Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: AKP Rota Değiştirebilecek Mi? AKP Rota Değiştirebilecek Mi? ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 20 Nov, 2008 09:09:00 AKP Rota Değiştirebilecek Mi? suleymanakkoyun@hotmail.com Avrupa Birliği sürecini yönetmekte zorlanmasının yanı sıra, askerle uzlaştığı imajı verdiği veya Erdoğan'ın öfkesini kontrol edememesinden kaynaklanan densizlikleri baz alınarak, acaba; AKP rota mı değiştiriyor kaygısı farklı toplum kesimlerinde yaygınlaşarak dillendiriliyor. AKP'nin üç yılı aşkın bir süredir yer yer sergilediği yamuk duruşu, duyulan kaygılara kuşkusuz haklı bir zemin oluşturmaktadır. Oysa 2002 yılından başlayarak aleni bir biçimde dışa vuran sistem içi mücadele -28 Şubat sürecini bunun dışında tutarsak-, güç dengeleri ile orantılı olarak değişebildiği gibi, ideolojik ve politik iniş-çıkışlar ile devam ediyor. Söz konusu politik iniş ve çıkışların da ifade edilen kaygılara kaynaklık ettiğini düşünüyorum. Ancak, Türkiye Devleti'nin kurgulanış felsefesinin tarihi arka planı objektif bir değerlendirmeye tabi kılındığı oranda, bu sancılı ara geçiş sürecini doğru algılayabilmek daha bir olanaklı olur diye düşünüyorum. Yani, bu kaygıların yerinde olup olmadığını kavrayabilmek açısından yakın tarihin hafızasını kurcalamanın yanı sıra, uluslararası geçerli verili durumu da önemseyen bir yaklaşımı temel almak gerekir. Bu yöntem; aynı zamanda birey veya toplumun politik öngörü gibi konularda yanılma payını da minimalsize eder. Dolayısıyla, dışa vuran sistem içi çatışmalar dahi görmemezlikten gelinerek, sadece Kürd Sorunu özgülünde ve Erdoğan'a duyulan öfkenin kontrol edilememesinden kaynaklanan sübjektif bir yaklaşım, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden temel olguların bilince çıkartılmasını güçleştireceği gibi, toplumun yanlış mecralara sürüklenmesine de neden olabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Öte yandan da, AKP'nin önayak olduğu ama aksayarak da olsa devam eden bu sürece (AB) sağduyu ile yaklaşmak ve bu sürece taraf olmanın yanı sıra, yarınlara ilişkin politik tezatlara kapıyı aralamamak için de, söz konusu totaliter montaj devletin kurgulanış felsefesine ve günümüze doğru nasıl evirildiği sürecine kısaca değinmenin kuşkusuz yararı olacaktır. Osmanlı İmparatorluğu'nun batıda sürekli toprak kaybetmesi, İttihatçıları doğuya yönlendirmiştir. Yapay bir “Türk Ulusu” yaratmak isteyen devşirme İttihat ve Terakki kadroları, Ermeni Soykırımı'ndan sonra farklı etnik ve inançtan toplumsal kesimlere dayandı ve bir nevi koalisyon mantığı ile hareket ederek, Türkiye diye yapay bir devlet kuruldu. Ancak, Lozan Antlaşması ile kendilerini sağlama alan bu kadro, Eşraf Takımı'na dayanarak diğer koalisyon (!) güçlerine yöneldiler (Kürdler, Dindarlar, Kazım Karabekir, Çerkez Ethem ve kendi yoldaşları olan İttihatçılar gibi). Kısacası; Kemalist elit, İstiklal Mahkemeleri (Diyarbakır-Ankara-İzmir) ve Takrir-i Sükun kanunundan sonra kendilerine alternatif gördükleri tüm alternatiflerini tasfiye etti veya yıldırdı. Yukarıda ifade ettiğim kıyımları bile kendi varlık koşulları için yeterli görmeyen bu kadro, siyasi tekçiliği yeterli görmediği için de tüm toplumsal alanı; yani dili, dini ve kültürü de güç kirliliğine dayanan otorite yoluyla dönüştürerek tekleştirmeyi esas aldı. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi öznel niteliğinin -etnik ve coğrafi köksüzlük- bir gereği olarak sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi veya denetlenmesi gereken bir aygıt olarak asla kurgulanmış değildir. Tarihin dağarcığını sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük gibi değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği biçiminde nesnel bir misyon yüklendiği zaman görülecektir ki, montaj bir devlet kuran militarist elit; kendisi ile özdeşleşmeyen birey, parti ve sivil toplum örgütüne; hiçbir siyasal, sosyal, kültürel, örgütlenme ve yaşam hakkı tanımadı ve hâlâ tanımakta ısrar ediyor. Her ülkede siyasetin sınırlarını çizen bir ideolojik algılama geleneğinin olması doğaldır. Ancak, Türkiye'de bu sınırlar devletin kuruluşundan başlayarak günümüze dek kendisini devletin sahibi gören asker tarafından çizildiği ve temsil edildiği artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Başka bir değişle, Türkiye'de siyaset baştan beri ideolojik ve psikolojik olarak çerçevesi asker tarafından belirlenmiş bir alanda bulunmayı ve bu sınırlamanın getirdiği totaliter kodlara göre davranmayı toplumun her kesimine dayatmaktadır. Kısacası; Türkiye'de ordu kendisini her zaman rejimin sahibi, kollayıcısı ve anayasa üstü bir kurum gibi algılamış ve bu totaliter algısı hâlen devam etmektedir. 1950'lerden sonra Türkiye'de siyasi alanın genişlemesi veya daralması, sanki bir kuralmış gibi her zaman dış dinamiklerin dayattığı koşullarda, ama hep askerin onayı ve denetiminde gelişmiştir. Yani, Türkiye'de temel ideolojik-politik konular bir süreklilik arz ederek hep askere bırakılmıştır. Dolayısıyla, siyasetçilerin asker nezdinde hiçbir kıymeti harbiyeleri yoktur ve en vahimi de Türkiye devletinin üzerine inşa edildiği toplumsal gen bozukluğundan olacak ki, atanmışların, seçilmişler üzerindeki otoritesi -bazı istisnalar hariç- Türk toplumunda kanıksanmıştır. Hal böyle olunca da, ortaya risk almayan, gerçek toplumsal sorunlar karşısında edilgen kalan, ama bu sayede de zenginleşen ve siyasette var olmaya devam eden yamuk-yalaka bir siyasetçi tipolojisi ortaya çıkmıştır. Bunun verdiği rahatlık ile ordu; sistem üzerindeki örtülü vesayetini artık gizleme gereksinimini bile duymadan, aleni bir şekilde sivil iradeye kafa tutmakta, eskisi gibi yönetmek ve yönlendirmek istemektedir. Ancak, son yıllarda beklenmeyen bir değişimin ortaya çıkmış olması (AKP-AB süreci), askerin toplum üzerindeki psikolojik baskısının yanı sıra, siyaset üzerindeki ideolojik egemenliğini de zayıflatarak, siyasetçilerin önüne beklenmedik bir siyasi hareket alanı açmıştır. Bu sürecin verdiği avantajları Kürd temsilindeki (!) handikaba rağmen, kısmi de olsa kullanan AKP, genel anlamda fikir özgürlüğünden biraz yan çizse de inanç özgürlüğü konusunda takındığı kararlı tutumu, askerin muhtırası karşısında sergilediği dik duruşu, AKP'yi Kemalist statükodan nemalanan asker ve sivil bürokratik elitin yanı sıra, sistemin Kürd Ayağı olan Öcalangillerin da açık hedefi haline getirdi. AKP'nin; 2002 Genel Seçimleri'nde hiç beklenmedik bir anda tek başına hükümet olması ve ardından da AB'den müzakere tarihi almasından sonra, Kemalist statükocu elit ile AKP arasında gizlice yürütülen iktidar mücadelesi su yüzüne çıktı. AB Uyum Yasaları'nın tetiklediği Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin hız kazanmasının doğal bir sonucu olarak, inisiyatifin sivillere kaydığını gören egemenler, Özel Harp Dairesi'ni aktifleştirerek, 9 Kasım 2005'de Şemdinli'de terörü tırmandırma sinyali verdiği ve suçüstü yakalandığı artık bilinmektedir. PKK'nin de, Kürdler açısından hiçbir anlam ifade etmeyen, fakat askeri bürokrasinin değirmenine su taşıyan paralel eylemleri, AB sürecinin yavaşlamasına ve sürecin militarist güçlerin lehine dönüştürülmesine katkı sundu. PKK lideri Öcalan, İmralı Savunması'nda; “Silahlı savaşımız bir hataydı. Yüzde yüz kazanacağımızı bilsek bile tek bir kurşun sıkmayacağız” dedi. O zaman PKK neden 2004'ten başlayarak tekrar savaşı tırmandırdı ve Genelkurmay yerine, AKP'yi hedef tahtasına koydu gibi sorulara yanıt bulmak bile başlı başına tırmandırılan toplumsal gerginliğin arkasındaki gücü ele vereceği gibi, AKP'nin geldiği noktaya ve Öcalan’ın da asli görevine ışık tutacaktır. Keza, AKP'ye karşı Medya, üniversite, Yargı, Diyanet, Barolar, İşçi Sendikaları, uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi, Kürd halkı adına(!) mücadele verdiğini iddia eden PKK ile Sivil Toplum örgütleri olarak nitelenen, ama özünde MİT ve Özel Harp Dairesi tarafından projelendirilmiş bu “havuz” oluşumların yürüttüğü ideolojik, politik ve psikolojik harekâtın temelini; AB sürecini bloke etmek, AKP'yi sistem içine tam çekmek veya devre dışı bırakarak, çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilir kılmak oluştur. Gerisi detaydır! Kısacası; tüm olup bitenlerin nirengi noktasını devletin demokrasiye geçiş sürecinin sancılarını çektiğidir. Ancak, Tarihi hafıza ve somut verili durum, Kemalist Rejim'in İttihat ve Terakki'den miras aldığı tarihi misyon ile sürdürülebilirliğinin iletişim çağında olanaklı olmadığını, tam tersine, süreç; devletin Kemalist ideolojiden arındırılarak demokratik, özgürlükçü ve evrensel normları temel veri olarak algılayan bir anlayış sistematiği kapsamında yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılıyor. AKP'nin demokratik reformlar sürecinde tökezlemesi veya Kürd Sorunu'nun barışçıl çözümünde tutuklu olması, bizleri yanlış kulvarlara sürüklememelidir. Zira bu ara süreci demokrasi güçleri ile totaliter güçler arasında bir iktidar mücadelesi olarak görmek gerekir. Verili durum; 21.yüzyılda totaliter rejimlerin dış dinamiklerin de aktif desteği olmadan aşılmasının neredeyse olanaklı olmadığını kanıtlıyor. -Saddam Hüseyin örneğinde olduğu gibi- Bu anlamıyla, Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü açısından AB sürecinden kopmayan AKP misyonu önemsenmelidir. Hiç kuşkusuz, bunları söylerken Kürd Sorunu'na ilişkin AKP'nin de statükocu niteliğini görmemezlik etmiyorum. Keza, Erdoğan'ın halkımızın meşru temel bireysel hak ve özgürlük istemlerine bile nasıl densizce yanıt olduğunu ve bir bütün olarak statükocu zihniyet (buna AKP de dâhildir) henüz Kürd ve Kürdistan söylemlerine tahammül etmekten çok uzak olduğunu iyi bilenlerdenim. Zira Kemalist Rejim tüm kurumları ile aşılmadan, Kürdlerin kendi ulusal kimlikleriyle örgütlenmeleri ve açık siyaset yapabilmelerini olanaklı görmüyor ve bundan dolayı da AB sürecinin devam etmesini çok önemsiyorum. Kısacası, AKP'nin Kürd Sorunu'nun barışçıl demokratik çözümüne ilişkin statükocu olmasına karşın, Kemalist otoriter elite karşı, kendisi için de bir varlık nedeni olarak algılanan Avrupa Birliği Projesi’nden kopacağını olasılıklar arasında görmüyorum. Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü açısından hâlâ bir şans olarak gördüğüm AKP'ye karşı gösterilen sert tepkileri de, Kürd Sorunu özgülünde Erdoğan'a duyulan öfkenin kontrol edilememesinden kaynaklanan ve detaylarda boğulan sübjektif tepkiler olarak algılıyorum. 21 Kasım 2008