliği, İkinci neden ise, bu kavramın neyi veya kimi işaret etmek istediğine dair muğlaklığıdır. 1970’li yıllarda elit bir kesim tarafından kulanılmaya başlanan bu kavram; günümüzde ise çok geniş ve farklı çevrelerce de hiç bir  rahatsızlık duyulmadan kulanıldığına tanıklık ediyoruz Sözde Türk devrimci, demokrat ve aydın çevrelerinin söz konusu kavramı kullanmadaki amaçlarının, bazı ‘hassasiyet’lerden kaynaklandığı kesindir. Asıl olguyu perdeleme çabası ile beraber, kitlelere hedef şaşırtan/muğlaklaştıran bu içi boş kavramı kulanmalarından kuşkuya düşmemek mümkün mü? Türkiye’de tabuları kutsayan çevrelerce sinsice piyasaya sürülen bu kavram, Kürd aydınları tarafından da sorgulanmadan tereddütsüz kabul görmesi bir talihsizliktir.

 

Bu yanıltıcı “Derin Devlet” kavramının gerçek adresini, bizim de yaşadığımız; 35 yıllık Türkiye ve kürdistan’daki olayları sorguluyarak, sonuçları ile birlikte objektif olarak ortaya koymanın bir zorunluluk olduğu ortadadır.

 

Bütün NATO ülkelerinde Gladio benzeri CIA'ya bağlı, resmi komplo örgütleri bulunduğu artık bir sır değildir. Sadece İtalya’da değil; Belçika ve Yunanistan’da da cesur aydınlar, savcılar ve politikacılar sayesinde Gladio tipi asker merkezli devlet gücünü kullanan gizli örgüt ve çeteler ortaya çıkarıldı. Türkiye’de ise yönetim karargahı Genelkurmay olan “Kontrgerilla” adı siyasi hayatımıza 12 Mart 1971 askeri darbesiyle yoğun bir şekilde girdi. Daha dün Susurluk’ta bir trafik kazasıyla yakayı bir kez daha ele veren çete, bugün de Şemdinli halkı tarafından suçüstü yakalanarak -eğer varsa- Türk adaletine teslim edildiler. Halkımızın sağduyulu davranması sonucu, ülkemizin bu hassas üçgen’inde, PKK itirafcı-tetitikçilerinin de kulanılarak sahnelenen provokasyonun da mimarının bir daha askerler olduğunu ortaya çıkardı.

 

Avrupa ülkelerinde Gladio'nun açığa çıkarılması üzerine Türkiye kamuoyunun dikkati, “Özel Harp Dairesi” üzerinde yoğunlaşmıştı.Tepkileri hafifletmek ve buna başka bir kılıf bulmak amacı ile Özel Harp Dairesi Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz, 3 Aralık 1990 tarihinde "Özel Harp Dairesi, 27 Eylül 1952 tarihinde, şimdiki Milli Güvenlik Kurulu'nun işlevini gören Milli Savunma Yüksek Kurulu'nun 17/c sayılı kararıyla kuruldu."demek zorunda kalıyordu. Bu daire, o güne kadar "Kontrgerilla" diye biliniyordu. Atatürk Kültür Merkezi'nin yakılması, Eminönü vapurunun batırılması, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı, K.Maraş katliamı ve daha niceleri ile Başbakan’lara suikast girişimleri dahil, birçok komplo ve provokasyonlarin arkasında da bu gücün olduğu bilinmesine rağmen, sivil yöneticiler bunun özerine gidemiyordu ve halen de gidemiyorlar.

 

ABD’ın, 1952’den itibaren NATO’ya bağlı tüm Avrupa ülkelerinde Gladio, Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi adı altında ve ordu bünyelerinde kontra örgütler kurduğunu artık bilmeyen yoktur. Bu gerçeği, Türkiye’de sivil iktidarların tüm yöneticileri biliyor. Demirel’ın her askeri darbeden sonra şapkasını alıp gitmesi ile ünlendiği de bilinen bir gerçektir. Bu, zat bile “Mit bize Küba,Vietnam ve değişik ülkelerde olup biten ile ilgili rapor verir.Ama, Ankara’da neler olup bittiği ile ilgili bilgi vermezler.”Hal böyle olunca biz askeri  darbe planlıyanları nasıl önleriz diye mehmetçik gazetecilere dert yanıyordu.

