Anasayfa | Yazarlar | Necmi Aksoy | Hiç aşk büyümedim.(I)

Hiç aşk büyümedim.(I)

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Göklerde vurulmayan uçurtmalar...

Ve sen... Mavim şiir Ansızım diyorum Suda alevlenmek diyorum sana Tersine ağlamalarım başlasın yarın Deniz denizlere yelken açsın Sözcükler kulaç atıp yüzsün bir kaşık suda

 

Hiç aşk büyümedim.(I)

 

Bir yağmurlu günde aldılar beni, kahverengi ahşap kaplı odalardaki kırmızı, siyah cüppeli adamların karşısından. Ellerim kelepçeli, ben bir aşk hırsızlığı suçlusu. Yıllar oldu o günden bu güne. Hala dam altı ve hala umut..... özgür dolaşmaya. Gözlerim kamaşıyordu her çıktığımda volta atmaya kısa küçücük meydanında bir şehir damının. Buraya girmeden önce bir film seyretmiştim “uçurtmayı vurmasınlar” mı neydi. Şimdilerde volta atarken göğe bakar oldum acaba vurulmamış bir uçurtma görür müyüm ki çocukluğumdan kalan. Uçurtmalar ve özgürlük özdeşleşmiş içimde. Gökyüzünde, ipini saymazsak, kendi başına dolandığından belki de. ülkemin  sokaklarında büyürken çocukluğum, ben de uçurtmalar yapardım gazete kağıtlarından ya da bulabilirsem renkli elişi kağıtlarından. Öyle çoğalırdı ki yüreğimde kıpırtılar, eğer uçurtmama vermişsem kağıtlardan renkler. Şimdi burada gezerken betondan küçücük avluyu dam altında gözümde hep gökyüzünde artık olmayan uçurtmalar.
Uçurtma dedim de; bizler büyürken uçurtmalarımızın boyutlarıyla birlikte,abiler uçurmaktan bahsederlerdi kadınları. Bizde oturup düşünürdük nasıl bağlayacağımızı uçurtmanın ucuna o kocaman kadını. Derisini yüzsen de kargıya gersen olmaz, kadın zaten bu üfleyen rüzgarda uçmaz. Bende kadın resimleri çizip uçurtma kağıtlarına, kadınları uçurmayı denerdim. Şimdilerde bu fikre dudağımın kenarında ufak bir gülümseme. Uçmanın “uçurtmayı uçurmak” olmadığını öğrenmeye başladığımız dönemlerde daha önce uçurduğumuz uçurtmaların çıtaları kalırdı elimizde yırtılan kağıtlardan. Şimdi bakıyorum da bu damda ben kendim uçuruma müebbet ve yüreğimde batan çıtalar. Göklerde vurulmayan uçurtmaları aramam belki de yüreğimin, dam altında bile, ipinden kurtulan uçurtmalar gibi başıboş hatta tamamen boş olmasındandır. O boşlukta bakışları bile değişiyor insanın, gökyüzünde uçurtma ararken bile anlatamıyor başı boşlukla yürek boşluğunun aynı olamadığını.

Kelepçede bir kıpırdanma
Parmaklarda sicim sicim inadına cinnet
Yüreğime saplanan başıboş bir çıta
Susku bakışlar...
Uçup gitti ipinden kurtulan bir uçurtma
Gökyüzünden uzak uçuruma müebbet


Orta okulda debelenip duruyordum okumak için. Önce bebelerin uçurtmaları dahil para eden her şeylerini çalmakla başlamıştık uçurumun başında kısa metraj filmler çevirmeye. Yine bizden büyük abiler başka bir uçmalardan bahsetmeye başladılar. Şarabın yada rakının uçurması ya da ne bileyim otların uçurması gibi şeylerden. Koklanınca uçuluyordu hem kadınlar hem bir takım tozlar bu yoz dünyada. Bu arada üç harfli garip bir kelime dolanır olmuştu ortalıkta. Onun da insanı deliler gibi uçurduğu söylenir oldu. Aşk dediler bu hastalıklı hallere. Hastalıklı diyorum ki bu durumu çok sonraları öğrendim. İçini bir hüzün kaplıyor kaplıyormuş,her şey kötü yediklerin, içtiklerin tatsız geliyormuş. Ama bir tutulacak tarafı umuda bulanıp mutlulaşmakmış.

Bir kız vardı bizim mahallede, arka sokaktaki mavi badanalı evde oturan iki kardeşi ve Albay babasıyla. Kuzgun siyahı uzun saçları ve ışıl, ışıl bakan ela gözleri vardı. Adı Berrin, ben adını Balkız koymuştum kocaman balık biçimli gözleri bal gibiydi, hem rengiyle hem bakışıyla. Bir yolunu bulup arkadaşlık etmeye koyulmuştuk. Hep yanımda olsun isterdim. Onunla sorunlardan uzak bir ayrı yerimiz olsun hayalleri kurardım. Umutluydum ve hüzünlüydüm. Hüznümü kendime umudu ona yakıştırarak büyüdük. Ama Tatvan sokaklarında öylesine diyorum aşk büyümedik, aşık yürümedik. O gitti bir gün ansızın, babasının tayinimi çıkmıştı ne .
O zamandan bu yana hüznümün rengi mavi oldu. Umudum karardı.


Kalakaldım
Bir hüzne umutlarım peşi sıra
Sen...
Demir almış her ayrılığa tam yol cehennem intihar

Öylesine diyorum aşk yürümedim Tatvan sokaklarında
Öylesine diyorum aşk büyümedim Tatvan sokaklarında


Çok uzun zaman aramadığım yer kalmadı Balkız’ ımı. Büyüdük devrimci olduk, gruplar halinde battık, gömüldük gülüşlere. Güller kokuyordu çevre ama bal kokusu yoktu gülde. Bol dikenli yollar ve peteksiz bakışlar. Ben kendimi elinin artığı sanıyordum. Hep öyle yanıp kül olmak ve ellerine dolmak istiyordum ateşli sevişmelerden sonra güllerle. Daha çok daha çok ateş diyordum yanamayıp küle dönemedikçe,siyah geceler ışıyamadıkça alevlerden. Alevleri, yangınları söndürmeye yağmur olamadıkça, gökyüzünden inen. Hıçkırıklarla bitiyordu güllerle olan kara sevdam.

Hep sızdım çok diken yaşadım güllerin arasında
Yağmak istesem de avuçlarına kül olamadım
Senden öte bir kalıntı olsam da buralarda
Daha yakın hıçkırık siyah gecelere


Daha sonralarıydı, geçerken büyüten, yakan, kurutan yılların. Hep bir uçurtma yaptım baharda “bebelere diye” ama aslında kendime ve hep ipini koparıyordum rüzgar eserken karadan denizlere. Uçup deli, deli kendi başına yangınımı denizde söndürsün hayalleriyle. Artık mavi hüznüm değil, kırık dökük uçurtma kağıtlarına yazdığım, sana yazdığım satırlarım. Yazılan satırlarımın adına şiir denildiğini burada, damda bir devrimciden öğrendim. Ben, bilirsin okulda olması gereken Türkçe-edebiyat derslerini seninle dışarıda geçirirdim. Öğrenmemişiz alt alta yazılan satırların hisler yüklenip omuzlarına, kulağına söylenen notalar gibi olduğunu okunduğunda, şiir ettiğini. Yeni öğrendim hayatımı zehir ettiğini, şiir ektiğini gönül yaralarıma. Sözcükler şiir olup çıktıkça yaralarımdan sürgün verip, yüzdükçe kökleri bir kaşık kanlı yüreğimde, yanıyor bedenim, ulaşılamıyor ağlamalarla tersine, tersine denizlerin. O bakışların, o an lar artık denizim benim gözyaşlarımda.

Ve sen...

Mavim şiir
Ansızım diyorum

Suda alevlenmek diyorum sana
Tersine ağlamalarım başlasın yarın
Deniz denizlere yelken açsın
Sözcükler kulaç atıp yüzsün bir kaşık suda


Gönüller, çabuk şenlenirdi karabasan hasretler olmasa. Gönüller eğlenirdi o gecede kalkan ganimetler her ne ise. Bir mahalle bakkalını derken daha büyük, daha büyük mekanların içini boşalttıkça, bizlerinde içinin boşaldığını fark edememiştik. Çölleştik duygularda , fışkırdık deli dolu kanunsuz hayatta. Elbet bir gün gelecektik, çatacaktık alarmlarla donatılmış market dolusu yalnızlığımıza. Elbet bir gün çalacaktı, ayrılık ki ölüm, belki kurtuluş zilleri kapımızda. O zaman başıboş kalacak çöl sıcağında susuz yüreğim , gökyüzünde vurulmayan uçurtmaları arayan gözlerim. Şimdi avluda siyasi de olsa söylenen türküler çölleşmiş yüreğimden daha sıcak kulaklarımda. Göz yaşlarım deniz, oltalar atılmış denizime tutmak istiyorlar içine salıverilen ayrılığın şarkısını. Yıllar geçiyor, dam altında ihtiyar, sevdasından bahtiyar ve ayrılığa müebbet. Ziller avludaki volta sonuna işaret. Ayaklar kuzeye baş kıbleye tam yol cehennem yangın yerine. Hiç büyümedim, hiç aşk büyümedim, hiç yürümedim büyümeye.

Ardından...

Oltalara mecnun iki büklüm çöller boyu
Güneşten daha sıcak türküler söyle bana

Ve ben...

Demir almış her ayrılığa tam yol cehennem ihtiyar

Her zamanki gibi gene..

 

08.04.08

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin