Emeğine sahip çıkmak...
Yıllar yılı emek verip'te bu emeğin üzerine oturanları seyretmek, onların arsız, onların gereksiz, onların sevimsiz kahkahalarını bir partili üslubuyla sineye çekmeyi başarmak!
Bize öğretileni; olması gereken dediğimiz ve en büyük suçlusunun da siz abilerimiz olduğunu bildiğimiz bir tarzın devamını yaşıyorduk. Bizler birer "hiçtik". Her ne üretilmişse, her ne yapılmışsa bunu bizler değil "parti" yapmıştı. Kolektivizm adı altında hiçleşen binler bir tek kişiye can ve kan veriyorken, "o" kişi şahsında kendilerinden, hayallerinden ve ülkelerinden vazgeçiyorlardı. Partiyi oluşturan canlı kanlı bireylerdik ama "parti" yanı başımızda değildi. Bir nevi "görünmezlik hapı" almış, kendisini oluşturan "çocuklarınının" üzerini örtmüştü. Her zaman doğru olanı, iyi olanı "O" yanlış olanı, başarısız olanı "biz" yapardık. Hataların tümü bizlerden kaynaklıydı. Öylesine bir inanmışlık ki, öylesine çaresizlik ki! Yürek dayanmaz.
Biri durmadan dinlenmeden bizleri sınavdan sınava, tahlilden tahlile savurup duruyordu. Bizler neydik ki?! Üç kuruş etmez adamlardık(!). Her halt bizlerden, bizlerin o "çürümüşlüğünden" kaynaklanırdı. Kendi kendimizi yerle bir eder sırf "O" söylüyor diye kendimizden geriye savunmasız et yığınları bırakırdık. O et yığınları her istenilene, söylenene koşulsuz amade hale gelir yinede yaranamazdık. Yap denir yapardık! Yap diyen yapılanın "yanlış" olduğuna hükmeder! Bizler yanlış yaptık demek için sıraya girerdik. Öncesinde basit savaşçı, sonrasında her kademedeki "et yığınları" bu "hiçlik" maratonunu nereye kadar götürebiliyorsa oraya kadar götürdük.
Önümüzde inandığımız "idol" abilerimiz vardı. Partili abilerimiz. Hiç birinin diğerinden "az" sevabı yoktu. Cezaevlerine koşuşan gencecik beyinler ilk onların etkisinde kalır, onlardan öğrenirdi "partili Hiçliği". Bizlere fedakârlığı, kavganın gerekliliğini, kimliğimizi anlatış biçimleri onca acının imbiğinden geçmişlikleriyle süzülmüş saf ve güçlü bir "tılsım" halini almıştı. Bakın diyorlardı "bizde öncekiler böyle yaşadı, böyle öldü, bizlerde aynı yolda ilerliyoruz, sizde katılın bu kervana" Yiğidi öldür ama hakkını yeme derler ya! Haklıydılar. Tıpkı söyledikleri gibi yaşamı ve ölümü harmanlamış yeni bir duruş yaratmışlardı. Uzun yıllar sonra Kürd gençleri ölümü yeniden sıradanlaştırmış, üzerlerine örtülen kara toprağın altından sıyrılmayı öğrenmişlerdi. Bu yeni bir başkaldırıydı. Tıpkı on yıllar öncesinin serin özgürlük rüzgârlarını andırıyordu. Bu rüzgârın kaynağında "Diyarbakır zindanı" ve orada yaşanan, oluşturulan "tılsım" vardı. Ellerimizle dokunabildiğimiz, gözlerimizle görebildiğimiz gerçekleri saf ve dobra dobra kulaklarımıza fısıldayan bu rüzgârın gittiği yöne kendimizi koyuverdik.
İlk karşımıza çıkan şeyle irkildik. Hayır, böyle olmamalı! Böyle değildir demeye ve yaşanılanla, bizlere abilerimiz tarafından anlatılanı birbirine yakınlaştırmaya uğraştık. Her seferinde oluşan soru adacıklarına cevabı "tılsımlı" ideallerimizden bulup çıkarmak için o kadar çok uğraş verdik ki bunların "zorlama yorumlar" olduğunu kendimiz bile anlayamadık. Önceleri savaşın koşulları dedik, sonra yetersiz kişilikler!, sonra sınıf savaşımı, sonra sonra sonra İki ayrı parti olduğunu anladığımızda artık çok geç kalmıştık. Biri "özgürlük rüzgârını kulaklarımıza fısıldayan" kaynağını Diyarbekir zindanı ve oradaki direnişlerden ve duruşlardan alan "parti". Bir diğeri de her anını içimiz burkularak yaşadığımız, ne değiştirmeye gücümüzün yettiği nede onayladığımız bir kısır döngüden ibaret olan "parti"ydi. Her yaşananı parti gerçekliğimizle sorgular bunu Merkeze raporlarla ulaştırırdık! Merkezde bizim gibi düşünen, bizim gibi yaşayan birileri var demişti "abilerimiz". Onlar öncülerimizin "yoldaşlarıydılar" tabi bizimde yoldaşımız oldukları için kendimizle gurur duyardık. Raporlar gider yaşananlar orta yerde kalmaya devam ederdi. Her yaşanan bir parça koparırdı bizi sarıp sarmalayan "tılsımımızdan"... Abilerimiz ilk kez bizi yanıltmıştı. O merkezde onlardan biri yoktu. Bunu bilmediklerini! Sanmıyorum. Onlardan sorulacak ilk hesap bu olmalı.
Ucube bir tahlile! "Herkesin kendi anlayışına ve dayatmasına göre bir parti oluşturduğu" söylemini bizlere dayatan, aslında iki parti olduğunu da çok iyi bilirdi. En basit süzgeç; Adalet ve değer ölçüleriydi. Suç ve ceza ölçütleri ile Halkın öncüsü olduğu iddiasındaki partinin halkının en değerli çocuklarına verdiği "değeri" bir süzgeç olarak kullanınca bu iki partinin birbirinden geceyle gündüz kadar bariz şekilde ayrıldığına tanık oluyorduk. Bir yanda bayan arkadaşına "Seni seviyorum" dedi diye "ölüm cezası" alan bir partili! Diğer yanda her türden pisliğe boğazına kadar batmış olmasına rağmen "siyasi idam" gibi aslında bir ara çözüm olan" Adamını kurtarma" çözümü ve cezası verilen diğer bir "partili".Değer ölçüsünü hiç açmaya değmez! Bütün o "tasfiye pratiği" denen olayları yatırın masaya, iç infazları ve gerekçelerini vurun birbirine, Yaralı arkadaşlarını bir kuytulukta bırakıp "Allaha" emanet edişlerini yada yaralı yoldaşlarını düşmana bırakmak! Yerine ölüme göndermeyi onurlu bir davranış diye görenleri- savaş koşulları ve gerçekliğini inanın sizlerden çok iyi bilirim- ve orada yaşanılanları, canlı ele geçişlerini! Düşmanın onlara uyguladıklarını ve geriye kalan cesetlerin nedenli "çaresizliği" anlattığını koyun üzerine. İşte sonuçta elde ettiğiniz şey "değer" dir.... Partimizin "çocuklarına" verdiği değer.
Bir "tılsım" ki bu tılsımı yaratanlar; sonradan bu tılsımın gizlediği gerçekleri yıllar boyu yazıp çizip anlattılar. Ama öylesine gerçek öylesine doğru! Öylesine haklıydık ki yarattıkları "tılsım" ;her anlattıkları yine kendi ördükleri duvara çarpıp tuzla buz oluyordu. Hala aynı etkiyle bir halkın üstünü örtmüş yaşanılanı görmesini engelleyebildiğini düşündükçe bu tılsımı yaratanlardan "hesap sormak" gerektiğine ulaşıyorum.
