Hissizlikte Trajediyi Anlamak…
Bir baba, aklını, idrakini elinden söküp alacak kadar ne yaşamış olmalıydı ki, silahı eline aldı, kendi bedeninden olan canları bir bir kana bulayarak katletti? Önce Meryem, Ahmet ve Şaziye, Sevilay ve hayat arkadaşı.
Meryem 14 yaşındaydı, Ahmet 12, Şaziye 8, Sevilay 3…Dört can, bir melek kadar masumdular ve gecenin karanlığında gelecek güzel günlerin rüyalarında geziniyorlardı. Baba kurşunuyla hayata veda edeceklerini, yataklarının kefenleri olacağını akıllarının köşesinden bile geçirmemişlerdi. Hiçbir çocuk, o berrak dünyasında böylesi bir dehşete yer açamaz çünkü.
Anlaşılır şey miydi bu, bir baba, nasıl kıyardı can kuzularına?
Hiç yer vermedikleri, yakınından dahi geçirmedikleri bu ihtimal, gerçekleri oldu yavruların. Cinnet geçiren baba, dört çocuğu ve eşini göğüslerine sıktığı kurşunlarla öldürüp son kurşunu da kendi kafasına sıkarak bir ocağı söndürdü.
Gazetelerin, haber yükü altında hantallaşan sayfaları arasında birkaç satırla geçti ve bir süre sonra hızla değişen gündem, yaşanan bu trajediyi arka sıralara iterek kısa sürede tüketti. .
“Babanın cinneti” başlığıyla anılan bu olay, milyonluk kentlere itiş tıkış doluşan bizleri ne derece etkiledi? Biraz durup düşündürdü mü? Sanmam! Çünkü çok yoğun işlerimiz arasında buna ayıracak zamanımız yok!
Bir baba, aklını, idrakini elinden söküp alacak kadar ne yaşamış olmalıydı ki, silahı eline aldı, kendi bedeninden olan canları bir bir kana bulayarak katletti? Önce Meryem, Ahmet ve Şaziye, Sevilay ve hayat arkadaşı.
Araba homurtularının, ter-parfüm kokularının iç içe geçtiği kaldırımlarda sağır duvarlara çarpıp parçalandı bu kederli son. Bir yetim yüzü kadar buruk ve solgun. Sonra hızla ilerledi arabalar, dev panolardan cennete çağıran pırıltılı reklamlar kamaştırdı gözleri, hayalleri. Daha yüreklerde küçük bir sarsıntı yapamadan çoktan eskiyip unutuldu aile faciası.
Bir filmin karelerini izler gibiyiz. Vurulup yerde yatanların az sonra ayağa kalkarak hayata dönecekleri düşüncesine odaklanmışız. Bir film setinin kamera arkası görüntüleri eşliğinde anlamaya çalışıyoruz en korkunç olayları. Çünkü gerçeğe yer yok yaşamlarımızda. Bir sanalın etrafına dolanmış yüreklerimiz, his yok, heyecan yok, merhamet, sevgi yok.
İlkokula gittiğimiz yıllarda, boynuna astığı teypten, gurbet dönüşü trafik kazasında yaşamını yitirenlerin ya da bir başka nedenle vefat edenlerin hayat hikayelerini ağıtla anlatan adamlar vardı. Ağıtı teksir kağıtlarına basıp satarlardı. O denli sarsıcıydı ki, gazoz-simitten vazgeçip onu alırdık. O kayıp, aylarca konuşulurdu evlerimizde, kapı önlerinde oturan analarımız, bu acıyı konuşarak üzülürler, ağlarlardı. Bir insan, öyle kolay kolay yitip gitmezdi.
Büyüyen şehirler, bir canavar olup insan yanlarımızı öğüttü. Aç gözlülük, adaletsizlik, köşeyi dönme hikayeleri ile kirlendi her yanımız. Bu hengamede insan unutuldu, göğe yükselen apartman katlarının betondan bloklarında çığlıklar duyulmaz oldu.
Ve bir perde böyle kapandı. Ardında tanıklık edecek tek fert koymadan ve neden sorularının anlamını bulamayacağı kapkara bir toz bulutu içinde geçip gitti onca can. Şimdi biz hangisine ağlayalım? Sahi, ağlayabilir miyiz?
Trajedi bir kelimeden ibarettir bu talihsiz devrede. Soğuk ve sevimsiz…Çağrıştırdığı bir anlam ve dikkatleri üstüne çeken yanı yok artık. Onu kavrayacak, hisleriyle çerçeveleyecek insan yanımız ölünce kelimelerin anlamı da kayboldu.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz