Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Ergenekon Devletin Dışa Vurumudur Ergenekon Devletin Dışa Vurumudur ================================================================================ Süleyman Akkoyun on 02 Sep, 2008 02:30:00 ERGENEKON DEVLETİN DIŞA VURUMUDUR suleymanakkoyun@hotmail.com Türkiye'deki “derin” yapılanmalara ilişkin defalarca yazdım. Tekrarın tekrarı da olsa, uzun bir süredir gündemi belirleyen “Ergenekon Operasyonu” ve bunun toplumun farklı kesimlerinde yaratmış olduğu abartılı beklentiler üzerine, Ergenekon'un ne olup olmadığına ve nereye kadar gidebileceğine ilişkin düşüncelerimi yeniden, Nasname okuyucuları ile paylaşma gereğini duydum. Türkiye ve Kürdistan'da resmi tarih ve resmi ideolojilerden arınmış özgür bir yaklaşım eksikliğinden kaynaklanan handikap; toplumsal çatışmalara kaynaklık eden olguların bilince çıkartılmasını sadece sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda olguların kurgulanış felsefesini ve tarihsel geri planını dikkate almayı da güçleştirip, bireyin olguyu bilince çıkarmasını karmaşıklaştırıyor. Dolayısıyla, hem Ergenekon'un yapısı ve hem de Abdullah Öcalan'ın da bu derin yapılanmanın üyesi olup olmadığı gibi bunaltıcı/kırıcı bir tartışmaya kilitlenmenin temel nedeni; yukarıda ifade etmeye çalıştığım, resmi tarih ve resmi ideolojilerden arınmış özgür bir yaklaşımın, totaliter yapılanmalarda yaşam hakkı bulamamasından kaynaklanmaktadır. Zaten, Devlet'in işlediği siyasi cinayetler ile PKK'nin bir gelenek haline getirmiş olduğu iç infazların Kürd toplumunda yaratmış olduğu travmaların sonuçlarına bakarak bile, birbirlerine karşıtmış gibi görünen odakların, özünde aynı karargahtan yönetildikleri ve birbirlerini beslemiş oldukları rahatlıkla tesbit edilebilir. Bu duruma en açık örneklerden biri de, şantaj ve tehditler sonucu PKK ile çalışmak zorunda bırakılan, Musa Anter'in öldürülmesi olayıdır. Çok iyi biliniyor ki, Musa Anter, kendisine PKK tarafından verilmiş olan bir işi yerine getirmeye çalışırken, yani PKK'den ayrılmış olan Hogır kod adlı Cemil Işık'la görüşüp, onu yeniden PKK'ye katılmaya ikna etmeye çalışırken, öldürülmüştür. Yani, Musa Anter ”Cellat”ın eline bilinçlice verilmiştir. Buna benzer örnekler çoktur. Şurası iyi bilinmeli!.. 1999'dan sonra Öcalan tarikatından kaçmış veya kopmuş olmalarına rağmen, kendilerini paklayabilmek endişesiyle, pısırıklaşarak detaylarda boğulan eski “komutan”ların sergilediği yamuk duruş, PKK'de egemen kılınan kişilik bozulmasından kaynaklansa dahi, sonuçta; Öcalan-Devlet ilişkisinin tüm yönleriyle deşifre edilmeden bu günlere taşınmış olmasına katkı sunmuştur/sunmaktadır. Dolayısıyla, kişisel kaygılardan dolayı "susmak", "pısırıklaşmak" söz konusu bireyleri temize çıkarmaz/çıkarmamalıdır. Defalarca yazmış olduğum gibi, Türkiye'de Ergenekon türü çeteleri temsil eden güç silahlı bürokrasidir, senaryosunun yazıldığı ve tatbikatının yapıldığı yer de, Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı olan Özel Harp Dairesi'dir. Bu Daire toplumsal organizmanın tüm hücrelerine kadar örgütlenmiştir. Amaçları arasında; Kemalist otoritenin toplum üzerindeki hakimiyetini korumak için toplumun nabzını tutmak, silahlı bürokrasinin belirlediği yolda yürümesini ve garnizon kültürlü tek bir toplum yaratmak için sürekli taşaron örgütler kurmak ve yönlendirmektir (Kürdistan'da PKK ve Hızbullah gibi). Aslında, 1972-1980 süreci kavranmadan, Türkiye'de muhalefet ve iktidarın görünmez organlar tarafından yönlendirildiği ender ülkelerden biri olduğu gerçeğini kavramak çok güçtür. Bunu kavramak için en basit formül, 1970'lerden bu yana Doğu Perinçek'le Abdullah Öcalan'ın ilişki, çelişki, çatışma ve Kemalist çöplükte buluşma süreçlerine bakmaktır. Türkiye'de egemen asker elit; kendi egemenlik alanında politik boşluğa yer bırakmayacak kadar değişik siyasi oluşumlar kurarak/yönlendirerek vb. yollarla, çok ince bir stratejiyi hep izleyegelmiştir. Kürd siyasi aktörlerinin bunu görememiş veya geç görmüş olması, halkımız açısından büyük bir talihsizlik olmuştur. Keza, söz konusu aktörlerin PKK'yi de devletin bu stratejisinin Kürdistan'a uyarlanmış bir versiyonu olduğunu algılayamaması veya geç algılamasının halkımıza faturası çok ağır oldu ve olmaya da devam ediyor. Tarih; Türkiye'de terörün başlaması ve durmasının, gerginliklerin tırmandırılması ve düşürülmesinin, farklı toplum kesimlerini çatıştırarak sokaklarda can ve mal güvenliğinin bırakılmamasının, siyasi belirsizlik yaratarak darbelere zemin hazırlayan ve yönetenlerin, öte yandan da topluma kendini kurtarıcı olarak sunan ve yutturan temel gücün; Genelkurmay bünyesinde örgütlenmiş olan Özel Harp Dairesi olduğuna tanıklık eder. Bu totaliter elit, ayrıca bir darbe ideolojisi olan "Kemalizm"i ordunun eliyle toplumun her kesimine dayatmış ve kendisiyle özdeşleşmeyen hiçbir birey, parti ve sivil toplum örgütüne; siyasal, sosyal, kültürel ve örgütlenme hakkı tanımamıştır. Dolayısıyla, Ergenekon türü çeteler, Özel Harb Dairesi'nin cılkı çıkmış tortularından başka bir şey değildir. Başka bir değişle, Ergenekon ve benzeri suç örgütleri, buz dağının sadece görünen bölümüdür. Buz dağının derinliklerinde ise, Genelkurmay Karargahı'nın ev sahipliğini yaptığı, Özel Harb Dairesi vardır. Türkiye egemenlerinin Kürd halkına karşı uyguladığı inkar ve imha konseptinin sürdürülebilirliğini olanaklı kılmak için baş vurduğu entrikaların birer sürümleri olan bu çeteler, otoriter elitin kendilerine verdiği serbesti ile evrimleşerek kontrol dışına çıkmıştı. Çoğunluğu asker kökenli olan bu insan müsveddelerinin sınır tanımayan provokatif eylemleri doğal olarak kamuoyunun dikkatini Ordu'nun üzerine çekmişti. Sonuçta, deşifre olmuş bu çeteler, Türkiye'nin demokrasiye geçiş sürecine ayak direten otoriter asker/sivil elite de yük olmuştu. Öte yandan, bu tortulara yargı yolunun açılmasına izin veren otoriter güç (askeri bürokrasi), toplumda sarsılmış olan prestijinin onarılması ve çeteleşmenin omurgasını oluşturan Özel Harb Dairesi'nin kamuflajını amaçlamaktadır. Ayrıca, toplumda genel kabul gören hükümet (AKP) ile iktidarın (Ordu) uzlaşarak bu çetelerin üzerine gittiği savı kısmen doğru olmakla beraber, AKP'nin devlet içerisinde konumlanmış olan tüm suç örgütlerinin üzerine gittiği veya gidebileceği tezi ise bir yanılsamadır. Zira, günümüzde uluslararası verili durumdan kaynaklanan nedenlerden dolayı Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümüne cepheden direnebilme olanağı bulamayan ve dış dinamiklerin de büyük katkısı ile kontrollu değişim ve dönüşüme zorlanan direnç odağı yine aynı güçtür. Ergenekon operasyonu (sıraladığım nedenlerden ötürü), uluslararası bağlantıları ile birlikte, Özel Harp Dairesi'nin Kürd halkına karşı uyguladığı barbarlıkta kirlenen bağırsaklarını temizleme operasyonudur. Ama diğer yandan da devletin açığa çıkmamış yüzünün açığa çıkması ve toplumda demokrasi, şeffaf devlet, çeteler ve en önemlisi de bu çetelerin Kürd hak ve özgürlüklerine karşı pervasızca uygulamalarının tartışma gündemine taşınması açısından, demokrasiyi genişletici pozitif bir fonksiyon sahibi olduğu objektif olarak önemsenmeli ve desteklenmelidir. Zaten, gerek yargılanan kişiler gerekse yargılanmaya konu olan olaylar, sanıkların emeklilik döneminde değil de, ama hâlâ görevde oldukları döneme ait oldukları dikkate alındığında, bu objektif fonksiyon, yani Devletin görünmeyen yüzünün görünür kılınması gerçeği, daha iyi anlaşılmaktadır. Yani, bir özet olarak ifade etmek gerekirse; Ergenekon Operasyonu; Özel Harp Dairesi'nin Kürd halkına karşı uyguladığı barbarlıkta kirlenen bağırsaklarını temizleme operasyonu olarak düşünülmüş olması iddia edilse bile, objektif olarak devletin dışa vurumuna da hizmet etmektedir. Burada esas sorun, Ergenekon'un Kürd ayaklarının bu soruşturmaların dışında tutulup tutulmayacağı sorunudur. Tutulduğu oranda Devletin Kürd politikası daha da net ortaya çıkacağı gibi, gizlendiği oranda ise bu politikanın yürütülmesinde mutabakatın Devlet katında sağlanmış olduğu ortaya çıkacaktır. Çünkü; Musa Anter örneğinde de belirttiğim gibi, hemen hemen ileri sürülen tüm iddialarda görülebileceği gibi, hem sanıklar ve hem de olaylar, esas olarak Kürd Sorunu ve Kürd Halkının Ulusal ve Demokratik Hakları ve mücadelesi ile direkt bağlantılıdır.. Ancak, Abdullah Öcalan'ın bu kirli işlerin neresinde olabileceği gerçeği, Süleyman Demirel'in basına yansayan şu sözlerinde gizlidir. Demirel; “Abdullah Öcalan'ın İstanbul'dan Ankara'ya gelmesine keşke izin verilmeseydi. O zamanlar Dev-Genç'i bölmek için böyle bir yol izlendi… Kürd gençlerini Marksistlerin elinden kurtarmak ve Dev-Genç bölünmek istendi. Bunda başarılı olundu olunmasına ama Abdullah Öcalan yağdan kıl çeker gibi kaydı gitti. Keşke Tuzluçayır'da öldürülseydi!” Diyor. Başka söze gerek var mı? 31.08.2008