 

1970/71 yıllarında da İstanbul'daki Atatürk Kültür Merkezi'nin yakılması, Eminönü vapurunun batırılması gibi ünlü provakasyonlar yapılmıştı. Her dönem de olduğu gibi suç yine devrimcilere yüklendi. Daha sonraları bu provakatif eylemlerin bizat, 12 Mart 1971 Askeri darbesini gerçekleştirenler tarafından, eylemlerine zemin hazırlamak için planlanıp uygulandığı açığa çıktı. Türkiye gençlik haraketinın önder kadroları,12 Mart 1971 faşist askeri darbesiyle adeta biçildiler! Kıyımdan geçirilen kadroların büyük bir kesiminin de Kürd gençleri olması elbette bir raslantı değildi. Bizat kendileri tarafından yapılan bu provakatif eylemleri behane ederek, darbe yapan bu askerlerden hiç bir sivil hükümet hesap sorma cesaretini gösteremedi.

 

1 Mayıs 1977'de taksim meydan’ında 35 insanın yaşamına mal olan, asker kaynaklı provakasyon ile adeta 1980 darbesinin koşullarını yaratmak için, daha o zamandan düğmeye basıldığı anlaşıldı. 1979 tarihinde tam hızla yaşama geçirilen terör ortamı ile 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin zemininin de, aynı zamanda darbeyi yapan güç tarafından yaratıldığına tanıklık ettik. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ve anarşi ortamına son vermek amacını ileri sürerek iktidarı gasp eden Kenan Evren ve askeri şurası, ülkeyi kan gölüne çevirerek, çeteleşen bir devlet yapısının da mimarlığını yapmış oldular. Bu kader mi nedir bilinmez fakat, çağdaş ülkelerde bekçi bile olamıyacak insanların, Türkiye’de her şey olabildiklerine de üzülerek tanıklık ediyoruz!

 

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi öncesi, Türkiye ve Kürdistan’ın bir çok ilinde sıkıyönetim olmasına rağmen, tırmandırılan terör eylemlerine ve aynı zamanda, 13 Eylül sahahı da terör eylemlerinin bıçak gibi kesildiğine, Türk ve Kürd kamuoyu yaşayarak gördü. Kenan Evren gibi bir devşirme, halkımızın ulusal demokratik dinamiklerini tahrip ederek, Kürd halkına Hitlervari katliamlar yaptı. Dünya; Diyarbakır zindanında Kürd gençlerine yapılan vahşetin benzerine tanıklık etmemiştir.

 

Türkiye’yi yönetmekte iddia sahibi olanların,ülkeyi mafia, çete, faili devlet olan cinayetler ile uyuşturu cannetine çeviren, Kenan Evren gibi, darbecileri yargılıyabilmelidir! Başka bir değişle, Türkiye Cuntacılarını yargılıyabileceği oranda demokratik değişim ve dönüşümünü sağlam kanallara yönlendirebilme şansını yakalar ve askerlerin ülke yönetimindeki hegemonyasına son verebilirler.

 

Avrupa Birliğinin desteğini arkasına alan AKP hükümeti cesaretle olayların takipçisi olma şansına sahiptir. Türk militarizmini toplumsal süreçlere müdahelelerde teşvik eden ve kollayan ABD açısından, askeri darbeler dönemi kapanmıştır. AKP hükümeti Türkiye’nin değişim ve dönüşümünde samimi ise cesaretli adımlar atmak zorundadır.

 

Susurluk ve Şemdinli olaylarının, ferdi yanlışlıklardan kaynaklandığını ileri sürme mantığı; olayların merkezine Abdullah Çatlı, Mahmut Yıldırım ( Yeşil ), PKK tetikçileri ve Ali Kaya gibi taşeron tiplerle sınırlı tutmak istiyorlar. Burada amaç, Provakasyonların hacimini daraltmak ve bu tür suçüstü rezaletleri lokalize etmeye çalışmaktır kuşkusuz. En vahim olanı da kendilerini, devrimci demokrat olarak niteliyen çevrelerin tabuları koruma refleksi ile genelkurmay merkezli provakasyonların sürekliliğini Türk ve Kürd kamuoyundan gizlemeye yönelik çabalar içerisinde olmalarıdır.

 

Aslında; Cumhuriyet’in kuruluşu ile iktidarı ele geçiren militarist güçlerin, 1950’lilerden başlayarak toplumsal gelişmelere müdahelenin bir aracı olarak, provakatif eylemlerin sürekliliğini koruyarak günümüze dek devam ettikleri bir gerçektir. Globallaşan dünyada bunu gizlemenin olanağının da olmadığı bilinmesine rağmen, hala gerçek failleri gizlemeye çalışmanın bir kiymet’i harbiyesinin de olmadığı ortadadır. Dönemin TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Yeşil’ın günlük yaşantımıza girdiği dönemlerde “devlet yemyeşil” demesi, militaristlerin ülke yönetimine olan müdahelesine olan bir tepkisi olarak algılandı. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olaya ilişkin tepkisini kendisine has uslubu ile “Ufak bir zorlukla karşılaşınca sivil devlet devreden çıkıyor, derin devlet devreye giriyor”diyerek, askerlerin vahşette sınır tanımadıklarından rahatsızlığını dile getiriyordu.

 

Susurluk kazası ile gündeme gelen ve Şemdinli de suçüstü yakalanan asker kaynaklı provakasyonların faili gün gibi ortadadır. Hakkari Savcılığı, Şemdinli’deki genelkurmay tetikçilerinin üzerine gitme cesaretini gösterme yerine, kendisinin hazırladığı soruşturma dosyasını, Van Savcılığı’na havale etti. ”Saldırıda kullanılan JİTEM mensuplarına ait 30 AK 933 sivil ve 730198 askeri plakalı beyaz renkli Renault 19 marka araçta polis ve asker yeleği, üç kalaşnikof tüfek, 10 şarjör ve patlayıcı madde bulundu. Araçta ayrıca Umut Kitapevi’nin ve içinde bulunduğu Özipek Pasajı'nın bir krokisi de bulundu. Krokide jandarmaya giden yol bir okla gösteriliyordu. Araçta bulunan belgeler arasında Umut Kitapevi’nin sahibi Seferi Yılmaz'ın evinin bir krokisi, Jandarma İstihbarat Teşkilatı tarafından Ali Kaya adına düzenlenmiş bir kimlik, Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğünde görev yapan uzman başçavuş Ümit Sevinç ve kıdemli çavuş Halit Çağlar'a ait biri 10 gün, diğeri 20 günlük olmak üzere iki adet personel izin belgesi de bulundu.Aracın Jandarma'ya ait olduğu ortaya çıktı. Hakkâri İl Jandarma Komutanı Albay Erhan Kubat imzalı, 7 Kasım ve 9 Kasım 2005 tarihli iki görevlendirme yazısı da araçta halk tarafından ele geçirilen belgeler arasında yer alıyordu.”

 

Olay yerinde keşif yapıtığı esnada, halk tarafından Tanju Çavuş olarak tanınan birinin ateş açtığına ve bir kişinin daha öldüğüne tanıklık eden savcı, askerlerden gelen tehditlerden olacak ki, davaya bile bakmaya cesaret edemedi. Kolay mı Türkiye’de askere dava açmak?

 

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt daha ilk andan bombacı astsubay Ali Kaya’ya “tanırım iyi çocuk, iyi bir askerdir!” diyerek sahip çıktı. Susurluk olayını anımsayın! Susurluk kazasında da DYP Milletvekili Sedat bucak, emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ile o sıralarda aranmakta olan faşist katil Abdullah Çatlı ve dostu olduğu iddia edilen Gonca Us ile birlikte aynı arabada  bulunduklarının anlaşılması üzerine, Kürd katili Özel Harekatçi Mehmet Ağar, “Herhalde Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı’yı yakaladı, onu getiriyordu,” diyerek adeta, Türk ve Kürd halklarıyla dalga geçiyordu. Abdullah Çatlı’ya düzenlenen tüm sahte belgelerin altında bu katilin imzası olmasına rağmen, politikadaki yükselişi, askerlerin ona sunduğu destekten başka bir nedene bağlamak mümkün değildir.

 

Statükocu egemenlerin kendisine verdiği destek ile DYP’ın başına geçen Ağar; şoven, ırkçı ve militarist cephenin sivil temsilcisi görevini üstlenmiştir. Eğer askeri hegemonya geriletilemez ise, Kürd katili Ağar’ın başbakan veya cumhurbaşkanı olarak karşımıza çıkması sürpriz olmamalıdır!

 

Provakasyonun faili gün gibi orta yerde dururken, bunun da Susurluk olayı gibi bir kaç günah keçisine faturayı keserek, esas fail olan genelkurmay temize çıkarılamaz!

 

Askerleri kollayan tüm yasaların değiştirilmesi ile işe başlamanın zorunluluğu ortadadır. Sivil hükümetler bunu başardıkları oranda, Türkiye’nin değişim ve dönüşümüne katkı sunabileceği gibi, açık bir rejime geçişin de yolunu açabilirler.

 

Bugün Türkiye’deki toplumsal istikrarsızlığın altındaki temel neden, AB’ın çekim alanına girmiş bir Türkiye’yi kimlerin yöneteceği temelinde, bir rejim mücadelesi olduğu görülmelidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze dek askerlerin korumasındaki kemalistler rejimin hep egemen gücü oldular. Dünya ve Türkiye koşullarından kaynaklanan ekonomik ve siyasi kirizlerde de, askerler hemen devreye girer ve sistemin geçici bir restorasyonundan sonra da yönetimi kendi kuklaları olan Kemalistlere teslim etmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir.

 

Ancak, dünya’daki güç dengelerinin değişmesi ile askerlerinin hesabı tam tutmadı. 1990’lardan sonra dini motifler taşıyan güçler, iktidarı paylaşmak temelinde kemalistleri sıkıştırdılar. Özal’ın ekenomik başarısından dolayı askerler bu süreci sessiz geçiştirdiler. Erbakan’ın Kemalizm’ın kalelerini sarsmasını içlerine sindieremeyen askerler, 28 Şubat’ta sivil bir darbe yaparak, Erbekan’ı siyaset dışı bıraktılar. Türkiye’de kendilerini aydın ve demokrat olarak niteliyenler bile, bu anti demokratik müdaheleyi alkışladılar. Türkiye’de aydın geçinenlerin-bir kaç istisna hariç – bozuk sicilleri elbette bu olay ile sınırlı değildir. Bu sözde aydınların Kürd ve Kürdistan sorunu ile ilgili tutumlarından dolayı, tarihe MEHMETÇİK AYDINLAR olarak geçeceklerinden kuşku duyulmamalıdır.

 

Militaristler; AKP’nin beklenmeyen çıkışına karşı, ikinci bir 28 Şubat müdahelesini göze almadılar. AB’nin desteğini arkasına alan Erdoğan Hükümeti, askerlere karşı çok güçlü bir konum elde etmiş olmasına rağmen, Erdoğan’ın askerler ile tüm uzlaşma çabalarına karşın, İktidarı paylaşmak istemeyen militarist Kemalistler, her alanda ayakbağı olmayı değişik biçimlerde sürdürdükleri gibi, uzlaşmaya yanaşmadıkları da görülüyor. Türkiye’nin temel sorunlarını çözememedeki en önemli engel, Kemalist militarizmin siyasette etkin olduğu gerçeğidir. Asker tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi, siyasetten tümüyle çekilip kışlasına gönderilmeden, Türkiye’de sosyal bir barışın sağlanması mümkün görünmüyor.

 

Statükocu güçlerin mantığı, 1930 yılında devlet zirvelerinde dile getirilmiş olan aşağıdaki açıklamalarında ifadesini bulur kanısındayım.

 

“Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” (Başbakan İsmet İnönü, Milliyet, 31 Ağustos 1930) 

 

“Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.” (Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Milliyet, 19 Eylül 1930

 

İşte! Militarist devlet mantığının 1930’lardan günümüze dek süren Kürdlere bakış açısı. Bu hakaretleri içlerine sindirmelerini Kürdlerden kim isteyebilir?

 

İnsani değerlerden nasibini alamamış bu görüşlerin savunucuları, Türkiye’de iktidar olduğu süerece sosyal bir barıştan söz edilebilinir mi? Bunların teşhir ve tecritlerinin zamanı gelmedi mi?

 

Çağdışı Militarist Kemalist ideolojisini tarihi bir vaka olarak algılanıp terk edilmesi gerekmiyor mu?

 

Özetlersem; Osmanlı imparatorluğunu dağılma süreci ile devşirmelerden oluşturulan Türklük fikri ile gene aynı tiplerin kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluş süreci ve sonrası da, devşirme militaristlerin egemenliğinde ve parlementer sistemin de bir makyaj olmaktan öteye gidemediği, sömürgeci, militarist ve oligarşik bir rejim olmaktan ileriye gidememiştir.

 

Günümüze dek askerlere bir kukla olmaktan öteye gidememiş parlementer sistem, Türkiye ve Kürdistan’daki devrimci,ulusal demokratik mücadelenin gelişimi karşısında tıkandığı veya zora girdiği her aşamada, statüko da direten ordunun hemen devreye girdiği ve geçici restorasyondan sonra da, geri çekilerek, ülke yönetimini kuklalarına bıraktıklarına bizim nesil iki kez tanıklık etmiştir.

 

Toplumsal olaylara müdahelenin zeminini yaratmanın bir aracı olarak gerçekleştirilen provakasyonların tek bir adresi vardır. O da, genelkurmay karargahından başka bir yer değildir.

 

Tüm çıplaklığı ile ortada olan bu olgu, tabuları koruma adına Kemalistler ile türevleri tarafından “Derin Devlet”olarak adlandırılmasının hassasiyeti anlaşılır. Ancak Kürdlerin de bu muğlak, Türkiye’ye has tabuları kutsayan, Türk ve Kürd kamuoyunda hedef şaşırtan bu ne idüğü belli olmayan kavramı kulanmalarına bir anlam veremediğimi de belirtmekte yarar görüyorum.

 

Olgulara isimleri ile hitap edebilme dileğiyle....

 

 

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
5.00