Anasayfa | Yazarlar | Harun Tak | Munzurlarda Bir Gün-2

Munzurlarda Bir Gün-2

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

MUNZURLARDA BİR GÜN-2  / HARUN TAK


Hani kelimeler yetersiz kalır ya bazen! Anlatılmak isteneni doğru ve olanca yalınlığıyla anlatabilmek;gerçekte yaşanılanı, hissedileni, duyumsananı olduğu gibi yansıtabilmekte zorlanır ya  insan… İşte Munzurların o keskin kayalıklarını ve o kayalıkları  yalayan  rüzgârın  çıkardığı sesleri  anlatabilmenin de karşılığı  olan kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Sanki yer  yarılmış da kayalar başını  yukarıya  uzatmış gibi;arada  kesikler, yarıklar, vadiler  olmasa  elle  yapıldığına  yemin edebileceğim dümdüz  duvar  gibi  yükseltiler, kayalar, kayalar,  kayalar… Kimi yerde bir ejderhanın sırtında  yürüdüğünüzü  sanırsınız, kimi  yerde bir futbol sahasında top  koşturduğunuzu, kimi  yerdeyse  ejderhanın midesine  inen  bir  girdaptan aşağılara  süzüldüğünüzü. Her defasında geçtiğiniz yolun! biçim değiştirmiş olduğuna gözleriniz inanmak istemez. "Bu  kaya geçen  hafta  burada  değildi"  dediğimi, Munzurların Canlı bir organizma  olduğunu  kanıtlamaya  uğraştığımda pek de  zorlanmayacağımı  düşündüğüm  zamanları, girilen  her  yeni  oyuğun, her  yeni  düzlüğün  aslında  bir öncekine  benzerliğini, bunun insanda yarattığı duygu, düşünce  karmaşasını  anlatabilmenin  yolu  yok gibidir. Kayalarla rüzgârın dansını  anlatmayı becerebilirsem  eğer  işte o  zaman Munzurların  insana  dair  olan  yanını yani   Canlı   bir  organizmanın! bir  diğer  canlı  organizma  olan  insana  benzerliğini de   anlatabilmiş  olurdum.

Kızgın, kırılgan, yalnızlığı  seçmiş, kimselere  katlanamayan, hiç kimseyi  bağrına  almaya  yanaşmayan yanını, asi,  boyun eğmez  tarafını, yenilgiyi  kabullendi dediğinizde  bir  anda  size  yaşatabileceği cehennemi. Evet tüm bunları anlatabilmenin yolu onu canlı bir  organizma  olarak  görebilmekten  geçiyor.
    
Yolu Munzurlara düşen her insanın payına mutlaka düşen şey onun karşısında güçsüzlüğünü kavramak  olur. O yüceltilerde binlerce insanı bir araya getirebilsek ve her birine tek tek onda  kalan duyguyu  sorsak çoğunun  vereceği  cevap aynı  olurdu:
"Ben  güçsüz  ve  çaresiz  bir insanım! Sen ise Munzursun!"...
      
Bizlerden önce o yükseltilere yolu düşmüş olanların izlerine rastladığımızda içimizi bir sevinç yumağı sarar; işte bak insanlar seni dize getirmesini bilmiş diye haykırmak ister ve haykırırdım. Haykırışımın yankısı daha bana ulaşmadan!  Sevincimin boşunalığını beynim algılamış olurdu. Çünkü o insanlardan kalan izlerin Munzurlar tarafından silinmeye çalışıldığına tanık olurdum.

En belirgin iz, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmeye  çalışılmış olan “Tuz Yolu Patikası”ydı. Tek tek taşların bir örgü, bir nota, bir şiir inceliğinde dizilip oluşturulan bu patikada yürümek tarihe tanıklık etmekle eş değerdir. O yolda sizden 57 yıl önce Seyit Rıza’nın geçmiş olduğunu bilerek ve bunun tadını doyasıya yaşayarak yürürseniz benim ne söylemek istediğimi anlayabilirisiniz. Kırkmerdiven vadisinin kırk basamaklı bir patikanın başladığı yer olduğunu öğrenip ve de buna tanıklık ederseniz eğer işte o zaman benim duyumsadığım o duyguyu anlayabilirisiniz.

Munzurları ikiye ayıran bir bıçaktır Tuz Yolu. İkiye ayıran dedimse öyle karpuzu ikiye ayırmakla eş anlamlı düşünmeyin sakın; Munzurların bu patikaya geçit vermemek için ne denli uğraşmış olduğunu görmezden gelirsiniz o zaman. En iyisi mi şöyle söyleyeyim; Tuz
Yolu patikası insanoğlunun ya da kızının Munzurlar üzerindeki en son kalıcı izidir. Patikayı izlerken kimi yerlerinde kayalara hapsolmuşluğa doğru yol aldığınız hissi sizi ele geçirir. Giderek yükselen patika sizde güvensizlik duygusunu yerleştirir. Acaba bu patika gerçekte nereye ulaşacak? sorusunun cevabı her an ayaklarınızın altındaki derin boşlukta cevaplanabilir.

Munzurlar, her fırsatını yakaladığında insan eliyle onun bağrına yerleştirilmeye çalışılmış olan bu eseri yok etmeye uğraşır. Karların o ezici ağırlığı! O inceden inceye en olmadık yerlere sızışlarını ve zamanı geldiğinde su zerrelerine dönüşmelerini… Bu zerrelerin damlaya,  damlaların önünde durulmaz akıntılara  dönüşümü her sene bu  patikanın birçok yerini boşluğa çevirmekten geri durmaz.

MUNZURLARDA KEŞİF 

Munzurları keşfe çıkmışım. Kırkmerdiven vadisinden ilerleyerek Tuz Yolu patikasının ve Munzurların gizemli şifrelerini çözmeye uğraşıyorum. Benden sonra buralardan geçecek olanlara, benden önce geçmiş olanların izlerini takip ederek Munzurları tanıtabilmeyi umuyorum. Yaşayan bir organizmanın zihninde yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum kendimi. Her adımda yeni bir oyuna ortak ediyor beni. Munzurlarda Tuz Yolu patikasındayım, aynı zamanda bir halkın belleğinde. Seyit Rıza, atının sırtında bu patikadan Erzincan’a doğru yol alırken yüreğini ve beynini işlemiş kayalıklara ilmik ilmik. O anı ve o duyguları yaşıyorum. Beynimden dilime doğru süzülen "Gitme! Ne olur gitme" sözcüklerini tekrarlarken buluyorum kendimi. Zamanın dehlizlerinde kaybolmuş, iç içe geçmiş zaman dilimlerinde geziniyorum. Arada bir yerlerde durmuş ve olanca gücümle ona halkının yüreği, vicdanı olan seydama "Gitme!" diyorum. Beynime hücum ediyor her bilgi zerresi; "Gitmeliyim" diyor. "Bu kanı durdurmanın, bu acıyı dindirmenin tek yolu gitmem"...

Bana yüreğini, beynini, vicdanını açıyor. İnsanlarının son bir yıl içinde yaşadıkları kayıtlı gün gün. Munzurların zirvesine "Larseke" çıkarıyor beni. Oradan Dersimin her karışını seyretmemi, hissetmemi istiyor, zamanı geriye çevirerek. Yükselen "feryatlar" ses dalgaları olarak kaydedilmiş, zamanı ve mekânı hiçe sayarak hücum ediyorlar benliğime. Dalga dalga geliyorlar üzerime; acının insan tarafından şekillendirilmiş en korkunç notalarını algılamaktan kurtulmaya çabalıyorum çaresizce. İlk salvoda benliği yitip gitmiş, insanlığıma sığınmak için kendimi yakmışım. O da yeterli gelmeyince ateistliğimi fırlatıp atmış! Yaradana sığınmak istemiyle olduğum yere çökmüş yalvarırken buluyorum kendimi. "Yeter! Ne olur yeter" diyen sesim uzaklardan çok uzaklardan gelen bir fısıltıya dönüşmüş.

Larsek kayalıklarına, her kıvrımına kaydettiği bu sesleri bana dinletmeye yeni başlamıştı oysa. Ses dalgalarının "ölümsüz" olduklarını ispat etmeye uğraşırcasına kulaklarımdan beynime değin ele geçirmeye uğraşıyorlar beni. Dumanlar; kirli ve yapış yapış açıklı koyulu yükseliyor dört bir yandan. Havaya sinmiş genzime yapışıp kalan çürümüş et kokusu. Boğulmak istercesine nefes almaya direniyorum. Gözlerimi görebileceklerimin habercisi bu kokunun etkisiyle sıkı sıkıya kapıyorum. Bu kadarı yeter bana...

Titremekten kasılmış, şaşkın ve mecalsiz vücuduma direnerek gözlerimi aralıyorum; "Gitmeliyim" diyor "Bir damla ar ve vicdan sahibiyseler bu katliamı durdururlar" diyor. Biliyorum oysa "Gittin ve seninle yetinmediler" demek için ağzımı, dilimi harekete geçirmek istiyorum beynimin komutlarını vücudum dinlemiyor. Gözlerimin ıslaklığı, diz çökmüş çaresizliğimle patikadan gökyüzünü seyrederken buluyorum kendimi. Aklımda giden yolcunun gitmekle Halkını bu züllümden kurtarabileceğine olan umudu, yüreğimde İnancın ve insan olmanın o ağır sızısı kalıyor. Onur ve insanlıktan nasibini almamışların bu "gidişin" anlamını algılayamayacaklarını biliyorum. Bir an için Seyit Rızanın hemen önünde durmuş, gitmek için yüreğinde ve beynindekilerin çok küçük bir bölümüne tanıklık etmiş ve "git" demiştim. Tarihin o meçhul sayfalarına, o halk olabilmenin ortak belleğine "bir liderin vicdanını "kazıyarak gidiyordu ölüme. Ölüme yürürken bile Halkının acılarını bir nebze olsun dindirebilme gayreti içinde olmakla; gelecek beyinlere bir önderin "vicdanını" miras bırakıyordu.
 
Munzurlara ve o patikaya saygısızlık etmişim gibi hissediyorum kendimi. Adımlarımı onları! İncitmek istemeyen tereddütlerle hızlandırıp olabildiğince hızlı uzaklaşmaya çalışıyorum. Giderek yükselen patika-ki patika derken burada kayaların yan yana ahenkli bir diziliminden bahsediyorum- İki keskin yükselti arasında sıkışmış bir yılan gibi yolunu bulmaya çabalıyor. İleride belirsiz bir boğaz; boğaza ulaşsam kayalara hapsolmaktan kurtulacağım hissiyle umutlanıyorum. Boğaza ulaşmakla antik bir tiyatro sahnesinde buluyorum kendimi. Sanki sahneye çıkmak için açılmış bir tünelden geçmiş ve tiyatronun merkezine sahneye adım atmış gibi kala kalıyorum. Çember biçiminde bir düzlük, düzlüğün bittiği yerlerde kat kat basamaklar halini almış kayalar kayalar... Gökyüzüne değin yükseliyorlar.
Doğal sahnenin ortasına doğru yürümeye ve kayalarla rüzgârın su eşliğinde oluşturduğu bu sanat eserini seyretmeye koyuluyorum. Burası dünyanın tavanı olmalı! Gidecek başka bir yer yok sanki. Dört bir yanımı; geldiğim patikayı bile bulamayarak, yüreğimi saran o boşluk hissi, gözlerime yerleşmiş donukluğun karmaşasında seyre dalıyorum. Zemin yumuşacık, taptaze otlarla kaplı. İlerde küçük bir yarık, kaybolmuşluk hissinden sıyrılmak istercesine bu yarığı umut olarak görüyorum. Yaklaştıkça umudumun yerini hayal kırıklığı alıyor. Yarık eriyen kar sularının kendine bulabildiği yoldan başka bir şey değil. Buradan bir çıkış mutlaka var! Ama nerede? Tam umudumu yitirmiştim ki güneşin ışıkları gözlerimi kamaştırıyor; "Bu girdaptan çıkış burada" der gibi beni kendine doğru çağırıyor. Güneşin aydınlattığı yöne doğru ağır adımlarla ilerliyorum. Bu doğal antik tiyatrodan çıkış tamda güneşin ışıklarını bana ulaştırdığı yerdeydi. Kayaların düzenli ve ahenkli bir birliktelik oluşturduğu patikama ulaşınca sevincimi saklamıyorum. Gırtlağımdan çıkan ses akustik yankılarla geri geliyor bana. Kulaklarımdaki sesimle şaşkın, adımlarımı hızlandırıp biraz daha yüksekten geriye doğru dönüp bakınca benzetmemde ne denli haklı olduğumu anlıyorum. Bu bir "doğal tiyatro sahnesi" Her adımda Munzurların bana gösterdiği ve yaşattıklarının emsalsiz oluşları önünde saygıyla benliğimin ezildiğine şahitlik ediyorum. Munzurların yeryüzü cennetinin en nadide "elması"  olduğu düşüncesi beynimi ele geçiren bir girdaba dönüşüyor ve "ben" giderek yok oluyorum. Bu düşünceler eşliğinde Munzurları keşfe çıkmanın benim için bir ayrıcalık olduğuna inancım giderek pekişiyor. Tuz yolu Patikasını yapmak zorunda olanları ve o günün dayattığı "ihtiyaç" kavramını, insanoğlunun ihtiyaç duyduğunda imkânsızı başarabileceği düşüncesi beni daha direngen ve istekli hale getiriyor.

Patika giderek daha çok daralıyor iniş çıkışlarsa küçük olsa da hiç bitmeyecek gibi. İnişe geçmişim küçük bir yarık patikayı ikiye ayırmış. Bir metre kadar kısmını suya katıp götürmüş. Yarığa ulaştığımda yarığın devamına başlangıç yerine bakıyorum; yarık giderek daralıyor girimsi, kirli buz kütlesinde sonlanıyordu. Kar! Bu mevsimde yarığı dolduran kütlenin kar olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. Temmuz sonlarında olduğumuzu ve kar olgusunun bu zaman dilimine ait olamayacağında ısrarlı beynim. Yarığı tırmanarak buzul kütlesine ulaşıyorum. Üstünü kaplamış olan toz ve taş parçacıklarını sıyırıp daha temiz olan beyazımsı kara ulaşıyorum. Hâlla ikna olmamışım demek birde tadarak bunu desteklemek istiyor beynim. Bir avuç koparıyorum sıkışmakla buzullaşmış kütleden. Ağzıma götürürken kopardığım parçanın oluşturduğu boşluğa gözüm ilişiyor. "Kurt!"  Beyazımsı nerdeyse onlarca kurtçuğun zevkle o boşlukta oynaştığını görmek; bir elmayı ısırmış ve elmadan kopardığım parçanın yerinde kurtçukların dans ettiğini izliyormuş gibi bir tereddüt anı yaşıyorum. Kardan tatma isteğim hemen sönüveriyor. Karın "kurtlanmış" olduğunu beynime yeni bir bilgi olarak yazıyorum. Hayatım boyunca aldığım onca bilimsel! Veriyle bu yeni bilgiyi nasıl açıklamam gerektiğini düşünmekten çabucak vazgeçiyorum. "Kar kurtlanır" "Munzurlarda kar hiç bitmez" "Geçmiş yılın karı üzerine yenisi yağar" bunları kesin hükümler olarak kabulleniyorum.

Aklımda kar ve kurtçuk figürleriyle yoluma devam ediyorum. Patika yine yükselişe geçiyor, artık gökyüzü daha yakın. Elimi uzatsam bulutlara değecekmişçesine yakın! Sağ ve sol yanlarımda bana eşlik eden sert kayalıkların giderek yumuşak eğimlere büründüğünü görünce seviniyorum. Sol yanımda daha bariz bir yumuşama düzlükle sonlanıyor. Patika hâla ileriye doğru akıp kayalıkların içinde kayboluyor. Bu yükseltiye değin yaşadıklarımdan bitkin düşmüş halde düzlüğe ve orada gözüme kestirdiğim en uygun yere, güneşin ışıklarının karşısına geçip oturuyorum. Nefes alışlarımın düzensizliğini yorgunluğa verip daha derin ve daha düzenli hale getirmeye uğraşıyorum. Kaslarım gevşemiş ben vücudumun ritmini Munzurların istediği düzeye getirmiştim. Birde  “su” içebilsem! Bunca yorgunluğun bir anda benden uzaklaşacağını düşünüyorum. Bu küçük düzlüğün orta yerinde gözüme ilişen şeyin çeşme olamayacağını, bu yükseklikte “kani” bulamayacağıma kendimi inandırmaya çalışırken ayağa kalkmış üç beş adım sonra ayaklarımın dibinde yuvarlak küçük bir su birikintisine bakarken buluyorum kendimi. Bu yükseltide yeraltı suları kendine bir çıkış bulmuş ve yaylacılar düz taşlarla bunu bir “çeşmeye” dönüştürmüştü. Susamışlığıma yenik düşmek üzereyken görüp görebileceğim en güzel manzaranın bana Munzurların bir armağanı olduğunu artık biliyorum. Sanki o çeşme oraya bilinçli konulmuş gibi. Yorucu ve çoğu yerinde dik bir çıkıştan sonra “çeşme” olması gereken yerdeydi. Yere uzanıp hiç doymayacak gibi kana kana içmeye başlıyorum sudan. Onca susuzluğuma rağmen çok çabuk suya doymuşluğuma ikna olmamış çeşmenin başından ayrılmıyorum. Su o kadar temiz o kadar ince ve o kadar “tatlı” ki susuzluktan çok o görünüşü ve tadıyla içilmesi gereken başka bir şeymiş izlenimi veriyor. Munzurların o noktasında o atmosferde olması gereken o sudan içmekle kalmıyor bir çocuk şenliğine kaptırıp kendimi suyla yapılacak her teması yaparken buluyorum kendimi.

Çeşmenin başında oturmuş ne yöne gitmem gerektiğine karar vermeye uğraşıyorum. Sağda tuz yolu patikası gözüme ilişiyor. Çok kısa bir düşünme anından sonra patikayı izleme fikrimden vazgeçiyorum. Patikanın Erzincan’ın Kemah ilçesine değin ilerlediğini biliyordum. Patikanın geri kalan kısmını keşfetmeyi bir başka güne bırakmanın uygun olacağına karar veriyorum. Güneşin giderek alçalışı da bu düşüncemde haklı olduğumu bana anlatıyor. Geri dönmenin doğru olacağında netim. Sol yöne doğru bakıyorum, oradan nerelere gidilebileceğini görmek istemiyle küçük düzlüğü geçiyorum. Düzlük daralıp keskin bir boğazda sonlanıyor. Yerdeki hayvan izleri! Yaylacıların buralardan geçmiş olduğunu anlatıyor. Oysa biliyorum ki yaylacılara ait izler her zaman bir diğer konaklama yeriyle bağlantılıdır. Buraya değin gelmişlerse; buranın ya daha yükseklerinde! -ki ben buranın en yüksekteki düzlük olduğunu düşünüyordum- bir başka düzlük var ya da buranın kademe kademe aşağılarında düzlükler ve konaklama yerleri olmalı. Benim geldiğim yerle burası arasında sadece sarp geçitler vardı. Yaylacılardan çok tuz yolu patikasını takip etmiştim. O zaman yaylacıların izlerini nasıl açıklamam gerektiğine ulaşamıyorum. Karşımda duran boğaz buraya hayvan sürüleriyle ulaşılabilinecek bir başka geçidin olabileceğini fısıldıyordu.
    
Boğaza doğru yürüyüp merakımı gidermek istiyorum. Aklımda geri dönmem gerektiği fikri önümde nereye açıldığını bilmediğim ve merakımı tetikleyen bir boğaz. Munzurlarda geçirdiğim onca zaman bana her an bir girdapta kaybolup bir başka mekânda kendimi bulabileceğimi öğrettiği için adımlarımdaki tereddüdün nedenini biliyorum. “Arkadaşlar merak eder” düşüncesi de beni bu boğazdan uzaklaştırmaya çabalıyor. Her an vazgeçip geri dönebilecek bir sınırda, her adımda boğaza daha bir yaklaşmış olmamın beni sürüklemesine engel olamıyorum. Boğaz, küçükbaş hayvanların bıraktığı “tırnak” izleriyle bezeli, giderek karşı tarafın, boğazdan ötesini görebiliyorum. Vahşi Munzur sırtları ve yamaçlar! İlginç olanı çok uzakta olmaları. Bulunduğum yerden kuş bakışı oldukça uzaktaki sırtlar bunlar. Bu sırtlarla aramda sadece gökyüzü ve bulutlar var. İyice sokuluyorum, her adım sanki bir uçurumda sonlanacakmış gibi. Oysa hemen aşağıda en az beş futbol sahası genişliğinde bir düzlük beliriyor. Burası bir ova! Çevresi keskin yamaçlarla kaplı bir ova.

Arkadaşlarımın merak edebileceği ya da girdapta kaybolabileceğim düşünceleri önümde uzanan ovaya inmeme engel olamıyor. Koşar adımlarla, un ufak olmuş çakıl taşlarıyla kaplı yamaçta çoğu zaman yan yan kayarak aşağıya sürüklediğim kaya parçalarının eşliğinde iniyorum. Düz bir ovadayım, otlar hâla taze ve yemyeşil, her tarafı kaplamış durumda. Bu ovayı baştanbaşa kesen yarıkların küçük dereler olduğunu yaklaştıkça fark edebiliyorum. Buz gibi suların aktığı dereler bunlar. Yaylacıların çadır kurduğu yerlerin izleri, hayvanları için yaptıkları taşlarla çevrili bölümler, giderken artlarında bıraktıkları ip, kumaş parçaları. Bu mevsimde burada olmaları gereken yaylacılar ve hayvan sürülerinden kalan izlere bakarak burada oldukları zamanı hayal etmeye koyuluyorum.

Burası onlar yokken yakılmış-yıkılmış köylerin bana hissettirdiğine benzer duygular yaşatıyor. Ben ne o köyleri içinde insanlar varken görebilmiş! Ne de yaylaları yaylacılarla dolup taşarken izleyebilmiştim. Köyleri hep boş ya da yıkılmış-yakılmış, birkaç yaşlıya emanet edilmiş cılız ışıklardan ibaretken görebilmiştim. Yaylaları da her şeyi göze alıp elinde avucunda kalan hayvanlarıyla ancak en aşağıdaki düzlüklere “izinsiz” çıkabilmiş bir iki çadırdan ve çobanlardan ibaret oldukları dönemi biliyordum. Oysa bu düzlükler binlerce baş hayvanı doyuracak taptaze yemyeşil otlarla kaplıydı. Ve tabiî ki buz gibi sular…
      
Munzurlar her yıl yaptığı gibi süreli konuklarına cömert davranıyordu. Ama insanlar ve hayvan sürüleri bu yıl da, önceki yıl da gelmemiş/gelememişlerdi. O düzlüklerde ilerlerken yukarıdan küçük bir nokta gibi göründüğümü ya da oradaki varlığımın ne denli basitleştiğini hissettim. Çevremdeki yükseltiler, yamaçlar, boğazlar, zirveler! Her yamaç keskin bir sırt veya zirve kayalıklara dönüşmüş; orta yerde bir ova ve ben o ovanın bir noktasıydım. Geldiğim yeri; boğazı arıyorum. Hayvanların çıkarken ve inerken izledikleri zikzaklardan oluşan patikayı görüyorum. Bense oradan direkt aşağıya doğru dik inmiştim. Oysa her dağın yaptığı gibi Munzurlar da insanlara kendi istediği kadar geçitler ve eğimler veriyordu.  Neredeyim? Bilmiyordum. Buradan geri gitmek de imkânsızlaşmıştı. Tekrar indiğim boğaza çıkmak ve tuz yolu patikasını izleyip kırkmerdiven vadisine ulaşmak için epey bir zamana ihtiyacım olacaktı. Ama benim o kadar zamanım yoktu. Güneş daha da yana yatmış! Geceyi karşılamaya hazırlanmamın iyi olacağını söylüyordu bana.
    
Düzlüğü boydan boya geçmiştim ki bu düzlüklerin basamak basamak olabileceğine şahit oldum. Düzlük bitmiş hafif ama derin bir eğimle aşağıya evrilmiş, bir süre sonra da düzlük tekrar eski halini almıştı. Bir ovadan diğerini seyrediyordum şimdi de. Tam ortasında bir gölün olduğu bir ovayı! Bu yükseltilerde çokça rastlanan “buzul göllerden” biri bu. Sonradan isminin “Karagöl” olduğunu öğreneceğim bir buzul gölü. Bulunduğum yerden gölün ortasında bir cismin hafiften hareket tetiğini fark ediyorum.”Aysberg” Hayır! Hayır, aysberg ya da buz dağı okyanuslarda olur. Burada böyle bir şey imkânsızdır!!!

Aşağıdaki düzlüğe inişte gözümü Karagöl’den ve içinde sağa sola nazlı, nazenin salınımlarla hareket eden kütlenin üzerinden ayırmıyorum. Gölün kıyısına ulaştığımda suyun “simsiyah” lığı kadar zıt bir renkte ben beyaz bir buz kütlesinin yanı başında duruyordum. Suyun yüzeyinde kalan kısmı şekillenmiş bir ada, bir oyuklar ve yükselti biçimini almış. Derinlerde daha büyük ve daha görkemli kütlenin küçük bir kısmı olduğunu anlatıyordu bana.
Hareketinin yumuşaklığı rüzgârın onla dansıydı. Önünde durduğum göl ve ortasında dans eden buzul kütlesi benliğimde yer ve zaman kavramlarını alt-üst etmiş hemen kıyısında durduğum bu doğal yeryüzü tablosunun beni ele geçirmesine direnmemiştim.

Güneş uzaklaşırken son ışık zerrelerini rüzgârla dans eden buz kütlesine bir başka ışıltı katmak istercesine yollamış, ben ise sırf benim için hazırlanmış bu müthiş gösterinin ruhumu ele geçirmesinin zevkine bırakmıştım kendimi. Ne kadar öyle kaldığımı bilmiyorum. Son bir gayretle yeleğimin cebindeki wolkmenin kulaklığına ulaşmış ve Munzurlarda hep yanımda bulundurduğum Metin-Kemal Kahraman kardeşlerin müziğiyle bu tabloyu tamamlamaya uğraşmıştım.

Kulağımda eşsiz notalar… Önümde bir o kadar eşsiz doğal görsel senfoni! Gecenin karanlığı üzerimizi örtmüş o güne değin “Munzurlarda gece” fikrinin; rüzgâr ve kayaların ay ışığıyla oluşturduğu karma karışık gölge oyunları olarak kaydedilmiş olan zihnimde yeni bir çığır açılmıştı. Kimi zaman kulaklarıma işleyen kaynağını çözemediğim “çığlıklar” kimi zaman ay ışığının beynimi karman çorman eden kayalıklarla oluşturduğu gölge ve şekiller gitmiş yerini izlemekten ve duymaktan zevk aldığım gösterilere dönüşmüştü. Bu iki farklı algılayışın altında yatan gerçekse “Munzurları dışımda benden ayrı bir olgu olarak algılamak yerine benimle bütünleşmiş olduğunu, benim gibi canlı bir organizma olduğunu kabullenmemdi”
   
O gece Munzurların hiç bilmediğim bir yerinde ve yapayalnızdım. Kendimi ne yalnız hissediyordum ne de bilmediğim bir yerde. Hissettiğim tek şey beni sarıp sarmalayan bir sahiplenme bir kabullenmeydi. Ben ise kendimi bu sahiplenmeye teslim etmiş küçük bir noktaydım. O yolculuğa başladığım zaman ve algılayışımın ters yüz olduğunu, bunun sadece ve sadece on saati aşmadığını sonradan fark edecektim. Benliğimde bir dağ motifi ve tipik insan algılayışımın bu kadar kısa bir sürede nasıl değişebildiğini hala açıklayabilmiş değilim.

Bir gün yolunuz Munzurlara düşerse size önerebileceğim en önemli şey “Onu canlı bir organizma” olarak kabul edin ve asla direnmeyin. Ona teslim olun. İnanın sizleri hiç yaşamadığınız, hiç hissetmediğiniz, hiç görmediğiniz, hiç algılayamadığınız bir başka diyara götürecektir.

 

Yorumlar (1 gönderildi):

SEVİNDİK ÇAY EVİ İSTANBUL .. 18 Jul, 2008 03:07:42
avatar
KEMAHLILARIN ÇAY SEVGİSİ Kemahlı Değirmenci Halil Ağanın eşi Efsane Kahraman Aziz Ağanın annesi Hanım Ağa Kemahıların Çayı neden bu kadar çok sevdiklerini şöyle anlatmış; Çayın alt demliği, suyun devamlı kaynayıp durduğu kap evin kaynanasıdır. Üst, küçük demlik evdeki gelindir. Alt demlik kaynadıkça o olgunlaşır,demlenir. Gelinin kocası ise bardaktır.Biraz gelin doldurur birazda kocanın anası. Çocuklar Çayın şekeridirler.Tad verirler. Görümce ise Çay kaşığıdır.Arada bir gelir ve karıştırır gider. Kaynataya gelince o da bardak altıdır, dökülenleri bir araya toplar.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin