Munzurlarda Bir Gün-1
Yaşadıklarıma kendimce bir anlam vermiştim! Ve bu sonucu kimseyle paylaşacak durumda değildim. Üzerini örtmek, hiç olmamış, hiç yaşanmamış olduğuna kendimi inandırmak zorundaydım. Kısmen başarılı da oluyordum bu konuda. İnsan beyninin o çözülemeyen kıvrımlarında kendime bir mezar oluşturmuş ve tüm yaşadıklarımı o mezara gömmüştüm.
***
Güneşin ilk ışıkları daha bizlere, bulunduğumuz yere ulaşmamıştı. İçtima sonrası naylon çadırda kahvaltı yapılmış, çaylar içiliyordu.
Mazlum, kendine has konuşmasıyla hararetle bir şeyler anlatmaya uğraşırken ben onu dinlemek yerine giden arkadaşların ne zaman dönebileceklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Bir haftadan beri Munzurlardan bir geçit bulup öte tarafa yani Dersim’e ulaşmak için çabalıyorduk. Hava oldukça sakin, güneş onca kar yığını içinde insanın içini ısıtmak istercesine sabırsızdı.
Vadinin yukarılarına doğru bakıyorum. Giden arkadaşların izleri oldukça net fark ediliyordu buradan bile. Bir helikopter keşfi, bizi deşifre edecek, diye düşünüyordum.
İçim üşüyordu.
Olur mu böylesi bir aksilik. Olursa ne yaparız?
Nerelere indirme yapar düşman? Hemen üzerimizdeki şu düzlük oldukça müsait. O
an, sanki bir keşif helikopterinin üzerimizden uçtuğunu ve sonrasında yaşananları kendiliğinden oluşturdu zihnim. İçimin üşümesi bundandı.
Korkma, bir şey olmaz deyip bu karamsarlığa yenilmişlikten sıyrılıp Mazlum’a döndüm. O hala benim onu dinlediğimi sanıyordu. Geçen gün büyük cihazla bize iletilen "Çözümlemeler" kasetten kağıda çekilmiş. Mazlum da o çözümlemeleri ilk alıp okuyan bölükte. Bir yandan çözümlemelerin müthişliğinden bahsediyor, diğer yandan kendi yorumlarını da katarak bana aktarmaya çabalıyordu. Çadırın dışından Seyitxan’ın sesi duyulunca bu "Önderlik Çözümlemeleri" tartışmamıza ya da daha doğrusu Mazlum’un kendi kendisiyle oluşturduğu "Diyaloga" son verip dışarı çıkıyoruz. Kamufle yapma uğraşısı bitince birinci takımın olduğu yere doğru ilerlerken Seyitxan'a içimi üşüten keşif ve çatışma senaryosunu aktarıyorum. Yüzündeki gülüşle aynı şeyleri düşündüğümüzü söylüyor.
"Her zaman da kötü olan gerçekleşmez, bir kez olsun şans bizden yana olsa ne olur yani?" derken o, yanakları içine çökmüşte olsa her zamanki Seyitxan gülüşüyle bana "Senin için üşümüşse; vardır bunda kötü bir şey ya… Hadi hayırlısı" dedi.
Kışın her arkadaşta az çok görünen o zayıflama Seyitxan’ın yüzünde oldukça net belirginleşmiş, elmacık kemikleri dışa doğru çıkıntı oluşturmuştu. Yine de gülüşünden; onu tanıyanlar kaygılı olduğunu çıkarabilirdi.
Birinci takımın konuşlandığı yere ulaşınca her arkadaşta aynı durgunluğun belirgin bir şekilde yüzlere yansıdığını görmek kaygıyı daha fazla hissetmemize neden oldu. Bir tek Sabri, bu durumun dışındaydı.
Kendi elleriyle taş, çamur ve boşalmış yağ tenekelerinden yaptığı fırının hemen önünde erzak çuvallarının içinde bir o yana bir bu yana koşuşturuyor, Doktor Agit’in ondan istediği "on günlük erzak" hazırlığını bitirmekten başka hiçbir şey düşünmediği her halinden anlaşılıyordu.
Arkadaşların yerlerini aldığı eğitim yerinde bir yere oturup Munzurların bağrına uzanan izleri takip ediyorum. "Bu ayda, Şubatta Munzurları geçmek akıl işi değil" saplantımın beni ele geçirmesini daha fazla engelleyemiyorum. Buradan Refahiye’ye, hatta Tokat’a ya da güneybatının herhangi bir yerine git, deseler gidilir, derim de işte şu Munzurları gözüme kestiripte yazın üç beş saat sürecek bu yolculuğa bir türlü kendimi ikna edemiyorum.
Kafamın içinde uçuşan düşünceler hep bunu destekliyor, hep beni Munzurlar karşısında yenik düşürüyor. Hele bir de zirvede o futbol sahası misali düzlüklerde olası bir hava saldırısında, bir tek arkadaşın kurtulması bile mucize olur...
Hem Munzurların korkunç görkemliliği hem de bizleri düşmana yüzde yüz açık hale getirecek doğa koşulları, metrelerce kar ve düzlükler...
Korkmakta haklı olduğumu bana anlatıyor.
İzlere bakmaktan vazgeçmiştim ki Doktor eğitim yerine geldi. Geçen gün bize ulaşan “Çözümlemeler“ eğitimin konusu. Bir arkadaş baştan sona okudu bu uzun çözümlemeyi. Bir iki arkadaş söz alıp konuştu, her söz alan arkadaş çözümlemeden aklında kalanı tekrarladı desem daha doğru olur. Kimsenin eğitimle ilgilendiği yok! Hayır, yanlış söyledim ya da eksik! Aslında Mazlum dışında hiç kimsenin bu eğitimle ilgisi
yok demem gerekirdi. Her ne koşul altında olursa olsun; Mazlum’un çözümlemeyi yutup, öğütmemesine imkan yoktur. Tek tek kelimeleri, kurulan o görkemli satırları, anlamını çoğumuzun çıkaramadığı benzetmeleri ya da anlatılan bir olayla ilgili önceki çözümlemelerde ulaşılan tahlili! Mazlum mutlaka bulur çıkarır ve anlatır bizlere. Anlatımındaki o saflıktan;her kelimesine ölümüne bağlılıkla özümsenilmiş önderlik talimatlarının onun için ne denli kutsal emanetler olduğunu görünce şaşmamak imkansız gibi. “Bunca derinlikli algılamayı ’başkan’ görse kesin birkaç dönem akademide yanı başından ayırmazdı” diyorum. Mazlum’a, o saf ve gönülden bağlılığına, inancındaki o
duygusal öze hayranlığımı bir kez daha yineliyorum.
Çünkü ben asla bu söylenenlerin "ışığını" yakalayamadım. Böylesine saf ve temiz
duygularla içselleştirmedim. Hep sorgulama ve kıyaslamalarla yaklaştım çözümlemelere. Daha basit bir taraftarken bile "Ne diyor şimdi?" der çok kez birim sorumlumuzla takışırdım. Anlamadığım, anlamlandıramadığımı sormak gibi bir “aykırılığım” vardı. Kutsal olana hakaret edeceğime herkes gibi anlamış görünmek ve uyumak gerektiğini çok sonraları keşfedecektim. İşte bir tarafa beni koyun, diğer tarafa Mazlum’u.
Tam zıt iki kutup bizim düşünce dünyamız. Bu yönü ona olan sevgi ve taktirimin kaynağını oluştururdu. Müthiş bir adanmışlık... İdeallerine.
Çözümlemenin konusu:Ana karargah komutanlarından Zeki arkadaş. Daha doğrusu görevsizleştirilmiş, sorgulamaya alınmış Zeki arkadaş!.
Eğitime ara verilince tatlı tatlı tenimi ısıtan güneşin karşısına geçip gözlerimi kapıyorum. Öncü olarak yola çıkarılan bölüğün en güçlü üç arkadaşının neden bu kadar geç kaldıklarını düşünüyorum. Dara, Bagok, Siyabent... Ayaklarına taktıkları lekanlarla bu arkadaşlar önden gönderilmişti. Kar kalınlığının hareketimizi nasıl etkileyebileceği ve bu koşullarda Munzurların nasıl geçilebileceği konusunda ön bir bilgi edinmek bu arkadaşların getireceği bilgiye bağlıydı. Çünkü hiç birimizin bu konuda bir fikri bile yoktu.
Güneşin etkisiyle neredeyse uyuyacağım bir anda Mazlum’un o tiz sesiyle irkiliyorum. Bana Zeki Arkadaş konusunda önceki anlatımlarımda ne denli haklı olduğumu, partinin de bunu tespit ettiğini anlatmaya koyuluyor. Mazlum’a, Haydar Karasungur Eğitim Taburu pratiğini dönem dönem anlatmış, bundan Zeki arkadaş direkt sorumluluğu olduğundan bahsetmiştim. Şimdi benim söylediklerimin haklılığı, bizim sohbetin konusuydu. Mazlum’a her ne dersem diyeyim Haydar Karasungur Pratiğinde asıl sorgulanması gerekenin “parti” olduğunu anlatamazdım.
Biliyordum, buna hiç kimse ikna olamazdı. Buydu benim tıkanıklığım.
Yaşadıklarıma kendimce bir anlam vermiştim! Ve bu sonucu kimseyle paylaşacak durumda değildim. Üzerini örtmek, hiç olmamış, hiç yaşanmamış olduğuna kendimi inandırmak zorundaydım. Kısmen başarılı da oluyordum bu konuda. İnsan beyninin o çözülemeyen kıvrımlarında kendime bir mezar oluşturmuş ve tüm yaşadıklarımı o mezara gömmüştüm. Kimi zaman -işte böyle çözümlemeler ve yaklaşımlarla- bu yaşananlar küçük küçük sorular halinde beynimi ele geçirir ve bir şekilde bunları dışımda, kendime en yakın bulduğum yoldaşımla kısmen de olsa paylaşırdım.
Mazlum da bu arkadaşlarımdan biriydi. Aramızda zımni bir uzlaşma var. Ona anlattıklarımı dinledikten sonra hep aynı noktaya takılır kalırdı “Savaşın acımasızlığı ve yetmez kişilikler” ona asla “partiyi” sorgulatamazdım. Sadece Mazlum’a değil hiçbir arkadaşıma hiçbir yoldaşıma bu yönlü düşüncelerimi aktaramazdım. Bu da bende parti ve yaşamına doğal bir tepkiyi oluşturur, söylenenler dışında hiçbir sorumluluk altına girmezdim. Artık tepkilerimi kontrol altına almıştım -ki bu çok uzun bir süreci almıştı-. Sahte, yapmacık tavır ve davranışlarla bezeli bir dünyada ben de oyunu kuralına göre oynamalıydım. Tek dileğim bu oyunun uzun sürmemesiydi. Mazlum ise inancını sorgulamak, anlamına gelen bu yolu seçmez, oluşturduğu ütopyaya sadık kalmak için zaman da bu gerekçeleri bulur beni de bunlara ikna etmeye uğraşırdı.
Mazlum’la sohbetimizi nöbetçilerin uyarısı bozdu. “Arkadaşlar dönüyor” Öncüler nihayet dönüyordu. Eğitim yerinde herkes meraklı gözlerle onları izlemeye başladı. Oldukça rahat ilerliyorlardı onca karın içinde. Giderken oluşturdukları izden gerisin geriye kampa doğru disiplinli adımlarla ilerleyişleri bizleri umutlandırmıştı. Onları beklerken konumuz “Munzurlar”da odaklandı. Geçebiliriz! Havalarda iyi gidiyor...
Dara arkadaş gülüşüyle ortamı neşelendirmişti. Gidiş esnasında Bagok arkadaşın kara nasıl battığını, onu saplandığı yerden çıkarmak için nasıl uğraştıklarını, Bagok’un karın içinde nasıl debelendiğini kendine has anlatımıyla süsleyerek bize aktarıyor, arkadaşların tamamını güldürmeyi başarıyordu. Bu demekti ki “Biz bu dağı geçeriz”. Boğaza değin karın oldukça rahat aşılabileceğini, Boğaza tırmanışın zorluk yaratacağını, Boğazın kar denizine döndüğünü, Kendilerinin ancak boğazın ortalarına kadar gidebildiğini, Yukarıdaki düzlüklerin sorun yaratmayacağını düşündüğünü bir çırpıda o hızlı hızlı sanki hiç nefes almadan konuşuyor sandığınız şekilde bizlere anlattı. Tüm bunları anlattıktan sonra “Munzurları geçmeyi yarın deneyebiliriz” dediğinde kimsenin yüzünde gülümsemeden eser kalmamıştı. Kışın o durağanlığı, Gerillayı yerleşik hayata bağlayışı, yetersiz beslenme ve savaştan uzak geçirilen onca ay sonunda hiçbirimiz kendimizde bu dağı geçecek gücü bulamıyorduk. Biliyorduk aslında, her sene aynı şeyler yaşanır, bir harekete geçtik mi gerisi kolaydı ama gel gör ki bu ilk adımı atıncaya değin anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelirdi.
Psikolojik ve Fiziki hiçbir hazırlığımız da yoktu. Tek şey “İsa arkadaş bizi çağırdı!” Gitmemezlik edemezdik. Talimata uymaktan başka seçeneğimiz yoktu. Bu talimatı; gücün bu vadide, düşman yönelimine uğramasının doğuracağı sonuçları düşünerek verdiğini. Bir an önce Dersimin daha korunaklı yerlerine bizleri çekmek istediğini anlamakla birlikte, Munzurların şubat ayında geçilmesi gibi çok daha riskli olabilecek bir tercihi önümüze koyduğunu düşünmeden edemiyorduk.
Eğitim yerinin hemen yanında başlayan bizim kış boyunca içtima ve spor sahası olarak kullandığımız küçük düzlüğe bakıyorum. Bir insanın “evini” terk etmek zorunda kalışındaki o burukluk beni de ele geçiriyor. Savaştan nispeten uzak geçirilen o üç dört ay içinde yaşadıklarımız bir bir akın ediyor zihnime.
Hayri ve Pılıng her nasıl yapmışlardıysa naylon, çuval ve kazaktan oluşan bir “top” yapmış ve bizim içtima sonraları havanın kararmasına değin o düzlükte bir o yana bir bu yana koşuşmamıza, sohbetlerin baş köşesine kimin hangi takımda, kime nasıl “gol” attığının mutlaka konuşulduğu “apolitik” zamanlarımızın hararetli tartışmalarına zemin olmuştu. Bütün hınzırlığın Hayri’den kaynaklandığını bilirdik. İcat edilen bu top sayesinde yapmaya üşendiğimiz “spor” faaliyetleri zevkle yapılır olmuştu. İçtima alındıktan sonra havanın kararmasına en az bir 45 dakika kalırdı. İşte bizim “Futbol” karşılaşmaları bu zaman içinde yapılırdı. Ben, Hayri, Seyitxan, Mazlum bizim takımın kare asıydık. Karşı takım Dr. Agit, Ali haydar, Pılıng ve Kawa’nın öncülüğünde oluşturulur, her maç sonrası bölük komutanımızın olduğu takıma fark atardık! Benim mevkim “Tanju Çolak” mevkisiydi. Yani rakip kale çevresinde “Beleş” her pozisyonu gol yapan bir yetenektim! Hayri ve Seyitxan orta sahadan her topu bana aktarır, defans da Mazlum’a kalırdı. Kalemiz Cotkar’a emanetti. Karşı takımın en güçlü elemanları bizim takımın manga komutanlarından Kawa ve Agit arkadaşın yakın koruması Pılıng arkadaşlardı. Bunları engelledik mi maç yüzde seksen bizim galibiyetimizle biterdi.
Munzurların geçilecek oluşu, ortamda yankılanırken ben o küçük arsada artık kimselerin ilgisini çekmeyen futbol topumuza bakıyordum. Dersim eyaletine bağlı 55 kişiden oluşan bu küçük bölük munzurların bağrında bir kış geçirmişti.
İşte bu uyduruk top, o kışa ait tek somut kanıttı. Ortamın bunaltıcılığına yenilmiş olmanın verdiği tepkiyle “Doktor, takımını kur son bir maç yapalım” dedi Hayri. Her şeyi bir kenara bırakıp o uyduruk! TOPUN peşi sıra koşmaya ve hemen hepimizde az veya çok oluştuğunu bildiğimiz o karamsarlığı bir an dahi olsa unutmaya çalıştık.
Sabah eğitiminin son saatini “Futbola” ayırmıştık, bu ilk ve son kez yaşanıyordu bu kampta. Artık sahamız, buzdan arınmış, toprak zemin ortaya çıkmıştı. Maçın sonuna doğru bu gün öğle yemeği hazırlığı için ben ve Cotkar’ın mangada sorumlu olduğumuzu hatırladım. Doktor ve takımının önde olmasını da fırsat bilip maçın sonlanmasını bu gerekçeyle engelleyip görevimizi yapmak için takımı sahadan çektim...
Bölük komutanının baskısıyla takımın geri kalanı maça devam ettiyse de sonucunu takım olarak kabul etmedik. Anlayacağınız "çamura" yattık...
Cotkar, Liceli olmasına karşın Amed’de büyümüş ve oradan saflara katılmış bir arkadaştı. Dudağında yetmişli yıllarda Lice’de meydana gelen depremden bir iz taşırdı. Çocukken evde depreme yakalanışını, üzerine yıkılan duvarları ve yaralı da olsa kurtuluşunu anımsadığını anlatırdı. Cotkar’la kuru ağaçlardan bulup duman oluşmasını engeleyecegimiz bir ateş yakmak ve çay için su kaynatmaya koyulduk. Bir ucunu benim diğerini Cotkarın tutuğu yaş bir ağaç dalının ortasında asılı demlikteki suyu kaynatmaya uğraşırken hemen karşımda uzanan, aşağıya doğru giderek genişleyen ve bulunduğumuz vadiyle birleşen kuru dere yatağını seyrediyorum.
Bu kuru yatak! olanca masumiyetiyle munzurların zirvelerine uzanır, giderek daralarak sonlanıyordu. Şimdi kardan bir dereyi andıran bu küçük dere yatağı nerdeyse dört arkadaşımızı bizden alacak bir “Azrail” gibi üzerimize çullanmıştı. Zirveye yakın bir noktadan kopan kar kütleleri aşağıda bizim birinci takımın üslendiği alana ulaşana değin tonlarca ağırlığa ulaşmış ve karşı yamaçtan bizi ayıran dereyi geçip bir mangalık gerilla gücünün üzerini beyaz bir örtüyle örtmüştü. İlk “çığ” la tanışmamızdı bu. Onca kar nasıl burada birikti, nasıl bir anda arkadaşların üzerini kapladı hayret etmiştik. Duyduğumuz o uğultu gibi patlama ile kendimizi naylon çadırların dışına atışımız, yukardan akıp gelen kar örtüsünün her tarafı kapatışını ve her şeyin beş saniye içinde oluşu Munzurlar ve çığ hakkında bize oldukça net bir fikir vermişti. Oraya ulaştığımızda arkadaşların eline geçen her türlü araçla karın bağrına aldığı yoldaşlarını kurtarma çabasını,çaresizliğini, kürek, tencere, demlik, tabakla nasıl bir canhıraş uğraşın yaşandığını, doktor Agit in yüzüne yansıyan o kaygılı bekleyiş anını yaşamanın ne demek olduğunu sizlere anlatamam.
İşte karşısına geçip manga için çay demlediğimiz kuru dere yatağı bizleri son kez görüyordu, biz de onu! Arkadaşlarımızı aramızdan almayı başaramamıştı, bize yenildiğini kabul etmekle birlikte fırsatını bulduğunda! tekrar deneyeceğini, bunda hiç tereddüt etmeyeceğini de fısıldamaktan geri durmuyordu. O gün ta karşı yamaçtan, dereyi aşıp bizim yamaca kadar uzanan kar örtüsü bizle doğa arasında her zaman gizliden gizliye sürüp giden bir mücadelenin sadece küçük bir işaretiydi.
Bizler doğanın bağrında yaşayabilmek, bunu da en ilkel araç ve gereçlerle, insan iradesiyle başarmak zorundayken! Doğa bağrında yaşayabilmenin koşulunun oldukça ağır bedelleri gerektirdiğini, zaman zaman bizi koruyan kollayan, zaman zamansa bizlerin en zorlu düşmanı olabileceğini çok net göstermişti.
19 Mart 2005
Her kış geldiğinde “Bu son kışım olmalı” derdim. Bu son kışım olmalı deyişimdeki anlamı bir ben bilirdim. Daha ilk katıldığım günlerde yaşadığım “Durağan kamp yaşamı” yani eğitim okulunun bende bıraktığı daimi bir izdi bu. İnandığım doğrular yaşadığım ortamda tuzla buz olmuştu. Büyük bir şansızlık eseri! “Karasungur Eğitim Taburunu” sırtımda, yüreğimde taşımak zorunda kalmıştım Bir tek bu kış hazırlık döneminde bunun azaldığını hissetmiştim. Yine de bu kışın son kışım! Olmasını diledim. İşte bu kışta (96/97) bitmişti. Baharın gelişinin müjdecisiydi şu kızgın güneş. Munzurları aşacak Dersime geçecektik.
Cotkar’ın yüzüne bakıyorum. Sabırsızlıkla o kapkara demlikteki suyun kaynamasını bekliyor. Her an tetikte duruşunu; kimilerinin ona yapıştırdığı “Sorun” yaftasından hiç yakasını kurtaramamış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Birileri yine tekmilde “Cotkar arkadaşın yaptığı” Şeklinde başlayan o baskı altına alma, teşhir etme, İçine kapatma yaklaşımıyla karşılaşmamak için ne çok uğraştığını yüz hatlarından okuyabiliyorum. Aslında durgun, kızgın, küskün olan yüreğinin yüzüne yansıması iç içe geçmiş iki ruh halinin ifadesi gibi. Gülerken; aslında ağlıyor mu diye sorduran bir ifade şekli işte. Her söylediğime panikle koşuşu da bundan. “Cotkar duman çıkıyor” veya “Cotkar demliği sallama” deyişlerim onda sanki çok kötü bir şey yapmış , suçlu çocuk paniği şeklinde karşılık buluyor. Cotkar’ı seviyorum; çünkü benim “zayıf” yanlarımın onda da olduğunu biliyorum. Güçlülerin dünyasında zayıflıklarımız bizi birbirimize yakınlaştırıyor. Cotkar’a manga bulunamıyordu! Yönetim toplantısında bulunduğu takımda “Arkadaşların daralmasına neden oluyor!“ Suçuyla dışlanmış oluşuna çare aranıyordu. Bizim takımdan hiç bir manga komutanının yanaşmadığını görünce “Cotkar’ı bizim mangaya verin” demiştim. Bu gönüllüğümün temelinde de işte o “Zayıfların” içten içe oluşturduğu bu dayanışma ruhu etkendi. Güçlü olmanın bir zorunluluk olduğu savaş ve PKK içine her nasıl ve nerden geliyorduysa “Zayıflar da” geliyordu. Cemal arkadaşın Amed cephe karargahında beni karşısına alıp “Kurt gibi olmalısın; Köylü kurnazına müthiş kurnaz. Aydın lafazanına, Lafazan olmasan seni tüketirler. Partiye sahip çıkmak ‘kurtlaşmaktan’ geçer” deyişini anımsıyorum, sonra mırıldanır bir sesle “Sen asla kurt olamazsın Harun” diyerek kendi kendime gülümsüyorum.
Cotkar, kaynayan suyun birkaç kez daha demlik içinde devridaim yapmasını
bekledikten sonra dikkatli bir şekilde artık közleşmeye başlamış ateşin yamacına ustaca bir manevrayla demliği yerleştirdi. Avucuna aldığı demi; demliğin içinde hafif hafif kaynayan suyun üzerine yaydı. Artık çayımız demlenmeye konmuştu. Cotkar öğle yemeğini almak için Sabri’nin fırınına yönelirken mangadaki tüm arkadaşlar da yanımıza gelmişti. Cotkar’ın getirdiği yemek kabı demliğin yanına konmuş rutin günlük tekmil alınma düzenine girilmişti. Gün içinde gelişen her türlü olayın değerlendirildiği tekmil toplantımız “Dara arkadaşın getirdiği müjdeli! Haberle” başladı. Yarın Munzurları aşıp Dersime, eyaletimize dönecek oluşumuz tüm arkadaşlar tarafından “olumlu” bulunuyordu. Aslında bu sadece “söylemeleri gereken“ di. Yüreklerinde olan ise bendeki o kaygıyla aynıydı.
Burada düşmanın 3. ordusunun karargahı yanı başındaki kışlık kampımız sona ermişti. Erzincan ili sınırlarından Tunceli ili sınırlarına dönüyorduk. Düşman kışın başlarında bizleri Refahiye ilçesinin kırsalında ararken biz yanı başlarında istirahata çekilmiştik. Daha bir iki hafta önce Dersime takviye yollanan 3. orduya ait iki kobra helikopteri kampın hemen üstünden uçmuş, Munzurların o yoğun bulutunun izin vermemesi nedeniyle üslerine geri dönmüştü. Avlanmaya giden “sivri sinekler” aslında avlarının! Hemen altlarında olduğundan habersiz geçip gitmişlerdi. Cihazdan üssünü bilgilendiren pilot “Hava muhalefetiyle görev iptal edildi” dediğinde bu ani helikopter hareketliliğinin bizim için olmadığını, bize de anlatmış oluyordu.
Tekmil alınmış, yemek yenmiş, çay içme faslına geçilmişti. Bu yıl benim yılımdı. Mazlum öyle söylüyordu. Artık kendini, tepkiselliğini aştın diyordu. O da görünüşte sunulandan dolayı aldanıyordu. Kendini aşmak buralarda “Düşman kanına elini bandırmakla” eşdeğerdi ya Mazlum da bunun etkisindeydi. Oysa Mazlumla Amed cephe karargahında(94 yazı) birlikteydik.
Benim kendimden bile sakladıklarıma ortaklığı olmuştu Mazlumun. Amed şehir merkezine Cemal arkadaş tarafından yollanışımı, döndüğümde cephe karargahı diye bir oluşumun yerinde yellerin estiğini gördüğümde Mazlumdu orada yaşananları bana aktaran. “Kargo Süleyman’ın on üç şehit arkadaşın ardından savurduğu kahkahaları! Mesut arkadaşın gölgesinden ürken tarzının sonuçlarını” hep mazlumla dertleşmiştik. Kaybettiklerimizde ortak sevdiklerimizdi. Doktor Agır, Kemal, Seyit..... Böylesi bir aymazlığı, böylesine vurdum duymazlığı, yoldaşına saygısızlığı hep birlikte yaşamıştık Mazlumla. Ben tepkilerimi yüreğimde büyütmeye devam ederken Mazlum her zaman yaptığını yapmış buna da bir kılıf uydurmuştu kendince.
Bu gün Zeki arkadaş için döktürülen çözümleme nedeniyle sohbet konumuz “Yoldaşlık ilişkisi” Bir yandan çaylar yudumlanıyor diğer yandan bu konuda tartışmalar yapılıyordu. En çok bu konuda söyleyeceği olan yine Mazlumdu. İdealimizde yaşattığımız yoldaşlığı anlatıyordu bizlere. O idealleri bir nebze dahi olsa yaşama “indirgemek” ne kadar zordu buralarda. Her katılanın ilk savrulduğu “Kör sokak” buydu sanırım. Yaşamın gerçek yüzü burada bir tokat misali inerdi acemi savaşçının yüzüne. Benciliğin, Bireyselliğin alabildiğine kök saldığı bu topraklarda! Yoldaşlık ideallerini yeşertebilmek mümkün müydü. Bu idealle yanıp tutuşanlar nedense hep en önde bu topraklardan “kazınıp” “sökülüp” çıkartılıyor, bir kenara olabildiğince değersizce fırlatılıp atılıyordu.
Şimdi ben söz alsam ve beynimin içinde zonklayan bu düşüncelerimi söylemeye kalkışsam, onlara bir de çok sevgili yoldaşımın bana anlattığı o gerçekleri! anlatsam en başta Mazlum bana “İnançsızlaşmış” der. O zaman ben de söylenenleri tekrarlamakla işi savmalıyım. İnsanın inanmadığını söylemesi ne kadar zormuş bilmezdim. Onu da öğrenmek zorunda kalışıma lanet ediyorum. Savaş içinde sırt sırta omuz omuza savaşmanın olmazsa olmazı “Güvendir”. Bizde yoldaşlık canını vermeyle özdeştir. Ama bugün bu yoldaşlık ilişkisinden zerreler kalmış mıdır diye sormak gerektiğini düşünüyorum. Şehit yoldaşım düşüyor aklıma.
Bir eylem dönüşü sinirden köpürmüş halde bulmuştum onu. Hiçbir şey sormama fırsat bile vermeden “Harun bu ne iştir. Bu halde nasıl savaşılır. Ben düşman askerinin üzerine gidiyorum, bu arada beni savunmak zorunda olan “yoldaşlarım” beni savunmak için tek mermi bile sıkmadan ortadan yok oluyor. Adam yerde yatıyor silahını almak işten değil, savunma beni koruyor diye düşünürken üzerime yağan düşman ateşinden feleğimi şaşırdım. Nasıl beni vuramadılar hayret ediyorum. Bak yeleğimdeki delikler sana ne demek istediğimi anlatacaktır...” Evet bir yoldaş diğer yoldaşı için değil canını ortaya koymak, onu savunmak için silahını çalıştırmaktan bile kaçınmaya, onu düşman ateşine terk edip oradan hızla uzaklaşmaya başlamıştı. Bu davranışı sergileyenler savaşın içinde kendilerine birkaç ay ya da birkaç yıl daha fazla “yaşam” oluşturma derdindeydi. Yaşam denince “orada olmanın” anlamı yitip gitmiş, yerine o çürümüşlüğe tapınma gelmişti. Tek başına “korkuya esir düşmeyle” açıklanamaz bu çürümüşlük. İnançsız yığınlar oluşmuştu, zoraki kahramanlar yaratmıştı sistem. Nitelikli on kişi! bu topraklardaki bölüklere oranla daha fazla “iş” yapardı.
Mangadaki arkadaşlarıma, yoldaşlarıma bakıyorum tek tek. Kim beni böylesi bir durumda korumayı seçer diye düşünüyorum. Cotkar; elinden geleni yapar biliyorum. Mazlum; asla bırakmaz beni diyebiliyorum. Ya Memyan! Kendime cevap vermek yerine onu ve yaşadıklarını düşünmeyi seçiyorum. Katılışını, Bursa göçmeni bir ailenin savaşa yolladığı gencecik çocuklarını. Kimimiz katılırken baştan kaybetmiş olanlardandık! Kimimiz sistemin zaman içinde körelttiği, düşürdüğü, kişiliksizleştirdiği kaybedenler! Kimimizde savaşın ağırlığı altında ezilip büzülendik. Hiç birimize sahip çıkmayan bir “partimiz” vardı. Milyonları harekete geçiren “parti” daha emekleme devresindeyken bilincini, yüreğini, benliğini kaybetmişti. Kendi kendini tüketmeye uğraşan bir mekanizmaya , içine aldıklarını “öğütmekten” zevk, güç alan bir çarka dönüşmüştü. Bu engellenebilir miydi? Tek tek bireyler bu çarkın dönüşünü durdurabilir miydi? Sanmam.
Serhıldanlarla emekleyen bir bebek! Omuzlara alınmış; YAŞAMIN her alanında başarılı olması beklenmişti. Düşmanın yönelimi ilk “omuzlarına” alanları yıldırmış, tüketmişti. Onca başarılı, örgütlü! Yapı birden bire daha emekleme devresindeyken, kendi ayakları üzerinde yürümekten bile acizken; Öncüsünü nasıl omuzuna aldıysa aynı hızla aldığı yere bırakmıştı. Bu da yetmiyordu bu “bebek” ayağı kaldırdığı halkını korumak, yönlendirmek zorunluluğu altına da girmişti. Oysa daha “rüştünü” ispat bile edememişti. En zorlu, en yiğit bireyleri daha ilk etapta ondan alınmıştı. Geriye kalanlarsa “tapınacak” bir kul! yaratmıştı kendine. İşte bilincini ve yüreğini de o zaman ipotek altına aldı bizim emeklemeyi bile becerememiş olan “partimiz”.
Yoldaşlık sohbetinin bana açtığı bu sorular girdabında boğulmayı mı! Yoksa “Her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi mi?” seçmeliyim. Her ne kadar ben olanı kabullenmişte olsam, içten içe beni ele geçirmeye uğraşan o sorular cehennemine yenik düştüğüm zamanlar da az değil. Bu anlarda düşünce duvarlarım yıkılır, yerinde çaresizlik yeşerirdi. Düşmana gitmek! Ölmekten beter. Geriye bu yaşamın hiç değilse düşman kurşunuyla sonlanması kalırdı. O da öyle kolay olmuyordu! Bu savaş ortamında bile. Hani istersin olmaz ya aynen öyle. Herkese kısmet! olmayabiliyordu bu kurtuluş. İnsani bir refleksle gelen bombadan veya mermiden korunuyorsun.
Havan mermisinin pervanesinden çıkan ıslık! Seni mevziye mahkum edebiliyor; oysa o ıslığı duyunca ayağa kalksan........ Film kopacak. Ama yapamıyorsun. Karşında dona kalmış bir çift gözün sana bakışının anlamsızlığı içinde tetiğe dokunmasan! Biri bu kalakalmışlığı atlatıp seni bu yaşamdan alıverecek. Ama dokunuyorsun tetiğe...
Evet tüm bu olan biten içinde “Gülümsemekten” vazgeçemiyorsun. Daha demin “Emekliliğinde ne yapacağını” anlatan ya da eylem sonrasında çantasından “Sevgilisine” yazdığı mektup çıkan, bir düşmanının tıpkı senin gibi bir “insan” olduğunu düşünmek dahi istemiyorsun. Bunca inançsızlaşmış bir “beyin” bir de bu bataklığa saplanırsa imkanı yok kendinle, bedeninle barışık yaşayamayacağını biliyorsun. Kendini ikna etmek için var gücünle uğraşırken boğulmamak için! “Gülümsüyorsun”...
Bir yolun sonunda beliren ışığın ne olduğunu, size doğru gelen, adım adım yaklaşan sesleri anlamak isterken yanı başındaki arkadaşlarının yolun sağına soluna savrulduğunu görünce olduğun yerde gelen seslerin sahibini beklemeye koyulurken “gülümsüyorsun” . Gelenlerin köye dönmekte geç kalan iki köylü olduğunu anlayınca nerdeyse zavallı iki insanını öldürmüş olabileceğinin seni ürperten soluğuyla “Gülümsüyorsun” Yanı başında yolun kenarında olduklarını sandığın arkadaşlarının, komutanlarının! Aslında çoktan kirişi kırdıklarını anlayınca “Gülümsüyorsun”, Bir eylem anında geri çekilirken ağaçlara takılıp tepe taklak düşünce arkadaşlarına ulaşamayıp yolunu kaybedince “Gülümsüyorsun”. İnancın; katır gibi güçlü! Tilki gibi kurnaz olmayla eşdeğer olduğunu öğrenince “Gülümsüyorsun”. Çatışma anında yanında bulunan arkadaşının! mevziden kafasını çıkarmadan, tıpkı Türk askeri gibi sadece silahını çıkarıp rastgele ateş edişini seyrederken “Gülümsüyorsun“. Komutanlarının sorun diye gördüğü birinin; Parti tarihine geçecek inanç ve iradeye sahipliğini anlıyor“gülümsüyorsun” Gülümsüyorsun çünkü tek sığınağının burası olduğunu biliyor, öğreniyorsun... Bu yaşama katlanmanın bir yolu “gülümsemek“. Kendine, inanç ve ideallerine olan saygını yitirmek üzere olduğunu bilip, bu noktadan, bu sorular ve gerçekler cehenneminden sıyrılabilmenin tek yolu “gülümsemek“.
Onca sorunun beynimde cevaplarıyla dolaşması beni bulunduğum mekân ve zamandan koparmıştı. Mazlum demlikte kalan son bardak çayı içip içmeyeceğimi sorduğunda yeniden Munzurların o görkemli vadisine geri dönmüştüm. Arkadaşlar çaylarını içmiş, tekmil de alınmıştı. Arkadaşlar manga yerinin sağ ve soluna güneşi tam da karşılarına alacak şekilde karın üzerine serdikleri çam ağacı, naylon karışımı minderlerinde güneşin tadını çıkarmaya başlamışlardı. Diğer manganın konumlandığı yerden Kawa arkadaşın bize doğru yöneldiğini görünce günlük tekmillerin yönetime götürülme zamanının geldiğini anladım. Mazlumdan tekmil defterimizi alıp patikanın üstünde Kawanın gelişini izliyorum. Ufak tefek vücut yapısı bende hep “jokey“leri anımsatırdı. Kawa’ya bunu sormuştum da. Daha çok küçük yaşlarda Ağrının küçük bir ilçesinde at yarışındaki birinciliğini anlatmıştı.
”Attan düştüm düşeceğim kendimi zor tutuyorum atın üstünde, at almış başını gidiyor bense sadece ata yapışmış düşmemeye uğraşıyordum. Yarışın bittiğinde babam atı zor durdurabilmişti bense yarı baygın bir halde attan inebilmiştim“... Kawa gerçektende „jokeylik“ yapmış. Tabi ilçelerindeki at yarışında babasının atında. Vücudunun ufak tefek ligi ilk görenlerde “bu çocuk!“ izlenimini yaratsa da Kawa, Botan bölgesinde iki yıl kalmış, her türden silahı kulanmış biriydi. Baskı altında çok seri karar verebilmesi ondaki en belirgin komuta özeliğiydi. Botan bölgesinde kalışı onda belirgin izler bırakmıştı. Kürtçesi saf bir Boti! ağzına dönmüş, davranış tarzı bir “guyi“ yi andırır olmuştu. Çok küçük yaşta katılmış olması onun savaş içinde kişilik geliştirmesine ve yakınında bulunan komutanlarını kendine örnek almasına neden olmuştu. Bazen çok asi ve kırıcı bazen de tam tersine uysal ve duygusal yanlarının baskınlığından aynı kişi olup olmadığına dair tereddüde düşürebilirdi insanı. Yakınlaşmakta en çok zorlandığım arkadaşlarımdan biriydi. Soğukluğunu aşabilmenin tek yolu onunla aynı mevzide bulunmuş olmaktı. Buraya yeni bizim bölüğe gelmeden önce dersim şehir merkezine en yakın tepede, özel timlere yönelik bir eylemde başarısız oluşu onun üstündeki ağır bir vicdani yük gibi duruyor, her konu dönüp dolaşır o güne ve orada yapıp, yapamadıklarına ulaşırdı. Partiye ve ona gösterilen güvene sadık olamadığını, tüm arkadaşların böylesi bir düşünce içinde olduğunu sanır ve kendini ilişkilerden soyutlamaya çabalardı.
Kawa, yanıma ulaştığında “Gidelim mi?“ dedi. Seyitxan ve Dara zaten yönetim yerinde Doktor Agit’in yanındaydı. Bir biz ikimiz kalmıştık toplantıya gitmeyen. Biz de toplantının yapıldığı çadı



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz