Anasayfa | Yazarlar | Harun Tak | Munzurlarda Bir Gün-1

Munzurlarda Bir Gün-1

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

 

Yaşadıklarıma  kendimce  bir  anlam  vermiştim! Ve  bu  sonucu  kimseyle  paylaşacak  durumda  değildim. Üzerini  örtmek, hiç  olmamış, hiç  yaşanmamış  olduğuna  kendimi  inandırmak  zorundaydım. Kısmen  başarılı da  oluyordum  bu  konuda. İnsan  beyninin o  çözülemeyen  kıvrımlarında  kendime  bir  mezar  oluşturmuş  ve  tüm  yaşadıklarımı  o  mezara  gömmüştüm.

                                                      ***
Güneşin  ilk  ışıkları  daha  bizlere, bulunduğumuz  yere  ulaşmamıştı. İçtima  sonrası  naylon  çadırda  kahvaltı  yapılmış, çaylar  içiliyordu.

Mazlum,  kendine  has konuşmasıyla  hararetle  bir şeyler  anlatmaya  uğraşırken  ben onu dinlemek  yerine  giden  arkadaşların  ne zaman dönebileceklerini  tahmin  etmeye  çalışıyordum. Bir  haftadan  beri  Munzurlardan  bir  geçit  bulup  öte  tarafa  yani Dersim’e  ulaşmak  için çabalıyorduk. Hava oldukça  sakin, güneş  onca  kar  yığını  içinde  insanın içini ısıtmak  istercesine  sabırsızdı.
Vadinin yukarılarına  doğru  bakıyorum. Giden  arkadaşların  izleri  oldukça  net  fark ediliyordu  buradan bile. Bir  helikopter  keşfi, bizi  deşifre  edecek, diye  düşünüyordum.

İçim üşüyordu.
Olur mu  böylesi  bir  aksilik. Olursa  ne  yaparız?
Nerelere indirme  yapar  düşman? Hemen  üzerimizdeki  şu düzlük oldukça  müsait. O 
an,  sanki  bir  keşif helikopterinin  üzerimizden  uçtuğunu  ve  sonrasında yaşananları  kendiliğinden  oluşturdu  zihnim. İçimin  üşümesi  bundandı.

Korkma,  bir şey  olmaz deyip  bu  karamsarlığa  yenilmişlikten  sıyrılıp  Mazlum’a  döndüm. O  hala  benim  onu  dinlediğimi  sanıyordu. Geçen gün büyük  cihazla  bize  iletilen "Çözümlemeler"  kasetten  kağıda  çekilmiş. Mazlum da  o  çözümlemeleri  ilk  alıp  okuyan  bölükte. Bir  yandan  çözümlemelerin  müthişliğinden  bahsediyor,  diğer  yandan  kendi  yorumlarını da  katarak  bana  aktarmaya  çabalıyordu. Çadırın  dışından  Seyitxan’ın  sesi  duyulunca  bu "Önderlik  Çözümlemeleri" tartışmamıza  ya da  daha  doğrusu  Mazlum’un  kendi  kendisiyle oluşturduğu "Diyaloga" son  verip  dışarı  çıkıyoruz. Kamufle  yapma  uğraşısı  bitince  birinci  takımın  olduğu  yere  doğru  ilerlerken Seyitxan'a içimi  üşüten keşif ve çatışma  senaryosunu  aktarıyorum. Yüzündeki  gülüşle aynı  şeyleri  düşündüğümüzü söylüyor.

"Her zaman da  kötü  olan  gerçekleşmez, bir kez olsun şans  bizden  yana  olsa  ne  olur  yani?" derken  o, yanakları  içine  çökmüşte  olsa  her zamanki  Seyitxan  gülüşüyle  bana "Senin  için üşümüşse; vardır  bunda kötü  bir şey ya…  Hadi  hayırlısı" dedi.

Kışın  her arkadaşta  az  çok  görünen  o zayıflama  Seyitxan’ın  yüzünde  oldukça  net  belirginleşmiş, elmacık  kemikleri  dışa  doğru  çıkıntı oluşturmuştu. Yine de  gülüşünden;  onu tanıyanlar  kaygılı  olduğunu  çıkarabilirdi.

Birinci  takımın  konuşlandığı  yere  ulaşınca  her  arkadaşta  aynı  durgunluğun  belirgin  bir şekilde yüzlere  yansıdığını  görmek  kaygıyı  daha fazla  hissetmemize  neden  oldu. Bir  tek Sabri,  bu durumun  dışındaydı.

Kendi  elleriyle  taş, çamur ve boşalmış yağ tenekelerinden   yaptığı  fırının  hemen  önünde erzak çuvallarının  içinde  bir  o yana  bir  bu yana koşuşturuyor, Doktor Agit’in ondan  istediği "on  günlük erzak" hazırlığını  bitirmekten başka  hiçbir şey  düşünmediği her  halinden anlaşılıyordu.

Arkadaşların  yerlerini  aldığı  eğitim  yerinde  bir  yere  oturup  Munzurların  bağrına  uzanan  izleri takip  ediyorum. "Bu  ayda, Şubatta  Munzurları  geçmek  akıl işi değil" saplantımın  beni  ele  geçirmesini  daha  fazla  engelleyemiyorum. Buradan  Refahiye’ye, hatta  Tokat’a ya da  güneybatının  herhangi  bir  yerine  git,  deseler  gidilir,  derim de  işte şu  Munzurları  gözüme  kestiripte yazın  üç beş  saat  sürecek bu  yolculuğa  bir türlü  kendimi  ikna  edemiyorum.

Kafamın  içinde  uçuşan  düşünceler  hep  bunu  destekliyor, hep  beni  Munzurlar  karşısında  yenik  düşürüyor. Hele bir de  zirvede o  futbol  sahası  misali  düzlüklerde olası bir  hava  saldırısında, bir tek  arkadaşın  kurtulması bile  mucize  olur... 

Hem  Munzurların korkunç  görkemliliği  hem de bizleri düşmana  yüzde yüz  açık  hale getirecek  doğa  koşulları, metrelerce  kar ve  düzlükler...
Korkmakta  haklı  olduğumu bana  anlatıyor.

İzlere  bakmaktan  vazgeçmiştim ki  Doktor eğitim  yerine  geldi. Geçen gün  bize  ulaşan “Çözümlemeler“ eğitimin  konusu. Bir arkadaş  baştan  sona okudu  bu  uzun çözümlemeyi. Bir  iki  arkadaş  söz alıp  konuştu, her  söz  alan arkadaş  çözümlemeden  aklında  kalanı  tekrarladı  desem daha  doğru olur. Kimsenin  eğitimle  ilgilendiği yok! Hayır,  yanlış  söyledim ya da  eksik! Aslında  Mazlum  dışında  hiç kimsenin  bu  eğitimle  ilgisi 
yok demem  gerekirdi. Her  ne  koşul altında  olursa  olsun; Mazlum’un çözümlemeyi yutup, öğütmemesine  imkan  yoktur. Tek  tek  kelimeleri, kurulan  o  görkemli  satırları, anlamını çoğumuzun  çıkaramadığı  benzetmeleri  ya da  anlatılan  bir  olayla  ilgili  önceki  çözümlemelerde  ulaşılan  tahlili! Mazlum  mutlaka  bulur  çıkarır  ve  anlatır bizlere. Anlatımındaki  o  saflıktan;her  kelimesine  ölümüne  bağlılıkla özümsenilmiş önderlik talimatlarının  onun  için ne denli  kutsal emanetler olduğunu  görünce  şaşmamak  imkansız  gibi.  “Bunca  derinlikli  algılamayı ’başkan’  görse  kesin  birkaç  dönem  akademide yanı başından  ayırmazdı” diyorum. Mazlum’a, o  saf ve  gönülden  bağlılığına, inancındaki  o 
duygusal öze  hayranlığımı  bir kez  daha  yineliyorum.

Çünkü  ben  asla bu  söylenenlerin "ışığını" yakalayamadım. Böylesine  saf ve temiz
duygularla  içselleştirmedim. Hep  sorgulama  ve  kıyaslamalarla  yaklaştım çözümlemelere. Daha  basit  bir  taraftarken  bile "Ne diyor şimdi?" der çok kez birim  sorumlumuzla takışırdım. Anlamadığım, anlamlandıramadığımı  sormak gibi  bir “aykırılığım” vardı. Kutsal  olana hakaret edeceğime  herkes  gibi  anlamış görünmek  ve uyumak  gerektiğini  çok  sonraları keşfedecektim. İşte  bir  tarafa  beni  koyun, diğer  tarafa  Mazlum’u.

Tam zıt  iki  kutup bizim  düşünce  dünyamız. Bu  yönü  ona  olan  sevgi ve  taktirimin  kaynağını oluştururdu. Müthiş  bir  adanmışlık... İdeallerine.
Çözümlemenin  konusu:Ana  karargah komutanlarından Zeki arkadaş. Daha  doğrusu  görevsizleştirilmiş, sorgulamaya  alınmış Zeki  arkadaş!.

Eğitime ara  verilince tatlı  tatlı  tenimi  ısıtan güneşin  karşısına  geçip gözlerimi  kapıyorum. Öncü  olarak  yola  çıkarılan  bölüğün  en güçlü  üç  arkadaşının  neden  bu kadar  geç  kaldıklarını  düşünüyorum. Dara, Bagok, Siyabent...  Ayaklarına  taktıkları lekanlarla  bu  arkadaşlar  önden gönderilmişti. Kar  kalınlığının  hareketimizi  nasıl  etkileyebileceği  ve  bu  koşullarda  Munzurların nasıl  geçilebileceği  konusunda  ön bir  bilgi edinmek  bu  arkadaşların  getireceği  bilgiye  bağlıydı. Çünkü  hiç birimizin bu  konuda  bir  fikri  bile  yoktu.

Güneşin  etkisiyle  neredeyse  uyuyacağım bir  anda  Mazlum’un  o  tiz  sesiyle irkiliyorum. Bana  Zeki  Arkadaş konusunda önceki  anlatımlarımda  ne denli  haklı  olduğumu, partinin de  bunu  tespit  ettiğini  anlatmaya  koyuluyor. Mazlum’a,  Haydar Karasungur  Eğitim  Taburu  pratiğini  dönem dönem  anlatmış, bundan  Zeki  arkadaş  direkt  sorumluluğu  olduğundan  bahsetmiştim. Şimdi  benim  söylediklerimin  haklılığı, bizim  sohbetin konusuydu. Mazlum’a  her  ne  dersem  diyeyim  Haydar Karasungur  Pratiğinde  asıl  sorgulanması  gerekenin “parti” olduğunu  anlatamazdım.

Biliyordum,  buna  hiç kimse  ikna  olamazdı. Buydu  benim  tıkanıklığım.

Yaşadıklarıma  kendimce  bir  anlam  vermiştim! Ve  bu  sonucu  kimseyle  paylaşacak  durumda  değildim. Üzerini  örtmek, hiç  olmamış, hiç  yaşanmamış  olduğuna  kendimi  inandırmak  zorundaydım. Kısmen  başarılı da  oluyordum  bu  konuda. İnsan  beyninin  o  çözülemeyen  kıvrımlarında  kendime  bir  mezar  oluşturmuş  ve  tüm  yaşadıklarımı  o  mezara  gömmüştüm. Kimi  zaman -işte  böyle çözümlemeler ve yaklaşımlarla- bu  yaşananlar  küçük  küçük  sorular  halinde  beynimi  ele  geçirir ve  bir  şekilde  bunları  dışımda,  kendime  en  yakın  bulduğum  yoldaşımla kısmen de  olsa  paylaşırdım.

Mazlum da  bu  arkadaşlarımdan  biriydi. Aramızda  zımni bir  uzlaşma  var. Ona  anlattıklarımı  dinledikten  sonra  hep  aynı  noktaya  takılır  kalırdı  “Savaşın acımasızlığı  ve yetmez  kişilikler”  ona  asla  “partiyi”  sorgulatamazdım. Sadece  Mazlum’a  değil  hiçbir  arkadaşıma hiçbir  yoldaşıma  bu yönlü düşüncelerimi  aktaramazdım. Bu da  bende parti ve yaşamına    doğal bir  tepkiyi  oluşturur, söylenenler  dışında  hiçbir sorumluluk  altına  girmezdim. Artık  tepkilerimi  kontrol  altına  almıştım -ki bu  çok  uzun bir  süreci almıştı-. Sahte, yapmacık  tavır  ve  davranışlarla  bezeli  bir  dünyada ben de  oyunu  kuralına  göre  oynamalıydım. Tek dileğim  bu  oyunun  uzun  sürmemesiydi. Mazlum ise inancını sorgulamak, anlamına  gelen  bu yolu  seçmez, oluşturduğu  ütopyaya   sadık kalmak  için  zaman da bu  gerekçeleri  bulur beni de  bunlara  ikna  etmeye  uğraşırdı.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               
                                                                                                                        
Mazlum’la  sohbetimizi nöbetçilerin uyarısı  bozdu. “Arkadaşlar dönüyor” Öncüler nihayet dönüyordu. Eğitim yerinde herkes meraklı  gözlerle onları izlemeye  başladı. Oldukça  rahat  ilerliyorlardı onca  karın içinde.  Giderken  oluşturdukları  izden gerisin  geriye  kampa  doğru disiplinli  adımlarla ilerleyişleri  bizleri  umutlandırmıştı. Onları  beklerken konumuz  “Munzurlar”da  odaklandı. Geçebiliriz! Havalarda  iyi  gidiyor...

Dara arkadaş  gülüşüyle  ortamı  neşelendirmişti. Gidiş  esnasında  Bagok arkadaşın kara  nasıl  battığını, onu  saplandığı  yerden  çıkarmak  için  nasıl  uğraştıklarını, Bagok’un  karın  içinde  nasıl  debelendiğini kendine has anlatımıyla  süsleyerek  bize  aktarıyor, arkadaşların  tamamını  güldürmeyi  başarıyordu. Bu  demekti ki “Biz  bu  dağı geçeriz”. Boğaza  değin  karın  oldukça  rahat  aşılabileceğini, Boğaza tırmanışın  zorluk yaratacağını, Boğazın  kar denizine  döndüğünü, Kendilerinin  ancak  boğazın ortalarına  kadar  gidebildiğini, Yukarıdaki  düzlüklerin  sorun  yaratmayacağını düşündüğünü  bir  çırpıda o  hızlı  hızlı  sanki  hiç  nefes almadan  konuşuyor sandığınız şekilde  bizlere anlattı. Tüm  bunları anlattıktan sonra  “Munzurları  geçmeyi  yarın deneyebiliriz”  dediğinde  kimsenin  yüzünde gülümsemeden  eser  kalmamıştı. Kışın  o  durağanlığı, Gerillayı yerleşik  hayata  bağlayışı, yetersiz beslenme ve  savaştan  uzak geçirilen  onca  ay  sonunda hiçbirimiz  kendimizde  bu  dağı  geçecek  gücü bulamıyorduk. Biliyorduk aslında, her sene  aynı şeyler  yaşanır, bir  harekete  geçtik mi  gerisi  kolaydı  ama  gel  gör ki bu  ilk  adımı  atıncaya  değin  anamızdan  emdiğimiz  süt  burnumuzdan  gelirdi.

Psikolojik ve Fiziki  hiçbir  hazırlığımız da  yoktu. Tek  şey “İsa  arkadaş  bizi  çağırdı!”   Gitmemezlik  edemezdik. Talimata uymaktan  başka seçeneğimiz  yoktu. Bu talimatı; gücün  bu  vadide, düşman  yönelimine uğramasının  doğuracağı  sonuçları düşünerek  verdiğini. Bir an  önce  Dersimin daha  korunaklı yerlerine bizleri  çekmek  istediğini anlamakla  birlikte, Munzurların  şubat  ayında geçilmesi  gibi çok daha  riskli  olabilecek bir tercihi  önümüze  koyduğunu  düşünmeden  edemiyorduk.

Eğitim  yerinin  hemen  yanında  başlayan  bizim  kış  boyunca  içtima ve spor  sahası  olarak  kullandığımız küçük düzlüğe  bakıyorum. Bir insanın  “evini”  terk etmek zorunda kalışındaki o burukluk  beni de  ele geçiriyor. Savaştan nispeten  uzak  geçirilen o  üç dört  ay  içinde yaşadıklarımız  bir  bir  akın ediyor  zihnime.
       
Hayri  ve  Pılıng  her  nasıl  yapmışlardıysa  naylon, çuval ve  kazaktan oluşan bir  “top” yapmış  ve  bizim içtima  sonraları havanın  kararmasına  değin  o  düzlükte  bir  o  yana  bir  bu yana  koşuşmamıza, sohbetlerin baş  köşesine  kimin  hangi  takımda, kime  nasıl   “gol” attığının mutlaka konuşulduğu “apolitik” zamanlarımızın hararetli  tartışmalarına zemin olmuştu. Bütün  hınzırlığın  Hayri’den  kaynaklandığını bilirdik. İcat edilen  bu  top  sayesinde  yapmaya  üşendiğimiz “spor”  faaliyetleri zevkle  yapılır  olmuştu. İçtima  alındıktan  sonra  havanın  kararmasına  en  az  bir 45 dakika kalırdı. İşte  bizim  “Futbol” karşılaşmaları  bu  zaman  içinde  yapılırdı. Ben, Hayri, Seyitxan, Mazlum bizim  takımın kare  asıydık. Karşı  takım  Dr. Agit, Ali haydar, Pılıng ve  Kawa’nın  öncülüğünde  oluşturulur, her  maç  sonrası bölük komutanımızın  olduğu  takıma  fark atardık! Benim  mevkim “Tanju Çolak” mevkisiydi. Yani  rakip  kale  çevresinde  “Beleş” her  pozisyonu  gol  yapan  bir  yetenektim! Hayri ve  Seyitxan  orta  sahadan her  topu  bana  aktarır, defans da  Mazlum’a kalırdı. Kalemiz Cotkar’a emanetti. Karşı  takımın  en  güçlü elemanları bizim  takımın  manga komutanlarından Kawa  ve  Agit  arkadaşın  yakın koruması Pılıng arkadaşlardı. Bunları engelledik mi  maç  yüzde  seksen  bizim galibiyetimizle  biterdi.

Munzurların  geçilecek oluşu, ortamda yankılanırken  ben  o  küçük  arsada  artık  kimselerin  ilgisini  çekmeyen  futbol topumuza bakıyordum. Dersim  eyaletine  bağlı  55 kişiden oluşan  bu  küçük  bölük  munzurların bağrında  bir  kış  geçirmişti.

İşte  bu  uyduruk  top,  o  kışa  ait  tek  somut  kanıttı. Ortamın bunaltıcılığına  yenilmiş  olmanın  verdiği  tepkiyle “Doktor, takımını  kur  son bir  maç  yapalım” dedi Hayri. Her şeyi  bir  kenara  bırakıp o uyduruk! TOPUN peşi  sıra  koşmaya  ve hemen  hepimizde  az  veya  çok oluştuğunu  bildiğimiz o karamsarlığı  bir  an  dahi  olsa unutmaya  çalıştık.  

Sabah eğitiminin  son  saatini “Futbola” ayırmıştık, bu  ilk  ve  son kez yaşanıyordu  bu  kampta. Artık  sahamız, buzdan  arınmış, toprak  zemin ortaya  çıkmıştı. Maçın  sonuna  doğru bu gün   öğle yemeği hazırlığı için  ben  ve  Cotkar’ın  mangada  sorumlu  olduğumuzu  hatırladım. Doktor  ve  takımının  önde  olmasını da  fırsat  bilip  maçın  sonlanmasını  bu  gerekçeyle  engelleyip  görevimizi  yapmak  için  takımı sahadan çektim... 

Bölük  komutanının baskısıyla takımın  geri  kalanı maça  devam  ettiyse de  sonucunu takım  olarak  kabul  etmedik. Anlayacağınız "çamura" yattık... 

Cotkar,  Liceli  olmasına  karşın   Amed’de  büyümüş  ve  oradan  saflara  katılmış  bir  arkadaştı. Dudağında   yetmişli  yıllarda  Lice’de  meydana  gelen  depremden bir  iz  taşırdı. Çocukken  evde  depreme  yakalanışını, üzerine  yıkılan duvarları ve yaralı da  olsa  kurtuluşunu  anımsadığını  anlatırdı. Cotkar’la  kuru  ağaçlardan  bulup  duman oluşmasını  engeleyecegimiz   bir  ateş  yakmak  ve  çay  için   su  kaynatmaya  koyulduk.  Bir  ucunu  benim  diğerini  Cotkarın  tutuğu   yaş  bir  ağaç dalının  ortasında  asılı  demlikteki  suyu  kaynatmaya  uğraşırken  hemen  karşımda  uzanan, aşağıya  doğru  giderek  genişleyen   ve bulunduğumuz  vadiyle  birleşen  kuru  dere  yatağını  seyrediyorum.

Bu kuru  yatak!  olanca  masumiyetiyle  munzurların  zirvelerine  uzanır, giderek  daralarak  sonlanıyordu. Şimdi  kardan   bir  dereyi  andıran  bu   küçük  dere  yatağı nerdeyse  dört  arkadaşımızı  bizden  alacak bir  “Azrail”  gibi  üzerimize  çullanmıştı. Zirveye  yakın  bir noktadan  kopan  kar  kütleleri  aşağıda  bizim  birinci  takımın  üslendiği  alana  ulaşana  değin   tonlarca  ağırlığa  ulaşmış  ve  karşı yamaçtan  bizi  ayıran  dereyi  geçip bir  mangalık  gerilla  gücünün  üzerini  beyaz  bir  örtüyle  örtmüştü. İlk  “çığ” la  tanışmamızdı  bu. Onca  kar  nasıl  burada  birikti, nasıl  bir  anda  arkadaşların  üzerini  kapladı  hayret etmiştik. Duyduğumuz o  uğultu gibi  patlama  ile  kendimizi   naylon  çadırların  dışına  atışımız, yukardan  akıp  gelen  kar  örtüsünün  her tarafı  kapatışını ve  her şeyin  beş saniye  içinde  oluşu  Munzurlar  ve  çığ  hakkında  bize  oldukça  net bir  fikir  vermişti. Oraya  ulaştığımızda  arkadaşların  eline  geçen  her türlü  araçla   karın  bağrına  aldığı yoldaşlarını  kurtarma  çabasını,çaresizliğini, kürek, tencere, demlik, tabakla   nasıl  bir  canhıraş uğraşın  yaşandığını, doktor  Agit in  yüzüne  yansıyan  o  kaygılı bekleyiş  anını  yaşamanın ne  demek  olduğunu  sizlere  anlatamam.

İşte  karşısına  geçip  manga  için  çay demlediğimiz  kuru dere yatağı  bizleri  son kez  görüyordu, biz de  onu! Arkadaşlarımızı  aramızdan  almayı  başaramamıştı, bize  yenildiğini  kabul  etmekle  birlikte  fırsatını  bulduğunda! tekrar  deneyeceğini, bunda  hiç  tereddüt etmeyeceğini  de  fısıldamaktan  geri  durmuyordu. O  gün  ta  karşı  yamaçtan, dereyi  aşıp  bizim  yamaca  kadar  uzanan  kar  örtüsü  bizle  doğa  arasında  her zaman  gizliden  gizliye  sürüp giden  bir  mücadelenin  sadece küçük  bir  işaretiydi.

Bizler   doğanın  bağrında  yaşayabilmek, bunu da  en  ilkel  araç ve  gereçlerle, insan  iradesiyle  başarmak  zorundayken! Doğa   bağrında yaşayabilmenin  koşulunun  oldukça  ağır  bedelleri gerektirdiğini,  zaman  zaman  bizi  koruyan kollayan, zaman  zamansa  bizlerin  en zorlu  düşmanı olabileceğini  çok  net  göstermişti.

19 Mart 2005


    

 

 

   Her  kış geldiğinde  “Bu son kışım olmalı”  derdim.  Bu  son  kışım  olmalı  deyişimdeki  anlamı  bir  ben  bilirdim. Daha  ilk  katıldığım  günlerde  yaşadığım   “Durağan kamp yaşamı”  yani  eğitim  okulunun  bende  bıraktığı  daimi  bir  izdi  bu. İnandığım  doğrular  yaşadığım ortamda  tuzla  buz  olmuştu. Büyük  bir  şansızlık  eseri!  “Karasungur Eğitim Taburunu”  sırtımda, yüreğimde  taşımak  zorunda  kalmıştım Bir tek  bu  kış hazırlık  döneminde  bunun  azaldığını  hissetmiştim. Yine de  bu  kışın  son  kışım! Olmasını  diledim. İşte  bu  kışta (96/97) bitmişti. Baharın  gelişinin  müjdecisiydi  şu  kızgın  güneş. Munzurları  aşacak Dersime geçecektik.

Cotkar’ın   yüzüne  bakıyorum. Sabırsızlıkla  o  kapkara  demlikteki suyun  kaynamasını  bekliyor. Her an  tetikte duruşunu; kimilerinin  ona  yapıştırdığı “Sorun”  yaftasından  hiç  yakasını  kurtaramamış  olmasından  kaynaklandığını düşünüyorum.  Birileri  yine  tekmilde  “Cotkar  arkadaşın yaptığı”   Şeklinde  başlayan  o  baskı  altına alma, teşhir  etme, İçine kapatma  yaklaşımıyla  karşılaşmamak  için ne çok  uğraştığını  yüz hatlarından okuyabiliyorum. Aslında  durgun, kızgın, küskün  olan  yüreğinin  yüzüne yansıması  iç içe  geçmiş  iki  ruh  halinin  ifadesi  gibi. Gülerken; aslında ağlıyor mu  diye  sorduran  bir  ifade  şekli  işte. Her  söylediğime  panikle koşuşu da  bundan. “Cotkar  duman  çıkıyor”  veya  “Cotkar   demliği  sallama” deyişlerim  onda  sanki  çok kötü  bir  şey  yapmış , suçlu  çocuk   paniği şeklinde  karşılık  buluyor. Cotkar’ı  seviyorum; çünkü  benim  “zayıf” yanlarımın  onda da  olduğunu  biliyorum. Güçlülerin  dünyasında zayıflıklarımız  bizi  birbirimize  yakınlaştırıyor.  Cotkar’a  manga bulunamıyordu! Yönetim  toplantısında  bulunduğu  takımda “Arkadaşların daralmasına  neden oluyor!“  Suçuyla  dışlanmış  oluşuna  çare  aranıyordu. Bizim  takımdan  hiç  bir  manga komutanının  yanaşmadığını  görünce  “Cotkar’ı bizim  mangaya  verin”  demiştim. Bu  gönüllüğümün  temelinde de  işte  o “Zayıfların” içten  içe oluşturduğu  bu  dayanışma ruhu  etkendi. Güçlü  olmanın  bir zorunluluk  olduğu  savaş  ve PKK  içine her  nasıl  ve  nerden geliyorduysa  “Zayıflar da” geliyordu.  Cemal  arkadaşın  Amed  cephe karargahında  beni  karşısına  alıp “Kurt  gibi  olmalısın; Köylü  kurnazına müthiş  kurnaz. Aydın  lafazanına, Lafazan  olmasan  seni   tüketirler. Partiye sahip çıkmak   ‘kurtlaşmaktan’  geçer”  deyişini  anımsıyorum, sonra  mırıldanır bir  sesle “Sen  asla  kurt  olamazsın Harun”  diyerek  kendi kendime  gülümsüyorum.
           Cotkar,  kaynayan  suyun  birkaç  kez  daha demlik içinde  devridaim  yapmasını
bekledikten  sonra  dikkatli bir  şekilde  artık  közleşmeye başlamış  ateşin yamacına  ustaca  bir  manevrayla  demliği  yerleştirdi.  Avucuna  aldığı  demi; demliğin   içinde  hafif  hafif kaynayan  suyun  üzerine  yaydı. Artık  çayımız demlenmeye  konmuştu. Cotkar  öğle  yemeğini  almak için  Sabri’nin  fırınına yönelirken  mangadaki  tüm  arkadaşlar da  yanımıza gelmişti. Cotkar’ın  getirdiği yemek  kabı  demliğin yanına konmuş rutin  günlük  tekmil  alınma  düzenine girilmişti. Gün içinde gelişen  her türlü  olayın  değerlendirildiği  tekmil toplantımız “Dara  arkadaşın getirdiği müjdeli! Haberle” başladı. Yarın Munzurları aşıp Dersime, eyaletimize  dönecek  oluşumuz  tüm  arkadaşlar  tarafından “olumlu”  bulunuyordu. Aslında bu sadece “söylemeleri gereken“ di. Yüreklerinde  olan ise  bendeki o kaygıyla  aynıydı.
         Burada  düşmanın 3. ordusunun   karargahı  yanı  başındaki  kışlık  kampımız  sona  ermişti. Erzincan  ili  sınırlarından Tunceli  ili  sınırlarına  dönüyorduk. Düşman  kışın  başlarında  bizleri Refahiye  ilçesinin kırsalında  ararken  biz  yanı başlarında istirahata  çekilmiştik. Daha  bir iki   hafta  önce Dersime  takviye  yollanan  3. orduya  ait iki kobra  helikopteri  kampın  hemen  üstünden  uçmuş, Munzurların  o  yoğun  bulutunun  izin  vermemesi nedeniyle  üslerine  geri dönmüştü. Avlanmaya   giden  “sivri sinekler”   aslında  avlarının! Hemen  altlarında  olduğundan  habersiz  geçip  gitmişlerdi. Cihazdan  üssünü  bilgilendiren  pilot  “Hava  muhalefetiyle  görev  iptal  edildi”   dediğinde  bu  ani  helikopter  hareketliliğinin  bizim için  olmadığını,  bize  de anlatmış  oluyordu.

         Tekmil  alınmış, yemek  yenmiş, çay  içme  faslına  geçilmişti. Bu yıl  benim  yılımdı. Mazlum  öyle  söylüyordu. Artık  kendini, tepkiselliğini  aştın  diyordu. O da  görünüşte  sunulandan  dolayı  aldanıyordu. Kendini  aşmak  buralarda  “Düşman  kanına  elini  bandırmakla”  eşdeğerdi  ya  Mazlum da  bunun  etkisindeydi. Oysa  Mazlumla  Amed  cephe  karargahında(94 yazı) birlikteydik.
            Benim  kendimden bile  sakladıklarıma    ortaklığı  olmuştu Mazlumun. Amed şehir  merkezine  Cemal  arkadaş  tarafından  yollanışımı, döndüğümde  cephe    karargahı   diye  bir  oluşumun  yerinde  yellerin  estiğini gördüğümde Mazlumdu  orada  yaşananları  bana  aktaran. “Kargo Süleyman’ın  on üç şehit  arkadaşın ardından  savurduğu  kahkahaları! Mesut arkadaşın  gölgesinden  ürken  tarzının sonuçlarını” hep  mazlumla    dertleşmiştik. Kaybettiklerimizde  ortak sevdiklerimizdi. Doktor Agır, Kemal, Seyit.....    Böylesi  bir  aymazlığı, böylesine  vurdum duymazlığı, yoldaşına  saygısızlığı  hep  birlikte   yaşamıştık Mazlumla. Ben tepkilerimi  yüreğimde  büyütmeye  devam  ederken  Mazlum  her  zaman  yaptığını  yapmış  buna da  bir  kılıf  uydurmuştu kendince.
         Bu  gün  Zeki  arkadaş  için  döktürülen  çözümleme   nedeniyle sohbet  konumuz  “Yoldaşlık ilişkisi”  Bir  yandan  çaylar  yudumlanıyor  diğer yandan   bu  konuda  tartışmalar  yapılıyordu. En çok  bu  konuda  söyleyeceği  olan  yine  Mazlumdu. İdealimizde  yaşattığımız yoldaşlığı  anlatıyordu bizlere. O  idealleri bir nebze  dahi  olsa  yaşama  “indirgemek”   ne kadar  zordu  buralarda. Her katılanın  ilk  savrulduğu “Kör sokak”  buydu  sanırım. Yaşamın  gerçek  yüzü burada  bir  tokat  misali  inerdi  acemi  savaşçının  yüzüne. Benciliğin, Bireyselliğin   alabildiğine   kök  saldığı  bu  topraklarda!  Yoldaşlık  ideallerini  yeşertebilmek  mümkün müydü.  Bu  idealle  yanıp  tutuşanlar nedense  hep  en  önde  bu  topraklardan  “kazınıp”  “sökülüp”  çıkartılıyor, bir  kenara  olabildiğince  değersizce fırlatılıp atılıyordu.
    Şimdi  ben  söz alsam   ve  beynimin  içinde  zonklayan  bu  düşüncelerimi  söylemeye kalkışsam, onlara  bir de  çok sevgili  yoldaşımın  bana  anlattığı  o gerçekleri!   anlatsam  en  başta  Mazlum  bana    “İnançsızlaşmış” der. O  zaman ben de  söylenenleri  tekrarlamakla  işi  savmalıyım. İnsanın inanmadığını  söylemesi  ne kadar  zormuş  bilmezdim. Onu da  öğrenmek  zorunda kalışıma  lanet ediyorum. Savaş  içinde  sırt  sırta  omuz  omuza savaşmanın olmazsa  olmazı  “Güvendir”.   Bizde  yoldaşlık  canını  vermeyle özdeştir. Ama  bugün  bu  yoldaşlık  ilişkisinden  zerreler  kalmış mıdır  diye sormak gerektiğini düşünüyorum. Şehit yoldaşım  düşüyor  aklıma.
           Bir  eylem  dönüşü  sinirden  köpürmüş  halde  bulmuştum  onu. Hiçbir şey  sormama  fırsat bile  vermeden   “Harun  bu  ne  iştir. Bu halde  nasıl  savaşılır. Ben   düşman  askerinin  üzerine  gidiyorum, bu  arada  beni  savunmak  zorunda  olan “yoldaşlarım”  beni  savunmak  için  tek  mermi bile sıkmadan  ortadan  yok  oluyor. Adam  yerde  yatıyor  silahını  almak  işten değil,  savunma  beni  koruyor diye  düşünürken   üzerime  yağan  düşman ateşinden  feleğimi  şaşırdım. Nasıl  beni vuramadılar  hayret  ediyorum. Bak yeleğimdeki  delikler  sana   ne  demek  istediğimi anlatacaktır...”   Evet  bir  yoldaş  diğer  yoldaşı için  değil  canını  ortaya  koymak,  onu  savunmak için  silahını  çalıştırmaktan  bile  kaçınmaya, onu  düşman  ateşine  terk edip oradan hızla  uzaklaşmaya  başlamıştı. Bu  davranışı  sergileyenler   savaşın içinde  kendilerine  birkaç  ay  ya da  birkaç  yıl  daha  fazla  “yaşam”  oluşturma derdindeydi. Yaşam  denince  “orada  olmanın”  anlamı  yitip  gitmiş, yerine  o çürümüşlüğe  tapınma  gelmişti. Tek başına  “korkuya  esir düşmeyle” açıklanamaz  bu  çürümüşlük. İnançsız  yığınlar  oluşmuştu, zoraki  kahramanlar yaratmıştı  sistem.  Nitelikli  on  kişi!  bu  topraklardaki bölüklere  oranla daha  fazla  “iş”  yapardı.

           Mangadaki  arkadaşlarıma, yoldaşlarıma   bakıyorum tek tek.  Kim beni  böylesi  bir  durumda  korumayı  seçer  diye düşünüyorum.  Cotkar; elinden geleni  yapar biliyorum. Mazlum;  asla  bırakmaz  beni  diyebiliyorum. Ya Memyan!  Kendime  cevap  vermek  yerine  onu  ve  yaşadıklarını  düşünmeyi seçiyorum.  Katılışını, Bursa  göçmeni  bir  ailenin   savaşa  yolladığı gencecik  çocuklarını. Kimimiz  katılırken  baştan  kaybetmiş  olanlardandık! Kimimiz   sistemin zaman içinde  körelttiği, düşürdüğü, kişiliksizleştirdiği kaybedenler! Kimimizde   savaşın  ağırlığı  altında  ezilip  büzülendik. Hiç birimize  sahip  çıkmayan  bir  “partimiz” vardı. Milyonları  harekete  geçiren “parti”  daha  emekleme devresindeyken  bilincini, yüreğini, benliğini kaybetmişti. Kendi  kendini  tüketmeye  uğraşan  bir  mekanizmaya , içine aldıklarını  “öğütmekten”  zevk, güç  alan  bir   çarka  dönüşmüştü. Bu engellenebilir miydi?  Tek   tek  bireyler  bu  çarkın  dönüşünü  durdurabilir miydi?  Sanmam.

           
Serhıldanlarla   emekleyen  bir  bebek! Omuzlara  alınmış; YAŞAMIN her   alanında  başarılı  olması  beklenmişti. Düşmanın  yönelimi   ilk “omuzlarına”  alanları  yıldırmış, tüketmişti. Onca   başarılı,  örgütlü! Yapı birden  bire  daha  emekleme  devresindeyken, kendi  ayakları  üzerinde yürümekten  bile  acizken; Öncüsünü  nasıl  omuzuna  aldıysa  aynı  hızla aldığı  yere  bırakmıştı. Bu da  yetmiyordu  bu  “bebek”  ayağı  kaldırdığı halkını  korumak, yönlendirmek  zorunluluğu  altına da  girmişti. Oysa  daha “rüştünü”  ispat bile  edememişti. En  zorlu, en  yiğit  bireyleri  daha  ilk  etapta ondan  alınmıştı. Geriye  kalanlarsa  “tapınacak” bir   kul!  yaratmıştı kendine. İşte  bilincini  ve  yüreğini de o zaman  ipotek  altına  aldı  bizim emeklemeyi  bile  becerememiş  olan “partimiz”.

             Yoldaşlık sohbetinin   bana  açtığı  bu  sorular  girdabında boğulmayı mı! Yoksa  “Her şeyi olduğu  gibi  kabul etmeyi mi?” seçmeliyim. Her ne kadar  ben olanı kabullenmişte  olsam, içten  içe  beni  ele geçirmeye uğraşan o sorular  cehennemine  yenik  düştüğüm  zamanlar da  az  değil. Bu  anlarda  düşünce  duvarlarım  yıkılır, yerinde  çaresizlik  yeşerirdi. Düşmana gitmek!  Ölmekten  beter. Geriye  bu  yaşamın  hiç değilse  düşman  kurşunuyla sonlanması  kalırdı. O da  öyle  kolay  olmuyordu! Bu  savaş  ortamında  bile. Hani  istersin  olmaz  ya  aynen   öyle. Herkese  kısmet!  olmayabiliyordu  bu kurtuluş. İnsani  bir  refleksle  gelen  bombadan  veya  mermiden korunuyorsun.
Havan  mermisinin  pervanesinden  çıkan  ıslık!  Seni    mevziye  mahkum edebiliyor; oysa   o ıslığı  duyunca  ayağa  kalksan........    Film  kopacak. Ama  yapamıyorsun.   Karşında  dona kalmış  bir çift  gözün  sana  bakışının anlamsızlığı  içinde   tetiğe  dokunmasan! Biri  bu kalakalmışlığı atlatıp  seni bu  yaşamdan  alıverecek. Ama   dokunuyorsun tetiğe...

Evet  tüm  bu  olan  biten  içinde “Gülümsemekten”  vazgeçemiyorsun.  Daha demin  “Emekliliğinde  ne  yapacağını”  anlatan  ya da  eylem  sonrasında  çantasından “Sevgilisine”  yazdığı mektup çıkan, bir düşmanının  tıpkı  senin  gibi  bir  “insan”  olduğunu  düşünmek  dahi istemiyorsun.  Bunca  inançsızlaşmış  bir  “beyin”  bir de  bu  bataklığa  saplanırsa  imkanı  yok  kendinle, bedeninle  barışık  yaşayamayacağını  biliyorsun. Kendini ikna  etmek  için   var  gücünle  uğraşırken boğulmamak için! “Gülümsüyorsun”...

Bir  yolun  sonunda  beliren  ışığın   ne  olduğunu, size  doğru  gelen, adım  adım  yaklaşan  sesleri  anlamak  isterken yanı  başındaki  arkadaşlarının  yolun sağına  soluna  savrulduğunu görünce  olduğun  yerde  gelen seslerin  sahibini  beklemeye  koyulurken  “gülümsüyorsun” . Gelenlerin köye  dönmekte  geç  kalan  iki  köylü  olduğunu  anlayınca  nerdeyse   zavallı  iki  insanını  öldürmüş  olabileceğinin  seni  ürperten  soluğuyla “Gülümsüyorsun”  Yanı  başında  yolun  kenarında  olduklarını  sandığın  arkadaşlarının, komutanlarının! Aslında  çoktan  kirişi  kırdıklarını  anlayınca “Gülümsüyorsun”,  Bir  eylem  anında  geri çekilirken   ağaçlara  takılıp  tepe  taklak  düşünce  arkadaşlarına  ulaşamayıp  yolunu kaybedince “Gülümsüyorsun”. İnancın;  katır gibi  güçlü! Tilki  gibi  kurnaz olmayla  eşdeğer  olduğunu öğrenince  “Gülümsüyorsun”. Çatışma  anında  yanında  bulunan  arkadaşının! mevziden  kafasını  çıkarmadan, tıpkı Türk askeri  gibi sadece  silahını  çıkarıp  rastgele  ateş  edişini  seyrederken  “Gülümsüyorsun“. Komutanlarının  sorun  diye  gördüğü  birinin; Parti tarihine  geçecek inanç  ve  iradeye  sahipliğini  anlıyor“gülümsüyorsun” Gülümsüyorsun  çünkü   tek  sığınağının  burası  olduğunu  biliyor,  öğreniyorsun... Bu  yaşama katlanmanın bir yolu “gülümsemek“. Kendine, inanç ve  ideallerine olan saygını  yitirmek üzere  olduğunu bilip, bu noktadan, bu  sorular ve  gerçekler  cehenneminden  sıyrılabilmenin tek  yolu “gülümsemek“.

   Onca  sorunun beynimde  cevaplarıyla  dolaşması beni bulunduğum mekân ve zamandan koparmıştı. Mazlum demlikte  kalan son bardak  çayı içip içmeyeceğimi  sorduğunda yeniden  Munzurların o görkemli  vadisine  geri dönmüştüm. Arkadaşlar  çaylarını  içmiş, tekmil de alınmıştı. Arkadaşlar manga  yerinin sağ ve soluna güneşi tam da  karşılarına  alacak şekilde karın üzerine  serdikleri çam ağacı, naylon karışımı minderlerinde  güneşin tadını  çıkarmaya  başlamışlardı. Diğer manganın konumlandığı  yerden Kawa arkadaşın  bize   doğru yöneldiğini  görünce günlük tekmillerin yönetime götürülme zamanının geldiğini anladım. Mazlumdan tekmil defterimizi alıp patikanın üstünde Kawanın gelişini izliyorum. Ufak tefek vücut yapısı  bende  hep “jokey“leri  anımsatırdı. Kawa’ya  bunu  sormuştum da. Daha  çok küçük  yaşlarda  Ağrının küçük  bir  ilçesinde at yarışındaki birinciliğini anlatmıştı. 
        ”Attan  düştüm düşeceğim  kendimi zor tutuyorum atın üstünde, at almış  başını gidiyor bense sadece ata  yapışmış düşmemeye  uğraşıyordum. Yarışın  bittiğinde  babam atı  zor  durdurabilmişti  bense  yarı  baygın  bir  halde  attan inebilmiştim“...  Kawa  gerçektende  „jokeylik“ yapmış. Tabi  ilçelerindeki at  yarışında babasının atında. Vücudunun ufak tefek ligi ilk  görenlerde  “bu çocuk!“  izlenimini  yaratsa da Kawa,  Botan bölgesinde  iki  yıl kalmış, her türden  silahı  kulanmış  biriydi.  Baskı altında çok seri karar verebilmesi ondaki en belirgin komuta özeliğiydi. Botan  bölgesinde  kalışı  onda  belirgin  izler  bırakmıştı. Kürtçesi saf bir  Boti! ağzına  dönmüş, davranış tarzı bir  “guyi“ yi andırır  olmuştu. Çok  küçük yaşta  katılmış olması onun  savaş  içinde kişilik geliştirmesine ve  yakınında  bulunan komutanlarını kendine  örnek  almasına neden  olmuştu. Bazen  çok asi  ve  kırıcı bazen de tam tersine  uysal ve duygusal  yanlarının baskınlığından aynı  kişi olup  olmadığına dair tereddüde düşürebilirdi insanı. Yakınlaşmakta  en çok  zorlandığım arkadaşlarımdan biriydi. Soğukluğunu aşabilmenin tek  yolu onunla  aynı mevzide bulunmuş olmaktı. Buraya  yeni bizim  bölüğe  gelmeden önce dersim  şehir merkezine  en  yakın  tepede, özel timlere  yönelik  bir eylemde başarısız  oluşu  onun üstündeki  ağır  bir  vicdani  yük  gibi  duruyor, her  konu  dönüp  dolaşır  o  güne  ve  orada  yapıp, yapamadıklarına  ulaşırdı. Partiye  ve  ona  gösterilen güvene  sadık olamadığını, tüm arkadaşların  böylesi  bir  düşünce içinde  olduğunu  sanır ve  kendini ilişkilerden soyutlamaya çabalardı.
   Kawa,  yanıma  ulaştığında “Gidelim mi?“ dedi. Seyitxan ve  Dara zaten  yönetim yerinde Doktor  Agit’in  yanındaydı. Bir  biz  ikimiz  kalmıştık toplantıya gitmeyen. Biz de  toplantının  yapıldığı çadı

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin