Seîdê Kurdî -3-
Seîdê Kurdî-3- Hayatını okuyacağınız pek çok yazı ve belge olduğundan bunları detaylarıyla yazmayı lüzumsuz buluyorum. Beni esas ilgilendiren yanı ait olduğu kimliği ve kültürü, Kürd ve İslam’ı hiç bir zaman inkâr etmemesi ve her yerde bir övgü kaynağı olarak belirtmesidir.
Zaten Osmanlı arşivlerinde de ismi Molla Said el-Kurdî olarak geçmektedir. Bu isim bile bize onun kendisini ne ile ifade etmemiz gerektiği konusunda yeterli bilgi vermektedir.
“Molla” kelimesiyle İslam’a, Kurdî kelimesiyle de Kürd kimliğine olan aidiyetini belirtmektedir.
İstanbul’u terkedip Kürdistan’a geçtikten bir süre sonra Ermeniler’le çatışmalara katıldı. Bu sırada İstanbula gelen raporda şöyle anlatılıyor: “Bu rü’esâ miyânında el-ân esîr veyâhûd telef edildiği meşkûk bulunan ve beyne’n-nâs Bediü’z-zaman Said-i Kürdî demekle ma`rûf olan Molla Said de bulunuyordu.”
Sonra Birinci Dünya Savaşı başlayıp Rus ordusu ile cepheden savaş başladığında bir medresede hocalık yapıyordu. Öğrencileri ve Van-Bitlisli Kürdlerden oluşan bir birlikle savaşa katıldı.
1916’da Bitlis’i Ruslara karşı savunurken düşüp ayağını kırdı ve esir düştü. Bir süre Sibirya’da, daha sonra da San Petersburg yakınlarındaki esir kampında kaldı. Bolşevik İhtilali olup eski rejim sarsılınca kamptaki rejim de gevşedi. Mele Seîd bundan yararlanarak firar etti. Varşova ve Almanya üzerinden İstanbul’a geldi.
Kurtuluş savaşını kayıtsız şartsız destekledi. Bu sırada M.Kemal ve adamları ile bir kaç defa görüştü. Yeni rejimin Kuran’ı temel alması gerektiği ve diğer nedenlerden dolayı yolları ayrıldı.
Buna rağmen Sevr sürecinde Şerif Paşa’ya karşı çıkarak Ankara’yı destekledi. Şerif Paşa’nın Kürdleri temsil edemiyeceğini açıkça söyledi. Osmanlı yıkılıp yeni devlet kurulunca diğer bütün Kürdler gibi o da daha adil bir düzen geleceğine ve Kürd ve İslam kimliklerinin yerine oturacağı umut ve beklentisi içinde yaşadı hep.
Ama gelişmeler hiç de öyle olmadı. Terakki ırkçılığı ve laisizm devlete hakim olmaya başladı. Mele Seîd mecburi iskana mahküm edildi ve Van’da kaldı.
Ben şahsen 1925 yılını Kürdler için bir ölüm noktası, Türk ırkçılığının yüz yıl sürecek kanlı saltanatının başlangıcı olarak görüyorum.
Şeyh Seîd serhıldanı ve arkasından ilan edilen Taqriri Sükun kanunu bu yönden bütün Kürdlerin tarih bilgisinin vazgeçilmez bir parçası olması gerekir. 1923 Lozan imzalanınca ve yeni rejimin Kürdlere ihtiyacı kalmayınca adım adım Kürd tasfiyesi başladı.
Önce meclisteki Kürd mebuslar üzerinde kanlı bir baskı kuruldu, daha önce “Kürdistan Mebusları” diye baş tacı edilenler dışarı atıldı. 1925’e gelindiğinde tam bir inkâr politikası gelişti ve Kürdlere verilen “bir çatı altında ve kardeşçe” yaşama sözü yutuldu. İşte bu nedenle 1925 Kürd trajedisi yaşandı.
Bu sırada Seîdê Kurdî Van’da bulunuyordu. Başta Kor Hüseyin Paşa olmak üzere pek çok kişi ona Şeyh Seîd’e yardım etmesi çağrısında bulundu. Ama o her defasında “700 yıl İslam’a hizmet eden Türk Milleti’ne elim kalkmaz” dedi ve katılmadı.
Daha sonraki dönemlerde bundan pişman olduğunu defalarca beyan etmiştir.
Artık onun için Kemalist rejimin koyduğu mecburi iskân ve sürgün yılları başlamıştır. 1960 yılında Urfa’da vefatına kadar da karakollarda, cezaevlerinde geçmiştir ömrü.
Adını bile kullanamamıştır. Molla Said el-Kurdî olan adı Said Nursi olmuştur. Kürdistan ona yasaktır.
Diğer Kürd değerleri gibi şu anda mezarı da yoktur.
Size onun çok ilginç bir yanını anlatarak bitireyim yazımı. Van’ın Mukus (Bahçesaray) ilçesinde bir süre mecburi iskânda kaldı, ki o zamanlar Mukus bir köydü. Uzun kış gecelerinde köylülere satranç öğretmiş ve hep oynamış. O gün bu gündür Mukus hala bir gelenek olarak satranç oynar.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz