Anasayfa | Yazarlar | Süleyman Akkoyun | Kıbrıs:Türkiye'nin AB Sürecindeki İlk Kırılma Noktasıdır

Kıbrıs:Türkiye'nin AB Sürecindeki İlk Kırılma Noktasıdır

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

Kıbrıs:Türkiye'nin AB Sürecindeki İlk Kırılma Noktasıdır

Türkiye'de devlet olanaklarının kendilerine hortumlanması ile palazlanan ve devasa ekonomik birikimin yanı sıra çağın en ileri teknolojisine sahip olan Türk Medyası, tüm toplumsal sorunlarda olduğu gibi Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak da, Genelkurmayın bir birimi gibi hizmet sunmaktadır. Kürdistan sorunun çözümüne yönelik tutumlarında olduğu gibi, Kıbrıs sorununun çözümünde de ırkçı ve şoven statükoculuğa hizmet sunmaktadır.

Türkiye'nin, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve arifesinde de genel seçimler sürecine girdiği bir ortamda, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik dayatmalar, sorunun çözümümden çok çözümsüzlüğünün devamına hizmet eder. AB'nin, Türkiye gündeminin ilk sırasına taşıdığı Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik önerilerin haklı gerekçeleri olmasına karşın, hem siyaset etiği, hem Türkiye’de vesayet rejimine karşı süregelen iktidar mücadelesinin boyutu ve hem de buna olası olumsuz etkileri açısından zamanlama doğru değildir.

AB; asker ve sivil tüm statükocu güçlerin hedef tahtası haline gelmiş AKP'nin, seçimler arifesinde Kıbrıs gibi kritik bir sorunun çözüm riskini göğüsleyemeyeceğini öngörmesi gerekmez miydi?

Kemalist statükoculuğun çözülmesine katkı sunan tüm sorunlarda olduğu gibi, Kıbrıs sorununun çözüm önerilerini de tersinden okuyan ırkçı-şoven Türk medyasının demokrasi karşıtı gerici güçlerin politikalarına katkı sunması anlaşılır bir şeydir. Ancak, Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünde yararı olan toplum kesimleri ve aydın diye geçinen zevatın de bu dezinfarmasyon ve ahlaki dejenerasyona sessiz kalmalarını garipsiyorum.

Burada amacım, M.Ö. 4. yy'da Persler'den, Makedonyalı İskender'e, sonra da Roma hakimiyetine geçen ve 1571’te Lala Mustafa Paşa'nın Osmanlı İmparatorluğu'na kattığı Kıbrıs tarihinin günümüze dek olan süreçlerini anlatmak değildir kuşkusuz. Burada amaç, Kıbrıs sorunun çözümüne/çözümsüzlüğüne ilişkin tartışmalardan önce, yanıtlanması gereken bazı sorular vardır.

Örneğin;

Kıbrıs neden sorun oldu?

Kıbrıs ne zamandan beri bir sorundur ve neden bu sorun çözümlenmeden günümüze kadar gelmiştir?

Sorunun kendisi kavranılmadan çözüm olarak getirilen önerilerin, sorunun çözümüne katkı sunması olanaklı olur mu?

Bu bağlamda, soruna temel teşkil ettiğine inandığım ve Türkiye'nin milliyetçi reflekslerden dolayı kabullenmekte zorlandığı, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na kısaca göz atmanın yararlı olacaktır.

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile şu hususlar karara bağlanmıştı: ''Ada'da kendilerine has özelliklerini devam ettirebilecek iki cemaat, yani Türk ve Rum cemaatleri vardır. Bunları temsil eden iki cemaat meclisi, bütün işlerde ortak hareket edilmesini sağlayacaktır. Cumhuriyet'in yönetimiyle ilgili olarak bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin %70 üyesi Rum, %30 üyesi Türk tarafından olacaktır. Cumhuriyet idaresi ‘‘Başkanlık'' sistemi olup, Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından seçilecektir. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve yardımcısında toplanmış olup, 7'si Rum, 3'ü Türk olmak üzere kurulan bir hükümete sahip olacaklardır. Bakanlar Kurulunda bütün kararların mutlak çoğunlukta alınması gerekmektedir. Cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakları vardır. İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak, yüzde yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallelerin idaresi o cemaatin memurlarına bırakılacaktır. Ayrıca beş büyük şehirde müstakil beş Türk belediyesi kurulacaktır. Rumların ve Türklerin ayrı mahkemeleri olacak ve bunların da üzerinde bir Türk ve iki Rum'dan müteşekkil bir Yüksek Adalet Divanı olacaktır. Başkanlığını ise tarafsız bir hukukçu yapacaktır. Cumhuriyet'in ordusu, polis ve jandarma teşkilatındaki oran %60 Rum, %40 Türk şeklinde olacaktır. Cumhuriyet'in resmi dili Türkçe ve Rumca olarak kabul edildiği gibi, Türkiye ve Yunanistan'ın milli ve mahalli bayramlarının da Ada'da cemaatlerce kutlanabilmesi de kabul edilmiştir.''

Bu kapsamda formüle edilen ve kabullenebilir bir formül olan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nı Türkiye bir türlü kabullenemediği gibi, bugün yaşanılan tıkanıklığa zemin yaratmak için provakatif eylemler sürecini başlattı.

1960 anayasasını kabullenememenin bir sonucu olarak Ada'daki provakatif eylemlerine hız veren Özel Harp Dairesi, Rum ve Türk toplumları arasındaki gerginliği körükleyerek halkları birbirlerine kırdırmış ve Ada'yı işgal etmenin uluslararası ayağını oluşturmuştu.

EOKA'nın neler yaptığını tam bilmesek bile, T.M.T (Türk Mukavemet Teşkilatı) diye adlandırılan kontra örgütün yaptıklarını bugün bilme olanağına sahip olduğumuz gibi, Türkiye'nin 1950'li yıllardan başlayarak Ada'daki istikrarı bozmak ve 1974 işgalinin gerekçelerine zemin hazırlamak için Özel Harp Dairesi'ni devreye soktuğu artık bir sır değildir.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ilk Türk Büyükelçisi olarak görev yapan Kemal Girgin'in anılarında dile getirdikleri, Türkiye'nin 1950'li yıllardan başlayarak Kuzey Kıbrıs'ı işgal etmenin planını oluşturmayı örgütlediğine dair tezi doğrular niteliktedir.

Aktarıyorum:

‘‘1950'li yılların ortalarında Lefkoşa'da Türk gençlerinden ‘‘Volkan'' adıyla gizli bir teşkilat kurulmuştu. Bir nefsi müdafaa teşkilatıydı. Sonraları işler büyüyünce Menderes'ın onayı ve Zorlu'nun isteğiyle bütün Ada'da kolları olan T.M.T (Türk Mukavemet Teşkilatı) kuruldu. Başına da Türk Albay özel Harp'çi Rıza Vuruşkan getirildi.''

Özel Harp Dairesi'nden Albay Rıza Vuruşkan’ın, Türkiye İş Bankası'nın Lefkoşa'daki şubesine müfettiş olarak atandığını, Vuruşkan'ın yerini, Özel Hapçı Albay Kenan Çoygun'a bıraktığını da biliyoruz.

Büyükelçi Girgin anılarının devamında;

''1962 sonbaharında ben oradan ayrılırken de Albay Kenan Çoygun elçilik kadromuzda Ateşe Kemal Coşkun adıyla göreve başladı. Çok cesur ve atak olan bu değerli subayımız, Mücahit'lerin daha da çok çoğalmasına ve yetişmelerinde başrolü oynadı. En krizli dönemde, 1962-1967 yılları arasında büyük hizmetler görerek, (ne gibi hizmetler?) adeta bir kahraman oldu'' diye ekliyor.

Kafkas halklarından devşirilen Albay Çoygun'un Kıbrıs Türkleri üzerinde de çok büyük korku yaratmış olduğunu da tarihe not düşebiliyoruz.

Araştırmacı Ahmet An ise, Özel Harp'çi Rauf Denktaş ile ilgili şu bilgileri aktarmaktadır;

‘‘1964 yılında Erenköy'de bulunduğu sırada, oradaki öğrencilere kendisinin Türkiye Genelkurmay'ına bağlı olduğunu söylemiş olan, Kıbrıs Türk Lideri Rauf Denktaş'ın, Kıbrıs sorunundaki belirleyici rolü 1958'den beri önemini korumaktadır'' diyor. Katılıyorum. Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında Denktaş'ın bağlı olduğu Daire'nin, eski adıyla özel Harp Dairesi ve yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye 1950'lerden itibaren Kıbrıs Ada'sını işgal etmenin planını yapmıştır. Bunun için de, Özel Harp Dairesi Ada'da örgütlenmiş ve işgalin gerekçelerini hazırlamak için kirli oyunlar tezgâhlamıştır. Özel Harp Dairesi'nin Türkiye pratiğini iyi bildiğimiz için de, Türkiye’nin EOKA'ya yüklemeye çalıştığı cinayetler/provokasyonlar bu örgüt tarafından yapılmış olabileceğini iddia etmekte hiçbir sakınca görmüyorum.

1974 Kuzey Kıbrıs'ın işgalinden hemen sonra Ada'nın nüfus bileşimini bozmak amacıyla çok gizlilik içerisinde yürütülen bir operasyon ile on binlerce yoksul Kürd'ün ev ve toprak vaadiyle Ada'ya transfer edildiğinin de canlı tanığıyım. (transfer döneminde Mersin Öğretmen Okulu öğrencisiydim ve okulumuz transfer edilenlere konaklama noktalarından biriydi. Okulumuzdan transfer edilenlerin tümü Kürd ve Elazığ, Muş, Van gibi Kürdistan illerinden getirilmişlerdi)

Türk Solu'nun nitelik olarak karşıtına dönüşmüşlüğüne ilişkin bir örnek teşkil ettiği için, Doğu Perinçek'ın Kıbrıs ile ilgili daha önceleri söylediklerine bakmakta yarar vardır.

1976 yılında yayımlanan “Kıbrıs Meselesi” isimli kitapta Perinçek, şunları söylüyordu;

Türkiye'nin Kıbrıs'ı işgalinden sonra halkların birbirine kırdırılması, görülmedik bir noktaya ulaşmıştır. Türk işgalinin devam etmesi Yunan askerlerinin Ada'da kalmasına neden olmakta, yeni katliam ve cinayetler için gerekli ortam yaratılmaktadır. Katliamların esas sorumlusu, Kıbrıs'ta yangınlar çıkaran iki süper devletle birlikte Ada'daki yabancı askeri kuvvetlerdir... Bugün Kıbrıs'ta durum nedir? Yabancı ülkelerin askeri müdahale ve işgalleri sonucunda Kıbrıs'ın bağımsızlığı yok edilmiştir. Kıbrıs topraklarının neredeyse yarıya yakını Türkiye'nin işgali altındadır. Bu bölgelerde egemen olan Türkiye devletinin otoritesidir. Kıbrıs bugün Türkiye'nin altmış sekizinci vilayeti durumundadır. İki gün önce ‘Bağımsız Kıbrıs' sloganının şampiyonluğunu yapan Türkiye hükümeti Kıbrıs'ı işgal ettikten sonra ülkenin bağımsızlığa kavuşmasının önündeki esas engel haline gelmiştir… Türkiye hâkim sınıfları, Kıbrıs'taki Türk toplumu üzerindeki baskıları ileri sürerek müdahalede bulundu. Yarın sözgelişi Türkiye'deki Kürt milliyetinin ezildiği ileri sürülerek yabancı bir devlet Türkiye'ye silahlı müdahalede bulunsa, bu müdahale haklı mı olacaktır?” diyen günümüzün Topal Osman'ı, şimdi de tam tersi bir söylemin sözcülüğünü yapmaktadır. Bellek kaybına uğratılmış Türk toplumunun bunu sorgulayabilme şansı var mı? Olmadığı kanısındayım.

Özel Harp Dairesi'nin bir elemanı olan Rauf Denktaş'ın tasfiyesi, aynı zamanda AKP'nin militarist oligarşik erke karşı bir zaferi olarak okunmalıdır. 1974 yılında Türkiye tarafından işgal edilen Kuzey Kıbrıs'ın her iki toplum için de kabul edilemez olduğunu görmek gerekir. Dolayısıyla, Kıbrıs sorununda, tarafların sağduyulu düşünmeleri ve çağdaş dünya koşulları ile uyumlu, Türk ve Rum toplumlarının eşitliğini esas alan, barışçıl demokratik bir çözümün kanallarını açmaları gerekir. İşgalde diretmek çözümsüzlük olduğu kadar, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne karşı olan statükocu güçlerin işine yarayacaktır.

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerde ilk kırılma noktası Kıbrıs sorununda olacak. Kürd Ulusu’na yapılan tarihi haksızlıkların barışçıl, eşit hak ve hukukun temeline dayalı bir biçimde çözülmesi noktasında da ikinci bir kırılmalar olacağını öngörmek gerekir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak; Türkiye bu sorunlarla zaman kayıp etmek istemiyorsa, hem Kıbrıs hem de Kürdistan’daki işgalci ordusunu geri çekmelidir. Zira bundan başka da kalıcı bir çözüm yolu yoktur.

10 Aralık 2006

Süleyman Akkoyun

suleymanakkoyun@hotmail.com

Yorumlar (4 gönderildi):

salih .. 07 Feb, 2011 06:04:28
avatar
Süleyman Akkoyun'dan yine güzel bir yazı
Zihin açıcı ve bellek tazeleyici. Yunanistan ve Türkiye büyük bir olasılıkla İngiltere'nin de katkısyla Bağlantısızlar hareketi ile kendi ayakları üzerine durmaya çalışan Kıbrıs'ı ve Makarios'u , askerî nedenlerle içettiler.

Perinçek o dönem Maocu üç dünya teorisi temelinde "iki süper güce" karşı savaşıyordu. 12 Eylül Darbesi olduğunda da "'Atataürkçü' askerler sosyal emperyalizmin temsilcileri ile sol teröristleri içeri alacak" hayâli ile yaşıyordu.

Dinsel muhalefet güçlenince de askerci atatürkçü yola devam ediyor .

Yazı baştan da belirttiğim gibi güzel ve zihin açıcı. Ancak gerçekçi değil;kısa vadede uygulanması mümkün olmayan birşy. Bir ara Kıbrıslı Türkler Avrupa Birliği meselesiyle birleşik devlete evet derken Grek tarafı "kayış attı". Şimdi döndük başa. Seçimlere kadar ise Akp, Kürt Açılımı dahil diğer açılmayan açılımlardan kaybettiği oyları milliyetçiliğe oynayarak kapatma sevdasında olduğundan Kıbrıs ve İsrail Fatihi rollere ihtiyaç duymakta.

Kürdistan meselesi ise askerin şu an nerdeyse en önemli varlık nedenidir. O iş de olacak. Ama mecbur kaldıkları zaman.
Süleyman Akkoyun .. 08 Feb, 2011 05:12:15
avatar
Sevgili Salih;

Bu makale 2006 yılında yazılmıştır ve AB/AKP konusunda bazı çelişkileri barındırıyor gibi algılanmasını doğal karşılıyorum. Zira söz konusu değerlendirme, Türkiye’nin seçim atmosferine girdiği ve statükocu odakların var güçleriyle demokratikleşme sürecine karşı durduğu bir dönemde, AB’nin Kıbrıs konusunda hükümete yüklenmesinin doğru olmadığını vurgulamaya çalışmıştım. Çünkü süreç itibarıyla yanlış buluyordum.

Kıbrıs sorunun arka planını işleyerek, sorunu bilince çıkarmaya ve eninde sonunda Türkiye’nin Ada’dan askerini çekmek zorunda kalacağına vurgu yapmaya çalışmıştım. Neticede o günün koşullarına göre bir durum değerlendirmesidir. Dolayısıyla, eksiklikler/çelişkiler barındırıyor gibi yorumlanmasını çok doğal karşılıyorum.

Ayrıca pozitif eleştiri ve yorumlarınızla Nasname’ye yaptığınız katkılardan dolayı da sevgi ve saygılar sunuyorum.
salih .. 08 Feb, 2011 01:47:49
avatar
Elimin altinda su an dogru klavye yok;isyerinden yaziyorum. Tesekkürler ve makalelerinizi bekliyoruz. Basarilar ve iyi günler dilegiyle.
Seyhmus Ceylan .. 08 Feb, 2011 02:47:02
avatar
Ingilizler;Turkye Cumhuryetini kurdurdu.Kibrisin 3 Garantör deveti vardir;Yunanistan,Turkye ve Ingiltere.Ingilterenin Kibrista Askeri ussleri var.1974 Makaryoz bu ussleri kaldirmak istedi o zaman Ingilizler Turkleri saldirti.Kibris sorunu istense bir gecede cözulur,fakat Ingilizler cözum istemiyor.Cunku adadaki uslerni kayib etmek istemiyorlar.Bunu butun Turkye biliyor.Ben AYDINIM diyenlerde.Bu Haksisliga karsi yanliz birkactane NAMUSLU AYDINLAR SESINI YUKSELTTI.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

Puanlama
5.00