Abilerimizin en belirgin özeliliği "Emeklerine sahip çıkıyor" oluşlarıydı. Her halükarda abilerimiz onca emek ve çabayla oluşturdukları "partiyi" nasıl oluyorduysa tek bir "çizgiye" terk edip kendilerini de yok ediyordu? Onların bizlerden en bariz farkı "Derinlikli" oluşları, düşünce sistematiğinin oldukça gelişkin ve sorgular bir yapıya kavuşmuş olmasıydı. Bilgiye dayanan, geçmiş devrim, parti pratikleriyle bugünlerini kendi partilerini kıyaslama, sorgulama şansına ve birikimine sahip olan abilerimiz SANIRIM "KARİYERİZM" sınırlarında gezinirken kaybedeceklerini düşünmeyi yeğlediler. Kaybedecekleri çok şey vardı! Bir halkın önder kadrolarıydılar, birbirlerine karşı amansız "savaşçı" olan bu kadrolar; yine kendilerinin yaratığı bir "başkana" karşı kul olmayı kendi kendilerine çoktan kabul ettirmişlerdi. Bu kabullenişin altında yatan gerçekte "kaybedeceklerini düşündükleri öncülük mertebesiydi". Çokça yanlışını! Gördükleri bir başkan ve sistemler bütünü "partileri" vardı. Olması gerekeni de biliyorlardı. Dedim ya onlardı bu "tılsımın" yaratıldığı Diyarbakır zindanının tamda ortasında yaşayan. Kaybettiklerinin! Nedenli büyük olduğunu görmeleri için daha çok bu sisteme hizmet etmeleri gerekecekti. Bu arada bizler bu çarkın dişlileri arasında "gerillacılık" oyunu oynamaya uğraşıyorduk. Bu halkın bir kaç nesli bir arada tuzla buz oluyor, geriye kalanlarsa oyunun sonucunu merakla bekliyordu.
Sonuçta onlarca, yüzlerce, binlerce insanın katkılarıyla bu tılsım giderek büyüdü, büyüdü, büyüdü! Bir halkın tüm katmanlarının üzerini örtecek "Sosyolojik bir intihara" dönüştü. Yıllar içinde başkanlarıyla sürtüşen düşünce ve pratikleri yüzünden "abilerimizden" birçoğu tekil şahıslar halinde bu tılsımın dışına atıldı. Hizmet ederken binlercesinin var güçleriyle uğraşıp didinmesini düşünün, sonra bir anda "tekil"leşen, dışlanan birey! Oluşlarını. Tüm güç ve değerleriyle, onurlarıyla damla damla küçücük bir göl oluşturmuşlar, bu gölün içinde kendisinden başkasının beslenmesine, yükselmesine gelişip serpilmesine izin vermeyen bir güce tapınmışlar, kendilerinden önce bu güçle sürtüşenleri elbirliğiyle o bölgeden kovmuş ve yok etmişler, sıra kendilerine geldiğinde aynı şeyin kendi başlarına geldiğine "şaşırıp kalmışlar"....
Hepsinin ortak noktası neydi diye düşündüm çok sonraları;
"Kabullenişleri" diyebildim. Evet, ilk etapta karşılarına çıkana, onları "hiçleştirene" karşı kendi birey kimliklerine, emeklerine sahip çıkmayışları diyebildim ancak. Bildikleri ve uzunca yıllar yaşadıkları o düşünen, üreten, sorgulayan beyinlerini kendilerine dayatılan "savaş gerçekliğine" teslim etmişler, yaşanılanı kabullenmişlerdi. Bir kez kabullendin mi artık her olan bitene bu kabulleniş çerçevesinde "gerekçeler" bulmak hiçte zor olmuyordu. Gerekçeler giderek kendi düşünce sınırlarını zorlamaya başladığında "İletişim güçlüğü yaşıyor" ayrı bir dilin, ayrı bir dünyanın "öncüleri" olduklarının farkına varıyorlardı. O güne değin onlar gibi bu noktaya gelmiş olanlara savurdukları "ihanet" yaftası hiç olmadığı kadar kendilerine yaklaşmış oluyordu, ihanet mi? yoksa kabullenmeye devam mı? Sorusunun cevabı onların gelecekteki yerlerini belirleyecekti. Çok geç kalınmış olan bir çıkışı deneyenler de vardı! Olan biteni açıkça anlatıp kendi halkının "lanetlisi" olmayı göze alanlarda oldu. Onlarda çok iyi biliyordu; bu "tılsım" öylesine güçlü öylesine önüne geçilemez bir hal almıştı ki bunu etkisizleştirmenin tek yolu tıpkı oluştururken harcadıkları çaba ve özverinin onlarca katını harcamak, yaşamak gerekecekti. Ama bu yolla girenlerin sayısı o kadar azdı ki sadece küçük bir delik açabildiler...
31 Ağustos 06



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz