Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Kapanmamış Bir Dosya: "Sait'ler" Olayı

Kapanmamış Bir Dosya: "Sait'ler" Olayı

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

Yakın tarihimizde yaşanan son 35 yıllık sürecin özellikleri ve bu süreçte bizi tarihsiz bırakmak veya köksüzleştirmek isteyen bildik güçlerin genç kuşaklarla tarih arasına set çekmekte göreceli başarısı da dikkate alındığında, genç nesile söz konusu Sait’lerin kim olduklarını ve olayın gerçeğini anlatmanın önemi daha da iyi anlaşılır. Bu bağlamda söz konusu Sait’ler olayı hakkında özet bir anımsatma yaparak, adı geçen olayın tarafları ile ilgili yargılarımı yurtseverliğin bir geri olarak da, Kürd kamuoyu ile paylaşmaya çalışacağım.

1925 yılında Bingöl’e bağlı Zeyneb köyünde gözlerini dünyaya açan Sait Elçi’yi 1959 yılındaki 49’lar Davası’ndan sonra 1963 yılında bu kez 23’ler Davası’nın sanığı olarak görüyoruz. Elçi 1965 yılında (TKDP) Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucuları arasında yer alıp ilk Genel Başkanı olur. Ancak daha sonra bu görevi Faik Bucak’a devreder ve kendisi de Genel Sekreter olur. Faik Bucak’ın 11 Temmuz 1966 yılında şaibeli bir şekilde öldürülmesinden sonra tekrar partinin başına geçer. 1968 yılında 16 arkadaşı ile birlikte tutuklanan Elçi, Antalya’daki yargılamalarda Kürd halkının ulusal demokratik haklarını cesur bir biçimde savunur.

Dr. Şivan adıyla tanınan Sait Kırmızıtoprak ise, 1935 yılında Dersim’e bağlı Civarık’ta dünyaya geldi. 1938 yılında Seyit Rıza öncülüğündeki Dersim Kürd ulusal direnişi sırasında 54 akrabası hunharca öldürüldüğünde, o; henüz 3 yaşındaydı ve tesadüfen kurtuldu. Dünyada benzeri görülmemiş bir baskı ve zulüm ortamında yetişmek zorunda kalan Şıvan, bu zulmü ortadan kaldırmak için durmadan uğraşır. 27 Mayıs 1960'dan sonra yakalanarak Ankara Soğukkuyu Askeri Cezaevi’ne gönderilen Şıvan devam ettiği İstanbul Tıp Fakültesini ancak cezaevinden çıktıktan sonra yani 1962 yılında bitirir. Dicle-Fırat’ın yanı sıra, başta Yön olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları yayınlanır. Şıvan daha sonra da (T-KDP) Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurar ve ilk Genel Sekreteri olur. Çalışmalarına hız veren Şıvan,Güney Kürdistan’da kamp kurarak, Kuzeydeki devrimin hazırlığını yapmaya çalışır.

Özet olarak da İki Sait’ten biri olan Sait Elçi, TKDP (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi) Genel Başkanı, Sait Kırmızıtoprak ise, T-KDP (Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi) Genel Sekreteri idi.Yani "de" anlamını ifade eden (-) eki, iki farklı oluşum olduklarını belirtmek için yeterli görülmüştü. Her iki Sait’de ünlü 49’lar Olayı’nın sanıklarından ve 01.11.1962- 14.05.1963 tarihinde Edip Karahan öncülüğünde çıkarılan Dicle-Fırat adlı ünlü derginin yazarları arasında da görülmektedir.

Hala aydınlatılamayan bu trajik olayın gelişimi ise bildiğimiz kadarı ile kısaca şöyledir: Sait Elçi Kürd tarihine kara bir leke gibi geçen olaydan yaklaşık bir hafta önce Merkez Komitesi’nde yer alan diğer arkadaşlarına haber bile vermeden, yanına Mehemedê Begê’yi de alarak Suriye Kürdistan’ına geçer. Oradan da Ahmedê Hısso’yu da kendilerine katarak  tercihleri olan Musul kapısından Irak Kürdistan’ına gitmek için geçiş yapmak isterler. Ancak Sait Elçi ve Mehemedê Begê pasaportsuz olduklarından dolayı bu giriş gerçekleştirilemiyor. Bunun üzerine, 23 Mayıs 1971 tarihinde, Kürd’lerin denetimindeki Zaxo’dan giriş yapmak zorunda kalıyorlar. Zaxo IKDP Bölge Komitesi’nin bürosuna, yani Kaymakam Osman Qazî’ye iki-üç gün misafir olduktan sonra, 25 Mayıs 1971 tarihinde Çeko (Hikmet Buluttekin ) ve Brusk (Hasan Yıkılmış) tarafıdan IKDP (Irak Kürdistan Demokrat Partisi) bürosundan alınarak, Zaxo dışında kendilerini bekleyen Dr.Şıvan’a götürülüp, (Sait Kırmızıtoprak) oradan da Şıvan’ın Dışêşteki kampına doğru yola çıkarlar. Oysa Elçi kamp yerine, kampa yakın bir silah deposuna götürülüp, Mehemedê Begê ile birlikte tutuklanır. Dört-beş gün süren bir sorgulamadan sonra da 1 Haziran 1971 tarihinde ikisi de öldürülürler.

Sait Elçi ve Mehemedê Begê infaz edildikten tam bir buçuk ay sonra, hala aydınlanması için çalıştığımız bu olay, Derwêşê Sado’nun akrabası olan, Selim Tilki’nin beyanı ile açığa çıkar. Dr. Şıvan ile Çeko’nun imzaladığı ileri sürülen belgede anılan ve “infaz”ı gerçekleştirdikleri söylenen üç parti üyesi, yani Selim Tilki, Mehemedê Hesenka ve Hesenê Seyda adlı kişiler eşkiyalıktan gelmedirler. Derwêşê Sado, War dergisinde yayınlanan ”Yakın Tarihimizde Sait Elçi ve Dr.Şıvan Olayı” adlı yazısında, Selim Tilki ile akraba olduğunu ve  bu akrabalıktan dolayı Tilki’nin olayı kendisine anlattığını iddia eder.

Selim Tilki’nin beyanı üzerine Dr.Şıvan ve Çeko tutuklanıyorlar. Tam elli gün sonra da Brusk tutuklular kervanına dahil ediliyor ve üçü de 26 Kasım 1971 de kurşuna dizilerek öldürülüyorlar. Dr.Şıvan’ın kampı kapatılıyor. Güney Kürdistan’da bulunan partili arkadaşlarının da, ”sorgulandıktan” sonra küçük gruplar halinde Güney’i terketmelerine “izin” veriliyor! Dr.Şıvan’ın Genel Sekreteri olduğu T-KDP’nin tüm arşivine el konuluyor. En son ayrılan kişi Soro (Nazmi Balkaş) oluyor.

Bu olay kısaca böyle gelişmiş ve muhatapları da Kürd halkına bu konuda hep susmayı dayatmış ve sorunun daha ayrıntılı bir biçimde araştırmaya tabi tutulmasını istememişler.

Ahmedê Hısso pasaportlu olduğundan Irak’ın denetimindeki Musul kapısından geçiş yapar ve Sait Elçi ile Mehemedê Begê’yi beklemeye başlar. Sait Elçi’den haber alamayan Hısso, bir süre bekledikten sonra Suriye’ye geri döner. Acaba Sait Elçi ve Mehemedê Begê pasaportsuz olmalarına rağmen, neden veya kimlere güvenerek Irak denetimindeki Musul kapısından geçiş yapmayı denemişlerdi? Bunun mutlaka bir izahı olmalıdır.

Derwêşê Sado, ”Selim Tilki, daha önceleri benim çabalarımla Güney’e geçmiş ve barınma olanağı bulmuştu”diyerek de, O’nun Güneye, yani Dr.Şıvan’ın kampına kendisi tarafından gönderildiğini onaylıyor. Bu gözden kaçmaması ve üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir husus değil midir?

Olayın cereyan ettiği dönemde, Elî Tahayê Qumrî’nın komutasında on kişiye yakın IKDP Pêşmerge gurubu kampın güvenliğini sağlamak için sürekli orada bulunuyorlardı. İstihbarat yüzbaşısı ve aynı zamanda da Dr.Şıvan ve arkadaşlarını sorgulamakla görevli ekibin başı olan Hemdi Abdulmecid (Melle Hemdi), Dr.Şıvan’nın kampını korumak ile görevli peşmerge sorumlusu olan Elî Tahayê Qumrî’nın, Şıvan’ın da hazır bulunduğu bir ortamda kendisine şöyle dediğini iddia ediyor: ”Kampa yakın bir yerde Şıvan’ın emri üzerine iki kişiyi öldürdük. Fakat kim olduklarını bilmiyorum. Şıvan bize dedi ki Mustafa Barzanî ve Eshed Xoşevi’den mektup aldık. Bu iki kişinin ajan olduklarını ve öldürülmelerini buyuruyorlar.” Melle Hemdi, Elî Tahayê Qumrî’nin bu açıklamasından sonra Dr.Şıvan’ın olayın sorumluluğunu üstlendiğini de ekliyor. Eğer aktarılanlar doğru ise, IKDP bölge sorumlularının Sait Elçi’nın akibetinden daha önceden haberdar oldukları kanısına varmıyor mu insan?

Melle Hemdi’nin yukarda söyledikleri ile Sado’nun yukarıya aldığım ve Kürd basınına da yansıyan bu olayla ilgili açıklamaları taban tabana zıt görünüyor. İstihbarat yüzbaşısı olan Melle Hamdi ile olaydaki fonksiyonu gereği Derwêşê Sado’nun birbirini yalanlıyan açıklamalarının önemli bir nedeni olmalıdır. Acaba hangi versiyon doğrudur?

Güneydeki halkımızın devletleşmeye yönelik adım attığı bu tarihsel dönemin önemini ve hassasiyetini ben de biliyorum. Tarihsel yaraları kaşıyıp söz konusu döneme zarar vermek, gölge düşürmek veya süreci zora sokmak gibi bir niyetim asla va asla söz konusu değildir. Tam tersine, tarih olmuş bu olay ile buna benzer çirkinliklerimizin doğru bir analizini yapmaya çalışıyorum. Kürd ulusal haraketinın bu trajik olay pratiğinden çıkarabileceği bir çok politik derslerin olabileceği kanısındayım. Kürdler arasındaki ilişkilerin daha sağlam bir zeminde yürütülmesi ve Kuzey Kürdistan’da tıkanmış olan sürece müdahele edebilme açısından katkı sunabilmek tek amacımdır.
 
Sait’ler olayının ardındaki gerçeklerin sorgulanıp ortaya çıkarılması, genel olarak  Kürd tarihi ve özel olarak da Kuzey’deki  Kürd ulusal demokratik mücadelemiz açısından kuşkusuz çok önemlidir. 1970 yıllarında bu olayla bölünen ve 30 yıllık bir süreci bu olayın etkisinde yaşayan ulusal demokratik muhalefetimizin sorunu bir kan davası haline getirmeden ya da intikam alma duygularına kapılmadan, tarihimizin ne yazık ki, hala karanlıkta  kalan bu sayfasına,  kapanmamış bu dosyaya samimi bir biçimde göz atıp irdelemiş olmasını arzuluyordum. Canlı tanıklarının hala susmakta ısrar ettiği böyle bir olayı aydınlatmak için daha ne kadar beklememiz gerekiyor diye merak etmekten de kendimi alamıyorum.

Bu trajik olay; Küzey Kürdistan’ın başlıca iki politik örgütü olan, KDP’lerin (TKDP ve T-KDP) geçici de olsa sonu oluyor. Bundan sonra da Güneyde çekişen farklı politik güçlerin, Kuzey Kürdistan örgütleri arasında da kendi izdüşümlerini oluşturma çabalarına tanıklık ettik. Böylece yıllarca sürecek olan ayrılıkların tohumu ekilip, ulusal demokratik hareketin birliği önünde ciddi bir engel oluşturdu. Bu durum, daha sonra ortaya sürülecek olan ve kuruluşundan itibaren kurmaylarının Genelkurmay endeksli olduğu PKK adlı oluşumun etkili olması için de son derece elverişli koşulların yaratatılmasına zemin hazırlamış oldu.

Bu tür olayları değerlendirirken, bunların yarattığı toplumsal sonuçların; kime ya da kimlere yaradığını tesbit ederek, olayların gerçek faillerine ulaşabilme, tüm dünyada kabul gören bir yöntemdir.

Bu satırları yazarken, bazı çevrelerin ”Böyle hassas bir dönemde bunun zamanı mıydı?” ”Bu PKK destekçiliğidir” veya daha ilerı giderek ”bu Kürd düşmanlığıdır” dediklerini duyar gibiyim!. Bu hassasiyetlere sığınma kompleksinin de; insanın doğası gereği bilinmeyenden korkmasından kaynaklandığının bilincindeyim.Ve kimi saldırılara maruz kalacağımın da farkındayım. Ben yaşamım boyunca kişi veya kurumların yanlışlıklarına göz yumarak, sevgilerini satın alma yönüne hiç gitmediğim gibi, bu tür ilişki ve buna yönelen kişiliklere de asla güven duymadım. Bu tür insan türevlerine değer de vermedim. Eleştiri ve Özeleştirinin yapıcı ve üretkenliğine olan inancımı da koruduğumun altını da çizmek istiyorum.

“Hassasiyet” söylemi kişi ve dönemlere göre değişebilen subjektif bir kavramdır. Bu tür söylemlerin arkasına gizlenerek, olaylara yaklaşım doğru bir tutum değildir. Ülkelerinin kurtuluşuna katkı sunabilecek önderleri imha eden ve Halkımızın Ulusal Kurtuluş Mücadelelesini sabote eden ”hassasiyet”leri önemsemediğimi ve bu ”hassasiyet”lerin de bazı kirli işlere bulaşmış kimi çevreler tarafından gerçeklerin üzerini örtbas etmek için kullanıldığına ilişkin kuşkular taşıdığımı belirtmek istiyorum. Bizim hassasiyetlerimiz, Ulusal Demokratik Mücadelemizi çok olumsuz etkilemiş ve derin yaralara neden olmuş olayları örtbas etmeye yönelik olmamalıdır. Tarihi gerçekleri gizleyip geleceğimizi ipotek altına alan, Ulusal Kurtuluş Mücadelemizi rayından saptıran bu tür “hassasiyet”lere hiçbir zaman itibar etmememiz gerekir.

İki yurtsever Kürd önderi ve arkadaşlarının soydaşları tarafından ama sömürgeci devletlerin istihbarat örgütlerinin de etkili olduğu bir komployla ortadan kaldırıldığına ilişkin iddialar vardır. Yaklaşık 34 yıldır spekülasyonu yapılan bu olayın aydınlatılmasına yönelik çabaların yoğunlaştırılmasının ertelenemez bir ödev olduğu gün gibi aşikardır. Olay aydınlatılmadığı sürece de çeşitli kesimleri töhmet altında bırakabilecek polemikler sürecektir. Bunu önlemenin biricik yolu, hiçbir çarpıtmaya gereksinim duymadan, Kürd halkına ve tarihine karşı sorumluluğun da bir gereği olarak, olaya ilişkin tüm gerçekleri aydınlığa çıkarmak ve böylece bu olayın Ulusumuzun temel hak ve özgürlüklerini elde etme sürecine olan olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktır. Bununla yıllardır acısını çektiğimiz ama gizlemeye çalıştığımız bir yaraya merhem olunacağı ve bu olayın hak ve özgürlüklerimize karşı kullanma olanaklarını ortadan kaldırabileceği de bir gerçektır. Bu olayın yaratığı olumsuzluklar, Kuzey’deki halkımızın mücadelesini PKK gibi yanlış bir kanala yönlendirilmesinın zeminini yaratmada çok etkili olmuştur. Bu olayın üzerindeki esrar perdesi mutlaka aralanmalıdır.

Bu olayı, tarihimizdeki yeri ve yaratmış olduğu tahribatları açısından çok önemsediğimi, kimi hassasiyetleri öne sürerek, söz konusu olayın aydınlatılmasını bir 34 yıl daha ertelemeye gönlü razı olmayan insanlardan olduğumu belirtmek istiyorum. Olayın aydınlatılmasını hem tarihe, hemde bizden sonraki kuşaklara karşı bir sorumluluk olarak da algılıyorum.

Adı geçen olayın canlı aktörleri -olayda muhtemel rollerinden ötürü- susuyor veya susmak zorunda bırakılmışlardır. Bu durumda, eldeki verilerle olayı aydınlığa kavuşturmak için fikir yürütmemizin doğal karşılanması gerekir. Eğer vardığımız sonuç gerçeği tam yansıtmıyor ve aktörleri yanlış yerlerde değerlendiriyorsak, o zaman da muhatapların suskunluklarını bozması ve böylece yakın tarihimizdeki bu çirkinliği, tarihe  doğru not düşmek gibi bir sorumluluklarının olduğunu hatırlamaları gerekmektedir!

Tarihimize mal olmuş ve zaman aşımına uğramış bu trajik olaydan dolayı kimsenin bu aktörleri yargılama veya cezai bir yaptırım uygulama gibi bir gücü veya istemi olmamasına rağmen, eğer hala susuyorlarsa, burada acaba bir bit yeniği mi var kuşkusu haklı olarak oluşuyor. Biz de, tek yanlı olarak sızdırılan –gerçek olduğu iddia edilen- elimizdeki verilere dayanarak fikir yürütmek zorunda kalacağız. Olayın aktörleri sustukça da, vardığımız sonuç veya ileri sürdüğümüz iddiaları doğru kabullenip halkımızla paylaşmaktan başka çaremiz de olmayacaktır.

Önce söz konusu olayın, özelde Kuzey Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesine nasıl olumsuz etki yaptığına kısaca değindikten sonra tanıkların kamuoyuna da yansıyan görüşlerine yer vermek ve tarihe doğru not düşmeye çalışacağım.

Türkiye Cumhuriyet’inin ilanı ile kendisini sağlama alan Militarist-Kemalist yapı, zor döneminde sığındığı ve sonuna kadar da yardımlarını gördüğü Kürd halkına minnet borcu olarak halkımızı inkar ve imhayı amaçlayan politikalar gündeme soktu. Bu inkar politikasına karşı  ulusal talepler ile karşı koymaya çalışan ve merkezi bir örgütlülükten yoksun olan Kürd halkı katliamlardan grçirildi. Ancak, 1961 anayasası ile geçici de olsa nefes almaya başlayan kitlelerin yanısıra yurtsever Kürd kadrolarında da bir haraketlilik gözlendi.

Fransa da başlayan ve dünya gençliğini heyecanlandıran 1968 gençlik haraketi, doğal olarak Türkiye ve Kürdistan gençliğini de kapsamı alanına aldı. Türkiye gençlik haraketinın önder kadroları,12 Mart 1971 faşist askeri darbesiyle adeta biçildi. Kıyımdan geçirilen kadroların büyük bir kesiminin de Kürd gençleri olması tesadüfi değildi kuşkusuz. 12 Mart darbesiyle sersemleyen gençlik, kısa bir süre sonra de toparlanma sürecine girdi. Bu dönem, Kürd devrimci-yurtsever haraketlerinın de Ulusal bazda Türk Sol’undan ayrışmağa başladığı, devrimci-yurtsever gençliğinin buna denk düşen bağımsız örgütlemelere yöneldiği ve aynı zamanda köstekleyici olan Türk solunun yedeğinden de kurtulmayı amaçladığı netleşme evresiydi. Bağımsızlık yanlısı devrimci demokrat güçlerin örgütlenmeğe hız verdiği ve çok hassas olan bu süreçte, ortak bir Kürdistani irade yaratamamış olmalarının en önemli engellerinden biri de bu Sait’ler olayının yaratmış olduğu tahribattır.

Ulusal Demokratik Mücadeleye devlet müdahalesinin bir aracı olarak piyasaya sürülen PKK gibi bir örgütün etkili olmasının da zemininin yaratılmasında, bu olay yaşamsal bir öneme sahiptir. Kürdistan’da yaşama geçirilen bu ve buna benzer eş zamanlı operasyonların bu sürece tekabül etmiş olmasının bir rastlantı olup olmadığını, Sait’ler olayında sorgulamak gerekir.

Sait’ler olayı ile aynı döneme denk düşen, İran ve Suriye Kürdlerine yapılan operasyonun uluslararası ayakları da bu bağlam içinde irdelenmelidir. Eğer iddia edildiği gibi, belirtilen operasyonların varlığı bir gerçekse, bunun yarattığı tahribatın belki daha sonra ortaya çıkabilecek boyutlarının da olabileceğini hesaba katmak gerekiyor.

İddia edilen eşzamanlı operasyonla, TKDP ile birlikte, IKDP’nin de, ABD ve sömürgeci bölge devletlerine karşı rahatladığı ileri sürülüyor. Bununla, Türkiye’nin de rahat bir nefes aldığı gerçeği var. Bu olayın yaratmış olduğu boşluğun bir sonucu olarak da, Abdullah Öcalan’ın PKK, Ömer Çetin’in KİP ve Derwêşê Sado’nun da TKDP’nin başına geçtiği biliniyor!

Kuzey Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesini çok yönlü etkileyen böylesi bir olayda, dönemin canlı şahitlerinin suskunluklarını sorgulamak gerekmez mi? Özellikle Şerafettin Elçi, Ömer Çetin, Şakir Epözdemir ve Derwêşê Sado bu olayı çok iyi bilenlerdendirler. Hangi kaygılardan dolayı sustuklarının bir izahı olmalıdır. Eğer bu suskunlukta ısrar edilirse, anılan dönemin her üç partisinin (TKDP, T-KDP ve IKDP) yöneticileri de töhmet altında kalmayı sürdürmezler mi? Bunların; kişisel kaygılarını bir yana bırakıp, Kürd halkına ve tarihe karşı sorumlu davranmaları gerekmez mi? Umarım, bu konudaki suskunluk, 34 yıl gecikmeli de olsa yerini sağduyu ve sorumluluğa bırakır.

Türkiye, İran ve Suriye Kürd siyasi haraketlerine eş zamanlı bir operasyon olduğuna ilişkin işaretlerin varlığı, Sait’lerin ortadan kaldırılmasının iki parti arasında süregelen bir liderlik kavgası ile açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bu operasyonda başta ABD olmak üzere, bölge sömürgeci devletleri ve hatta dönemin egemen Kürd siyasi hareketinin de yer aldığına ilişkin iddialar tartışmalara hala damgasını vurur niteliktedir. Bu konudaki gerçeklik ortaya çıkarılmadan ve varsa yapılmış kimi hatalar, içine girilmiş kimi yanlış ilişkiler deşifre edilmediği sürece, eşgüdümlü operasyona ilişkin iddiaları çürütemeyeceğimiz iyice bilinmelidir. Sait’lerin yol arkadaşlarının suskunluğu, Sait’lerin birbirlerine kırdırıldığı ve partili arkadaşlarının canlarının bağışlanmasının faturasının da, susmak olduğuna ilişkin iddiaların gerçek olabileceğine ilişkin kuşkuları artırıyor.

Bilindiği gibi Türkiye İstihbarat Örgütü (MİT) Güney Kürdistan Kurtuluş Mücadelesinın lideri Mustafa Barzani’yi bile özel şoförü aracılığıyla yakın markaja almıştı. Bu özel şoförün daha sonra 1975 yılında MİT ajanı olduğu, Şakir Epözdemir tarafından ileri sürülen ve bazı etkin tanıdıklarının hatırı için adını vermek istemediği zatın, Mêhemed Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Nüzhet Cemilpaşa olduğu ileri sürüldü. Bu olay tek başına bile, anılan dönemde sömürgeci ülke istihbarat örgütlerinin Güney’deki çalışma ve etkinliklerinin korkunç düzeyini ortaya koyar niteliktedir.!

Bana göre, bugün yaşamakta olduğumuz çıkmazın nedenlerinden biri de söz konusu hassasiyetlerin yanlış tesbiti ve bunun bir sonucu olarak da toplumun yanlış kanallara yönlendirilmiş olmasıdır. Ulusal Kurtuluş Mücadelemizde bolca örnekleri olan bu iç ihanetler! halkımızın bağımsız iradesini yaratma çabalarını sürekli sekteye uğratmıştır. Sait’ler olayı da hep ulusal hassasiyet olarak öne sürüldü ve kimi çevrelerin işine gelmediğinden, aydınlatılması da hep ertelendi. Bu nedenlerden dolayı çok rahat bir biçimde iddia edilebilinir ki; Kürdler açısından trajik olan bu olumsuz süreç kimin ya da kimlerin  işine yaradıysa, bu olayın arkasında da onlar vardır.

Olayın tartışılmasına vesile olan adam: Şakir Epözdemir 

Şakir Epözdemir’e, tüm unuturulma çabalarına karşın, olayın tartışılmasına vesile olduğu için minettar olduğumuzu belirtiyorum. Tarihimizin bu trajik olayında en samimi ve aynı zamanda da bu trajediye engel olmak isteyen tek kişi olduğunu düşünüyorum. Ancak Şakir Epözdemir’in de, olayın bazı taraflarını kolladığı bir sır değildir. ”Hassasiyeti” olduğu anlaşılıyor. Sözü fazla uzatmadan aşağıya onun  yayınlanan yazılarından bırkaç paragraf aktarmakla yetineceğim. Yorumu okuyucuya bırakıyorum.

”Dr.Şıvan ve Sait Elçi olayının derin bir araştırmaya tabi tutulması gerektiği” idi. Bu araştırmanın da; ”Avrupa’dan, Beyrut’tan; Suriye, İran, Türkiye ve Irak  Kürdlerinden oluşturulacak bir uzman heyet tarafından yapılmasını” önerdim.  Ertesi gün, rahmetli İdris, beni yine Soro ile birlikte kabul etti. Yazılı arznamemi kendisine verdim. Kısa bir görüşme yaptık; bize ertesi gün görüşmek üzere randevu verdikten sonra, yanından ayrıldık.

O gece verdiğim arznameyi okumuş. Ertesi gün verdiği randevu üzerine, tekrar yanına gittik. Oturur oturmaz, ”bu sorunun incelenmesine gerek olmadığını, zaten meselenin açık ve bariz bir şekilde ortada olduğunu” söyleyerek, sebepleri saydı. Ben de iddialarını çürütmeye çalıştım. Bunun üzerine benden bir süre Haciümran’da kalmamı istedi. Ben de orada kala kaldım.

Haciümran’a gidişimizin üçüncü gününde, Dr. Mahmud beni kabul etti. Her nedense, beni Soro ile birlikte kabul ediyorlardı; ben de buna bir mana veremiyordum. Kek İdris de her iki kabulünde, ikimizi beraber karşılamıştı.

Daha sonra arkadaşlarım geldiler. Durnas ve Derveş, beni ateşe tuttular. Benim, ”Dr.Şıvan’ı savunduğumu” iddia ettiler. Durumu gerçekten çok sevdiğim ve saydığım bu arkadaşlarıma bir türlü anlatamadım.

Bana göre, halkımız çok büyük değerler kaybetti.  Sait Elçi ve Dr. Şıvan ve arkadaşları, 58 ve 68 kuşaklarının yetiştirdiği önemli önderler idiler. Atılan hatalı ve yanlış bir adım, verilen acımasız ve hissi bir karar, büyük sıkıntılar yaşattı. Böylece 12 Eylül 1980 öncesi kargaşada, meydanın boş kalmasına neden oldu.

Yine bana göre; söz konusu olay, sadece Sait’leri ve Sait’lerin Partileri’ni boğmadı; aynı zamanda halkımızın geleneksel ve demokratik mücadele tarzını da şaşırttı. Meydanlar, Ortaokul ve Lise talebelerine kaldı.

Bitirirken bilgi edinilebilmesi için şu notu da kayd etmek isterim: Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk 26.11.1971’de ölümle cezalandırıldılar. Brusk başlangıçta, Bamerni’de Eshed Xoşawi’nin yanında kalmıştı. Şıvan ve Çeko’den 50 gün sonra, Gılala’ya getirilerek, Rayet Hapishanesi’nde tutuklandı.

Haciümran bana bir Üuniversite kadar ders verdi. Hayatta görmeyi tasavvur ettiğim  Kürd Devleti’ni, görmüş gibiydim. Daha önceleri ” Kürdler Devlet olunca, sevk-i idareyi nasıl yaparlar” diye hep merak ederdim. Şimdi, bu olguyu yaşıyarak görüyor ve öğreniyordum. Bununla birlikte, ”devletin de olsa, devletine doğruları söylemiyeceksin” gerçeğini de anlıyordum. Sözün kısası, siyaseti bırakacak kadar, bu Üniversite’de tahsil yaptım.”

Ve Şakir, İdris Barzani’ye bir komisyon tarafından olayın araştırılması önerisinden dolayı canını zor kurtarıyor.

Eğer Şakir bir gün neden siyaseti bıraktığının nedenlerini sansürsüz açıklıyabilirse, komplonun daha iyi anlaşılacağını sanıyorum. Umarım Şakir onu da yapar.

Olayın en aktif aktörü Derwêşê Sado ( Derviş Akgül )

Derwêşê Sado bu olayın en aktif olanı olarak karşımıza çıkıyor. Derwrêş kendisini aklamak veya olaydaki rolünü gizlemek için olayı saptırıyor. Brusk’un, Dr. Şıvan ve Çeko’dan 50 gün sonra pazarlıklar sonucu tutuklanıp öldürülmesini bilerek gizlemeye çalışıyor. Her üçünün de aynı gün tutuklandığını ısrarla söylüyor. Olayda o kadar  aktif olan Derwêş’ın bunu bilmediği düşünülemez.Yapılan pazarlıkları ve sonuçlarını bilinçli bir şekilde gizlemeye çalıştığı ortada. Derwêşê Sado, çok sık aralıklarla Bamernê’ye gidip, Soro (Nazmi Balkaş) Zendo (Melle Abdulkerim Ceylan) ve Kürdo (Ömer Çetin) ile uzun uzadıya görüşmeler yaptığı biliniyor. Derwêş, bu görüşmeleri niye gizlemeye çalışıyor? Dr. Şıvan’ın yol arkadaşlarıyla hangi konuda anlaşma sağladı? Bu soruların yanıtlanması gerekiyor! Derwêşê Sado, Şakir Epözdemir’e neye dayanarak tavsiyede -aşağıda sunduğum- bulunuyordu?

”Dehamê Mîro’nun, Qiyadiya Muvaqat (Geçici Komite) Örgütü, bizi 23 Haziran 1971’de Musul’a götürdü. Musul’da Derviş’ten ayrıldık. Ben ve Yunus Zaxo’ya hareket ettik. Derviş ise, Gılala’ya gitti. Derviş ile vedalaşırken bana; ”Şıvan’ın yanına gitmenin yanlış olacağını, Dr. Şıvan’ın beni de öldürebileceğini” söyledi. O ana kadar, Sait’in öldürülebileceği ihtimali dahi kimsenin aklından geçmemişti. Bu nedenle, bu sözlerine biraz kızarak; ”Derviş ben seni akıllı biliyordum!” dedim. Derviş: ”Şimdi, kimin akıllı, kimin deli olduğu belli olacak!” diyerek ayrıldı. ”

War’daki söyleşisinde de Derwêş, Sait Elçi’nin Suriye’ye geçiş yaptığından haberdar olmadığını, ancak Adana’da Bahattin Seydaoğlu’nun evinde misafir olan Elçi’nin eşi Saime hanımı Şakir ile beraber ziyaret ettiklerinden sonra haberdar olduklarını iddia ediyor. Şakir’ın orada öğrendiği doğru ama, Derwêş’ın daha önceden bildiği kuşkusunu taşıyorum. Şerafettin Elçi’nin Dr.Şıvan ve arkadaşlarının infazında bir arkadaşımız hazır bulundu dediği zat Dewrêş’ten başkası olmadığı ortadadır. Herşeyden bihaber Derwêş, Elçi’nin senaryosunu yazmış gibi mübarek! Yoksa, Derwêş Sait Elçi’nın öldürüleceğini daha önceden biliyordu da, Şakir’i uyarma gereğini duyuyordu? Derwêş’ın keramet sahibi olduğunu, Şakir’e Şıvan’ın yanına gitmemesini, aksi halde kendisinin de,! (Tarih 23 Haziran 1971) Elçi gibi öldürülebileceğini öngürmesinde aramak mı gerekiyor yoksa?

Derwêşê Sado adeta feodal güdülerle çok acelesi varmış gibi intikam peşinde bir görünüm sergiliyor. Olayın başından sonucunu görebilecek bir öngürünün sahibidir. Amacına vardıktan sonra da IKDP bölge yöneticilerinden Osman Qazi ve Îsê Sıwar’ların kendilerini ajan olarak lanse etmiş olmalarına, Dr.Şıvan’a her türlü desteği sağladıkları bilinmesine ve kendilerini yanlış yönlendirmesine bile sessiz kalmaktadır. Derwêşin ifa ettiği bu ”görevin” karşılığı olarak TKDP’nin Genel Sekreterliği’ne terfi ettirildiği iddiaları 70’li yıllarda hep gündemde oldu. Yani, Dr. Şıvan’ın dediği gibi, Kuzey’li  Kürd’lere de bir Dehamê Mîro mu bulunmuştu?

Dehamê Miro, Suriye Kürd partileri arasındaki bölünmelere son vermek ve onları daha iyi kontrol edebilmek amacıyla, Mustafa Barzani tarafından Güney’de “birlik” için 1970’te -bir nevi zoraki gerçekleştirildiği ileri sürülen- ortak kongrede desteklenip atanan parti başkanıdır. Aslında buna ilişkin olarak gündeme gelen iddia, yani Suriye işgalinde bulunan parçadaki Kürd hareketine yönelik olarak Barzani tarafından yapılan bir operasyon olduğu iddiası yabana atılmamalıdır. Selah Bedreddin, ünlü Kürd şairi Cigerxwin ve Kasımlo ile Gılala’da ne kadar ve neden tutulduklarını en iyi bilen ve anılan dönemin yaşıyan tanıklarıdır.

Bu Derwêş her ne hikmetse, hassas dönemlerde hemen ortaya çıkar ve liderliğe soyunur. Malesef, Kuzey Kürdistan’da siyasette bir türlü başarılı olamamış, bu nedenle ancak birileri aracılığıyla gündemde kalabilmiş kimi kişilikleri toplamakta zorlanmadığı da açık bir gerçektir. ”Derwêşê Sado ve adamları” olarak basında boy gösteren ve düne kadar Derwêşê Sado’ya ajan diyen bu insanların, Kürd kamuoyuna karşı bir sorumlulukları yok mu acaba? Ben bunların hiçbir şey olmamış gibi çok rahat davranmalarını anlamakta güçlük çekiyorum. Bu tutumlarını teşhir ederek, belleğimizin hala sağlam olduğunu kanıtlamamız gerekiyor galiba.

Derwêşê Sado, Dr.Şıvan’ın nerelerden istihbarat bilgileri edindiğini, Sait Elçi’nin nerelerde neler yaptığını, hangi noktalardan geçtiğini ve kimlerle görüştüğünü, ayrıca bu bilgilerin kaynağını sorgulayamıyacak derecede cahil değildir. Sait Elçi ve Mehemedê Begê’yi ”infaz” eden üç kişiden ikisi, kendi akrabaları oldukları veya kendi tarafından görevlendirildikleri için olmalı ki, soruşturmaya bile tabi tutulmaktan kurtarılıyorlar. Şakir Epözdemir’in komplo şüphesine, sert reaksiyon göstermesi ve Soro ile bereber ona sırt çevirmelerinin çok önemli bir nedeni olmalıdır. Şakir komplo teredütünden dolayı, adeta ölüme terk edilmişti.

Brusk’un da, Dr.şıvan ve Çeko’dan elli gün sonra açılan kampanyalar ve yapılan pazarlıklar sonucu bir başka “suçlu” ile iddiaya göre, Ömer Çetin ile değiştirildiği söylentileri ayyukaya çıkmışken, Derwêş’in bu konudaki gerçekleri hala gizlemeye çalışmasının mantıklı bir açıklaması olmalıdır. Bütün bunlar Derwêşê Sado’nun bu trajik olayın en aktif ve şaibeli aktörlerinden biri olduğunu ortaya çıkarıyor.

Ömer Çetin’in kişisel hassasiyetleri vardır

Ömer Çetin, Dr.Şıvan’ın partili arkadaşı ve büyük bir olasılıkla da Politbüro üyesiydi. Kendisi de Sait Elçi ve Mehemedê Begê’nin öldürülmelerinden dolayı gözaltına alınır. Duyumlara göre de Abdullatif Savaş’ın öldürülmesinden de kendisi sorumlu tutulur. Tutuklu olduğu süre içerisinde defalarca Derwêşê Sado ile görüştükleri artık bir sır değildir. Dr.Şivan’ın yol arkadaşlarından Ömer Çetin’in “Üç maymunları” oynamasının sırrını Derwêş ile yapılan ve gizli tutulmaya çalışılan görüşme ile ittifakta mı aramak gerekiyor? Çünkü Türkiye’den de bazı etkin (milletvekili olan İskan Azizoğlu gibi) aracıların devreye girdiği, Derwêş’le yapılan pazarlıklar sonucu kendi canına karşılık arkadaşlarının öldürülmelerine onay verdiği veya göz yumduğu iddia edilmektedır. Ömer Çetin; KİP-DDKD zirvesinde siyaset yaptığı dönemler, IKDP’ye karşı İdeolojik ve politik olarak strateji belirler. Barzani ve Partisi’ni ABD’nin uşağı olarak değerlendiren Çetin ve Partisi her ne hikmetse, Sait’ler olayında ”Üç Maymunları” oynamayı değişmez bir prensip haline getirmişe benziyor. Çetin’in ayrıca partili üst düzey yoldaşlarını bile yanlış yönlendirdiği de kimi arkadaşları tarafından iddia edilmektedir. Ömer Çetin’in bu suskunluğu, bazı çevrelerin hasasiyetleriyle açıklanamaz.

Dr. Şıvan ve Çeko’nun ifadelerinin -gerçek olduğu ileri sürülen- belgesini dışarı çıkarabilmedeki gücü nereden aldıkları ve dışarı sızdırmadaki amaçları iyi değerlendirilmelidir. Acaba olayın gerçek yüzünü Kürd kamuoyundan gizlemek ve kendi kirli ilişki ve bağlantılarının açığa çıkmasını engellemeye yönelik sinsice sürdürülen bir çaba mıdır bu, yoksa bilinçli organize edilmiş ve kollektif hazırlanmış bir plan mı? Adama sormazlar mı, madem IKDP’den liderleriniz olan Dr. Şıvan ve Çeko’nun iddia edildiği gibi ilk ifadelerinin belgelerini alabiliyorsunuz, o zaman ileri sürülen ve yapılmış olduğu iddia edilen “mahkeme” tutanaklarını Kürd  halkına neden açıklayıp olayın aydınlanması veya spekülasyonların son bulması için çaba harcamıyorsunuz? Aksine gördüklerinizi anmaktan bile çekiniyorsunuz. Bununla kamuoyunun kafasındaki kuşkuları daha da artırdığınızı görmüyor musunuz?

Başkanlığını Ezîz Eqrawî’ın yaptığı ve Derwêş’ın de hazır bulunduğu iddia edilen mahkemede, Dr.Şıvan ve arkadaşları neler söylediler? Şıvan’ın, Sait Elçi’yi öldürmek gibi vahim bir yanlışlığa yönlendirilmesi  kimler tarafından yapıldığı, yani Güney Kürdleri içindeki bağlantıları -bildikleri kuşku götürmez- arkadaşları tarafından neden açıklanmıyor? Ömer Çetin’in kişisel kaygılardan dolayı susmayı tercih ettiği doğru mu?

Ömer Çetin sustuğu sürece, O’nun zapturapt altına alınan kişisel hasasiyetlerinin olduğu savı gerçeğe daha yakın gibi görünmeye devam edecektir.

Soro ne yapmak istiyordu?

Soro’ya (Nazmi Balkaş) ilişkin olarak da, Sait Aydoğmuş’tan aktaralım: ”1982’de, büyük çaplı bir bölünmenin hemen sonrasında, KİP’e yönelik yürütülen kapsamlı operesyonda, Soro da yakalandı ve kısa bir müddet sonra da salıverildi. Bu operasyonda yakalananların polis ifadelerini getirtip inceledik ve hayretle gördük ki, Soro, ülkeye döndükten bir müddet sonra, MIT ile çalışmaya başlamıştı. Soro, ifadesinde, ”Af” sonrasında herhangi bir örgütle bağı olmadığını, aksine ”Nedim” takma adıyla Diyarbakır MİT Bölge Müdürlüğü’nde ”Orhan” isimli bir yetkiliye 136 82 nolu telefonu aramak suretiyle bilgi vermeyi yükümlendiğini ve zaman zaman anılan yetkili ile görüştüğünü, bu nedenle anılan kişinin bilgisine başvurularak salıverilmesini talep ediyordu ve kısa süre içinde salı verilmişti de…”

Eski arkadaşları tarafından iddia edildiği gibi, Soro’nun; 1974 yılında Suriye dünüşünden sonra  MİT’le iliski kurduğu tezi doğru olmayabilir! Soro’nun komplonun etkin ve MİT adına denetleyici pratik yönlendiricisi ve sonuç alıcılarından biri olma ihtimalı daha yüksektir. Zira, Soro hangi sıfatla IKDP yöneticileriyle yapılan tüm görüşmelerde,-taraflar değişse bile- bu zat mutlaka ikinci kişi olarak REFAKATÇIDIR! Dr. Şıvan apansız yakalanınca, Şakir’in de bulunduğu bir ortamda Merkez Komitesi Üyelerine ”Bu operasyon, çok erken başladı. Bu operasyon, mutlaka olacaktı, ama bu kadar çabuk değil” dedi ve arkadaşlarına dönerek; ”Bakın arkadaşlar, Şakir arkadaş haklıdır! Bizim siyasi misyonumuz bitti. Bundan sonra atacağınız her adım, sizlere pahalıya patlar. En az 4 yıl hiçbir faaliyette bulunmayınız ve parti çalışmalarını durdurun. Zira, Türkiye’deki  Kürd’lere de, bir ”Dehamê Miro bulunur” dedi.” (WAR Dergisi, sayı:7.)

”Doktor, bu arada, bir iki kez. ”İs ne yapıyor” (Îsê Swar kast ediliyor.Bn.) diye, Soro’dan İs’i sordu. Soro; ”Ne bileyim!” dedi.” Soro sanki Şıvan’ın arkadaşı değil de, operasyonu denetleyen biri gibi haraket ediyor. Soro’nun son derece kuşkulu durumu, O’nun operasyonun başından itibaren MİT ile ilişkide bulunduğu veya bizzat teşkilatın elemanı olduğu tezini güçlendirir niteliktedir. İddia edildiği gibi Soro’nun, Suriye dünüşü MİT’le ilişki kurmuş olduğu savı, Soro’nun 1969-1974 pratiğini açıklamaya yetmiyor gibi görünüyor.

”Dr. Şıvan, umutsuz olmakla beraber, o ana kadar Osman Qazi ile birlikte kendilerine TKDP’yi etkisizleştirme konusunda destek ve cesaret veren İsa Sıwar’dan yardım görüp göremeyeceklerini anlamaya çalışmaktadır. Dikkatli bir biçimde bunu yoklamakta, fakat Soro tarafından adeta terslenmektedir. O İsê Sıwar ki, TKDP’lilerin gönderdiği mektubu açmaya bile gerek görmeden yırtıp atan ve TKDP’lileri orada burada ajanlıkla suçlayıp bir daha mektup göndermemelerini öfkeyle tembihleyen IKDP’nin en önemli askeri komutanlarından biridir.” (S.Aydoğmuş) Soro’nun davranışı, O’nun sanki Şıvan’ın izole edilmesine yönelik çabalar içerisinde olduğuna, adeta infazını istediğine ilişkin bir kuşkuya haklı olarak yol açıyor

Soro’nun 23 Ağustos 1969 tarihinde İsparta’dan başlayıp 22 Haziran 1972 Kamışlı’ya kadar tuttuğu notlar çok ilginçtir. Mutlaka değerlendirilmelidirler.

Soro, sanki birileri adına gözlemci sıfatıyla görevini başarıyla sonuçlandırdıktan sonra, 1974’te T-KDP’den ayrılır ve 1977-1980 ve 1989-1994 yılları belediye seçimlerine bağımsız aday olarak katılır ve iki dönem Lice Belediye Başkanlığı yapar. Ölümüne kadar yani 2000 yılına kadar da PKK’nın legal türevleri ile çalışır.

Şerafettin Elçi Dr. Şıvan’ın öldürülmesini istemişti

Şerafettin Elçi’nin, Dr.Şıvan ve yoldaşlarının öldürülmesinde çok etkili olduğu hatta kan davası güdüleriyle haraket ettiği tartışma götürmez. Tarihe kalmış bir olaydaki rolünü ve gerçekleri açıklamamadaki inadını da feodal kültür ve kişilik özelliklerine bağlıyor veya öyle olmasını diliyorum. Şerafettin Elçi’nin aşağıya aktaracağım bu T.C mahkeme tutanaklarının yorumunu okuyucuya bırakıyorum.

Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ile ilgili Mahkeme Dosyası’ndan bir pasaj alalım:

”I-) Yargısız İnfaz istemi ’T- KDP İllegal Örgüt Davasında... dizi sırasında mevcut Ali Rızgari’nin (  Mahkeme tutanaklarına Ali Rızgari olarak geçen şahsın asıl adı Ali Şıngali’dir. Bn) sanığa yazdığı 3.9.1971 günlü ve  Kürd Demokrat Partisi Cizre Komitesi’nin Sayın Seyit Şerafettine. ( Şerafettin Elçi Bn.) mektupta ’Siz Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak’ın) öldürülmesini istiyorsunuz. O yanındaki arkadaşlarını söyleyinceye kadar öldürülmeyecektir. ..Bizden giderken Sait Elçi’nin yerine birini seçeceğini söylemiştiniz şimdiye kadar niye seçmediniz.....”(s210)

2-) Ve yine aynı dava dosyasında 23/10/1971 (hazırlık sorgusu); “..Sanık Şerafettin Elçi… Sait Kırmızıtoprak’ı tanıdığı, Sait Kırmızıtopak’ın aşırı solcu olduğu ve Türkiyede bulunan  Kürd’lerin ihtilal yoluyla ayrılması fikrini savunduğunu... “

Şerafettin Elçi, Dr.Şıvan’ın yargısız öldürülmesini istiyor. Ali Şıngali ise “itiraf” edinceye kadar öldürülmeyecektir diyor. Oysa Elçi çeşitli söyleşilerde, Dr.Şıvan “suçunu itiraf etti” diyor. Kuzey’de Siyaset yapmada iddia sahibi olmanın bir gereği olarak, Elçi’nin bu konudaki çelişkili ifadelerini bir netliğe kavuşturması gerekmez mi? Ülke siyasetinde iddia sahibi olan biri olarak, kişisel kaygılarından arınarak bildiği tüm gerçekleri, Kürd kamuoyu ile paylaşması gerekmez mi?

Zira, olaya ilişkin ilgili kişilerin anlattıkları birbirini tutmuyor. Herkesin kendine göre bir versiyonu var. Örneğin Mesut Barzani, Kuzey’deki iddiaların tam tersini belirtiyor. Mesut Barzani, ”TKDP yargıladı ve öldürdü” diyor. Mesut Barzani’nin böyle bir beyanda bulunacağına ihtimal vermediğini belirten Şerafettin Elçi ise, “Evet TKDP cinayetin ortaya çıkmasını sağlamış, faillerinin yargılanıp cezalandırılmasını talep etmiş, hatta bir yetkilisi (Derwêşê Sado Bn) hazır bulunmuştur. Ancak, TKDP’nin Irak’ta yargılama yapıp cezalandırmaya ne yetkisi, ne de gücü bulunmaktadır.” diyerek karşı çıkıyor. Peki bunlardan hangisi doğru? En etkili ve yetkili kişilerin ve olayın canlı tanıklarının Dr.Şıvan ve arkadaşlarının kimin tarafından öldürüldüğünü bilmemelerine olanak var mı? Bunca  kafa karışıklığı neden yaratılıyor? Hangi bağlantı ve yönlendirmeleri halkımızdan saklamaya çalışıyorlar? Bu çelişkili söylemler mutlaka sorgulanmalıdır.

Kürd muhalefetini etkisizleştirme planları

Dr.Şıvan’ın döneme göre çok ileri olan politik tesbitleri, bağımsız örgütlenmedeki ısrarı, kimleri rahatsız edebilir veya başka bir deyişle, kimlerin uykularını kaçırabilirdi? Dr.Şıvan 1970’lerde döneme göre çok ileri olan ve hatta yaşamakta olduğumuz sürec ile örtüşebilen bir programla siyaset sahnesine çıktı. Bu elbette Türkiye’yi ve Kürd düşmanlarını harakete geçirecekti. Bugün bile hala tartıştığımız ve karanlıkta kalmaya devam eden kimi ilişki türleri ile Kuzey’deki muhalefeti etkisizleştirme planları gündeme sokulacaktı.

NUPEL dergisinde Hasan Cuni’nin değerlendirmesi de şöyle:

”12 Mart 1971 darbesi ardında girişilen ”Balyoz Hareketi” ve ABD’nin dünya ölçüsünde giriştiği ”Komünistlere Karşı Cadı Operasyonu” ile karşılaşılır. Bu tarihte SAVAK, CIA, MİT Barzani ve Derveşe Sado’lar eliyle İran, Türkiye, ABD ve Barzani’nin 10 Nisan 1970’ler de imza altına aldıkları ”Kominist Harekete Karşı Ortak Antlaşmasının” bir gereği olarak, Dr. Şıvan ve Partisine karşı cephe açılır.”

Necmettin Büyükkaya’ya göre, Ali Şıngali’nin  anlattıkları da şöyledir:

”Türkler, İran Kürdistan’ı yöneticileri gibi, Dr. Şıvan ve arkadaşlarını da Barzani’den istediler. Fakat, Barzani buna razı olmadı. Bunun üzerine o kirli oyun oynandı. Sait’i Zaxo’ya getirdiler. Şıvan’a haber yollamışlar ve demişler ki, elimizde Sait’in hain olduğuna dair belgeler var. Dr. Şıvan’ın götürüp sorgulaması isteniyor. İtiraf ederse eder, etmezse öldürülecek. Sonuçta Sait öldürülüyor. Ardından, Türklerin gözetiminde Dr.Şıvan ve arkadaşları da öldürüldüler.”

İran-KDP Liderlerinden Süleyman Muini, Melle Eware ve on iki arkadaşının akibeti de, Kürdistan’ın bütün parçalarına yönelik çok kapsamlı bir operasyon olduğuna ilişkin kuşkuları daha bir öne çıkarıyor. (Bunların; akibetini yazmaya vicdanım el vermiyor! Merak edenler,”Irak ve Ortadoğuda Mossad” kitabında bulabilir) Özellikle, andığım bu olayın diğer parçalardaki tasfiye hareketi ile aynı döneme tekabül etmesi, Kürdlere karşı kimi Kürdlerin de içinde bulunduğu kirli bir ittifaka ilişkin işaretleri daha da güçlendiriyor. Kısacası, Sait’ler olayı ile Suriye ve İran Kürdistanı’ndaki gelişmelerin aynı dönemlerde olması bir raslantı olamaz. Bu üç benzer ve eşzamanlı operasyonel uygulamaların, Türkiye, İran ve Suriye rejimlerinin Güney’deki  Kürdlere bir dayatması olduğu gerçeğe daha yakın görünmektedir.

Mesut Barzani o lanet dönemi değerlendirirken ”ateş çemberinde” olduklarının altını çiziyordu. Bu tesbit, kimileri tarafından ABD, Türkiye, İran ve Suriye’nin dayatmaları olarak okundu.

Kısaca andığım bu olaylar; Kürdistan’ın tüm parçalardaki Kürd muhalefetinin bir bütün olarak çok olumsuz etkilenmesine neden olmuştur. Bundan ötürü de, bu trajik olayların gerçek aktörleri, neden ve sonuçları, söz konusu dönemde bölgemizde yaşananlar ve Güney’li  Kürdlere mühtemelen yapılan dayatmalar ile birlikte ele alındığında bir anlam ifade edebileceğini düşünüyorum.

Bu tür trajik olaylar bir daha yaşanmasın diye

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde, düşmana hizmet eden bu tür trajik olayların bir daha yaşanmaması için, tüm yönleriyle irdelenip, tarihimize doğru not düşürülmesi gerekmektedir. Bu olay ve benzerlerinin açığa çıkartılması gelecek kuşakların da geleceklerinin ipotek altına alınmaması açısından önemsenmelidir. Kişi veya kurumlardan kaynaklanan kaygılar, tarihi gerçekliklerden daha değerli olamaz. ”Hassasiyet” veya ”Zamanı değildir” gibi subjektif söylemlerin arkasına sığınan kişi veya anlayışlar ciddiye alınmamalıdır. Halkımızdan gizlenmeye çalışılan ve tarihe gerçek dışı not düşmeyi dayatan anlayışlara prim verilmemelidir. Ulusal değerlerimize, tarihimize, hak, hukuk ve insanların yaşama hakkının kutsallığına ödünsüz sahip çıkmanın, kişi veya kurumlardan daha önemli olduğunu inatla savunmamız gerekmektedir.

Tekrarliyorum! Türkiye, İran ve Suriye Kürd siyasi haraketlerine eş zamanlı bir operasyon olduğuna ilişkin işaretlerin varlığı, Sait’lerin ortadan kaldırılmasının iki parti arasında süregelen bir liderlik kavgası ile açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bu operasyonda başta ABD olmak üzere, bölge sömürgeci devletleri ve hatta dönemin egemen Kürd siyasi hareketinin de yer aldığına ilişkin iddialar tartışmalara hala damgasını vurur niteliktedir. Kürdler açısından trajik olan bu tarihi süreç kimin ya da kimlerin  işine yaradıysa, bu operasyonların da arkasında onlar vardır  tesbitine vurgu yaptıktan sonra da, vicdani sorumluluğun bir gereği olarak, tarihi gerçeklerin üzerindeki sis perdesinin aralanmasına katkı sunmak amacıyla bilenlerin suskunluğunu bozması dileğiyle…

Stockholm, 26 Kasım 2005

Suleymanakkoyun@hotmail.com

Kaynak

War Dergisi Sayı 7
Kürdistan Pres
Kürd Dosyasi R.Ballı
Irak ve Ortadoğuda Mossad/Şalom Nakdimon
Kalemimden Sayfalar N.Büyükkaya
İlk Anlatım N.Büyükkaya
Kuştına Seîd Elçî û Dr.Şıvan.  Seîd Veroj
Özgür Politika
Nupel Dergisi
Gelawej İnternet sitesi
Kürdinfo Internet Sitesi

Yorumlar (2 gönderildi):

Diclecan .. 28 Mar, 2008 05:47:12
avatar
Akkoyun'un makalesini okuyunca tüylerim diken diken oluverdi. Bu nasıl bir cehennem bu nasıl bir kin ve nefret, zavallı kürt halkı ne acınacak durumda farkında bile değiliz. Ortadoğu'nun tüm lanetleri üzerimize yığılmış gibi düşmana gerek yok, kürtler birbirinin en büyük düşmanı. İnanın ben bu yazılanlara inanmak istemiyorum, böyle bir şey olabilir mi? Bizlere kimler önderlik yapıyor, bu nasıl bir düşünce. Sn.Akkoyunun dediği gibi geçmişimizi bilmezsek geleceğimizi zor anlarız. Bizleri bilgilendiren ve geçmişteki hataları bizlerin önüne seren tüm kişilere teşekkür etmek istiyorum. Bu sitede özgürce düşüncelerini ifade etme imkanını veren Nasname Yönetimi'ne ayrıca teşekkür ediyorum. Okumaktan korkmuyoruz, Bilmediğimiz çok şeyleri öğrenmeye çalışyoruz,umutsuz olmak gibi bir yanlışlığa da düşmeyeceğiz.
Süleyman Akkoyun .. 12 Apr, 2008 11:17:23
avatar
Sayın Süleyman Akkoyun;
“Saitler Olayı “Konulu yazınızı okudum. İzninizle birkaç ekleme yapmak istiyorum.
1- Mıhemede Hasenka diye Yazdığınız eşkıyanın ismi gerçekte Mahmude Hasenka. dır.O Dervişe Sado’nun yakın amcazadesidir.
2- Hasene Seydo diye yazdığınız eşkıyanın ismide Hasene Seyro’dur.
3- Hesene Seyro ve Mahmude Hasenka 1971 Muhtırasından sonra Siirt’e yerleştirilen ve Demokratik Gençlik Hareketi tarafından büyük protestolara neden olan komando taburunun takibi sonucu Eruh’un Botan Çayı kenarındaki Kutmis köyününün camisinde kıstırılrırlar. Çıkan çatışmada hatırladığım kadarıyla bir yüzbaşı öldürülür. Üç asker ise Botan Çayında boğulur. Selim Tilki bu çatışmada yoktur. O; bu çatışmadan sonra Kuzey Irak’a Dervişe Sado kanalıyla gönderilirler.
Sait Elçi’nin öldürülmesinin bunlar tarafından gerçekleştirilmesi ve Dervişe Sado’nun kampa giderek bunlarla görüşmesinin bir takım soru işaretlerine neden oluyor. Yetmiş beş Kürd yenilgisinden sonra Türkiye’ye dönen ve Mahmude Hesanka ile birlikte Serhat bölgesinde yakalanmaları ve Selim Tilki’nin çok kısa bir sürede cezaevinden çıkması düşündürücüdür. Mahmude Hasenka (Mahmut Yolbir) tarafından cezaevinde yatan ………. söylediği net ifadelerden bu yakalanma olaylarını Selim Tilki’nin gerçekleştirdiği yine Mahmude Hasenka’nın idama mahkûm edilmesine rağmen Yatgıtay tarafından bozulması üzerinde durulması gereken bir olaydır.
NOT: Bu "tamamlayıcı" bilgi bana e-mail ile bir okuyucu tarafından yollanmıştır. Söz konusu "olaya" ilgi duyanların da bilgisine sunuyorum.
Süleyman Akkoyun

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin