22 Temmuz 2007: Kemalizm Ve Türevlerinin İflası Tarihidir
Nasname okuyucularının çok yakından bildiği gibi ben; Kemalist Rejimin iç çelişkilerine taraf olma anlamında uzun bir süreden beri statükoculara karşı, AKP’nin yanlız bırakılmaması gerektiği üzerinde duruyordum. Dolayısıyla, halkımızın 22 Temmuz seçim sonuçları ile bu doğrultuda irade beyan etmiş olmasını çok anlamlı bulduğumu ifade etmek istiyorum. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve günümüze değin tek başına iktidar olan militer oligarşik erkin, gerginlikten nemalanan tüm yan oluşumlarıyla birlikte AKP’nin tek başına hükümet olmasını engelleme çabalarına karşın, tüm toplum kesimlerinin AKP’ye destek sunmuş olmasının nedenlerini iyi değerlendirmek, aynı zamanda geleceği öngörebilmek açısından da yaşamsal bir önem arz ettiği kanısındayım. Zira, militarist egemenlerin tüm provakasyonlarına karşın, AKP’nin kamuoyu desteğini neden almış olduğunun yanıtı hala orta yerde durmaktadır.
28 Şubat 1997 tarihinde MGK da karara bağlanan ve Türkiye siyasi tarihine “ post-modern bir darbe “ olarak geçen eylem, Ak Parti’nin doğumuna ebelik etmiştir. Başka bir değişle, AKP’nin; militarist egemenlerin demokratik sürece müdahalelerine gösterilen tepkinin bir sonucu olarak doğduğu ve farklı toplum kesimleri tarafından da hala destek gördüğü yadsınamaz bir olgudur. Bilindiği gibi AKP’nin hükümet olmasını bir türlü içlerine sindiremeyen militarist egemenler, 9 Kasım 2005 tarihinde Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanmasıyla başlayan ve 22 Mayıs 2007 tarihinde Ankara Ulus’da canlı bir bombanın patlamasıyla devam eden terör eylemleri ile toplumu germeyi amaçladığı ve Cumhuraşkanlığı seçimini de kilitleyerek, AKP’nin işini bitirmeyi amaçlıyordu. Ancak; militaristlerin çok kapsamlı provakasyon ve dayatmalarına karşın, Süleyman Demirel pratiğinde olduğu gibi şapkasını alıp gitmeyen Erdoğan, Genelkurmayın dayatmalarına karşı dik bir duruş sergileyerek, erken seçim kararı aldığına kamuoyu tanıklık etti. Dolayısıyla, AKP’nin militarist egemenlere karşı sergilediği duruş, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olmasının yanısıra, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne katkı anlamında önemsenmelidir.
AKP’nin 22 Temmuz seçimlerinde ezici bir çoğunlukla ikinci kez hükümet olmasındaki temel olgular; ekomomik istikrar, AB uyum yasalarından kaynaklanan kısmi demokratikleşmenin halk tarafından değer bulması ve Statükocuların Güney Kürdistan’ı işgal istemlerine yanıt olamamasının yanısıra belirleyici olan etken, militarist egemenlerin demokratik süreçlere müdahelelerine farklı toplumsal kesimlerin sandıkta verdiği bir reaksiyondur. Türk Silahlı Kuvvetlerinin demokratik süreçlere müdahale ettikleri, 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 muhtırası gibi güç kirliliğine dayanan eylemlerinden sonra yapılan tüm genel seçimlerde, halk ordunun mağdur ettiklerini iktidara taşımıştır. Dolayısıyla, dalkavuklar tarafından ileri sürüldüğü gibi Türkiye’de ordu en güvenilir kurum değildir. Daha önceleri de dile getirdiğim gibi tarihin tanıklığı, ordunun korku ve güvensizliğin bir bileşeni olduğu yönündedir. 22 Temmuz’da tarih bir kez daha tekerrür etmiştir. Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü bloke eden gücün Ordu olduğu gerçeğini kişisel kaygılardan dolayı görmemezlikten gelmek veya statükoyu koruma adına sorgulayabilme iradesinden feragat etmek, generalların insanlığa karşı işlemiş oldukları suçlara ortak olmaktır. Ordunun toplumun demokratik gelişim süreçlerine müdahalelerde kullandığı güç kirliliğinin doğal bir sonucu olarak çağdışı Kemalist Rejim çörümüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı, Üniverseteler ve devşirilen kalemleri kullanarak her tarafı kan ve talan kokan Orduyu kutsamaya çalışmanın hiç bir inanırlığı kalmadığı gibi 21.yüzyılda olanaklı da değildir.
22 Temmuz 2007 genel seçim sonuçları aynı zamanda siyasi partilerin halka önderlik etmesi bir yana, halkın gerisinde kaldığının da bir kanıtıdır. Başka bir değişle, halk siyasi oluşumları aşan veya dışlayan bir aksiyon ortaya çıkarmıştır. Halkın uluslararası ve bölge koşullarıyla uyumlu ortaya çıkardığı bu iradeyi iyi okuyamayan politik aktörlerin yaşama şansları olamıyacağı gibi, halka karşı da sorumlu bir konuma düşeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Kürdler; militarist egemenlerin tüm engelleme çabalarına karşın, AKP’nin gösterdiği bu başarıya Kürdistan Ulusal Kurtuluşu düzeyinde abartılı bir misyon yüklemeden, sadece Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne katkı anlamında elde edilmiş bir mevzi olarak değerlendirmesi ve AB sürecini yavaşlatan Kıbrıs ve Kürd Sorunları gibi anlaşmazlıkların hakkaniyet temelinde çözümüne katkı sunabileceği noktasında AKP’ye desteğini kalıcı kılması, sürecin de bir gereğidir. Dolayısıyla, statükocuların tüm engelleme çabalarına karşın, AKP’nin ezici bir çoğunlukla tekrar hükümet olmasını özgürlük ve demokrasi güçleri açısından bir başarı olarak değerlendirmek ve gereklerini yapmak, Kürd halkının da yararınadır
‘‘Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim’’ Farklı etnisitelerin inkarı üzerine inşa edilmiş bir yemine boyun eğen bir anlayıştan, Kürd halkının ulusal demokratik hakları kapsamında istikrarlı bir duruş sergileyebileceklerini beklemek, değim yerindeyse saflık olur. Zira, Kemalizm aşılmadan Kürd kimliğiyle Türk Parlementosu’nda siyaset yapma olanağının olmadığını, tarih bir kez daha kanıtlamıştır.
Dolayısıyla, yürürlükte olan ırkçı ve faşist 12 Eylül askeri anayasası temelden değiştirilmeden, DTP’nin parlamentoda temsil ediliyor olması, Kürd halkını sisteme entegre etmekten başka hiçbir anlam taşıyamayacağı kanısındayım. Zira, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünde iddia sahibi olanların meşruiyetten doğan haklarını hiçbir yasal kısıtlamayla sınırlamadan her platformda savunmak ve faşizmi sürekli kılan üniformalıların siyaset üzerindeki vesayetlerini sorgulayarak Türk ve Kürd halkları arasında demokratik uzlaşı ve hakça paylaşımı temel alan bir perspektifin de egemen olamasına katkı sunmaktır. Takkiyeci bir anlayışla miladı dolmuş çağdışı Kemalist Rejim’e yaslanarak politika yapmak, Kürd halkının ulusal demokratik hak ve istemleriyle bağdaşmaz.
Ortadoğu’da demokratik değişim ve dönüşümün dinamik gücü olan Kürdlerin, militer oligarşik erkin değirmenine su taşımadan kendi ülkelerinde iktidar olmayı temel alan ulusal projelere odaklanması kendisini dayatmıştır. Yani, Kürtler; Kürdistan’ın Yerel Yönetimlerinde, Belediyelerinde ve Sivil Toplum Örgütlerinde egemenliği amaç edinerek çalışma alanlarını açması ve dolayısıyla Kürdistan’da iktidar olması durumunda, Kemalist Rejim’in Kürd halkını inkar ve asimilasyon politikası aşılacağı gibi uluslararası toplum nezdinde de hatırı sayılır saygın bir konuma gelecektir. Kürdistan’da iktidar olamayan Kürdlerin, Türk parlamentosunda kendi kimlikleriyle politik sürece müdahil olabileceklerinin mevcut anayasa ile olanaklı olmadığı artık görülmelidir.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz