Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Ortadoğu’da Gerilen Ortam Üzerine Ortadoğu’da Gerilen Ortam Üzerine ================================================================================ Rucan - Keles on 17 Jun, 2010 06:00:00 Ortadoğu’da Gerilen Ortam Üzerine İsrail ile Türk devleti arasında var olan göreceli gerginlik son günlerde doruğa tırmandırıldı. Kamuoyuna yansıyan boyutu ile adeta savaşın sınırından dönüldü. Gerçekten süreci bu noktaya getiren nedenler neydi? Türkiye ile İsrail arsında ki sorun(lar) bir savaşın eşiğine getirecek kadar ciddi miydi? Veya başka faktörler mi vardır? Kısaca, Ortadoğu’da neler oluyor? 1948’de İsrail devleti kurulduğunda dünyada ilk tanıyanlar arasında Türkiye de vardır. AKP iktidara gelene kadar Türkiye’nin İsrail ile ciddi bir sorunu olmadı. 60’lı ve 70’lı yıllarda İsrail devleti ile komşu Arap devletleri arasında defalarca kanlı savaşlar oldu. 60 yıldır Filistinliler, İsrail devletine karşı savaşıyorlar. İsrail devletine karşı savaşlarda Türkiye’nin "Arap Müslüman Kardeşleri" yenilgi üzerine yenilgi alırken, Türk devleti hep tarafsız ve sürecin dışında kalmayı yeğledi. İsrail ile Türk devletinin ilişkilerinde ciddi gerilme bu denli hiç bir zaman olmadı. Öyle ki Türk devleti Filistin’de İsrail devletine karşı savaşan Kürd ve Türk solcularını İsrail devletine ispiyonluyordu ve ölenlerin cesetlerine bile sahip çıkmıyordu. Peki, İsrail ile Türkiye’yi son dönemlerde çatışma noktasına getiren nedenler nedir? Bazılarının dediği gibi, Türk devletin geleneksel dış politikasında bir eksen kayması mı var? Yoksa dünya ekonomik gelişmesinin Ortadoğu güç dengelerine yansımasından mı kaynaklanıyor? Doğanın belli bölgelerinde büyük depremlere neden olan yoğun fay hatları vardır. Bu fay hatları belli aralıklarla çok ciddi depremler yaratır ve bu durum yüzyıllarca sürer. Benzer bir şekilde dünyanın bazı bölgelerinde çözülmemiş siyasi, ekonomik, ulusal ve inanç kaynaklı sorunlar o ülkenin/bölgenin toplumsal fay hatlarını oluştururlar. Çözülmemiş bu sorunlar dünyanın bu bölgelerinde yoğun toplumsal ve ulusal alt üst oluşlara, yeni devletlerin oluşmasına, ulusların bağımsızlığına ve yeni savaşlara neden oluyorlar. Bir nevi bu tür toplumsal, ulusal ve dinsel savaşlar bu bölgelerin kaderi gibi oluyorlar. Ellete bu süreçler bu bölgelerde ebedi değildir. Ulusal, dinsel, ekonomik ve siyasi sorunlar bu bölgelerde çözüldükçe ulusların ve halkların barış içerisinde bir arada yaşamaları da olağan duruma geliyor. Bir dönem dünyanın en kanlı savaşlarının, çatışmalarının merkezi olan bazı bölgelerin halkları günümüzde sorunlarını çözmüş pekâlâ bir arada barış içerisinde yaşayabiliyorlar. Ortadoğu bölgesi siyasi, ulusal, ekonomik, dinsel fay hatların yoğun olduğu dünyanın en belalı bölgesidir. Yalnız son yüzyılla bakıldığında bölgede ne tür savaşların, katliamların, direnişlerin, darbelerin yaşandığı görülür. Kaç tane halkın Ortadoğu coğrafyasında buharlaştırıldığını veya yok edilmek ile karşı karşıya olduğunu tarihi verilere kabaca bakıldığı zaman dahi görülebilir. Yalnız son 30 yıl içerisinde G.Kürdistan’da 200 bin, K.Kürdistan’da 80-100 bin ve doğu Kürdistan’da on binlerce Kürd katliamlarla yok edildi. Halen çözülmemiş ulusal, dinsel, ekonomik ve siyasi sorunların yoğunluğu Ortadoğu’yu dünyanın bir numaralı sorunlu bölgesi haline getiriyor. Bu belalı sürecin Ortadoğu’da daha onlarca yıl süreceğini söylemek için kâin olmaya da gerek yoktur. Ortadoğu coğrafyasının binlerce yıllık bastırılmış ve birikmiş sorunları patlamaya hazır bir yanardağ gibidir. Ortadoğu’daki sorunların başında dört sömürgeci güç tarafında parçalanmış/bölüştürülmüş Kürdistan’ın yanı sıra Filistin, Yahudi, Şii, Alevi (Kızılbaş), Beluci, Kıbrıs ve diğer etnik ve buna bağlı olarak demokrasi-insan hakları sorunu geliyor. Ortadoğu coğrafyası bölgedeki halkların özgür iradesi ile paylaşılmış olmadığı gibi, halkların iradesine rağmen totaliter güç odakları tarafından yönetilmektedir. Bilindiği gibi 19. Yüzyılda emperyalist güçler masa başında kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda mevcut haritaları cetvelle çizmiş ve kendilerine bağlı işbirlikçi devletler oluşturmuşlardı. Bu durum bölgedeki bazı ülkelerin sömürgeleşmesine ve bazı halkların/ulusların da yok olmasına neden olmuştur. Emperyalist paylaşım savaşın yarattığı bu doğal olmayan süreç, günümüz dünyasının evrensel gelişmesine, ulusların ve halkların özgürlük taleplerine uymuyor. Çağımızdaki evrensel gelişme insan odaklı serbest pazar ekonomisi ve bireysel özgürlüklerin egemen olduğu sosyo-ekonomik yapıları öngörüyor. Haksız temelde kurulmuş Ortadoğu coğrafik haritası, bölgenin sosyo-ekonomik yapısının yanı sıra, bölge halkların taleplerine de uymuyor. Bundan dolayı bölge halkları kendilerine özgür bir dünya kurmak ve bölgenin zenginliklerin de daha fazla pay elde etmek için mücadele ediyorlar. Bölgedeki halkları kendi zindanlarında zorla tutan egemen güçler, ancak anti-demokratik ve çağdışı yöntemlerle bölge ülkelerini yönetebiliyorlar. Egemenliklerini sürdürmek için bölgedeki sömürgeci güçler, kitlelerin tepkisini başka yöne yönlendirmek için de yapay düşmanlar yaratıyorlar veya yaratmak zorundadırlar. Tıpkı Türk ve İran devletlerin İsrail’i kendi halklarına düşman gösterdiği gibi. Ortadoğu, dünyanın en zengin enerji kaynaklarının bulunduğu bir bölgesidir. Bundan dolayı da dünyadaki emperyalist güçlerin hep ilgi alanı olmuştur. Emperyalist güçler Ortadoğu’da atıkları her adımı ve uyguladıkları her politikayı buna göre yapmışlardır. Efsanevi Kürd lider Molla Mustafa Barzani 1975 Mart yenilgisinden sonra şunu söyler; "Bir varil petrol bin adalette tercih edildi". Buda bölgedeki adaletin hangi temeller üzerinde kurulduğunun açık bir ifadesidir. Ortadoğu’daki egemen oligarşik diktatörlükler, Monarşiler ve Arap Şeyhleri ellerindeki muazzam Petrol ve enerji kaynakları sayesinde dünyanın en büyük sermayedarları oldular. Bundan dolayı bölgede büyük bir sermaye birikimi oluştu. Mevcut sermayenin kat be kat fazlası, halen yeraltındaki enerji kaynaklarında yatıyor. Daha fazla sermaye elde etmek ve Ortadoğu’nun tek süper egemen gücü olmak için birbirleri ile her alanda yarışıyorlar. Buda ister istemez büyük çatışmalara neden oluyor. 80’li yıllarda İran ile Irak arasında 8 yıl süren savaş, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ve Amerika’nın Saddam-Irak’ına müdahalesi belirgin olan örneklerdir. Enerjide elde edilen büyük sermaye birikimi Ortadoğu’da daha büyük çatışmalara gebe olduğu aşikârdır. Ortadoğu liderliği için yarışan bölgenin iki imparatorluk mirasçısı olan Türkiye ve İran’dır. Bu iki ülkenin yöneticilerinin bilinçaltında hep geçmiş imparatorlukların egemenlik alanlarını sahiplenme içgüdüsü vardır. Her vesile ile bu ülkelerin yöneticileri bu emellerini dışa vuruyorlar. Tabi Osmanlı mirasının alanlarının çok geniş olması Türkleri daha da iştahlandırıyor. Bilinen ekonomik zayıflıklarından dolayı geçmiş süreçlerde Osmanlı mirasına karşı fazla müdahil olmayan Türkiye, günümüzde uluslararası alanda elde etikleri ekonomik/siyasi güçle bölgenin emperial gücü olmak istiyor. Benzer durum İran içinde geçerlidir. Ancak bir farkla; Türkiye ekonomik gücünü sanayi üretiminde alıyor, İran ise enerji kaynaklarında. Aynı zaman ikisinin arasında bir rekabette mevcuttur. Bu durum Ortadoğu’nun tek askeri süper gücü İsrail’e karşı İslami renge bürünmüş iki ülkenin ittifakına engel değildir. Ancak mevcut süreçte İran’ın kendisini uluslararası hedef tahtasında kurtarmak için ince politik taktik bir manevra ile Türkiye’yi hedef tahtasına sürdüğü anlaşılıyor. Aynı zamanda mevcut duruma tersten bakıldığında ise; Türkiye’nin, İran lehine hareket etmesi, İran’ın kendi pozisyonunda güç kazanmasına da neden oluyor. Bu da İran’ı daha çok provoke ediyor, dünyaya ve İsrail’e kafa tutmasına neden oluyor. Bundan dolayı Türkiye uluslararası platformlarda İran’ı destekleyen ve İsrail’in Atom silahlarını gündeme getiren bir politika sergiliyor. Bu politikanın gereği olarak Brezilyayı da yanına alarak İran ile Atom-takas anlaşması yaptılar. Uluslararası camia atom silahı üretimi konusunda İran’ın fanatik rejimine inanmadığı gibi gerekçelerle bu anlaşmayı tanımadı ve BM Güvenlik Konseyi’nden İran’a yeni (Türkiye’nin muhalefetine rağmen) yaptırım kararı çıktı. Halen bu süreç bütün yoğunluğu ile sürüyor ve önümüzdeki dönem daha da sert gerginliklere neden olacağa benziyor. İran ve Türkiye’nin bölgedeki emperial arzularından dolayı bazı Arap devletlerinin rahatsız olması da kendi çıkarları açısında normaldir. Tabi bu durumda en çok da rahatsız olan, kendisi için hayati risk taşıyan bölgenin tek askeri süper gücü İsrail’dir. Aynı zamanda Amerika, Avrupa birliği ve diğer bazı ülkeler; atom silahına sahip ve yanına Türkiye’yi de almış fanatik İran molla rejimin dünyanın en büyük enerji kaynaklarını denetimine almasını istemiyor olmasıdır. Bu durum başta bölge olmak üzere bütün dünya halkları için büyük bir risktir. En son Mavi Marmara Gemisi’nin senaryosu ile perdelenmek istenen süreç tam da budur. İsrail’in bu sürece karşı çıkması, kendisini savunması doğaldır. Ortadoğu’nun göbeğinde kendisinin varlığını tehdit eden devletlerle çevrili olan 4-5 milyon nüfuslu bir ülke ne yapabilir? Zaten geçmiş tarihinde soykırım ve birçok trajediyi yaşamış bir halk bu durum karşısında ne yapmalıdır? Bence insan olan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir: Yahudilerin Ortadoğu’da bir yurtları ve devletleri olsun mu? Yoksam Yahudiler bir daha yerlerinde yurtlarında sürülsün ve yeni bir soykırım mı yaşasınlar? Çünkü birçok Arap devleti ve örgütleri, İran’ın fanatik molla rejimi İsrail devletini meşru saymıyor ve ortadan kaldıracaklarını söylüyorlar. Irkçı, dinçi fanatik rejimler ve örgütlerin bu istemleri karşısında Yahudiler ne yapmalı? Aslında bu soruyu dinsel ve fanatik düşüncelerden arınmış her insanın kendi kendisine sorması gerekir? Ben; demokratik ve serbest rekabet ekonomisine sahip olan İsrail’i fanatik İran molla rejimine tercih ederim. Ebette İsrail’in bazı yanlış politikaları, uygulamaları eleştirilmeli, karşı durulmalı ve Filistin halkının en doğal ulusal talepleri savunulmalıdır. Ancak, bir halkın haklı mücadelesi savunulurken, bölgemizin/insanlığın uzun vadeli çıkarları ile çatışıp çatışmadığı olgusunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Kürdistan’ı kendi aralarında paylaşan ve 35 milyon Kürd Ulusu’nun en demokratik haklarını tanımayan ve her türlü zulmü uygulayan sömürgeci Türkiye, İran ve Suriye devletlerinin Filistin halkını savunuyor gibi duruş sergilemelerinin yanı sıra, insan haklarından yanaymış gibi görünmeleri çifte standarttır. Sömürgeci devletlerin bu çifte standart politikası kendi kamuoylarını yanıltmak ve açlıktan, baskıdan kıvranan halkları dini motif adına başka yöne yönlendirmektir. Caddelere dökülen on binlerce insanın öfkesine bakıldığından, sömürgecilerin bu politikalarında başarılı oldukları söylenebilir. Ortadoğu’nun mevcut sosyo/ekonomik verileri değerlendirildiğinde gergin ortamın belli bir süre daha tırmanacağı söylenebilir. Ortadoğu’daki çıkar çatışması mevcut güçler dengesini zorladığı ve yeni bir sürece gebe olduğu söylenebilir. Nitekim İran süreci daha da germek için Gazze’ye iki "yardım gemisini" gönderdiğini açıkladı. Elbette bunun arkasında da ciddi bir restleşme olacaktır. Aslında Türkiye Saddam diktatörünün başını yiyen benzer bir desteği geçmişte Saddam’a da sunmuştu. Türkiye bugün de İran’ı provoke eden benzer bir politikayı sergiliyor. Öyle görünüyor ki, İran da, Irak ile aynı akıbeti paylaşacaktır. Bu durum ne getirirse getirsin; Ortadoğu’daki çıkar çatışmaları, bölgenin mevcut güçler dengesini de değiştirecektir. Rucan Keleş/16.06.10