Yargı Darbesi İlganın İkrarıdır
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın ''Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği'' iddiasıyla AKP’nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi'nde dava açması, Türkiye ve dünya kamuoyunda kaygı ile karşılandı. Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’ye karşı açtığı hukuk dışı keyfi davadan da anlaşılacağı gibi, devletin tüm kurumlarının tepesine konumlandırılmış olan çağdışı statükocu güruhun, 21.ci yüzyıl koşullarında bile, hala Kemalist Rejim’in yaşanabilirliliğinin olanaklı olmadığını görmek istemedikleri gibi, İttihat ve Terakki’den miras aldıkları çetevari entrikalarla ülkeyi yönetebileceklerinin yanılgısı ile battıkça batıyorlar.
Tarihin dağarcığını sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük gibi değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği biçiminde nesnel bir misyon yüklendiği zaman görülecektir ki, Cumhuriyeti kuran devşirme kadroların da İttihat ve Terakki’nin temel karekteri olan anti-demokratik, komplocu, hukuk dışı ve keyfi yönetim anlayışını miras aldıkları rahatlıkla tesbit edilebileceği gibi, sistemle özdeşleşmeyen birey, parti ve sivil toplum örgütüne; hiçbir siyasal, sosyal, kültürel, örgütlenme ve yaşam hakkı tanımak istemedikleri de görülecektir. Dolayısıyla, AKP hükümetine karşı sahnelenen tüm provokatif eylemlerin temelini; Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünün bloke edilmesi çabaları oluşturur.
Türkiye diye bir diyar kuran devşirme kadroların; farklı toplum ve kültürleri yok sayarak, bu farklılıkların Türk Toplumu ve Kültürü’nün birer türdeşleri olduğunu varsayan ucube teorisinin, 1924’ten itibaren yürürlükte olduğu ve bu saçma sapan savı Türkiye’nin varoluş koşulu olarak algıladıkları bilinmektedir. Ancak, tüm kıyımlara karşın bu “tekçi” totaliter projenin tutmadığı, toplumsal gerginliklere-çatışmalara kaynaklık ettiği, demokratik değişim ve dönüşümlerde blokaj görevi gördüğü kanıtlanmıştır. Öte yandan, statükonun devamında diretmenin hem uluslararası geçerli durum ile hem de Türkiye’nin sosyolojik yapısı ile tezat oluşturması noktasında da sürdürülebilirliliğinin günümüz koşullarında olanağı yoktur ve çağdışı Kemalist Rejim mutlaka aşılacaktır. Keza, uluslararası konjonktür de demokratik değişim ve dönüşümlerin çetevari yöntemlerle bloke edilmesine elverişli değildir.
Ancak, AKP’nin kapatılması ile ilgili açılan davadan da anlaşılıyor ki, Türkiye’yi yöneten devşirme otoriter elitin tarihten anladığı tek ders; hiç ders almamış olmalarıdır.
Tarihin hafızasını biraz kurcaladığımız zaman görülecek ki, Cumhuriyet ile beraber günümüze kadar taşınan Laiklik muamması, öz itibarıyla egemen elit tarafından rejimin korunması adına toplumsal gerginliğin bir aracı olarak kullanılmaktan başka bir anlam ifade etmemiştir ve etmiyor. Zira, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bütçeden aktarılan para, Sanayi ve Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Turizm, Çevre ve Orman gibi “ Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin“ beş bakanlığının toplam bütçelerine eşittir. Diyanet İşleri Başkanlığı devletin kurumları içinde Milli Eğitim ve Savunma Bakanlığı’ndan sonra en fazla personel barındıran bir kurum olarak yer almaktadır. Bu kurum devletin denetiminde olup vatandaşın denetimine kapalı bir işleyişe sahiptir. Laik olarak geçinip gerginlik yaratanların, Diyanetin anti-demokratik niteliği ve Sünni İslamı temel alan çalışmalarına ilişkin bir sorunlarının olduğunu sanmıyorum. Bu ikiyüzlülüğün de iletişim çağında uzun erimli olması düşünülemez.
Özellikle; 12 Eylül darbecilerinin sözde komünizm tehlikesine karşı devlet eksenli din olgusunu toplumun tüm hücrelerine enjekte etmekle birlikte ”Türk devleti-ordusu laiktir” nakaratlarının maddi hiçbir temeli yoktur. Zira, Türk-İslam Sentezi, Türk Ulus-Devleti’nin bir çesit çimentosu olarak kurgulanmıştır. Dolayısıyla, devletin Diyanet İşleri Başkanlığı kanalıyla dini inançlara müdahale etmesi, yani Sünni İslam’a dayalı bir dizi İlahiyat fakültesi, yüzlerce İmam Hatip Okulu açmasının yanı sıra, zorunlu Din Dersi uygulaması ve üstüne üstlük nüfusunun tümü Alevi olan köylere Cemevi yerine, Cami yapması, Cumhuriyetin laik olmadığının da belgesidir. Zira, gerçek anlamda laiklik; devletin bir dine göre tanımlanmamasını ifade eder.
Öte yandan, Osmanlı’da ortak toplumsal bir bağ olan dini hassasiyetlerin güçlendirilmesi olgusu bakımından da, Cumhuriyet’in dine yüklediği misyon, özünde Osmanlı’daki sistemin devamından başka bir anlam ifade etmiyor. Ancak; Şeyhülislam’ın fetva verme işlevi, Cumhuriyet döneminde daha da merkezileştirilerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmiştir. Keza, Cumhuriyet’in tüm süreçlerinde din; çağdışı Kemalist Rejimi sürekli kılmaya katkı sunan bir araç olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, din eksenli yaratılan gerginliğin laik olup olmamakla hiçbir ilgisi yoktur. Yani; askerin laik, hükümetin de ümmetçi olma diye bir sorunları yoktur. Bu iki kesim de iktidar mücadelesinde dini araçlaştırıp, toplumu manipüle etmeyi amaçlıyor.
Tarih; Kemalist Rejim’in kendi ideolojisine dayanarak uzun erimli olabilmenin dayanaklarından yoksun olduğu için bu uyduruk ideolojiye, geleneksel ideoliji olan dinin eşlik ettiğine tanıklık eder. Statükoyu koruma adına laiklik üzerinden sürdürülen tartışmaların özü, kimin iktidar olacağına ilişkindir. Başka bir değişle, temel sorun; demokrasi güçleri ile kendilerini dokunulmaz kılan statükocu seçkinler arasındaki iktidar mücadelesidir. Tüm toplum kesimlerinin buna göre konumlarını belirlemesinin tarihi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Keza, demokrasi güçlerinin AKP’nin demokratik reformlar sürecinde tökezlemesini veya Kürd Sorunu’nun barışçıl çözümünde savsaklamasına takılarak, Türkiye ve bölge fotoğrafının tümünü görmemezlikten gelmesi, tarihi bir aymazlık örneği olur.
Kemalist Rejim’in birer güvenlik supapları olarak kurgulanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gibi kurumların varlığı sanıldığı gibi en üst düzeyde hukukun uygulanması olarak değil, tam tersine demokratik açılımların önünü tıkamak için kurgulanmış çağdışı anti-demokratik kurumlardır. Bu tür kurumlar dönüştürülmeden veya aşılmadan Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümü olanaklı olamıyacağı gibi, barışçıl demokratik bir ortamın sağlanması da olası değildir. Öte yandan, Soğuk savaşın sona ermesiyle tek kutupluluğun egemen olduğu çağımızda, totaliter rejimlerin iç dinamiklerle aşılması olası gibi görünmemektedir. İşte tam bu nokta da, yani; Kemalist Rejim’in aşılmasına katkı anlamında bile olsa, Avrupa Birliği süreci çok önemsenmelidir.
Dolayısıyla, 1923’ten günümüze kadar Kemalist Rejim’in aşılmasına en büyük tehdit, AB süreci ve buna önayak olan AKP hükümetinden gelmiş olduğundan dolayıdır ki, toplumsal farklılıkları gererek çatıştıran ve bundan beslenen güç odaklarının Avrupa Birliği karşıtlığı bu tür kaygılardan dolayıdır. Zira, Avrupa Birliği bir uygarlık projesi olduğu gibi, aynı zamanda da bireyin özgürlüğünü öne alan bir değerler sistemidir. Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye; aynı zamanda toplumsal sorunların barışçıl çözümüne de zemin olacağı içindir ki, gerginlikten palazlanan odakların uykusunu kaçırmıştır.
Sonuç olarak; muhtevada hukuki hiç bir karşılığı olmayan, tersine siyasi kaygılardan dolayı açılan bu dava ile ABD, Avrupa Birliği, Küresel Sermaye, Ulusal Sermaye’nin bir bölümü ile büyük halk desteğini arkasına almış AKP’nin kapatılması düşünülemez. Keza, AKP ve lideri Erdoğan’ın detaylara takılıp kalmadan, tüm ideolojilerden arındırılmış bireysel hak ve özgürlükleri merkeze koyan özgürlükçü bir anayasaya odaklanması bir zorunluluktur. Yani, Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla barışık sivil özgürlükçü bir anayasa ile Kemalist Rejim’in ilgasına ivme kazandırılacağı gibi, Erdoğan ve hükümetinin yanı sıra, Türkiye de rahatlayacaktır.
20 mart 2008



Yorumlar (2 gönderildi):
Makalenizi en az üç kez okudum. Gerçekten çok önemli ve bilimsel tesbitlerde bulunuyorsunuz. Sizi tüm yüreğimle kutluyorum. Ancak sonuç pragrafında (Bana mı öyle geldi bilmiyorum) AKP'nin sivil, özgürlükçü ve her yönüyle demokratik bir yapısının olduğu, ancak buna Kemalist kurumların engel olduğunu bunları aştığında ise AKP'nin Türkiye’nin tüm sorunlarını rahatlıkla çözeceği havasını yartmışsınız düşüncesi bende hakim oldu.
Bence (Evet bu kurumlar tamamen demokratik açılımların önünü tıkayan birer tıpa görevini görüyor kabul) Ancak, AKP ve hükümetinin Kürt Sorunu’nu çözecek samimiyette olduğuna inanıyor musunuz? Bütün bu kurumları ortadan kaldırdığını düşünün o zaman AKP misyonu Kürt Sorunu’nu demokratik bir cendereye alarak sorunu çözebilecek bir mantaliteye sahipse, o zaman biz neden bu kadar çaba gösterip kendimizi paralıyoruz. Bıji AKP deyip onun çatısı altında mücadele edip sorunların çözümüne katkı sunalım, bu kadar örgüte ve demokratik kuruluşlara ne gerek var ? daha doğrusu yazınızın sonuç bölümü bende bu intibayı uyandırdı.
Yine de yüreğine sağlık
Sevgi ve Saygılarımla
Aziz GÜLMÜŞ
Kazaran yazan biri olarak, kendimi ifade etmekte zorlandığımı teslim etmek durumundayım.
Ancak, bu konuda yanlış anlaşıldığımı düşünüyorum. “……AKP ve lideri Erdoğan’ın detaylara takılıp kalmadan, tüm ideolojilerden arındırılmış bireysel hak ve özgürlükleri merkeze koyan özgürlükçü bir anayasaya odaklanması bir zorunluluktur. Yani, Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla barışık sivil özgürlükçü bir anayasa ile Kemalist Rejim’in ilgasına ivme kazandırılacağı gibi, Erdoğan ve hükümetinin yanı sıra, Türkiye de rahatlayacaktır.” Diye yazmışım ve yanılmıyorsam sizin de yanlış algıladığınız bu bölümdür.
Dikkat ederseniz, ….”tüm ideolojilerden arındırılmış bireysel hak ve özgürlükleri merkeze koyan özgürlükçü bir anayasaya odaklanması bir zorunluluktur. Yani, Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla barışık sivil özgürlükçü bir anayasa…. bu sıfatlar AKP için kullanılmamıştır. Yeni bir yanlış algılamaya yer vermemek için de, ben; mevcut statükocu partileri içerisinde değişim ve dönüşümden yana olan tek parti olarak AKP’yi gördüğümden dolayı destek sunduğum gibi diyer tüm partileri de; ırkçı, şoven, faşist ve çağdışı oluşumlar olarak değerlendiriyorum. (Legal Kürd Parti’lerini bunun dışında tutuyorum)
AKP’ye destek verdiğime gelince: Statükocu mantık (buna AKP de dahidir) henüz Kürd ve Kürdistan söylemlerine tahammül etmekten çok uzaktır. Kemalist Rejim tüm kurumları ile aşılmadan, Kürdlerin kendi ulusal kimlikleriyle örgütlenmeleri ve açık siyaset yapabilmeleri olanaklı görünmüyor. Bu çağdışı rejimin iç dinamiklerle aşılmasının zorlukları da göz önündedir. Dolayısıyla bir uygarlık projesi olan Avrupa Birliği projesi aynı zamanda bireyin özgürlüğünü öne alan bir değerler sistemidir. Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye; toplumsal sorunların barışçıl çözümü için de bir zemin olacaktır. Ve bu zemin de Kürdler de kendilerini kimlikleriyle ifade edebileceği gibi kimlikleriyle örgütlenebilecekler de.
Keza, bu toplumsal değişim ve dönüşüme tek aday AKP olduğu içindir ki, toplumsal yapıya ahtapot gibi yayılmış statükocu çetelerin hedefi haline gelmiştir. AKP’nin demokratik reformlar sürecinde tökezlemesi veya Kürd Sorunu’nun barışçıl çözümünde tutuklu olması, bizleri yanlış kulvarlara sürüklememelidir.
Kemalizm ile kan uyuşmazlığı olan ve tökezleyerek de olsa Avrupa Birliği Projesi’ne katkı sunan tek parti, AKP’dir. AKP’yi destek sunmak, Kürd Sorunu’nu çözmez, ancak, Kemalist Sistem’in kimyasını bozacak ve toplumsal sorunların barışçıl çözümünün kanallarını açacaktır diye düşünüyorum. Buna Kürd Sorunu’da dahildir.
Sevgilerimle..
Yorum yaz