Anasayfa | Yazarlar | Harun Tak | Neredesin Ey Özgürlük

Neredesin Ey Özgürlük

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image yorgun güller kar altında

İçimizde devrim, içimizde özgürlük nidaları atan bir küçücük çocuk taşıyorduk ama ruhumuzu o evin o solgun ışıklarına terk etmiştik. İlk kar düştüğünde geldiğimiz yoldan geri dönerken o köye ve o ışığa! uğramak istemedik. Yapabildiğimiz tek şey o çevrede bildik bir vicdana o ışığa sahip çıkmasını tembihlemek oldu. İçimizdeki çocuk! bizim bile bulamayacağımız derinliklere kayıp giderken ardından sadece “ Savaştır Heval” sözcüklerinin yankısı kalıyordu

Hiç bilmezdim, ilk ve son bahar aylarında gök kubbenin delinmişliğini.  Hiç bu kadar yağmur yağdığına tanıklık etmemiştim ömrüm boyunca! Bir haftadan beridir gökten üzerimize boşalan yağmur tanelerinin nasıl oluyordu da! tükenmediğine hayret ediyorduk. Bir bitse! Ah bir bitse şu yağmur; Güzel bir ateş yakıp iliklerimize değin ıslanmışlıktan bir güzel kurtulsak diye düşlemeye koyulmuştuk.  Bazen yağmurun hafiflediği de olurdu, O anlarda bu düşümüz gerçeğe o denli yaklaşırdı ki kendimizi engelleyemez küçükte olsa yaktığımız ateşin çevresinde üzerimizden yükselen su buharına eşlik eder bizlerde buharlaşırdık. Ama sevincimiz hep kısa sürerdi.  Yağmur biz neredeysek! Bulur bizi ıslatmaktan vazgeçmezdi. Küçük bir kaya oyuğu bile olsa kuru bir yer bulmak için ne de çok çabalıyorduk. Hele geceleri bu durum hiç çekilmez oluyordu. Şans eseri kuru bir avuç yer bulup uzanmış uyumaya çalışırken altımızdan akan nehir! Uykuyu da, uyanıklığı da bin beter halle çevirir bizi bin pişman ederdi. Sanırım yağmuru o günlerin hatırına sevdim. Yağmur altında saatler boyu yürümek zorundaydık ve bu yürüyüşler esnasında ıslanmak deyiminin derinlikli halini öğreniyorduk Yürüyüş esnasında elbiselerimi aşıp vücuduma ulaşan su damlalarının buharlaştığını görünce “Kendi kendimi kurutuyorum” der gülümserdim.
         

    O gece;

Yağan yağmura esir düşmüş; her gelen damlayı huzur içinde kabul ediyor du bedenim. Bundan ötesi yok ıslanmanın! Artık kabullenmiş olmanın rahatlığıyla yürüyorum. Ağaçların yapraklarında birikmiş kovalar dolusu suyun; önümde yürüyen arkadaşımın yardımıyla üzerime boca oluşunu “Niye daha fazla ıslatamıyor ki bu sular?” sorgulamasıyla huşu içinde kabulleniyorum. Bir saat sonrasını; kızarmış bir sobanın karşısına geçmiş çayımı yudumlayışımı hayal ediyorum. Islanmanın en güzel yanı yeniden kuruma zevkini sizlere yaşatmasıdır derken buluyorum kendimi. Kör karanlıkta, yağmur altında bir gezintiye çıkmayanların tadamayacağı bir zevki tatmak gibi bir ayrıcalığımız var. İnsani, doğal reflekslerin-kendini ıslanmaktan koruma gibi- beyin tarafından hükümsüz kılınmasıyla bir başka aşamada bir başka diyarda bulu veriyoruz kendimizi. Öncü arkadaşların patikayı tesadüfen bulduğu! genellikle orman içlerinde ve yamaçlar arasında yol almaya çalışırken, hele birde tepe taklak çamur, su deryasına yuvarlanmaktan yorulmuşsanız. Yağan yağmura, patikaya, öncü arkadaşlara ve sizin bu zaman diliminde bu mekânda olmanıza neden olan düşmana yeterince sıralamışsanız bildiğiniz küfürleri-en kalaylısı alçak ve serseridir-. Artık teslim olmak koşullara en mantıklı seçenek olarak önünüzde duruyorsa; bunun tadını çıkarmaktan alıkoyamıyorsunuz kendinizi.

Yağmur daha az ıslatıyor o zaman sizi.  Arkadaşınız istediği kadar patikayı şaşırıp kaybetme hakkına sahip oluyor. Ya da siz çamurdan bir maskeye bürünmüş olmaktan dolayı hiçte rahatsız olmayabiliyorsunuz. Bu zaman diliminin bir sonu olduğunu biliyor ve o zaman dilimine değin yaşadıklarınızın keyfini çıkarmaya başlıyorsunuz.

Köyün solgun, belli belirsiz ışıklarını fark ettiğinizde aslında köyün meydanına gelmiş olduğunuzun bile farkına varamıyorsunuz. Bitti işte derken hayıflanmamı, sevinç mi duyduğunuzu kendiniz bile ayırt edemez oluyor, kararsızlıkla bütünleşiyor her yaşadığınız.

Mangalar halinde ışıklara doğru dağılırken ileride adeta bir kuyunun dibinden yansıyan küçücük, cılız bir ışığın cazibesine yenik düşüyorum. Bir an önce ısınmak ve hayalini kurduğum bir sıcak çay bardağına ulaşmak yerine o cılız ışığın yakıcılığında ona doğru yönelmiş olarak buluyorum kendimi. Bu ışık bir evden yansıyor ama bir lambaya ait değil! Yarısı çökmüş evin açık duran kapısından dışarıya süzülüp bana gelen bir ocak ateşinin ışıkları bunlar. Merdivenlerini tırmanıyorum, içeride yaşayan bir canlı olabileceğini düşünemeden. Kapı gıcırdayarak salınıyor yağmurun itişleriyle.  İçeriye girdiğimde klasik dersim evlerinden birinin o toprak buğusu karşılıyor beni. Hemen karşımda iki küçük taş ve yarım bir çemberle şekillendirilmiş küllerle kaplı bir ocak; ocakta yanan kısımlardan arta kalan uçları külün içinde saklanıp kendisini ısıtmaya çalışan çilo! artığı incecik dallar. Gözlerim odada gezinirken kulağıma gelen iniltilerin küçücük bir kediye ait olabileceği hissiyle sese yöneliyorum. Yere boylu boyunca uzanmış bir çocuk bedenini andıran kütlenin!  Oldukça yaşlı bir kadına ait olduğunu fark edince uyanık mı uykuda mı anlaşılamayan mırıltılarına sokuluyorum usulca. Başındaki kalpağı hareket ediyor önce, sonra güleç yüzü beliriyor ocaktan bana doğru süzülen ışıkta. Yüzündeki kırışıklıkları o karanlıkta bile fark edebiliyorum. O bana şiir gibi gelen zazacasıyla (Çocukluğumun en unutulmaz anlarını; anamın dizi dibinde uzanmış teyzelerimle anamın zazaca sohbetlerini bir masal tadında dinleyişlerim oluştururdu)
 
—Hoş geldin oglum, diyor.

Ellerini tutuyorum ayağı kalkma uğraşısı verdiğini görünce. Ayağı kalkıyor, odanın karanlık köşesine doğru ayaklarını yerden hiç ayırmadan süzülüp karanlıkta kayboluveriyor. Geri döndüğünde kucağında taşıyabildiği üç beş dal parçasıyla gölgesindeki kocaman yüreğini gösteriyor bana.

Ocağın külleri karıştırılıyor önce, sonra küçücük dallar bulunan birkaç köz parçasının üzerine konuyor. Alev ve o yaşlı kadın figürü beni olduğum yere mıhlamış, seyretmekten kendimi alamadığım bir gösteriye dönüşmüştü. Ne zamanki arkadaşlardan birinin bana seslenişini duyuyor kulaklarım o zaman bu gösterinin içinde bir imge olduğumu algılayabiliyorum. Hiçbir şey demeden dışarıya çıkıyorum. Beni bekleyen arkadaşlarla en yakın yerlerden de olsa balta, bıçak, kasatura, çıplak ellerimiz yardımıyla koparabildiğimiz kadar dal, ağaç, tahta yanacak her ne varsa bir araya getiriyoruz. O ocakta gürleşen ateşin başında kendi demlediğimiz çaydan ikram ediyoruz annemize. O da hiç susmadan anlatıyor.

 Kocası bir ay olmuş vefat edeli. İstanbul’da oturan bir kız iki oğlan evladını. Torunlarını çoktandır-geçen sene gelmişler kızıyla damadı- görmediğini. Hiçbir şeye degilde babalarının ölümünden sonra çocukların gelmeyişlerinin burukluğuyla kelimeleri bir biri ardına dizip bizlere sunuyor. Evde bizlere sunulacak yiyecek, ısıtacak birkaç parça odun olmayışını yoksulluğun, sahipsizliğin, bırakılmışlığın acısına bulayıp önümüze koyuyor. Gözleri bizlere bakınca sanki genç bir kızın gözleri gibi ışıl ışıl parlıyor, her anlattığı şeyin sonunda “Günahtır sizlere” demeden duramıyor. Anlattığı her şey bizleri daha bir suskunluğa hapsederken kendi içimizde ruhumuzun derinliklerinde bu köylerin, bu insanların,  bu toprakların yaşadığı açılarda kendi payımızın oluşturduğu delikler açılıyordu.

Seyid Rızadan, 37–38 acılarından onda kalanları, yüreğinde yıllardır taşıdığı korkularını, yenilmişliğini, çaresizliğini anlatıyor bizlere. Babasını, ağabeylerini, kız kardeşlerini anlatırken gözlerinde beliren acıyla harmanlanmış düşmana kinini görebiliyorum. Kitaplarda okuduklarımı; düşleyerek hissetmeye çalıştığım acıları avucundan bizlere sunuyor. Almamazlık edemiyoruz. Her zerresi içimizi yakıp kavuran yaşanmışlıkların tanıklığına çağırıyor bizleri. Kininden sıyrıldığı anlarda bizlere ana şefkatini sunuyor. “Yazıktır, günahtır… Bu devlet acımasızdır” diyor. “Sizler onun kadar acımasız olamazsınız, size yakışmaz” diyor. “Kurdu… Kurtla kapıştırmak gerek, sizin gibi masumlarla değil” diyor.

Ateş ateş değildi, su su rengini yitirmişti. Bizler biz değildik. Arkadaşların uyarısıyla hazırlanmaya koyulduğumuzda her arkadaşın çantasında yediklerimizden arta kalan yiyecekleri bir köşeye koymanın çaresizliğinde kayboluyorduk. Vedalaşıp ayrılma vakti gelip çattığında bizler o eve girenler değildik artık. Köy çeşmesinin yanında toplanan arkadaşların tamamı bizleri beklemenin sbırsızlıgındayken son bir çırpınışla ellerini öpüyoruz. Biliyorduk bu kış bu soğuk bu talan ilk önce bu evin kapısından içeri ölümü getirecekti. Çocukların; babalarının ölümüne bile gelemediği bu köy evinde, annelerini de kaybedecekleri gerçeğine yenik düşüyorduk.

Hava açılmış, yağmur dinmişti yıldızlar gökyüzünde bizlere şahitlik etmek istercesine ışıldarken bizler yolumuzun nereye açıldığını düşünmek bile istemeden ardımızda bırakıyorduk sesiz, solgun, yanmış, yıkılmış köylerden birini daha. Tıpkı kendi ruhundan kaçan divanelere dönmüşlüğümüze aldırış bile etmeden.

İçimizde devrim, içimizde özgürlük nidaları atan bir küçücük çocuk taşıyorduk ama ruhumuzu o evin o solgun ışıklarına terk etmiştik. İlk kar düştüğünde geldiğimiz yoldan geri dönerken o köye ve o ışığa! uğramak istemedik. Yapabildiğimiz tek şey o çevrede bildik bir vicdana o ışığa sahip çıkmasını tembihlemek oldu. İçimizdeki çocuk! bizim bile bulamayacağımız derinliklere kayıp giderken ardından sadece “ Savaştır Heval”  sözcüklerinin yankısı kalıyordu.

Her boşaltılmış, yakılmış, yıkılmış köyden geçişimde aynı solgun ışık hep benle gelirdi. Köy çeşmeleri, tek tek yere parke taşlar gibi dizilmiş alacalı taşlar. Ön cephesi yıkılmış evler. Yanmış kararmış, odanın orta yerine yatmış boynu bükük dam direkleri. Hala dantel işlemeli perdesi olanca güzelliğiyle salınan pencereler, bin bir emek ve özenle oluşturulan bahçe çitleri, tahtadan kapılar, pervazlar…  Sahibini kapı eşiğinde bekleyen akıllı olduğu kadar bazı insanlardan daha vicdanlı, sabırlı, özverili köpekler. Onların o açlıktan kemikleri ortaya çıkmış halleriyle gidecek yer aramaktansa orada, o kapının eşiğinde sessizce ölümü beklemeyişleri. Her insan kalabalığında başlarını kaldırıp sahibini köyün eski sakinlerini arayan ama bulamayan bakışları. En az bizler kadar umarsız bir halde son yolculuğuna çıkmış insan dostlarının o çaresiz ama içimizi delip geçen bakışlarıyla her karşılaşmamda; suçluyor mu? dediğim anlarda bırakmazdı peşimizi. Alacalı renklerle bezeli bir zamanlar belki köyün genç kızlarının bedenlerini saran şalvar artığı bez parçalarının yakarışlarını ise hiç anlatamam.

Her imgeden bizlere yansıyan “Savaş gerçekliğimiz” ve ezikliğimizdi. Özür bile dileyemeyen boynu büküklüğümüzle geçip gittiğimiz köylerimiz hiç peşimizi bırakmaz bizlerle gelir, her adımda kinimizi de çoğaltırlardı. Munzur kayalıklarının en ücra noktasına da kaçıp saklansam beni bulur terk etmezler; kendimi tanrılar tarafından uçsuz bucaksız bozkırlarda yapa yalnız yürümeye mahkûm edilmiş suçlular gibi hissederdim. Dolu hiçbir köyün, hiçbir evin içine girecek cesareti bulamadım sonraları. Böylesi her durumda arkadaşların gönülsüz olduğu güvenlik, nöbet, pusu gibi işlere gönüllü olur o acıdan koşarak uzaklaşırdım.

Munzurlarda köy yoktu! Her yandan bana fısıldanan tarihin izlerini dinleyebileceğim sessizlik içinde kaybolurken, kulaklarıma akan yakarışların yankısına yenik düşerdim. Munzurlar beni sarıp sarmalayan saflığın ve temizliğin kaynağıydı. Hem bana dost hem de düşmandı. Acımı paylaşmasıyla dostum, yaralarımı deşişleriyle düşmanımdı! Ne ondan vazgeçebiliyordum ne ona koşulsuz teslim olmayı başarıyordum. Rüzgârıyla bana melodiler sunarken huzuru buldum sanrısına kapılır kendimi bırakırdım kollarına. Kendime geldiğimde içime bir nakış gibi işlediği; insanın insan eliyle oluşturduğu en acı ağıtların notalarını benliğimden silip atmaya koyulur, ama hiçbir zaman başaramazdım. Ağlamak ister, ağlayamaz, çaresizlikle en keskin kayalıklarına vicdanımı, bedenimi, kinimi, ruhumu savurur yara bere içinde kalmışlığımla boğazımı yırtarcasına haykırırdım.
            

        Neredesin ey ÖZGÜRLÜK
 

       21.06.2008

foto : http://baskabahar.files.wordpress.com/2007/06/38220703sunshower4gp5.jpg

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin