Baker-Hamilton Raporu ve Reflekslerimiz
19. yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle rahatlayan ABD ve müttefiği İngiltere’nin stratejik çıkarlarının bir gereği olarak Ortadoğu’ya müdahaleleri ve dolayısıyla Irak’ın işgali, Kürdistan’ı parçalayıp aralarında bölüşen sömürgeci devletlerin zararına ve Kürd halkının lehine işledi. Bu müdahalenin, Kürd halkına sunduğu ulusal kazanımlardan esinlenerek, Kürdistan’ın dağıtılan beyini ve parçalanan iskeletinin bütünlüğünü sağlamaya zemin döşediğine inanmaya başladığımız bir süreçte, dünya basınınına ’’Baker-Hamilton raporu’’ olarak yansıyan bir durum değerlendirmesi belgesine dayanılarak, ABD’nın 1970’li yıllarda olduğu gibi tekrar Güney Kürdistan ulusal kazanımlarını riske edebileceği endişesi, Kürdler arasında adeta bomba etkisi yaptı ve değim yerinde ise Kürdlerin paniklediğine ve olası en kötü senaryoları yazmaya başladıklarına üzülerek tanıklık ediyoruz. Bu kötü senaryolara katılmadığımı hemen not düşmek durumundayım.
Körfez savaşı ile start alan, ABD ve İngiltere’nin Irak’a müdahalesi daha da bir gündeme gelen Ortadoğu’daki statükoyu yeniden şekillendirme planları, Kürdler açısından yıllardır ertelenmiş sorunların çözümü için de yeni olanaklar sunuyor. Irak’ın yeniden yapılandırılması ve Kürdlerin federal devlet statüsü elde etmesi gerçeğinden yola çıkarak, bu operasyonun Irak ile sınırlı kalmıyacağını, Ortadoğu’da sınırların tekrar değişebileceği potansiyelini taşıdığına ilişkin görüşlerimi daha önceleri yazmıştım. Buna; BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi ) nin, bölgedeki dayanakları olarak da İsrail’den sonra, bölgede demokratik değişim ve dönüşüm dinamiğinin merkezinde olan Kürd halkı olduğunu ve ABD ile İngiltere’nin Ortadoğu’daki mevzilerini korumak veya daha da güçlendirmek politikalarından vaz geçmedikleri sürece İsrail devleti ve Kürd halkına dayanmak zorunda olduklarını eklemekte yarar görüyorum.
ABD’nin Irak müdahalesine karşı olmakla kalmayan aynı zamanda da, Irak’ta devam eden direniş güçlerine lojistik destek sunanların, Ortadoğu’daki statükonun devamında direten Türkiye Kemalist rejimi, Suriye Baas Rejimi, İran Şariatçı İslami Rejimi, Suudi Krallğı, Irak Baas Rejimi’nin artıkları ve bölgedeki diğer gerici güçler olduğu bilinmektedir. Baker-Hamilton raporu olarak adlandırılan belge, öz ittibarıyla Ortadoğu da ABD’nin, Irak’ı işgal öncesini öneriyor olması, gerçekçi olmadığı gibi uygulanabilir de değildir. Çünkü günümüz koşullarında Kürdleri merkeze koymayan hiçbir gücün Ortadoğu’da istikrarı sağlama şansı olamaz.
Baker-Hamilton raporunun Irak sorununa gerçekçi bir çözüm önermesi ve olumlu katkı sağlaması beklenirken, şimdiye kadar elde edilen kazanımları yadsıyan ve çözüm önerileri olarak da, ırak’ın işgalinden önceki konumunu ifade eden belirlemelerle dolu olması, tarafların üzerinde uzlaşmaya vardıkları ve halk oylaması ile anayasal bir çerçeveye oturtulan Irak halklarının iradesi hiçe sayılıyor. Kürdlerin yanısıra, Şiiler, Sünniler ve İsrail de bu rapordan memnun olmadıklarını belirtiler. Tüm tarafların farklı nedenlerden dolayı itiraz ettiği bir projenin yaşama geçme ve Irak’ta istikrarı sağlama şansı olur mu ? Sanmıyorum.
Türkiye, İran ve Suriye sömürgeci devletlerin Kürdistan odaklı ittifakları bozulmadan, Irak’taki çıkmazı aşmak çok zordur. Eğer Irak’ta bu çıkmaz yaratılmışsa, bu uğursuz ittifakın bunda rolü belirleyici niteliktedir. Şayet, Irak’ta istikrar sağlanması amaçlanıyorsa, bu sömürgeci ittifakın parçalanması gerekir.
Rapordan anlaşıldığı kadarıyla tüm hesaplar veya pazarlıklar özellikle de, Türkiye, İran ve Suriye’nin, Kürdistan Federal yapısına tahamülsüzlüklerine yanıt olacak biçimde düzenlenmiştir. Halbuki, Irak’ta artık Sünni, Şii ve Kürdlerin eskisi gibi bir arada yaşayabileceğini söylemek gerçekçi olmadığı gibi etik olarak da olanaklı değildir. Irak’ta istikrarın olmasa olmazı, bütün halkların veya mezheplerin kendilerini özgürce ifade edebileceği ve kendi kimlikleriyle kendilerini örgütleyip, özgürce ifade edebilecekleri bir modelin yaşama geçirilmesine saygılı olmayı gerektirmektedir.
Hiç zaman yitirmeden Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Irak Federal Kürdistan Bölge Başkanı Mesud Barzani ile federal hükümetin başbakanı Neçirvan Barzani başta olmak üzere raporun objektif olmadığını, Kürdleri dışladığını ve egemenliklerinin hiçe sayıldığını eleştirerek, raporun bir bütün olarak kabul edilemez olduğunu dünya kamuoyuna deklare ettiler. Bu haklı ve olumlu bir tepki olmakla birlikte yeterli değildir.
Kürd ulusal sorununu Güney Kürdistan ile sınırlama alışkanlığı, Güney Kürdistan siyasi iradesinin marjinal kalmasından başka bir anlam ifade etmiyor. On yılı aşkın bir süredir Güney’de iktidar olan Kürdler, diğer parçalarda yaşayan ırkdaşlarıyla ulusal bazda sıkı ilişkiler içine girmeleri gerekirken, komşu devletleri rahatsız etmemeyi amaçlayan bir politikanın tutsağı olmuş olmaları bir talihsizliktir. Güney’in güvencesi, diğer parçalardaki Kürdlerin örgütlülüğü ile orantılıdır. Güney Kürdistan siyasi iradesinin, diğer parçalarda yaşayan soydaşlarının sorunlarına sahip çıkması, başka ülkelerin iç işlerine müdahale biçiminde yorumlanamaz. Güney’li soydaşlarımızın bu konuda net ve cesur olmaları artık bir zorunluluktur. 21.yüzyılda artık takkiye yaparak politika yapmanın ne olanağı ne de bir inanırlığı kalmıştır. Ulusal birliğimize katkı sunacak olgularda, Kürdistan’nın her dört parçasında yaşayan Kürdler arasındaki dayanışma bilinci ve kararlılığı olmazsa olmazlarımızdan olmalıdır.
Gelecek yüzyılın stratejik hesaplarını yaparak Ortadoğu’ya demokrasi vaadiyle müdahale eden süper iki gücün bölgenin çağdışı rejimlerine karşı havlu atma gibi bir lüksleri olabilir mi? Sanmıyorum. Ortadoğu’yu terk etmek zorunda kalacak bir ABD’nin, dünya liderliğine oynama şansı veya güvenilirliği kalmayacağı gibi emperyalist sistemin çözülmesini de hızlandırır. ABD bunu göze alamaz. Ancak; devletlerin ilişkilerinde ebedi dostluklar olmadığı gibi ebedi düşmanlıkların da olmadığı tarihi deneyimler kanıtlamıştır. Kürdler ile ilişkilerinde bazı dönemler yakınlaşma görülmesine rağmen, 1960’li yıllardan itibaren ABD’nin temel politikası, Kürdistan’ın sömürge statüsünün devamını öngörüyordu. Ancak, Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra ABD’nin Kürdistan sorununa ilişkin stratejisi, Kürdler lehine değişmiştir. Başka bir değişle, 1990’lardan sonra ABD’nin Kürd sorununa ilişkin stratejik değişikliğini görmeden Ortadoğu’nun çok kaygan ve kaypak olan zemininde politika yapabilmenin güçleşeceği kanısındayım.
ABD’nin bölgedeki çelişkilerden kaynaklanan nedenlerden dolayı, Güney Kürdlerine yardım etmiş olması ve ardından da desteğini keserek Kürd ulusal haraketinin boğmasına katkı sunmuş olmasının nedenlerini, devlet çıkarlarının temel alındığı politikaların çok acımasız olduğu gerçeğinde aramak gerekir. Bu kullanılma riski, Kürdistan’ın dağıtılan beyini ve parçalanan iskeletinin bütünlüğü sağlanmadan hep gündemde olacağı kanısındayım. Kürdistan’ın sömürgeci dört devlet tarafından kuşatılmış olduğunun bir sonucu olarak da, Kürdlerin sömürgeci devletlerin birbirleriyle olan çelişkilerinde kullanılmış olduğu gerçeğini, Kürd halkı çok trajik bir biçimde yaşıyarak öğrendi.
Günümüz koşullarında, dünyada olduğu gibi Kürdistan’da da güç dengeleri değişmiş ve geçmiş ile kıyaslandığı zaman da tüm koşullar farklılaşmıştır. Eğer Kürd halkı kendi kazanımlarını korumak için ABD ve müttefiği İngiltere’nin desteğine gereksinim duyuyorsa, bunların da, statejik amaçlarına hizmet sunan ve bölge barışının sağlanmasının yanısıra, Ortadoğu’da istikrarın kurulması için Kürd halkının desteğini alma zorunluluğu vardır. Bu bağlamda, Baker-Hamilton raporunun önerildiği biçimiyle Kürdlerin zararına gelişebileceğini olanaklı görmüyorum.
Kısacası, Baker-Hamilton raporu Ortadoğu da ABD’nin, Irak’ı işgal öncesini öneriyor. Bu öneri gerçekçi olmadığı gibi uygulanabilir de değildir. Çünkü; günümüz koşullarında Kürdleri merkeze koymayan hiçbir gücün, Ortadoğu’da istikrarı sağlama şansı yoktur. Güney Kürdistan Federal Hükümeti’nin şimdiye kadar elde edilen kazanımlarını yadsıyan Baker-Hamilton çözümsüzlük önerilerine gösterdikleri demokratik reaksiyon olumludur. Ancak, on yılı aşkın bir süredir uluslararası koşulların kendilerine sağladığı iktidar olma serbestisini nasıl kullandıkları sorgulanmalıdır. Özellikle, Kuzey Kürdistan’lı siyasetçi artıklarının Türk şirketlerine taşeronluk yaptıkları bilinmesine rağmen, halkın parasından bu parazit kesime aktarılan milyonlarca doların nedeni ve hesabı sorulmalıdır.
Güney Kürdistan’da iktidar olmanın avantajı ile ülke kaynaklarının bir azınlık tarafından talan edilmesi, aynı zamanda oluşturulmak istenen sistemin niteliği hakkında da ipuçları sunmaktadır. Bu talan düzenine ve dolayısıyla dalkavukların nemalandırılması mantığına son verilmelidir. Ülke kaynakları tüm halk kesimleri arasında adaletli bir şekilde paylaştırılmasının yanısıra, Kürd ulusunun geleceğine hizmet sunan projelere yatırım yapılması bir zorunluluk olarak algılanmalıdır. Güney Kürdistan Federal yapısının güvencesi: Devlet olmanın bir gereği olarak, yaşamın tüm alanlarında kurumlaşmak ve Kürdistan’nın diğer parçalarında yaşayan Kürd halkının örgütlenmesine katkı sunmaktır.
Güney Kürdistan siyasi iradesinin, uluslararası düzeyde halkımızı bir bütün olarak temsil edebilecek, ulusal bir çatı kurumun yaratılmasına önayak olmaması veya olamaması düşündürücü değil midir?



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz