Şiddet.
"Devrimci zor, meşru savunma"... Ne de "alengirli" laflar değilmi?
ögrencilik yıllarımda suyun kaynamasını incelemiştik. Kaynama noktasına yaklaşmış suya birkaç parça taş atarak kaynamanın 100 dereceden önce gerçekleşmesini sağladığımızda var olan tüm "kanunları" sil baştan yeniden yazacak güce sahip olduğum hisini yaşamıştım.
Bu deney çok şeye değil belki ama, benim geleceğe yönelik tercihlerime oldukça büyük etki yapmıştı.
Deneyin özü; belli bir ısıya ulaşmış su taneciklerinin taş parçalarının pürüzlü yüzeyine temasları ve erken kızgın buhar fazına geçmelerine dayanıyordu. Toplumsal dönüşümler ve diyalektik yönteme meyletmemi, bilimle tanışmamı da bu basit deneye borçluyum.
"Stalinler'in zoru"nun birkaç yazıyla Nasname'ye yansımış olması bende bu deneyi ve daha birçok unutulası anıyı yeniden canlandırdı.
Devrimleri ve siyasi tarihi pek bilmem; kitlelerin "anlık" yönelimlerinin Rusya'da Bolşevikleri iktidara getirişinden ve sosyalizmin atmış yıl içinde yaşama nedenli uyarlanabildiğinden, Rusya'daki çöküşünden uzun uzadıya bahsedecek durumda da değilim.
Keza, toplumun büyük çogunluğunun "bilinçli" tercihi olmayan sürüklenmelerin nereye vardığını da bilemem!
Yine Gandi'nin "Alçaklaşacağınıza zoru seçin" deyişinden "Alçaklaşmaktan iyidir" seçiminden neyi anlamanız gerektiğini de sizlere anlatamam. Bildiğim birtek şey var ki o da benim yaşadıklarımdır.
Zor!
Yaşadıklarımdan çıkardığım tek bir sonuç var; şiddet siddettir! Bunun haklısı, haksızı yoktur. "Devrimci şiddet" veya "faşist şiddet" ikisi de aynı bataklıktan beslenirler. İnsanlığın ortak aklının ve vicdanının dünyaya hakim olacağı güne değin de şiddet olgusundan kurtulamayacağımızı biliyorum.
"Şiddet"i bazı harflerin bir araya gelmesinden oluşan bir sözcük olarak görüyorsanız eğer, size bir "anı" anlatarak beyninizdeki kelimeyi somuta indirgemeye çalışayım.
On üç on dört yaşlarında küçücük bir kız çocuğu, yaşının ve yaşıtlarının gereği olan yerde değildi o günlerde. Ama her haliyle bulunduğu yere yakışmıyordu.! Gülüşü, koşuşturmaları, şakalarıyla bize de unuttururdu yaşadığımız yeri ve zamanı.
Saçına dokunmuştum yaramazlık yaptığı bir gün. Bana ailemi ve ailemin en küçük bireylerini anımsatmaya yetmişti bu minik dokunuş. O günden sonra bu küçücük kız çocuğunun koşarken yere düşmesi bile benim için korkunç bir olaya dönüşmüştü. Tabi yanımızda ne işi olduğu da (!) bir an evvel ailesinin yanına yollanması gerektiği düşünce ve sorgulamalarıyla...
Sonbahar yaklaşmıştı.
Bir operasyon! Bir mangalık küçük bir birim bu operasyonun orta yerinde kalakalmıştı. En güvenli olacak bölge dediğimiz yer, operasyonun orta yeriymiş meğer.
Silahlar ve savaş! Operasyon sonrası o bölgeye birilerinin gidip bakması gerek, belki kurtulan vardır diye. Hiç kimse buna yanaşmıyordu. O mangadan tek bir haber bile alamamışız. Bu göreceklerimizin sesiz habercisi gibi.
İsa arkadaş "sen gitt!" diyince yola çıktık. Ayaklarım beni geriye götürse de gitmekten alıkoyamıyorum kendimi. "Belki bir kuytulukta saklanmıştır" umudu beni yürümeye ikna ediyor. Derin bir vadi. Küçük ama hırsla kayaları yarıp geçen bir dere. Derenin yamaçlarında bot izleri, mermi kovanları, yanmış kararmış ağaçlar...
Her ne yaşanmışsa orada yaşanmış! Dere boyunca ilerliyoruz, kayaların oyuklarına, şelalelerin ardına varana değin bakmadan geçmiyoruz. Giderek daralan dere yatağı daha çok illerlememize izin vermiyor, ama ilerlemek zorunda olduğumuzu hissediyoruz.
Kimi yerde kayıp yuvarlanarak kimi yerde "şutık" yardımıyla aşağılara sarkarak ilerliyoruz. Yükseklerden akan suyun kayaları aşındırarak oluşturduğu küçük bir havuz görünüyor aşağıda.
Havuzun içinde yüzü koyun uzanmış bir beden.
Şelale biçimini almış derenin suları, bu bedeni yıkıyor sanırsınız. Tekrardan "şutık" ve yuvarlanmalarla aşağıya doğal havuzun kenarına iniyoruz.
Cansız bedenine dokunuyorum küçük kız kardeşimin! Soğuk... Saçları hala çok güzel. Kucaklayıp havuzun kenarına getiriyorum.
öylece orada zamanı ve mekanı unutmuş halde oturuyoruz. Kucakladığım cansız bedenin bende oluşturduğu soğukluk hissi ve boşluktan başka bişey değildi. Duygularınızın tümü birden bedeninizi, ruhunuzu terkedip gider ya, işte öyle bir boşluk hali...
Ceset kokusunu, canlı bir organın kurtlanmasının kokusunu, ya da görüntüsünü bilir misiniz?
ölüme yakınlığınız, öldürmeye yakınlığınızdı.
öldükçe öldürüyordunuz.
Hiç bir gerekçe bir insanın diğerini öldürmesini haklı kılamaz. Ağzınızda evirip çevirdiğiniz "şiddet" olgusu, insanın insanlıktan çıkma halidir.
"Bırakın öldürsünler!"...



Yorumlar (4 gönderildi):
Çok söylenen bir söz, çok da rahat telafuz edilir. Bazıları bunu öyle bir coşku ile de söylerler ki, insanın ya kanı deli deli akar, ya da savaşın korkunçluğunu yaşıyanların da tüyleri diken diken olur. Hele ezbere, savaş hakkında ya da savaşın ne kadar gerektiğini söyleyen emeksizleri-savaşın uzağında olanları görünce içimde hep taş atmak geliyor, çoğunun da savaş içerisin de neler oluyor haberi de, ya da kaybı yok, onun için uzaktan rahat gazel okur, akıl verirler.
Böyle savaş naralarını atanları görünce, çocukken bizim köyde kendini akıllı sanan hep birilerini hatırlarım. Belki gerçekten de akıllıydı. Bilemem, ancak çok ustaca köydeki insanları karşı karşıya getirirdi, sonra da köyün bir yüksek yerine çıkar, seslenirdi kavga edenlere;
_"Ben biraz dan gelirim" derdi, ancak kavga süresi içerisinde hiç görünmezdi. Kavga içerisindekiler yara bere içerisinde ayrılınca da onların yanına ilk gelen ve yine akıl veren de kendisi olurdu.. Bunu günümüze uyarlamak çok da zor olmuyor. Örnekleri çok.
Ben savaşın içinde ki insanları gördüm. Ölen genç insanları gördüm. Ölen çocukları gördüm. İnsansızlaşan bölgeleri, yıkılan evleri, yıkıntılar içinde yaşamaya çalışan insanları ve kurşun-bombalar atıldığı zaman çocuklarının üzerine kapanan, kendini çocuklarına siper eden ana-babaları gördüm. Tüm savaşlar korkunçtur. Savaşın gerekliliğini savunanlar savaşı yaşamayanlardır.
Savaşlar çok acımasız oluyor. Mutlaka bir tarafın mağlubiyetiyle sonuçlanmalı ya da sonuçlanmak zorunda. Her iki taraf da kendi lehine sonuçlanmasını ister. Ya savaşanlar kimlerdir? Tabiki genc insanlardır.Yani heba edilen genç nesil. Genç nesil heba olur. Geriye kalan çocuklar perperişan. Bilmiyorum, bir taraf içerisin de yer almama rağmen, ta çocukluğumdan beri, savaşın insana göre olmadığını düşünüyorum. Bana ürküntü veriyor. Korkunçtur.
.Bir düşünelim şimdi. Kaldığımız coğrafya da kalarak, gözümüzün önüne düzenli ve barbar bir ordu gelsin. Karşısın da ferdi silahlarla savaşan ve „vur kaç eylemleri" ile bir küçük güç var. Kimine göre savaş, devlete göre de „düşük yoğunluklu savaş". Hele ismi ne olursa olsun, fark etmez de. Sonucuna bakmalıyız.
Örneğin; gözümüzün önüne iki gencin karşı karşıya geldiğini düşünelim. Biri gerilla-devrimci, diğeride asker.(Bunlara faşistleri katmıyorum) Bunlar dan biri ölmek zorun da. Yani biri diğerini öldürdüğü zaman ancak yaşar. Bu karşı karşıya olan iki genci ya da iki insanı duşünelim kimlerdir hele?. Bunlar gerçekten ölmeli mi, ya da kim önce ölmeli? .Gerilla ailesine ya da tarafına sorulduğun dan, ve ben dahil;
„Karşıdaki ölmelidir"diyorum.
Yani düşmandır. Ya askerin anasına ya da tarafına bakılırsa „gerilla ölmeli" derler. Ne korkunç bir şey. Düşman nasıl gerillaya „ölsün" diyor? Doğrusu bunu hazmedemiyorum, doğrusu kan beynime çıkıyor. İyi de asker tarafındaki kişinin anası da kendi çocuğunun ölmesini asla istemez. Hem gariban anası kimbilir, belki o da İstanbul'un ya çöplüklerinden, ya da akşam gec saatler de kalkan semt pazarların gerisinde kalan çöplerin için de sebze toplıyarak ****ürüp çocugunu büyütmüş. Yarı aç yarı tok bugüne kadar çocuğunu getirmiş. „Yoksuluğun gözü kör olsun" dediği her gün de çocuğunu okutamadığı için ve daha sonra da çıkan askerlik bedelini ödemeyip işte çocuğu zorunluluktan askere gönderdiği için de yüreği ağlıyor.
Bu savaş mı, ya da bir tarafın kazanması için birin den birinin ölmesi gerekiyor mu?. Kötü bir karşı karşıya gelme bu. Ben artık insanların ölmesini istemiyorum. Hayır, insanlar savaşlarda ölmesin. Savaşlar da insanlık suçudur.
_"Savaş olsun, bilmem kaç bin askerimiz feda olsun bu vatan topraklarına „ diye nutuk atan üst düzey, ya da savaşı yürüten asker tarafın kodamanları, savaş kararı çıkaran ya da yönetenin çocuğu savaş için de var mı? Hayır. Savaş naralarını atanlar, "vatan sağolsun, vatana feda olsun" diyenler asla kendi çocuğunu" sağolsun" dedikleri vatan için askere göndermezler. Bir yerde yine vatanın bir yerini hortumlayıp kendi oğlunu bedeli askere gönderir. Aynı şey de, (Sağ örgütleri hic hesaba katmam) gerek Tükiye Devrimci Hareketi , gerekse de Kürdistani örgütlerin üst düzey yöneticileri için de ne yazık ki geçerlidir. Belki de tümü için olmasa da, çoğunluk için böyledir. Bu hep benim dikkatimi çekmiş ve bana acı da vermiş, bu kafam da hep bir soru işareti oluşturmuştur. Bu acaba bencillik mi, ya da inanç eksikliği mi?
Savaş dönemlerin roman ve hikayeleri eskiden hep ilgimi çekerdi. Çok da okudum, şimdi artık savaş zamanın efsaneleştirilmiş hikayelerini okumak da bana ters geliyor, gerçekçi de bulmuyorum. Okuduklarıma bazen çok öfke de duyarım.
Savaş dönemlerin den süregelen „Vatan Kurtarma" nutukların yanın da; bir kesimin, yani elit kesimin bolluk içinde günü gün ettiklerini, ancak bunun yanın da, asla yakınlarını ve kendilerini tehlikeye atmazlar. Savaşa sürülen de hep yoksul kesimin çocukları olur.Yanı vatanı yoksullar korumalı, vatan için kan dökmeliler, vatana kurban olsunlar. Bir avuç yönetici asalak da bu kurtarılan vatanın ganimeti üzerinde nutuk atip yönetsinler ve sahipleri olsunlar.Tıpkı köy ağaları gibi, emek vermeden konmak. Bunu günümüze uyarladığımızda da aynısıdır. Zaman yanlızca değişmiş, yaşananlar benzerdir.
Savaşın bu korkunç yüzünü ben Beyrut'da daha iyi görmüştüm. Zenginler Beyrut'u savaş dönemin de terk etmişlerdi. Geriye güçsüz ,yoksul insanlar kalmıştı. Füzelerle yarısı yıkılmış evlerin için de barınıyordular. Her gün füzelerle bilmem kaç kişinin vurulduğu ve evlerin yarısının yıkıldığı yıkıntılarda yasamlarını sürdürüyordular. Ben insan yaşamın ne kadar ucuz olduğunu Beyrut'da görünce şoka girmiştim.Orada da sinek gibi insanlar öldürülüyordu. Orada, insan yaşamın ucuzluğunu ve hiç bir değer yargının kalmadığını gördüm. Hak hukuk hele yoksuldan yana zaten olmazken, savaş içinde de tümden unutulmuştu.
Savaşlar bence çoğunlukla yoksul ve korumasız insanlar içindir.Yoksul olmayanlar ve korumasız olmayanlar savaşın ayak seslerini duyduklarından hemen ortamlarını değiştirirler.Tıpkı yirmi yıllı aşkın Kürdistan dan süren savaşın örneğin den olduğu gibi.
Kürdistan toprakları savaş alanına döndüğü zaman, kimi yerler ya koruyucu olup saflarını netleştirdi. Kimi bölgelerde de, durumu biraz iyi olan da, ya metrepol gibi yerler de tanıdıkları olanların yanına önce çocuklarını gönderdi, sonrada kendileri gittiler. Geriye kalan ve bir de „yurtsever" diye nitelendirdiğimiz aslında zorunlu köylerinden çıkmayanlar oldu.
Zorunluluk temelinden köylerinden kalanlar da resmen iki ateş arasında ya can verdiler ya da bir yolunu bulup onlarda aldıkları yara-berelerle yine kaçmaya çalıştılar. Ya da hiç gücü olmadığı halde savaşın içinde kalmaya mahkum olanları da devlet „teröristlere ekmek veriyor „ diyerek evlerini ya başlarına yıkarak sürdü onları, ya da evleri ile birlikte yaktı.
Savaşı canı yanmayanlar çok ister.Ya da yeri savaşın içine yakın olmayan, ve savaş da bir beklentisi olanlar uzakda rahat savaş naralarını atarlar. Bunu öyle çok gördüm ki, kanıksadım. Belki bu durumu cok gördüğüm için de insanlara karşı inancımı yitirdim. Bazen yeni bir şeyler için biraz umutlanıyorum. Hazırlanıyorum, belki de bu defa "ha işte bir şeyler artık olur"diyorum, ancak nafile, hep hayalkırıklıkları.
Neden güveni kaybettik acaba? Evet ben artık bir şeyler adına yola çıkanlara belki doğru değil ancak inanamıyorum. Hep "acaba" diyorum. Halbuki bir dönemler nasıl da hemen çabucak inanmaya hazırdım. Şimdi korkuyorum insanlar dan, hayalkırıklıklardan, riyakarlıklardan, ve ne yazık ki haklı da çıkıyorum. Ahh bir yanılabilsem, yooo yanılamıyorum. Yine de diyorum ki, galiba inancımı yitirmemeliyim!
Elif ORHAN
Sevgili Harun Tak'in yazisini okuyunca icimde bir seyler ekleme ihtiyaci dogdu; eski bir yazimi yorum olarak ilistirdim. Klaviye hatalari icin ozùr diliyorum.
Yorum yaz