Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Bu Filmi Daha Önce İzlemiştik!.. Bu Filmi Daha Önce İzlemiştik!.. ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 18 Oct, 2007 09:05:00 Bu Filmi Daha Önce İzlemiştik!.. PKK'nin; Kürd halkı adına ileri sürdüğü ”Demokratik Cumhuriyet” politik hedefiyle tezat oluşturan silahlı eylemleri ile farklı toplumsal kesimleri çatıştırarak kendisini yeniden üretebilen Kemalizm'in, öteki gördüğü toplum kesimlerine karşı sınır tanımayan saldırganlığının birbirini beslemesi, ”körler ve sağırlar birbirlerini ağırlar” özdeyişinde ifadesini bulur. Tarihi olayların, aynı zaman da geleceğe de ayna tutan misyonunu algılayamayan birey veya toplumlar, egemen güçler tarafından oluşturulan yapay gündemlerin birer aracı veya gerginlikten beslenen odakların figüranı olmaya mahkûm olurlar. Dolayısıyla, Beytüşşebap ve Şırnak olayları gibi toplumsal gerginliği tetikleyen provokatif eylemlerin, yakın tarihin tanıklığı ışığında değerlendirilmesi durumunda, Türkiye ve Kürdistan'da danışıklı bir biçimde tırmandırılan gerilimin nedenlerini, arkasındaki güç veya güçleri ele vereceği gibi, olası sonuçlarını öngörmeyi de kolaylaştıracak ve toplumsal sorunlarımızın barışçıl çözümüne ilişkin önermeleri de beraberinde sunacaktır. Yakın tarih; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinden kaynaklanan travmanın verdiği refleksten dolayı, kendi egemenlik alanında politik boşluğa yer bırakmamaya katkı sunan paravan oluşumları basamak yaptığı, Kürdistan'da ekonomik ve toplumsal alt yapısı kurulmuş siyasi bir yapılanmanın oluşmasını sabote etmek için de, Kürd politik güçlerini çatıştırarak destabilize etme çabalarının kesintisiz sürdürüldüğüne tanıklık eder. Yine tarih; Türkiye'nin kurucusu, sürekli iktidarı ve en etkin gücü olan sivil-askeri bürokrasinin; seçilmişlerin otoritelerini sarsmayı ve sivil otoriteyi biçimlendirmeyi temel alan askeri-psikolojik bir stratejiyi, Cumhuriyet'in tüm süreçlerinde zor kullanarak uyguladığı gibi, devleti oluşturan tüm kurumların rolünü de kendilerinin belirlediğine tanıklık etmektedir. Öte yandan, Türkiye devletinin üzerine inşa edildiği zeminin tartışma konusu olması ve etnik köksüzlüğün verdiği paranoyak güdülerden kaynaklanan travmanın bir sonucu olacak ki, atanmışların; seçilmişler üzerindeki güç kirliliğine dayanan dengesiz otoritesi, Türk toplumu tarafından kanıksanmıştır. Gel gör ki, devşirilmiş olmanın verdiği kompleksten kaynaklanan toplumsal onursuz duruşun verdiği rahatlıkla, Ordu; 84 yıldan beri sistem üzerindeki örtülü vesayetini 21.yüzyılın koşullarıyla bir tezat oluşturmasına rağmen, gerginlikten beslenen düzenlerini sürdürme çabalarını gizleme gereksinimini bile duymadan, aleni bir şekilde Kürd halkına ve önderlerine hakaret etmenin yanısıra, sivil otoriteye de kafa tutmakta ve toplumu eskisi gibi yönetmek ve yönlendirebilmek için de paravan örgütleri aktifleştirerek, farklı dini inanç ve etnik kimliklere mensup toplumsal kesimleri çatıştırmakta hiçbir sakınca görmemektedir. Militer oligarşik iktidar; egemenliğini kalıcı kılmak için Türkiye ve Kürdistan'da farklı kulvarlarda görünür gibi söylem ve tavır sergileyen, fakat derin bağları olan ve dolaylı yollardan birbirlerini besleyen farklı yan araçlara gereksinim duyar. Bu danışıklı dövüşün Kürdistan'daki ayağı; oluşum ve bileşimi üzerindeki kuşkular, ideolojik tutarsızlığı, provokatif pratiği ve Öcalan'ın İmralı süreciyle yaşama geçirilen stratejik, ideolojik, siyasi ve ahlaki dejenerasyon ile dibe vuran PKK'yi gösterebiliriz. Kuşkusuz, burada PKK'nin tarihi sürecinin analizini yapmayacağım. Zira, konu hakkındaki düşüncelerim Nasname okuyucuları tarafından bilinmektedir. Ancak; PKK'nin, halkımızın meşru ulusal mücalesini, Kemalizm'in yeniden restorasyonunda araçlaştırıp, Kemalist-statükocu bir konuma doğru evrimleştirdiği, 1999-2007 süreci üzerinde kısaca durmaya çalışacağım. Öcalan'nın, İmralı süreciyle dışa vuran itirafçı, teslimiyetçi ve işbirlikçi duruşu, aynı zamanda PKK'nin de ideoloji-stratejik kırılma noktasının tarihidir. Öcalan'nın, Kenya'dan getirildiği uçakta ve İmralı adasına kadar devam eden yamuk duruşu bir yana, canını kurtarmak için Kürd halkının ulusal demokratik haklarını yadsıyan ve halkımızın onurunu inciten söylem ve İmralı duruşmalarında sergilediği pısırık davranışlardan sonra, Kemalizm'e sığınarak “Silahlı savaşımız bir hataydı. Yüzde yüz kazanacağımızı bilsek bile tek bir kurşun sıkmayacağız” diyordu. (İmralı Savunması). Densizlikte sınır tanımayan Öcalan; devamla, “Bugün Güney'de bir Kürt devleti doğuyor. Arkasında ABD ve Avrupa var. Bu devletin ideolojisi milliyetçidir. Bu milliyetçilik yerinde durmayacak. İran'dan, Türk'ten, Arap'tan, şundan bundan bir şey isteyecek. Bu da katliamları getirecek. Bunlar yaygınlaşacak. İkinci bir Siyonizm gibi Kürt işbirlikçiliğinin devletleşmesi söz konusudur. Kürt milliyetçiliğinin devletleşmesi İran ve Türkiye'ye karşı kullanılacak. Ben bunu engellemeye çalıştım” diyerek, sömürgeci Türk egemenlerine Güney Kürdistan Federe Devleti'ne izin verilmemesi gerektiği noktasında uyararacak kadar, hamisi olan güce samimi itiraflarda bulunuyordu. (A.öcalan 05.01.2005 görüşme notları) Türkiye egemenlerinin Öcalan'ı, dolayısıyla PKK'yı gerçekten bitirmek istediğine inanmak saflık olur. Öcalan teslim olduktan sonra, siyasi genel bir af, PKK'yi büyük oranda bitirirdi türü spekülatif söylemler iç ve dış kamuoyunu aldatmaktan başka hiçbir anlam ifade etmez. PKK'nin Güney Kürdistan'da üstlenmiş olmasının bizzat Genelkurmayın tercihi olduğu, artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Öcalan'ın; devletin yönlendirmesiyle tüm silahlı güçlerini Güney Kürdistan'a kaydırma kararı alınca, onunla yakın ilişkide olan Türk subaylarının “Hepsini geçirme, 500 kişi kalsın, lazım olur!” (özgür Halk Dergisi, Ekim 2000 Abdullah Öcalan) biçimindeki samimiyet ve iş birliğinin temelinde; boşalan alanların başka güçler tarafından kullanılmasını engellemenin yanısıra, PKK'yi Güney Kürdistan'lı güçlere karşı kullanmak yatıyordu. Ancak, ABD'nin Irak'ı işgali, Genelkurmay-İmralı planını bozdu. Dolayısıyla, silahlı mücadeleye son verdiğini beyan eden ve onun gereği olarak, 1999 yılından 1 Haziran 2005'e kadar tek bir eylem yaptırtmayan Öcalan'nın, ne oldu da yeniden kirli bir savaşın devamı noktasına geldiği sorusu, hâlâ gündemdeki yerini korumaktadır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'nın, 15 Ocak 2005 tarihinde Diyarbakır'da yaptığı konuşmada, “Kürd Sorunu vardır. Bu benimde sorunumdur. Devlet yanlış yapmıştır. Büyüklük yanlışı kabullenmektir. Kürt sorunu demokratik adımlar atılarak çözülür” gibi tesbitlerde bulunmuştu. Erdoğan'nın, Kürd Sorunu'nun çözümüne ilişkin söylemleri üzerine, Türkiye'de kıyametler kopmuştu. Tabulara dokunmayı içlerine sindiremeyen askeri, polisi, demokratı, üniversitesi, yargısı, sağcısı, solcusu, liberali yani kısacası bir bütün olarak ırkçı, şoven ve faşist cephenin saldırılarına maruz kaldı. PKK; Erdoğan'a destek veya bir şans verme yerine, İmralı sakininin sağlık koşullarını ileri sürerek, her zaman yaptığı gibi statükocu odaklar ile paralel gerilim yaratarak, Erdoğan'nın konuyla ilgili geri adım atmasına zemin hazırladı. AKP'nin; 2002 Genel Seçimi'nde tek başına hükümet olması ve ardından 2004'de AB'den müzakere tarihi almasından sonra, Kemalist statükocu düzen ile AKP arasında gizlice yürütülen iktidar mücadelesi su yüzüne çıktı. AB Uyum Yasaları'nın tetiklediği Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin görece hız kazanmasının doğal bir sonucu olarak, insiyatifin sivillere kaydığını gören egemenler, Özel Harp Dairesi'ni aktifleştirerek, 9 Kasım 2005'de Şemdinli'de terörü tırmandırma sinyali verdiği ve suç üstü yakalandığı artık bir sır olmaktan çıkmıştır. PKK'nin de, askeri bürokrasinin değirmenine su taşıyan paralel eylemleri, AB sürecinin yavaşlamasına ve sürecin militarist güçlerin lehine dönüştürülmesine katkı sundu. Türkiye; muhalefet ve iktidarın görünmez organlar tarafından yönlendirildiği ender ülkelerden biridir. Kürdistan'nın; bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış olmasının sürekli kıldığı temel sorunlarımızdan biri, sömürgeci güçler tarafından kullanılma olgusunun, halkımızın tüm yaşam alanlarında kendini yeniden üretiyor olmasıdır. Öcalan/PKK pratiği, buna iyi bir örnektir. Türkiye'nin demokratikleştirilmesi sürecinde temel mütefiği olması gereken Kürd halkından destek yerine, PKK tarafından kösteklenen AKP, Kemalizm'e karşı mücadelede yanlızlaştırıldı. 12 Eylül 2006'de Diyarbakır ve 22 Mayıs 2007 Ankara Anafartalar olayları gibi, Genelkurmay ve PKK'nin birbirini besleyen provokatif eylemlerin tetiklediği şoven toplumsal tepkiye dayanamayan hükümet, “Anti Terör Yasası” ile “Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu” gibi, anti-demokratik iki yasayı onaylamak durumunda kaldı. 12 Eylül Asker Anayasasının siyasal alanın sınırlarını son derece daraltan ve sınırlı sayıda olması öngörülen siyasi aktörleri denetim altında tutmak üzere dizayn edildiği bilinmektedir. Uluslararası konjonktör ve AB uyum yasalarından kaynaklanan nedenlerden dolayı, 12 Eylül anti-demokratik anayasasında bazı değişiklikler yapılmış olmasına rağmen, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden temel çatısı, yani, Kemalist-ideolojik devlet ön kabulu varlığını hep korudu. Bilindiği gibi, 22 Temmuz 2007 Genel Seçim öncesi yaratılan gerginliğin mimarı statükocu odaklara karşı, farklı toplumsal kesimlerin desteğini arkasına alan AKP, ikinci kez ezici bir çoğunlukla hükümet olma olanağını buldu. İkinci hükümetini -İktidar demiyorum- kuran Erdoğan'ın, Kemalizm ile harmanlanmış anti-demokratik 12 Eylül Anayasası yerine, insan hak ve özgürlüklerini merkeze koyan, evrensel hukuk ile barışık ve toplumun sosyolojik gerçekliği ile tezat oluşturmayan sivil bir anayasayı gündemin ilk sırasına taşıması, aynı zamanda Dana'nın kuyruğunun da koptuğu andır. Üniversite rektörlerinin “Sivil Anayasa”ya ilişkin spekülatif ve haddini aşan söylemleri ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, Harp Akademileri Komutanlığı'nın eğitim yılı açılış töreninde yaptığı konuşmada; “...Askerler olarak bir kez daha vurguluyoruz; bizim taraf olduğumuz ve vazgeçemeyeceğimiz unsurlar vardır. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısının, ulusdevlet yapısının, laik devlet yapısının ve “...silahlı kuvvetlerin yerleşik düzenlemelerinin (egemenliğinin b.n) politik, hissi ve önyargılı yaklaşımlarla bozulmamasıdır...” dedi. Büyükanıt'ın sivil siyasi iradeyi hiçe sayan konuşması, aynı zamanda toplumsal gerilimin tırmandırılmasına çağrı niteliğini taşımaktadır. Dolayısıyla, toplumsal gerginliği tetikleyen, demokratikleşmeyi bloke eden ve Güney Kürdistan Hükümetini zora sokan, Beytüşşebap ve Şırnak provokasyonları bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kürd Sorunu'nu bir güvenlik sorunu olarak algılayan güçlerin yönlendirmesiyle, yazılı ve görsel medya toplumu bilgi kirliliğine boğmuştur. PKK'nin “Demokratik Cumhuriyet” politik hedefiyle çelişen eylemlerinin, Türkiye'de sürdürülen iktidar mücadelesinde, demokrasi güçlerine karşı, Kemalist statükocu cephenin elini güçlendirdiğini gizleyebilme güdüsüyle, Güney Kürdistan hedef tahtası haline getiriliyor. 22 Temmuz seçimi öncesi Genelkurmay'ın dayatmalarına gelmeyen Erdoğan, Beytüşşebap ve Şırnak olaylarından sonra, Güney Kürdistan topraklarında operasyon yapabilme yetkisini meclisten alması, iktidar mücadelesinin bir aracı olarak, toplumda biriken negatif havanın alınmasından başka bir anlam ifade etmiyecektir. Zira, ABD'ye rağmen Güney Kürdistan'a müdahale, Türkiye gibi devşirilen bir ulus-devlet için maliyeti çok büyük olacaktır. Zaten TBMM'ne sunulan tezkere metni ve bu konuda Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek de dahil olmak üzere AKP'nin “sadece PKK hedeftir” türünde yapılan ısrarlı açıklamaları baştan beri izah etmeye çalıştığım bu durumu açıkça kanıtlamaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı Kuzey Kürdistan'ın demokratik güçleri başta olmak üzere özellikle de Güney Kürdistan Birleşik Ulusal-Siyasal İradesi (Hükümet, Devlet Başkanı, siyasi partiler vb.) net bir tutum içine girmelidir. T.C Devleti'nin tehdit ve saldırganlığını bertaraf edebilmek için bu tehditlere boyun eğmeyeceğimizi net olarak ortaya koymanın yanı sıra, yapılması gereken en önemli işlerden birisinin de, bu tehdit ve saldırganlığa siyasal, hukuki ve askeri gerekçe olarak kullanılan PKK'nin provakasyon siyasetinin bizzat Kürdler tarafından engellenmesi ve Güney kürdistan'dan tasfiyesinin zaruriyeti üzerinde durulmalıdır. Dolaysıyla; * Açıktır ki “tezkere” ve bu çerçevede yürütülen siyaset ve gerilim esas olarak Türkiye'de iç iktidar mücadelesinin yansımasıdır ve Güney Kürdistan için ciddi bir tehdit oluşturmamaktadır. Esas olan bu saldırgan ve gerilim politikasına toplumsal meşruiyet gerekçesi sunan PKK eylemleri ve amaçlarının kapsamlı değerlendirilmesidir. * PKK'nin İmralı vesayetinden kurtarılması için, Güney Kürdistan Siyasi İradesi'nin net bir tavır sergilemesi bir zorunluluktur. * Kürd Sorunu'nu bir güvenlik sorunu gibi algılayan anlayışların terk edilmesi, demokrasi karşıtlarını güçlendiren gerginlik politikalarına son verilmesi ve askerin siyaset üzerindeki vesayetine son verecek demokratik bir Anayasının acilen yapılmasıdır. * Türkiye'nin AB yolundaki tüm engellerin ortadan kaldırılması, aynı zamanda toplumsal sorunların barışçıl çözümüne katkı sunacaktır. Dolayısıyla, halkımızın Güney Kürdistan'daki kazanımlarına saygı duyan ve komşuluk ilişkilerinin gereklerini yerine getiren bir Türkiye, bölge batağından en az zarar ile kurtulma şansını yakalıyabilir. Türk egemenlerinin Kürd halkının kazanımlarına olan tahamülsüzlüğü, Türkiye'de yaşayan tüm halk kesimlerine de zarar verdiği görülmelidir. * Bu yöndeki siyasal gelişmeler, Kuzey Kürdistan'da demokratik ulusal hareketin gelişimi için de zorunlu bir ön koşuldur. PKK'nin, bu siyasetinin engellenmesi veya Kürdistani bir niteliğe dönüştürülmesi, Güney Kürdistan'daki siyasal iktidarın kendi meşruiyetinin de bir gereği olarak algılanmalıdır. 18 Ekim 2007 suleymanakkoyun@hotmail.com