AKP Rota Değiştirebilecek Mi?
AKP Rota Değiştirebilecek Mi?
Avrupa Birliği sürecini yönetmekte zorlanmasının yanı sıra, askerle uzlaştığı imajı verdiği veya Erdoğan'ın öfkesini kontrol edememesinden kaynaklanan densizlikleri baz alınarak, acaba; AKP rota mı değiştiriyor kaygısı farklı toplum kesimlerinde yaygınlaşarak dillendiriliyor. AKP'nin üç yılı aşkın bir süredir yer yer sergilediği yamuk duruşu, duyulan kaygılara kuşkusuz haklı bir zemin oluşturmaktadır. Oysa 2002 yılından başlayarak aleni bir biçimde dışa vuran sistem içi mücadele -28 Şubat sürecini bunun dışında tutarsak-, güç dengeleri ile orantılı olarak değişebildiği gibi, ideolojik ve politik iniş-çıkışlar ile devam ediyor. Söz konusu politik iniş ve çıkışların da ifade edilen kaygılara kaynaklık ettiğini düşünüyorum.
Ancak, Türkiye Devleti'nin kurgulanış felsefesinin tarihi arka planı objektif bir değerlendirmeye tabi kılındığı oranda, bu sancılı ara geçiş sürecini doğru algılayabilmek daha bir olanaklı olur diye düşünüyorum. Yani, bu kaygıların yerinde olup olmadığını kavrayabilmek açısından yakın tarihin hafızasını kurcalamanın yanı sıra, uluslararası geçerli verili durumu da önemseyen bir yaklaşımı temel almak gerekir. Bu yöntem; aynı zamanda birey veya toplumun politik öngörü gibi konularda yanılma payını da minimalsize eder.
Dolayısıyla, dışa vuran sistem içi çatışmalar dahi görmemezlikten gelinerek, sadece Kürd Sorunu özgülünde ve Erdoğan'a duyulan öfkenin kontrol edilememesinden kaynaklanan sübjektif bir yaklaşım, toplumsal çatışmalara kaynaklık eden temel olguların bilince çıkartılmasını güçleştireceği gibi, toplumun yanlış mecralara sürüklenmesine de neden olabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.
Öte yandan da, AKP'nin önayak olduğu ama aksayarak da olsa devam eden bu sürece (AB) sağduyu ile yaklaşmak ve bu sürece taraf olmanın yanı sıra, yarınlara ilişkin politik tezatlara kapıyı aralamamak için de, söz konusu totaliter montaj devletin kurgulanış felsefesine ve günümüze doğru nasıl evirildiği sürecine kısaca değinmenin kuşkusuz yararı olacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun batıda sürekli toprak kaybetmesi, İttihatçıları doğuya yönlendirmiştir. Yapay bir “Türk Ulusu” yaratmak isteyen devşirme İttihat ve Terakki kadroları, Ermeni Soykırımı'ndan sonra farklı etnik ve inançtan toplumsal kesimlere dayandı ve bir nevi koalisyon mantığı ile hareket ederek, Türkiye diye yapay bir devlet kuruldu.
Ancak, Lozan Antlaşması ile kendilerini sağlama alan bu kadro, Eşraf Takımı'na dayanarak diğer koalisyon (!) güçlerine yöneldiler (Kürdler, Dindarlar, Kazım Karabekir, Çerkez Ethem ve kendi yoldaşları olan İttihatçılar gibi). Kısacası; Kemalist elit, İstiklal Mahkemeleri (Diyarbakır-Ankara-İzmir) ve Takrir-i Sükun kanunundan sonra kendilerine alternatif gördükleri tüm alternatiflerini tasfiye etti veya yıldırdı.
Yukarıda ifade ettiğim kıyımları bile kendi varlık koşulları için yeterli görmeyen bu kadro, siyasi tekçiliği yeterli görmediği için de tüm toplumsal alanı; yani dili, dini ve kültürü de güç kirliliğine dayanan otorite yoluyla dönüştürerek tekleştirmeyi esas aldı. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi öznel niteliğinin -etnik ve coğrafi köksüzlük- bir gereği olarak sivil toplum tarafından düzenlenmesi, yönlendirilmesi veya denetlenmesi gereken bir aygıt olarak asla kurgulanmış değildir.
Tarihin dağarcığını sadece olgu ve olayların kaydedildiği bir günlük gibi değil de, günlük olayların hazırlayıcısı, kökeni ve nedensel içeriği biçiminde nesnel bir misyon yüklendiği zaman görülecektir ki, montaj bir devlet kuran militarist elit; kendisi ile özdeşleşmeyen birey, parti ve sivil toplum örgütüne; hiçbir siyasal, sosyal, kültürel, örgütlenme ve yaşam hakkı tanımadı ve hâlâ tanımakta ısrar ediyor.
Her ülkede siyasetin sınırlarını çizen bir ideolojik algılama geleneğinin olması doğaldır. Ancak, Türkiye'de bu sınırlar devletin kuruluşundan başlayarak günümüze dek kendisini devletin sahibi gören asker tarafından çizildiği ve temsil edildiği artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Başka bir değişle, Türkiye'de siyaset baştan beri ideolojik ve psikolojik olarak çerçevesi asker tarafından belirlenmiş bir alanda bulunmayı ve bu sınırlamanın getirdiği totaliter kodlara göre davranmayı toplumun her kesimine dayatmaktadır. Kısacası; Türkiye'de ordu kendisini her zaman rejimin sahibi, kollayıcısı ve anayasa üstü bir kurum gibi algılamış ve bu totaliter algısı hâlen devam etmektedir.
1950'lerden sonra Türkiye'de siyasi alanın genişlemesi veya daralması, sanki bir kuralmış gibi her zaman dış dinamiklerin dayattığı koşullarda, ama hep askerin onayı ve denetiminde gelişmiştir. Yani, Türkiye'de temel ideolojik-politik konular bir süreklilik arz ederek hep askere bırakılmıştır. Dolayısıyla, siyasetçilerin asker nezdinde hiçbir kıymeti harbiyeleri yoktur ve en vahimi de Türkiye devletinin üzerine inşa edildiği toplumsal gen bozukluğundan olacak ki, atanmışların, seçilmişler üzerindeki otoritesi -bazı istisnalar hariç- Türk toplumunda kanıksanmıştır. Hal böyle olunca da, ortaya risk almayan, gerçek toplumsal sorunlar karşısında edilgen kalan, ama bu sayede de zenginleşen ve siyasette var olmaya devam eden yamuk-yalaka bir siyasetçi tipolojisi ortaya çıkmıştır. Bunun verdiği rahatlık ile ordu; sistem üzerindeki örtülü vesayetini artık gizleme gereksinimini bile duymadan, aleni bir şekilde sivil iradeye kafa tutmakta, eskisi gibi yönetmek ve yönlendirmek istemektedir.
Ancak, son yıllarda beklenmeyen bir değişimin ortaya çıkmış olması (AKP-AB süreci), askerin toplum üzerindeki psikolojik baskısının yanı sıra, siyaset üzerindeki ideolojik egemenliğini de zayıflatarak, siyasetçilerin önüne beklenmedik bir siyasi hareket alanı açmıştır. Bu sürecin verdiği avantajları Kürd temsilindeki (!) handikaba rağmen, kısmi de olsa kullanan AKP, genel anlamda fikir özgürlüğünden biraz yan çizse de inanç özgürlüğü konusunda takındığı kararlı tutumu, askerin muhtırası karşısında sergilediği dik duruşu, AKP'yi Kemalist statükodan nemalanan asker ve sivil bürokratik elitin yanı sıra, sistemin Kürd Ayağı olan Öcalangillerin da açık hedefi haline getirdi.
AKP'nin; 2002 Genel Seçimleri'nde hiç beklenmedik bir anda tek başına hükümet olması ve ardından da AB'den müzakere tarihi almasından sonra, Kemalist statükocu elit ile AKP arasında gizlice yürütülen iktidar mücadelesi su yüzüne çıktı. AB Uyum Yasaları'nın tetiklediği Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin hız kazanmasının doğal bir sonucu olarak, inisiyatifin sivillere kaydığını gören egemenler, Özel Harp Dairesi'ni aktifleştirerek, 9 Kasım 2005'de Şemdinli'de terörü tırmandırma sinyali verdiği ve suçüstü yakalandığı artık bilinmektedir. PKK'nin de, Kürdler açısından hiçbir anlam ifade etmeyen, fakat askeri bürokrasinin değirmenine su taşıyan paralel eylemleri, AB sürecinin yavaşlamasına ve sürecin militarist güçlerin lehine dönüştürülmesine katkı sundu.
PKK lideri Öcalan, İmralı Savunması'nda; “Silahlı savaşımız bir hataydı. Yüzde yüz kazanacağımızı bilsek bile tek bir kurşun sıkmayacağız” dedi. O zaman PKK neden 2004'ten başlayarak tekrar savaşı tırmandırdı ve Genelkurmay yerine, AKP'yi hedef tahtasına koydu gibi sorulara yanıt bulmak bile başlı başına tırmandırılan toplumsal gerginliğin arkasındaki gücü ele vereceği gibi, AKP'nin geldiği noktaya ve Öcalan’ın da asli görevine ışık tutacaktır.
Keza, AKP'ye karşı Medya, üniversite, Yargı, Diyanet, Barolar, İşçi Sendikaları, uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi, Kürd halkı adına(!) mücadele verdiğini iddia eden PKK ile Sivil Toplum örgütleri olarak nitelenen, ama özünde MİT ve Özel Harp Dairesi tarafından projelendirilmiş bu “havuz” oluşumların yürüttüğü ideolojik, politik ve psikolojik harekâtın temelini; AB sürecini bloke etmek, AKP'yi sistem içine tam çekmek veya devre dışı bırakarak, çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilir kılmak oluştur. Gerisi detaydır!
Kısacası; tüm olup bitenlerin nirengi noktasını devletin demokrasiye geçiş sürecinin sancılarını çektiğidir. Ancak, Tarihi hafıza ve somut verili durum, Kemalist Rejim'in İttihat ve Terakki'den miras aldığı tarihi misyon ile sürdürülebilirliğinin iletişim çağında olanaklı olmadığını, tam tersine, süreç; devletin Kemalist ideolojiden arındırılarak demokratik, özgürlükçü ve evrensel normları temel veri olarak algılayan bir anlayış sistematiği kapsamında yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılıyor.
AKP'nin demokratik reformlar sürecinde tökezlemesi veya Kürd Sorunu'nun barışçıl çözümünde tutuklu olması, bizleri yanlış kulvarlara sürüklememelidir. Zira bu ara süreci demokrasi güçleri ile totaliter güçler arasında bir iktidar mücadelesi olarak görmek gerekir. Verili durum; 21.yüzyılda totaliter rejimlerin dış dinamiklerin de aktif desteği olmadan aşılmasının neredeyse olanaklı olmadığını kanıtlıyor. -Saddam Hüseyin örneğinde olduğu gibi- Bu anlamıyla, Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü açısından AB sürecinden kopmayan AKP misyonu önemsenmelidir.
Hiç kuşkusuz, bunları söylerken Kürd Sorunu'na ilişkin AKP'nin de statükocu niteliğini görmemezlik etmiyorum. Keza, Erdoğan'ın halkımızın meşru temel bireysel hak ve özgürlük istemlerine bile nasıl densizce yanıt olduğunu ve bir bütün olarak statükocu zihniyet (buna AKP de dâhildir) henüz Kürd ve Kürdistan söylemlerine tahammül etmekten çok uzak olduğunu iyi bilenlerdenim. Zira Kemalist Rejim tüm kurumları ile aşılmadan, Kürdlerin kendi ulusal kimlikleriyle örgütlenmeleri ve açık siyaset yapabilmelerini olanaklı görmüyor ve bundan dolayı da AB sürecinin devam etmesini çok önemsiyorum.
Kısacası, AKP'nin Kürd Sorunu'nun barışçıl demokratik çözümüne ilişkin statükocu olmasına karşın, Kemalist otoriter elite karşı, kendisi için de bir varlık nedeni olarak algılanan Avrupa Birliği Projesi’nden kopacağını olasılıklar arasında görmüyorum. Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümü açısından hâlâ bir şans olarak gördüğüm AKP'ye karşı gösterilen sert tepkileri de, Kürd Sorunu özgülünde Erdoğan'a duyulan öfkenin kontrol edilememesinden kaynaklanan ve detaylarda boğulan sübjektif tepkiler olarak algılıyorum.
21 Kasım 2008



Yorumlar (17 gönderildi):
Bu yaziyi etrafa 'embesil' diye nitelemeler savuran arkadaslara ithaf ediyorum.
saygilar,
Erdoğan'ın yer yer söylemde densizleşmek dışında, ideolojik-politik olarak değiştiği kanısında değilim. Zira, teklerle başlayıp, teklerle biten ırkçı-şoven söylemi, Erdoğan'ın yeni söylemeye başladığı veya keşif ettiği kavramlar değildir. Öte yandan da, siyasi arenada boy gösteren tüm siyasi partilerin –DTP de buna dahildir- üniter devlete hiçbir ittirazları yoktur. DTP'nin cumhuriyetin değerlerine saygılıyız! söylemi ile Erdoğan'ın "tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak" gibi söylemleri aynı kapıya çıkıyor.Ve Erdoğan hep bu söylemlerin sahibi olmuştur, bu anlamıyla değişen Erdoğan değil, ancak ona abartılı bir misyon yükleyenlerde bir değişim söz konusudur.
Avrupa Birliği Projesi, bireyin özgürlüğünü öne alan bir değerler sistemidir. Bu aileye üye bir Türkiye; aynı zamanda toplumsal sorunların barışçıl çözümüne de zemin olacağı içindir ki, buna önayak olan AKP'yi önemsemek ile Kürd Sorunu'nun çözümüne ilişkin AKP'ye abartılı bir misyon yüklemek çok farklı şeylerdir. Dolayısıyla, AKP'ye duyulan kaygıların, O'na yüklenmiş olan abartılı bir misyondan kaynaklandığı kanısındayım.
Dolayısıyla, Erdoğan'ın resmi ideolojiye ilişkin düşüncelerinde bir değişim söz konusu değildir. Değişen veya fark edilen Kürd Ulusal Sorunu'nun çözümüne ilişkin Erdoğan'a yüklenen abartılı misyondur. Erdoğan Kürd Sorunu'nu çözmez-çözemez. Ancak, AB üyesi bir Türkiye, söz konusu sorunun barışçıl çözümüne zemin olur. AKP ve Erdoğan'a böyle bakmak, militarist egemenlere karşı ondan taraf olmak, densizliklerini "basitleştirmek" olarak değerlendirilmemelidir diye düşünüyorum.
Sevgilerimle
Bence de, AKP Türkiyenin AB katılması sürecinde gerekli olan; Askerinin Politika üzerinde ki tahakkümünün geritilmesi, Demokrasinin – Avrupa nın kabul ettiği normlar içinde- yasalar çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılması ve Kıbrıs işgalinin Askersel boyutta sonlandırılması sürecini mevcut partiler arasında ancak AKP gerçekleştirebildiğine inanıldığı için, hem Avrupa ve hemde ABD tarafından siyasi, diplomatik alanda desteklenmiş ve hala da desteklenmekte olan bir partidir.
Ancak son dönemlerde AKP nin özellikle de T.Erdoğanın Kürt sorununa yaklaşımında ırkçılık derecesine varan söylemleri ve şiddeti tekrardan gündemleştirmeleri ile Kemalistlerin /Askerlerin, AKP ye dolayısıyla T.Erdoğana olan tepkilerinin durgunlaşması arasında doğru bir orantı olduğuna inanıyorum.
AKP nin kürt politikasında resmi ve ırkçı söyleme yaklaşmasında ,Kemalistlerin uyguladığı sürekli basıncın yanısıra PKK nin ve onun yörüngesinde olan DTP nin de yürüttüğü olumsuz çatışmaların / kampanyalarında katkıları olduğu muhakaktır.
Böyle bir dönemde yapılması gereken M. Metiner gibi Erdoğanı kollayarak degil tam tersine onun açıklamalarına uygar tepkiler göstererek ve eleştirererek politik bir basınç uygulamaktır. Belki de böylelikle Demokrasi yörüngesinde çıkmış AKP yi tekrar eski yörüngesine oturtabiliriz.
Sevgi ve Saygılarımla
Öte yandan, Dünyayı yeniden biçimlendirmek isteyen ABD, eğer AKP'ye bu projeyi ihale etmişse ve bu Kürdlerin de solunum yollarını açıyorsa, niye Kürdler buna karşı olsun? Bu, Erdoğan'ın densizliklerini de savunuyorum anlamında algılanmamalıdır.
Elbette; Kürdler için elzem olan, egemen resmi ideolojiler-Kemalizm ve PKK- dışında Kürdistani bir anlayışın egemen kılınmasıdır. Bunun yol ve yöntemleri için de Kürdlerin söz konusu resmi ideolojiler dışında kalan büyük çoğunluğun kendi iradesini ortaya koyabilecek mekanizmaları yaratması, sürecin olmazsa olmazı olarak algılanmalıdır.
Ancak, bunu başarabilmek için de, eski anlayışların aşılmasının da zorunlu olduğu kabul edilmelidir.
nasildi ise ,bu günde öyledir yarinda öyle
olacaktir yani o cesitli emp.devletlere
bagli iyi bir usak parti oldugu gibi basta
mazlum kürd ulusu olmak üzere cesitli ulus
ve azinliklara düsman bir partidir ve
dolayisi ile böyle bir partiden demokra-
si beklemek kelimenin en iyi ifadesi ile söyleyecek olursak cehalettir.
Emperyalistlerin verdigi kemiklerle
ayakta duran,onur seref ve haysiyet
nedir bilmeyen, kendi cikarlari icin
adeta her seyi mübah gören,makyevelist-
lere parmak isirtacak derecede cok yüzlü
olan bir Basbakandan kürd sorununu cöz-
mesini beklemek hedef sasirtmak degil ise hayalciliktir...siz bakmayin onlarin
kemalistlerle kapismasina,onlar sadece
pastadan biraz daha pay almaya yönelik
manaevralardir...emper. bagli bir parti-
nin emp. klüp olan AB gibi bir yere
gelmesine muktedir olabilecek bir vasif
yüklemek siyasetten bir haber olmak demektir ve üstelik emp.esas niteligini
gizler bir özelligi oldugundan ötürü
"keza hic bir emp. güc kendisine bagli
sömürge bir gücü kendi sevyesine getirmez"özellikle bu görüsleri mahkum
etmek gerekir..selamlar
Türkiyede sekzen yıldır sivil irade egemen olmamış, yapılan seçimlerde salt çoğunlukla iktidar olan tüm partiler kendi proğramlarını pratik alanda uygulamaya niyetlendiklerinde militarist güçler hemen devreye girerek barikat oluştururlar. Yılardan beri varlığını sürdüre gelen dokunulmaz TABULARINI mevcut iktidara tarif ederek bizim milli hasasiyetlerimiz şunlardır sakın bunlara dokunmayın deyip tehdit ederler.
Dolaysıyla seçilenler daha işin başında teslim olurlar. Yılardır bu işlem peryodik olrak devam etmektedir ve hiç bir iktidar ciddi anlamda bu anti demokratik despot zihiniyete karşı koyamadı. Halkın kendilerine biçtiği rollü oynayamadılar. Askeri bürokratik yapı TBMM sini kendi direktif ve kararlarını onayan bir noter olarak gördü. Dört kuvvet komutanında oluşan çağdışı yapı siyaset belgesi adı altında perspektifler sunarak sivil iradenin özerinde hegemonik bir atmosfer oluşturup, denetimlerini gerçekleştirirler.
Ancak bu kılasik uygulamaya yeterli olmamakla birlikte AKP karşı çıktı ve bu çıkışlar halk tarafında benimsendi. Malum partiyi ikinci kez iktidar yaptı. Avrupa Birliği'ne dönük yüzü Kürd Sorunu'ndaki ılımlı ve umut verici söylemleri ile yapılan anketlerde bu partiyi birinci sıraya oturttu. Bu vaziyet karşısında hoşnut olmayan milliter yapı ulusal sol patentli oluşumları yasal olmayan karanlık güç odaklarını göreve davet etti. Bunlar Cumhuriyet Mitingleri adı altında sokağa dökülüp, AKP'ye büyük bir gözdağı verdiler.
Bir yandada hukuku devreye sokarak, AKP'nin kapatılması işlemini başlatılar. Erdoğan'ı ablukaya alan devlet, son olarak yedekte beklettiği Öcalan'a Erdoğan'ı Kürdistan'a sokmama talimatını vererek rolünü oyna dediler ve Öcalan da aynısını yaptı. Çoluk çocuğu sokağa döküp, amacına ulaşmış oldu. Bu kuşatmayı aşamayan zavalı Erdoğan teslim olmak zorunda kaldı...
Nasname
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10502750.asp?yazarid=3
Elçi, Kürt sorununu federatif sistemle çözüm bulunacağını bunun için Türkiye'yi bölmeye gerek olmadığını belirterek, "Biz diyoruz ki; Kürtler de tarihleriyle, coğrafyalarıyla, kendilerine özgü dil ve kültürleriyle, ülkelerinde çoğunluk olmalarıyla ve kendi ulusal kimliklerini benimseme nitelikleriyle Birleşmiş Milletler (BM) ölçütlerine göre bir halktır. Bütün dünyadaki halkların eşit olması gerekir. Eşit bir halk olarak kendi kendini yönetme hakkına sahip olması gerekir. Özyönetim hakkına sahip olması gereken bir halktır. Ancak bu halkı kullanırken, Türkiye'yi bölgeye, parçalamaya da gerek yoktur.
Mevcut sınırlara bağlı kalmak
Mevcut sınırlara bağlı kalarak Türkiye'nin bütünlüğü içinde kendi kendini yönetme hakkı kullanılabilir. Buna devlet içi kendi kaderini belirleme hakkı denir. Biz, bu ilkeden yola çıkarak merkezi bir yönetim değil, ademi merkeziyetçi bir yönetim istiyoruz. Bu hem çağdaş siyasi anlayışa uygun hem Türkiye'nin toplumsal yapısına uygundur ve Kürtlere de sahip olması gereken hakları kullanabilmeleri açısından da son derece adil ve makul bir formüldür. Bu formülün adı federatif sistemdir. Biz diyoruz ki Kürt sorunu federatif bir sistem içinde uygulanmalı. Bu nedenle, Kürtlerin de sahip olması gereken haklara kavuşmaları gerekir. Bizim programımız böylesine açık ve net bir programdır".
Mazlum ve mağdurların partisi
Dünyada mazlum olan mağdur olan herkesin yanında yer almak, mazlum ve mağdurun hak ve hukukunun mücadelesini yapan parti olacaklarını ifade eden Elçi, kendilerine model olarak Selahattin Eyyübinin insani yönünü seçtiklerini belirtti. Elçi, haçlı seferlerine katılan Hıristiyanların torunlarının bile saygı duyduğu Selahattin Eyyübi'deki insani damarın kendilerinde devam ettiğini ifade ederek, "Bu insani damarı taşıyan insanlar olarak yalnız kendine çalışan değil bütün insanların hayrına çalışan bir yönetim oluşturacaktır. Mazlum ve mağdurun yanında yer almak değil sadece onun hak ve hukukunu da gözetmektir" dedi.
Bir din neyi emretmişse
Mesela Güneyde ırak'ın kuzeyinde yarım yamalak bile olsa bir sürü dertlerle boğuşmasına rağmen etrafındaki komşular tarafından tamamen istikrarı bozulmasına ve içinin karıştırılmasına rağmen orada insani bir yönetim örneği gösteriliyor. Orada kimse dininden dolayı farklı bir muameleye tutulmuyor. Herkes inancını dinini seçmekte serbesttir. Bir din neyi emretmişse ona göre yaşama hakkına sahiptir" dedi.
Silaha 400 milyar dolar
Elçi, son zamanlardaki düşük yoğunluklu savaş nedeniyle 400 milyar dolarlık ekonomik kaynağı bölgeye silah, top, tüfek ve mermi olarak yağdırıldığını belirterek "Oysa büyük kaynağın ülkenin hayrına kullanıldığını zaman ülkenin tümünde refah seviyesinin nereye geleceğini tahmin edebilirsiniz. Biz diyoruz ki bu sorun halledilirse asayişe ödenen önemli devlet kaynakları halkın temel ihtiyaçları olan eğitim, sağlık ve altyapı hizmetlerine aktarılır. Ekonomik refah ve kalkınma sağlanır."diye konuştu.
NTVMSNBC.com
Elçi: PKK umutsuzluk kaynağı
Başını eski bakanlardan Şerafettin Elçi'nin çektiği "Hür Kürtler Grubu"ndan, PKK'ya sert eleştiriler geldi. Elçi, PKK ve emrindeki örgütlerin umut olmaktan öte umutsuzluk kaynağı olduğunu öne sürdü.
NTV08 Temmuz 2006 Cumartesi
ANKARA - 1978 yılında Ecevit hükümetinin Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi, partileşme sürecinde bulunan "Hür Kürtler Grubu" adına bir açıklama yaptı. Elçi, açıklamasında PKK'ya yönelik eleştirilerde bulundu. Elçi, "Türkiye'nin tüm sorunlarının çözümsüz kalmasının temel nedeni, Kürt sorununun adil ve kürtleri tatmin eden bir çözüme kavuşamamasıdır. Adil ve makul olan federatif sistemdir" dedi. Terör örgütü PKK ve onun emrindeki örgütleri "Umut olmaktan öte, umutsuzluk kaynağı" olarak değerlendiren Elçi, "terörist örgüt" damgası yiyen bir hareketin başarılı olma şansının sıfır olduğunu söyledi. Elçi, Demokratik Toplum Partisini de eleştirdi. 1978 yılında Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde Bayındırlık Bakanlığı görevinde bulunan Elçi, 3 Ocak 1997'de Demokratik Kitle Partisi'ni kurmuş ancak parti, programındaki bazı görüşler nedeniyle 26 Şubat 1999'da kapatılmıştı. Şerafettin Elçi'nin ismi 17 Aralık 2004'teki Brüksel Zirvesi öncesi yurtdışında yayınlanan "Kürtler ne istiyor?" başlıklı bildiriye imza atanlar arasında da yer almıştı.
Daha önce okudugum ve bir dahada bulamadigim o harika yaziyi ariyorum.
Sait.lerin anlatildigi uzun yazidan sözediyorum.
Kürtlerin özgür olmak icin,yakin tarihlerde,taniklari hala yasarken,koyuldugu yolda ,karsilastiklarini anlatiyorsunuz ya,onu ariyorum.
Hani Serefettin Elci nin,Ömer Cetin in müdahil olduklari yazi.
Cok etkileyiciydi,akliniza saglik.
Okurken,düsünürken bu günleri hak verdim kendimize acikcasi.Bize birakilan karanlik bir tarih,burdaki iliskiler,tezgahlar bu günlere dak uzamis.PKK nin girift ilskilerinin köklerini nerede arama sorunuyla karsi karsiya kaliyorum.Dersim direnisinde,Sex Sait baskaldirisinde kanli kama arkadan geldi."SORO"nun
yaptiklarini düsündügümde,akil alacak gibi degil diyorum ilkin,sonra yürek agrim diniyor.Raman,Bucak asiretlerini ve digerlerini düsünüyorum,Mit le iliski hic yadirganmamis o zamanlar.
Sonra yüregi temiz solcular cikmis ortaliga,artmislar habire,Yüzaki olmuslar Kütlerin,Necmettin gibileri ve diger arkadaslarimiz.
Yaptiginiz calisma,pesinde kosturdugumuz
sorularin yanitinin kapisini aralamasina yardim ediyor.
Iyiki bu aydinlik akillara sahibiz.
Sait lerin dönemine iliskin taniklarimiz hayattayken,bizlerin tarih fukaralari olarak ortada gezmemize ne denirki.
Sevgilerimi gönderiyorum
http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/354.html
Yorum yaz