Anasayfa | Yazarlar | Harun Tak | Munzurlarda Bir Gün-4

Munzurlarda Bir Gün-4

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

Munzurlarda Bir   Gun-4

Zeki kuzey saha komutanı olmakla birlikte bizlerin yani Devrikler bölüğünün de komutanlığını yürütüyordu. Bizlerle yakından! İlgilenmek istiyor oluşu bunun en temel nedeniydi. Bahar giderek yaklaşmış, Ali boğazın da doğa canlanmaya başlamıştı. Vadinin iç kesimlerinin kardan arınmış olmasına karşın, yılan dağı ve etekleri hala karlarla kaplıydı. Bütün bölüklerin kardan arınmış bölgelerde yerleştirilmiş olmalarına karşın bir tek "devrikler" bölüğü yılan dağının yamaçlarında konumlandırılmış, metrelerce karın içinde "Eğitimimize" devam ediyorduk. Gece olunca; sabaha kadar hiç söndürmeden yaktığımız ateşin çevresinde oturuyorduk. Ateşin vücudumuza değdiği yönümüzü ısıtırken vücudumuzun diğer yönü soğuktan donardı. Her on dakikada bir diğer yönümüzü ateşe dönerek sabaha kadar vücudumuzu ısıtmaya uğraşırdık. Sabah olacak ve güneş açacaktı. Günün ilk ışıklarıyla devrikler bölüğü bir saatlik bir yürüyüşle Zekinin bulunduğu yere, Ali boğazının kardan arındığı, doğanın canlandığı yere ulaşırdık. Güneşin tamda karşısına gelecek bir yamaçta dizilir Zekinin son siyasi eğitimlerine "maruz" bırakılırdık. Bu eğitimlerin tek bir kelimesini hatırlamıyorum. Çünkü her birimiz o yamaçta sırtımızı dayayacak uygun bir yer bulur ve güneşin ışıklarıyla ısınan bedenimizi uykuya teslim ederdik. Zeki arada sesini yükseltir "uykumuzu" bozar ve ya uyuyan bir arkadaşı eğitimi ayakta dinlemeye zorlardı. Bu da eğitimimizin bir parçasıydı. Uykusuzluk, yorgunluk, açlık bunların tamamı Zekinin eğitim dediği şeyin tamda kendisiydi. Bir oyundu yaşananların tamamı. Hepimiz, orada bulunanların tamamı Neyin? Ne için? Yapıldığını bilirdik. Ama sorun tüm bunları yapanın "partinin" oradaki tek temsilcisi olan "zeki" tarafından yapılıyor oluşuydu. Ve Zeki   "ölün" dese ölüme gitmekten başkada bir alternatifimiz yoktu. Zeki bizim için ölümün anlamını değiştirmişti. Ölüm bir kurtuluştu!...
     Bu sınırda artık ne yapsa bizim için fark etmeyecekti. "Yılan dağına çıkın orada kamp kurun" dedi. Biz yola çıkmaya hazırlanırken bundan vazgeçti. Orada soğuktan ölmemiz işine gelmediği için mi? Yoksa bu sınır "düşürülmüşlüğümüz" için yeterlidir kanaatine vardığı için mi? Bundan vazgeçtiğini öğrenemedik. Yılan dağı sırtlarına çıkma fikrinden vazgeçmişti geçmesine ama bunun yerine Ali boğazının hemen girişinde bulunan "Amutka"   karakoluna en yakın noktadaki "okulun" –O günlerde bu karakola düşman yığınak yapmış, operasyon için hazırlık yapıyordu- Evet amutka köyü ilkokulunun çatısındaki saç döşemeyi getirmemizi istedi. Ali boğazında bir "okul" yapmamızı ve bu okulun çatısını getireceğimiz   "oluklu saç" larla kapatmamızı istiyordu. Neden? Ve Ne için? Soruları anlamsızdı. Kış bitmiş bizim böylesi bir okula ihtiyacımız kalmamıştı. Bunun ötesinde hiçbir gerilla! Komutanı emrindeki bölüğü vadinin bu korunaksız-hava saldırısına açık- yerinde yapacağı okula doldurmazdı. Onu da geçelim güneşin pırıl pırıl parlatacağı böylesi bir saç çatı ancak vadiyi gözetleyen gözlere "mükemmel" bir hedef oluşturmaktan öte bir işe yaramayacaktı. Zekinin derdi neydi? Askeri anlamda gücü kış uykusundan uyandırmak! İstiyor demek en kolay olanıydı. Gücü savaş gerçekliğine, düşman olgusuna yaklaştırmak için hiçbir şey yapmamış birinin bunu yapmaya çalışacağına hiçbirimiz ikna olamıyorduk. Ne psikolojik, nede fiziki hiçbir hazırlık yapılmamış aksine güç; güçsüz, takatsiz, moralsiz bırakılmışken bunun hiçbir anlamı olmayacaktı. Diğer hiçbir birlikten bunu isteyemezdi-buda onun gücü savaş gerçekliğine hazırlamak gibi bir derdinin olmadığının en bariz kanıtıydı- Bunu biliyor hesaplıyordu. Kaçanı, vurulanıyla daha bahar gelmemişken düşmanına bir başarı verebilir, böylesi bir şeyi yani kayıplarını partiye açıklamakta da zorlanırdı. Bu onun "kariyeri" için hiçte iyi olmazdı. Elinde kaçmaktansa! Ölmeyi seçecek, dahası savaş içinde kendilerini kanıtlamış bir güç vardı.   O vadideki en nitelikli güç! Devrikler…
                 Devrikler bölüğünün bir kısmı ağaç kesmeye, taş taşımaya başladı. Diğer bir kısmı da "Amutka köyüne" doğru yola çıktı. Ali boğazındaki diğer bölükler "Devrikleri" yolculu yordu! Rastladıkça. Ali boğazından çıktık. Patikayı izleyerek dos doğru köye girdik. Her yer çamur deryasına dönüşmüş. Toprak daha yeni eriyen karlardan vıcık vıcık bir hal almış. Yürümek bile dert. Köyün en yüksek yerine kurulmuş okula ulaşıyoruz. Karakol tamda karşımızda. Hiçbir güvenlik tedbiri almayı bile düşünmeden ilerlemiştik. Genellikle karakol köyün içinden başlayarak kendini savunmaya alırdı ama o gece boşaltılmış olan köyde askerde yoktu. Okulun çatısına çıkmış olan arkadaşları seyrediyorum, diğer yön de amutka karakolunun mevzileri, aydınlatma kuleleri, binası çok net fark ediliyor. Amutka nın ışıkları bizim olduğumuz yeri de aydınlatan bir ışık denizi. Okulun çatısındaki saçları söküyoruz. O ıssızlıkta çıkardığımız sesleri siz düşünün artık. Karakol alarma geçiyor. Mevzilere koşuşan askerleri, sağa sola açılan rastğele atışları, ön mevzilerine yakın ışıkların söndürülüşünü izliyoruz. Sanırım bir saldırı olduğunu düşünüyorlar ama çıkardığımız seslerin "Ne"   olabileceğine dair hiçbir fikirlerinin olmayışı onları daha bir kendilerini korumaya itiyor. Önceden belirledikleri, bizlerin saldırırken kullanabileceğimiz tüm noktalara havan atışları başladı. Tüm kör noktalara aydınlatma fişekleri eşliğinde yoğun bir taramaya giriştiler. Bizlerse okulun çatısındaki işimizi bitirmeye koyulmuşuz. Birer birer sökülen saçları sırtlamış yine bölük düzeninde tek sıra halinde Ali boğazına doğru ilerliyoruz. Ay ışığı, aydınlatmalar, havan sesleri, MG3 taramaları, sırtımızdaki saçların tangır-tungur çıkardığı sesler bir kez daha hiçbir insanın dinleyemeyeceği o acayip oluşumlu senfoniyi dinleyerek dönüyoruz âli boğazına. O karakol komutanının bu gece yaşadıklarına hiçbir anlam veremediğini düşündükçe gülümsüyorduk. Kendi gücünü korumaya çabalayışını, askeri anlamdaki tüm birikiminin bu durum karşısında yetersiz kalışına isyan edişini düşünüyoruz. Sanırım gün ışıyana değin diken üstünde bir gece geçirmiş ve ilk işi karakol çevresine gönderdiği birimlerin ona verdiği raporla aptallaşmıştır. "Okulun çatısındaki saçlar sökülmüş!"
       Ali boğazı girişindeki köprümüze! Ulaştığımızda oturmuş tek tek suyun diğer yakasına geçen arkadaşları izliyorum. Hiçbir kayıp yada yaralı vermemiştik. Buna sevinmeliyiz diye geçiyor içimden. Düşüncelerim anlamsızlıklar girdabında kaybolmuş halde. Neden? Diyorum durmadan. Tam o sırada bir bayan arkadaş sırtındaki yüküne yer ayarlayıp yanıma oturmaya uğraşıyordu. Tanıyorum! Üniversitede eylem ve toplantılarda karşılaştığımız gibi karşılaşmıştık, orada köprüyü geçmek için sıramızı beklerken. " Nasılsın" diyor "İyi"   diyebiliyorum ancak. Zihnimdeki tüm sorular ve kendimce oluşturduğum tüm cevapları sıra sıra zihnimden dilime akıyor. Tanıdık eski bir yüz ve o soru "Nasılsın?" bardağı taşıran son damla etkisi yapıyor. İçimi açıyorum kaygısız yalansız. Ne zaman sonra kendime geldiğimde arkadaşımın gözlerindeki ifadeyi fark edip susuyorum. Dersim eyaletinde bayan takım komutanlıklarında bulunmuş, şimdi o da devrikler bölüğünde bir savaşçı olarak eğitime alınmış olan arkadaşım beni hayretle ağzı açık bir şekilde dinlemiş ve "Heval senin arkadaşlarla konuşman iyi olur"   demişti. Bu şu demekti "Yarın ilk iş olarak seni yönetime bildireceğim"  "Yönetime bunları anlata göreyim seni"
    Dolmuş dolmuş olmadık yerde olmadık birine açılıvermiştim. "Güvenin" buradaki anlamı, Eski dost, arkadaş, örgenci hareketi içindeki dayanışmanın, Diyarbakır şehir merkezinde yapılan ilk korsan eylemlerin o bizleri bütünleştiren "ruhu" neydi? Köprüye – suyun kenarındaki karşılıklı iki ağacın dalları arasına uzatılmış iki uzun direkten oluşan köprümüze- çıktığımda yılar öncesine, örgencilik yıllarımın Diyarbakır'ına geri dönmüş gibiydim. Sırtımda bir teneke saç, ayaklarımın altında esneyen iki direk, onların altında gürül gürül akan dere ve ben orada değildim. Dereyi geçen arkadaşlarımın arasına girdiğimde gözlerim   "onu" aradı. Yüzünü ay ışığında bir kez daha görmek istiyordum. Ona eski arkadaşım, şimdiki yoldaşıma! O sempatizan yılarımızda soluduğumuz "Diyarbakır'ın"   beni sarıp sarmalayan atmosferinden bir avuç Özgürlük sunmak istiyordum. Belki o da anımsardı…
     Sırtımızdaki saçları arkadaşların yeni yeni ortaya çıkarabildikleri "okulumuzun"   yanına istiflemiştik. Gün yeni doğuyordu. Ali boğazını yarıp giden dere gürül gürül akmaya devam ediyor, ağaçlar yeşillenmiş, toprak yeni tomurcuklanmış rengârenk çiçeklerini kendine örtü yapmıştı. Zeki de uyanmış! Çadırından çıkmış elini yüzünü yıkamak için ona özel hazırlanan "çeşmesine"   yönelmişti. Hemen yanında elinde beyaz havlu taşıyan koruması. İşini bitirip havluya uzandı. Bu arada bize doğru bakıyor, kafasını "iyi iyi" der gibi sallarken azgından "salyaların"   döküldüğünü görür gibi oluyorum. Arkadaşlar dağılmış ben oradan ayrılmak istemiyorum. Beynimi kurcalayan soruyu mutlak sormalıyım. "Neden?"  Yanında yönetimden arkadaşlarla okulumuza giriyor. Okulun duvarıyla uğraşan arkadaşlar "onun" gelişini fark edince daha bir iştahla işlerini yapmaya koyuluyor. Bunu "yaptığı işi patronuna beğendirmeye çalışan yalaka işçilerin" davranışıyla ne kadar çok örtüştüğünü düşünüyorum. Orada öylece dikilmiş onları izliyorum. "Duvarları şöyle büyük kayalarla genişçe yapın" Zeki yapımı devam eden okulun içine girmiş duvarıydı, oturma yeriydi, konuşma kürsüsüydü! Her yapılacak olanı anlatıyor yanındaki arkadaşlarda zekinin her söylediğini onaylayıp istenileni yapmak için sağa sola koşuşturuyordu. Zeki okulunda! Yalnız kalmıştı. Fırsat bu fırsat bende okula girdim. Yanında belirdiğimi görünce "Nede güzel oluyor değimli"   dedi. Kafasında oluşturduğu okulu anlatmaya koyuldu. "Şurada üniversitede profesörlerin konuştuğu kürsü! Şurada basamaklar şeklinde yükselen tıpkı üniversitedeki gibi oturma yerleri"
