Ergenekon Devletin Dışa Vurumudur
Süleyman Akkoyun
suleymanakkoyun@hotmail.com
Türkiye’deki “derin” yapılanmalara ilişkin defalarca yazdım. Ama yine de, tekrarın tekrarı da olsa, uzun bir süredir gündemi belirleyen “Ergenekon Operasyonu” ve bunun toplumun farklı kesimlerinde yaratmış olduğu abartılı beklentiler üzerine, Ergenekon’un ne olup olmadığına ve nereye kadar gidebileceğine ilişkin düşüncelerimi, Nasname okuyucuları ile paylaşma gereğini duydum.
Türkiye ve Kürdistan’da resmi tarih ve resmi ideolojilerden arınmış özgür bir yaklaşım eksikliğinden kaynaklanan handikap; toplumsal çatışmalara kaynaklık eden olguların bilince çıkartılmasını sadece sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda olguların kurgulanış felsefesini ve tarihsel geri planını dikkate almayı da güçleştirip, bireyin olguyu bilince çıkarmasını karmaşıklaştırıyor. Dolayısıyla, hem Ergenekon’un yapısı ve hem de Abdullah Öcalan’ın da bu derin yapılanmanın üyesi olup olmadığı gibi bunaltıcı-kırıcı bir tartışmaya kilitlenmenin temel nedeni; yukarıda ifade etmeye çalıştığım, resmi tarih ve resmi ideolojilerden arınmış özgür bir yaklaşımın, totaliter yapılanmalarda yaşam hakkı bulamamasından kaynaklanmaktadır.
Zaten, Devlet’in işlediği siyasi cinayetler ile PKK’nin bir gelenek haline getirmiş olduğu iç infazların Kürd toplumunda yaratmış olduğu travmaların sonuçlarına bakarak bile, birbirlerine karşıtmış gibi görünen odakların, özünde aynı karargahtan yönetildikleri ve birbirlerini beslemiş oldukları rahatlıkla tesbit edilebilir. Bu duruma en açık örneklerden birisi de, şantaj ve tehditler sonucu PKK ile çalışmak zorunda bırakılan, Musa Anter’in öldürülmesi olayıdır. Çok iyi biliniyor ki, Musa Anter, kendisine PKK tarafından verilmiş olan bir işi yerine getirmeye çalışırken, yani PKK’den ayrılmış olan Hogır kod adlı Cemil Işık’la görüşüp, onu yeniden PKK’ye katılmaya ikna etmeye çalışırken, öldürülmüştür. ”Cellat”ın eline bilinçlice verilmiştir. Buna benzer örnekler çoktur.
Şurası iyi bilinmeli!.. 1999’dan sonra Öcalan tarikatından kaçmış veya kopmuş olmalarına rağmen, kendilerini paklayabilmek endişesiyle, pısırıklaşarak detaylarda boğulan eski “komutan”ların sergilediği yamuk duruş, PKK’de egemen kılınan kişilik bozulmasından kaynaklansa dahi, sonuçta, Öcalan-Devlet ilişkisinin tüm yönleriyle deşifre edilmeden bu günlere taşınmış olmasına katkı sunmaktadır. Dolayısıyla, kişisel kaygılardan dolayı "susmak", "pısırıklaşmak" söz konusu bireyleri temize çıkarmaz-çıkarmamalıdır.
Defalarca yazmış olduğum gibi,Türkiye’de Ergenekon türü çeteleri temsil eden güç silahlı bürokrasidir, senaryosunun yazıldığı ve tatbikatının yapıldığı yer de, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan Özel Harp Dairesi’dir. Bu Daire toplumsal organizmanın tüm hücrelerine kadar örgütlenmiştir. Amaçları arasında; Kemalist otoritenin toplum üzerindeki hakimiyetini korumak, toplumun nabzını tutmak, silahlı bürokrasinin belirlediği yolda yürümesini ve garnizon kültürlü tek bir toplum yaratmak için de, sürekli taşaron örgütler kurmak ve yönlendirmektir (Kürdistan’da PKK ve Hızbullah gibi). Aslında, 1972-1980 süreci kavranmadan, Türkiye’de muhalefet ve iktidarın görünmez organlar tarafından yönlendirildiği ender ülkelerden biri olduğu gerçeğini kavramak çok güçtür. Bunu kavramak için en basit formül, 1970’lerden bu yana Doğu Perinçek'le Abdullah Öcalan’ın ilişki, çelişki, çatışma ve Kemalist çöplükte buluşma süreçlerine bakmaktır. Türkiye, kendi egemenlik alanında politik boşluğa yer bırakmayacak kadar değişik siyasi oluşumlar kurarak-yönlendirerek vb. yollarla, çok ince bir stratejiyi hep izleyegelmiştir. Kürd siyasi aktörlerinin bunu görememiş veya geç görmüş olması, halkımız açısından büyük bir talihsizliktir. Ne yazık ki, Kürd halkının PKK’yi devletin bu stratejisinin Kürdistan’a uyarlanmış bir versiyonu olduğunu algılayamamasının faturası halkımıza çok ağıra mal oldu ve olmaya devam ediyor.
Tarih, Türkiye’de terörün başlaması ve durmasının, gerginliklerin tırmandırılması ve düşürülmesinin, farklı toplum kesimlerini çatıştırarak sokaklarda can güvenliğinin bırakılmamasınnın ve siyasi belirsizlik yaratılmasının ardında olan; topluma kendini kurtarıcı olarak sunan, darbelere zemin hazırlayan ve yöneten gücün, Genelkurmay bünyesinde örgütlenmiş olan Özel Harp Dairesi olduğuna tanıklık eder. Bu totaliter sistem ayrıca, bir darbe ideolojisi olan "Kemalizm"i ordunun eliyle toplumun her kesimine dayatmış ve kendisiyle özdeşleşmeyen hiçbir birey, parti ve sivil toplum örgütüne; siyasal, sosyal, kültürel ve örgütlenme hakkı tanımamış, tanımayacak da.
Dolayısıyla, Ergenekon türü çeteler, Özel Harb Dairesi’nin cılkı çıkmış tortularından başka bir şey değildir. Başka bir değişle Ergenekon ve benzeri suç örgütleri, buz dağının sadece görünen bölümüdür. Buz dağının derinliklerinde ise, Genelkurmay Karargahı’nın ev sahipliğini yaptığı, Özel Harb Dairesi vardır.
Türkiye egemenlerinin Kürd halkına karşı uyguladığı inkar ve imha konseptinin sürdürülebilirliğini olanaklı kılmak için baş vurduğu entrikaların birer sürümleri olan bu çeteler, otoriter elitin kendilerine verdiği serbesti ile evrimleşerek kontrol dışına çıkmıştı. Çoğunluğu asker kökenli olan bu insan müsveddelerinin sınır tanımayan provokatif eylemleri doğal olarak kamuoyunun dikkatını Ordu’nun üzerine çekmişti. Sonuçta, deşifre olmuş bu çeteler, Türkiye’nin demokrasiye geçiş sürecine ayak direten otoriter asker-sivil elite de yük olmuştu. Öte yandan, bu tortulara yargı yolunun açılmasına izin veren otoriter güç, (askeri bürokrasi) toplumda sarsılmış olan prestijinin onarılması ve ülkede çeteleşmenin ana omurgasını oluşturan Özel Harb Dairesi’nin kamuflajını amaçlamaktadır.
Ayrıca, toplumda genel kabul gören hükümet (AKP) ile iktidarın (Ordu) uzlaşarak bu çetelerin üzerine gittiği savı kısmen doğru olmakla beraber, AKP’nin devlet içerisinde konumlanmış olan tüm suç örgütlerinin üzerine gittiği veya gidebileceği tezi ise bir yanılsamadır. Zira, günümüzde uluslararası verili durumdan kaynaklanan nedenlerden dolayı Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümüne cepheden direnebilme olanağı bulamayan ve dış dinamiklerin de büyük katkısı ile kontrollu değişim ve dönüşüme zorlanan direnç noktası yine aynı güçtür.
Ergenekon operasyonu (sıraladığım nedenlerden ötürü), uluslararası bağlantıları ile birlikte, Özel Harp Dairesi’nin Kürd halkına karşı uyguladığı barbarlıkta kirlenen bağırsaklarını temizleme operasyonudur. Ama diğer yandan da devletin açığa çıkmamış yüzünün açığa çıkması ve toplumda demokrasi, şeffaf devlet, çeteler ve en önemlisi de bu çetelerin Kürd hak ve özgürlüklerine karşı pervasızca uygulamalarının tartışma gündemine taşınması açısından, demokrasiyi genişletici pozitif bir fonksiyon sahibi olduğu objektif olarak önemsenmeli ve desteklenmelidir.
Zaten, gerek yargılanan kişiler gerekse yargılanmaya konu olan olaylar, sanıkların emeklilik döneminde değil de, ama hala görevde oldukları döneme ait oldukları dikkate alındığında, bu objektif fonksiyon, yani Devletin görünmeyen yüzünün görünür kılınması gerçeği, daha iyi anlaşılmaktadır. Yani, bir özet olarak ifade etmek gerekirse; Ergenekon Operasyonu; Özel Harp Dairesi’nin Kürd halkına karşı uyguladığı barbarlıkta kirlenen bağırsaklarını temizleme operasyonu olarak düşünülmüş olması iddia edilse bile, objektif olarak devletin dışa vurumuna da hizmet etmektedir. Burada esas sorun, Ergenekon’un Kürd ayaklarının bu soruşturmaların dışında tutulup tutulmayacağı sorunudur. Tutulduğu oranda Devletin Kürd politikası daha bir da net ortaya çıkacağı gibi, gizlendiği oranda ise bu politikanın yürütülmesinde mutabakatın devlet katında sağlanmış olduğu ortaya çıkacaktır. Çünkü Musa Anter örneğinde de belirttiğim gibi, hemen hemen ileri sürülen tüm iddialarda görülebileceği gibi, hem sanıklar ve hem de olaylar, esas olarak Kürd sorunu ve Kürd halkının ulusal ve demokratik hakları ve mücadelesi ile direk bağlantılıdır..
Ancak, Abdullah Öcalan’ın bu kirli işlerin neresinde olabileceği gerçeği, Süleyman Demirel’in bu sözlerinde gizlidir. Buyrun! “Abdullah Öcalan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gelmesine keşke izin verilmeseydi. O zamanlar Dev-Genç’i bölmek için böyle bir yol izlendi… Kürd gençlerini Marksistlerin elinden kurtarmak ve Dev-Genç bölünmek istendi. Bunda başarılı olundu olunmasına ama Abdullah Öcalan yağdan kıl çeker gibi kaydı gitti. Keşke Tuzluçayır’da öldürülseydi!” Başka söze gerek var mı?
31.08.2008



Yorumlar (16 gönderildi):
Eski PKK'li, yeni muhaliflere dukundurmanız harika, ancak çok merak ediyorum: Bu, insan bozuntuları konuşacak mı? Mesela; Halil Ataç,Nizamettin Taş, Süleyman Çürükkaya(Selim'e kurban olsun),Apo'nun karakutusu yosma Kesire Öcalan ve benzerleri. Ne dersiniz?
Hürmetler ve iyi ki varsınız!
medyadaki aciklamalarimda detaylara saplanip kaldim.Hogir´in JITEM le calistigini bile bile Musa Anter`i Hogir`i iknaya göndermeleri,Vedat Aydin`i tuzaga dusurmek icin; Numan kod adli Selahattin Görgulu`nun Batman ve Diyarbakir sehir merkezinde görevlendirilmesi? Butun bunlar dusundurucudur.
Eski PKK`li ust duzey kadrosu iken herhangi bir nedenden dolayi ayrilanlara gelince;Sizler sadece Apo`yu ve resmen itirafci olanlari karalamakla kurtulacaginizi ve tarihi görevinizi yerine getirdiginizi mi saniyorsunuz? Eski`nin hesabini vermeden ,yeni örgutler kurmak hayalinden vazgecin.Inandirici olamazsiniz.Bazilariniz da halkin PKK`ya verdigi bagislari cebelez edip sivistiniz.Su an bilmem nerede keyif catiyorsunuz.Benim gösterdigim medeni cesaretin yuzde birini gösterin ve konusun.Susmaniz sizi ilahi adaletten, halkin adaletinden kurtaramaz.Konusun ve eski pisliklerinizden arinin. Ancak bu sekilde halk sizi afedebilir.
Halil Atac ( Zahperli Halil)! özellikle
sen eski kadrolardansin.1978 deki "Urfa-Hilvan mucadelesi" döneminden beri Apo`nun gölgesi gibisin.Bircok seyden haberdarsin.Saklanip susman neyi haleder ki?Eger durust davranabilirsen ciltler dolusu kitap yazabilirsin.Diger eski lider kadrolara da ayni öneride bulunuyorum.Gun susma gunu degil,gerceklerin halk tarafindan bilinmesi icin,konusma gunudur.Konusmamiz belki kisisel cikarlarimizi zedeleyebilir.Fakat bu halkin cikari her turlu kisisel cikarin ustunde tutulmali diyenler sizlerdiniz.
Gecmiste benim gibi siradan kadrolara liderlik yaptiniz.Fakat su andaki suskun ve kacak tavriniz bizi hayrete dusuruyor.Hangi endise sizi gercekleri aciklamaktan alikoyuyor acaba?
Gec olmadan, is isten gecmeden cesitli kanallarla gercekleri ve gecmisteki suc ortakliginizi aciklayin ve halktan özur dileyin.Hic degilse ömrunuzde bir kez durust davranin.gercek isminizle meydana cikmaktan korkuyorsaniz, baska isimlerle yazin.Dunya fani,ömur kisadir.
Son sansinizi kullanin ve cikin meydana.
Aksi takdirde tarihin ve halkin nefreti ebediyete kadar sizinle olacaktir.Benim gibi eski bir gunahkarin size son tavsiyesidir bu.Kime cagri yaptigimi bilmeyenlere kisa bir referans vereyim;
Kesire Öcalan ( Fatma)
Halil Atac( Ebubekir)
Numan Ucar ( Mahir Welat)
Baki Karer ( Suleyman)
Nizamettin Tas (Botan)
Selahattin Celik (Selim hoca)
Suleyman Curukkaya (Doktor Suleyman)
ve su an adini hatirlayamadigim daha bircok APO muhalifi oldugunu söyleyerek ayrilanlar.Buyrun göreve,hic degilse ömrunuzun son demlerinde insanliga ir hizmetiniz olsun.
Slueyman Demirel'den yaptiginiz asagidaki aktarmanin kaynagi varmidir? Herhangi bir kitap? roportaj? konusma metni, tanik? vs
Beni bu konuda aydinaltirsaniz cok sevinirim.
tesekurler, saygilar
“Abdullah Öcalan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gelmesine keşke izin verilmeseydi. O zamanlar Dev-Genç’i bölmek için böyle bir yol izlendi… Kürd gençlerini Marksistlerin elinden kurtarmak ve Dev-Genç bölünmek istendi. Bunda başarılı olundu olunmasına ama Abdullah Öcalan yağdan kıl çeker gibi kaydı gitti. Keşke Tuzluçayır’da öldürülseydi!”
http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=13608
Ayrıca; Necdet Pekmeci’nin söz konusu kitabını referans alan ve kullandığım alıntıya atıfta bulunan onlarca internet sitesi gösterilebilinir.
Saygılarımla
Yahu bu kisiliksiz karektersiz madrabazin pesinde gidenleri anlamakta zorlaniyorum. Son AV.GOR"erinde sacma sapan seyler soyluyor. Kemalizm denilen tek-tipci irkci gorusu ovuyor, eski yol arkadaslarini ihbar ediyor. Bu duskun resmen klinik vakkalik bir adam. Sanirim 10-yil oldu bu iyice bunaldi. Bu politik kadavranin pesine gidenler aklinda suphe duyuyorum. Ne diyelim, "M.Kemal ocalan" onulmaz bir hastaliga yakalanasin inim inmim inleyerek olesin. Selam, sevgi ve saygilarimla...
Batmanlı kardeşimizin eleştirisine ise katılmıyorum. Bunun duygusal güdülerle ortaya konduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, söz konusu örgüte ilişkin düşüncelerimi koruyorum. Zira, Hızbullah’ın ne olup olmadığına ilişkin yakın tarihteki olaylar, bulgular ve toplumsal yapımızda yaratmış olduğu tahribatlar, Batmanlı kardeşimizini değil, tersine bizi doğrulamaktadır.
Saygılarımla
Yorum yaz