   Evet, tıpkı üniversite amfisi! Kendiside profesör! Yok yok ordinaryüs profesör! Bu anlattıklarından Zekinin içine işlemiş olan   "Bir üniversite bile okuyamadım" ezikliğinin giderek " Okumadım ama okuyanı, okumayanıyla yüzlerce, binlerce insana hükmediyorum" şekline dönüştüğünü, sırf bu yüzden bile olsa insanları hedef alabileceğini, ezebileceğini, kullaştırana değin üzerlerinden bir dozer gibi geçebileceğini, bütün bunları kendini tatminin bir aracı haline getirebileceğini düşündüm. Bu düşündüklerimi ona söylemek için yüzüne gözlerine baktım. O hala anlattıklarının etkisinde "şuhuyla"   salınırken biraz önce azgının kenarından süzülen salyaları tekrardan görür gibi oldum. Ben kimdim ki! Tükürse boğabileceği! Daha da ötede  "Hain, ajan" dese o an orada tüm yaşamımı adadığım   "Davamın"  hiçleşeceğini, arkadaşlarımın, yoldaşlarımın, ailemin, halkımın "Düşmanı" olarak bu yaşamdan koparılacağımı biliyorum. Bu düşünceler beni her yakalayışında " Varlık" olmaktan çıkıyor "Hiçleşiyordum". Evrende zerre yer kaplamamayı; kendimi uzay boşluğunda kara deliğe doğru süzülürken buluyor, insanlık tarihinin tüm tanrılarının vaat ettiği! Cehennemi azapları kabule hazır olma halini iliklerime değin hissediyordum. Tüm duyu organlarımla   "ölümü"  düşman elinden ölümü yüceltiyordum. Bu düşünce girdaplarımdan sıyrılıp bir anda  "Neden?" diye sormuştum zekiye. Sadece "Neden?". Zeki neyi sorduğumu anlamamıştı. Bense "Neden?" sorusuna olabilecek her anlamı yüklemiş gibi ondan bir cevap bekliyordum.
        "Ne neden!" diye yeniledi zeki.  Neden sorumun en az beni ve düşündüklerimi karşılayanını çekip almış   "Neden o saçları getirdik" "Neden okul yapıyoruz?" diye devam etmiştim. Sorumu duyduğunda onunda rahatladığını hissetim. Gevşemiş, gerinmiş sesine olabildiğince gizem katarak "Çünkü beş on gün sonra düşman bu vadiye girecek ve "zeki bu okulda ders vermiş" diyecek" Benim bakışlarımdaki anlamsızlığı görünce devam etmek zorunda kalmıştı. "Düşünsene bir general buraları gezecek, bu okulu görecek, kendi taburunun olduğu yerdeki okulun çatısından sökülen saçlarla kapatılmış bu çatıya bakacak ve zeki burada ders vermiş diyecek"
          Ne de müthiişşşşş!  Ego! Neydi? Ya Kendine sevdalanmak! Neydi? Anlamsızlıklar içinde anlam arayan bir yolcu gibiydim. Yüzümdeki anlamsızlığı, anlamlılığa dönüştürmeye uğraşmış "Way be!"   der gibi ona o derin düşünce ve algılayışına! Hayranlığımı ifade etmiş gibi yüzüne bakmıştım. Başım önde daha başka bir şey söylemeye, ima etmeye mecalsiz bedenimi adeta sürüyerek oradan uzaklaşmaya çabaladım. İmdadıma zekinin yakın güvenliğindeki arkadaşlardan biri yetişmişti. "Heval çay hazır"   zekiye kahvaltın hazır diyordu. Zeki bir bana bir de okulun dışında duran güvenliğine baktı. Eliyle "git" işaretiyle yetindi. Ama kızgınlığı her halinden dışa vuruyordu. Okulun dışına doğru yöneldim. Arkamdan "Ayağın nasıl?"   dediğini duyunca döndüm "İyi heval" dedim. Yürüyüşümdeki mecalsizliğimi, ayağımı yerden sürüyüşüm onda bu soruyu şenlendirmişti. Oysa ben yüreğimden, beynimden, vicdanımdan yaralıydım. Ve yeni bir yara daha almıştım. "Ayağın nasıl?"   bu sorusuyla bir ay önce bizleri yolladığı yeri, oradaki çatışmayı ve kasığımdaki mermiyi anımsatmıştı bana.

 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin