Anasayfa | Yazarlar | Harun Tak | Amedim İşte Döndüm Sana

Amedim İşte Döndüm Sana

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Amedim ah Amedim

Amedim; kişisel tarihimin en unutulmaz sayfalarının yazıldığı şehir... İşte dönüyorum sana. Onca zaman sende bıraktıklarımı koruyabildin mi? Hâla bekliyor musun beni? Biliyorum tıpkı ben gibi sende acılar içinde yüreğindeki ateşi talancılara kaptırdın. Biliyorum gerçekler dünyasının talancıları seni de tıpkı benim gibi savurup durdular, her savrulmada yüreğindeki ateşten bir parçayı da koparıp aldılar. Sen de hissettin değil mi benim gibi. Yüreğimizin boşaldığını hisseder gibi. Ve kabullendik sessizce…


“Soğuk bir sonbahar gecesi işte dönüyorum sana!” diyorum kendime. İçinde “yenilmişliğin”  hüznünü de barındıran ama gerçekler dünyasına ayak basmayı da anlatan bu kelimelerin dudaklarımdan dökülüşünü bir yabancı duyarsızlığında içime saplıyorum. Beynime ulaşan tüm o anlamlarını silip atmak istercesine çaresiz bir uğraşının içinde bu kelimelerin beni ele geçirmesine engel olamıyorum.

Amedim; kişisel tarihimin en unutulmaz sayfalarının yazıldığı şehir... İşte dönüyorum sana. Onca zaman sende bıraktıklarımı koruyabildin mi? Hâla bekliyor musun beni? Biliyorum tıpkı ben gibi sende acılar içinde yüreğindeki ateşi talancılara kaptırdın. Biliyorum gerçekler dünyasının talancıları seni de tıpkı benim gibi savurup durdular, her savrulmada yüreğindeki ateşten bir parçayı da koparıp aldılar. Sen de hissettin değil mi benim gibi. Yüreğimizin boşaldığını hisseder gibi. Ve kabullendik sessizce…

Sen de benim gibi “Hiç dokunmasaydım” “Hiç dönmeseydim gerçekler dünyasına” dedin mi? Bilmem. Ben dedim. Bir hayaldi yaşadıklarımız; aşk gibi. Hayali gerçekle birleştiren bir yola girmeye uğraşmıştık, ne hayalimize sadık kalabilmiştik ne de gerçekleri olduğu gibi algılayabilmiştik. Dağlardan bize değin ulaşan o özgürlük rüzgârına teslim olmayı ne çok istemiş ve öyle de yapmıştık. İşte bak o rüzgârlar bizleri nerelere savurdu. Sen de gördün değil mi? Biliyorum dedim ya! Gelip seni görmeme hiç mi hiç gerek de yok aslında. Ben içimi biliyorum. Senin de ondan farkının kalmadığını görmeme, duymama gerek yok. Yine de yolunu kaybetmiş bir yolcu gibi dönebileceğim tek adresim sensin; bildiğim, güvendiğim, sığındığım adresimsin. Soğuk bir sonbahar akşamı gidebileceğim bir yer ararken adres defterimdeki tek adresi! görmemezlik edemezdim. 
Ve işte o an bindim bir şehirlerarası otobüse. İşte dönüyorum sana. Kırık bir “aşk” hikâyesi bizimkisi. Aşkı en güzel anlatan yazarın “Bir oyun gibi yaşasaydık hayatımızı” deyişini anımsıyorum. Otobüsün nispeten soğuk camına başımı dayıyorum ve tekrarlıyorum o sözcükleri kendime fısıldar gibi; bir oyun gibi yaşasaydık hayatımızı…

Biz senle hayatımızı bir oyun gibi yaşama cesaretini bulduk aslında- her neyimize güvendiysek-  Tıpkı çocukların aymazlığına kaptırıverdik kendimiz ve oyunun o şen kahkahalarına terk ettik yüreklerimizi. Hiç ama hiç düşünme gereği duymadan köprülerimizi yakıp, diğer yakadaki özgürlüğü aramaya koyulduk. Masal anlatıcımız bizlere o yakayı işaret etmişti ya! Hatırlarsın. Ne de güzel anlatıyordu; özgürlüğün diğer yakada olduğunu, köprülerimizi yıkıp yakmamız gerektiğini. Ne ona inanmazlık edebildik ne de söylediklerinin, anlattıklarının doğru olup olmadığını sorgulayabildik. O özgürlük arayışımızın her adımında yüreğimiz zincirlere vuruldu. Sanki her şey özgürlüğün anlamını biraz daha değiştirmeye uğraşıp duruyordu. Bizlere anlatılan masal her adımımızda anlatıcının isteğiyle yeniden-sil baştan- şekilleniyordu, bizlerse büyülenmiş gibi kıpırdamadan anlatıcının yeni anlattıklarını “özgürlük” diye aramaktan geri durmuyorduk. Ne yapabilirdik ki? Köprülerimizi yakıp yıkmıştık bir kere. Geri dönmeyi aklımızın ucuna getirmek bile istemiyorduk. Dönmedik de biliyorsun.    
Onca talandan sonra masal anlatıcımız her nasıl etmiş! nasıl yapmıştıysa! bizleri dönderip-değiştirip- yine yakıp yıktığımız köprülerin yanı başına getirip bırakmıştı. “İşte özgürlük tamda karşı kıyıda” diyordu şimdilerde. Yıktığımız köprülerin yanı başında, karşı kıyıda bıraktığımızı sandığımız kirli karanlığa şimdilerde yeni köprüler kurmaya uğraşıyorduk. Sen de anlamadın değil mi? Anlasaydık zaten bu halde mi olurduk. İşte dönüyordum sana ama yakıp yıktığım köprüleri gerisin geriye inşa etmeden. Kırık, yenik, yaralı ama hiç değilse artık “özgürlüğü” yanlış yerde aradığımızın bilincine varmış olarak. Dünyada insandan değerli, insandan yüce hiçbir şeyin olmadığını bilerek dönüyorum. Onca zaman sonra hâla beni bekliyor musun demeye dilimin varmadığı bir haldeyim. Caddelerini, sokaklarını, kahvelerini, evlerini ve içindeki o güzel insanlarını yine aynı yerde o günlerin yürek çarpıntısı içinde bulmayı umuyorum tabi. Yine de bir umut demiyor da değil yüreğim. Belki o talandan arta kalan çocuksu düşlerimdir bu umudu bende yeşerten ama hala güzel! Senli umutlarla sarmaş dolaş yitip gitmek.

Ne kadar uzun sürmüştü bu yolculuk. Gençliğimden orta yaşlılığa-kırkına merdiven dayamışlığa- değin sürmüştü sanki. O gece sabaha evrilinceye değin ben sana dönmenin sancılarıyla ne de çok acıyı yeniden tatmak zorunda kalmıştım. Yine de her mutluluğun bir bitişi gibi çektiğim acılar da bitiyordu işte. Dönüyordum sana.
 

“Diyarbakır” yazan tabela görünmüştü işte. Dünmüştüm! Ama ben hiçte öyle hissetmemiş, edememiştim. Yola dökülen beton yığınlarının üzerimdeki ağırlığı altında ezilircesine içerilere doğru ilerliyorduk. Binalar… binalar…  O uçsuz bucaksız olduğunu sandığım kırmızı killi toprakla dolu ova yok olmuş yerini beton blokların dikine ve enine yol aldığı bir denize bırakmıştı. Görüyorsun ya ben hala seni bıraktığım gibi görme arzusuyla yanıp kavruluyorum. Kızıyorum da kendime. Uyan diyorum, ayakların yere bassın artık diyorum. Hayatın akışını değiştirmeye gücün yetmez diyorum. Ama nafile dinletemiyorum kendime.
Dışarıda yağmur yağıyor. Otobüsün camına yapışmış gibi senden bana yansıyacakları yakalamaya uğraşıyorum. Gıcır gıcır simsiyah! Son model cip’ine niye yağmur tanelerinin düştüğüne hayıflanır gibi arabasının önünde durmuş sağını solunu -kendi üzerine düşen yağmur tanelerinin farkına varmadan- kontrol eden adama ilişiyor gözlerim. Migros yazısı kocaman. Yeni yapılmış olduğu her halinden beli olan modern alışveriş merkezi! Adam arabasının yanından zor bela uzaklaşmaya ikna olmuş gibi alışveriş merkezine doğru ilerliyor. Ne zaman ki otobüsümüz o kavşak hengâmesinden sıyrılıp yeniden yol almaya başlayınca bende o adamı orada bırakıp yeni figürler arıyorum kendime. Maddenin insandan değerli olduğu zamanlarda olduğumuzu yine unutmuşum. Ya da o çarpıklığın sana benim “Amedime” pek de yakışmayacağını düşünmüşlüğümden senin bağrındaki bu manzaraları yadırgıyorum. Tabi ki yanılmışım. Bunu şehrin içlerine doğru girdikçe her adımda yeniden fark edecektim.

İşte döndüm sana! Valizime yapışmış küçücük el ve parmakların benden ne istediğini anlamaya çalışıyorum. Eski zamanlardaki benim el ve parmaklarıma ne de çok benzediklerini fark ediyorum. O parmakların sahibinin ben olduğuma karar veriyorum ve kendime o küçücük parmaklarıma bir çikolata parası sıkıştırıyorum. Ne de çok seviniyorum o kadar az bir paraya. Otogarda durmuş nereye gitmem gerektiğine karar vermeye çalışıyorum. Yabancın değilim! der gibi gökyüzüne, köhnemiş otogarın duvarlarına kendimi tanıtmaya uğraşıyorum. Ben bu merdivenden çok zaman önce de çıktım. Bu kaldırım… işte bu Dörtyol’dan hep ben geçtim yıllar yılı. Yeniye dair hiçbir “imgeyle” işim yok benim. Ben geride bıraktıklarımla selamlaşıyorum. O kadar az kalmışlar ki, tıpkı ben ve arkadaşlarım gibi. Benim gibi arta kalanları arıyorum. Bırakıp gittiğim seni. Gördüğüm her insanda seni arıyorum. Simsiyah taşlarda seni, yıkılmaya yüz tutmuş eski yapıların tümünde “seni”, ama ne kadar çok azaldığımızı, ne kadar çok tükendiğimizi görmekten bıkmıyorum. İşte şu giden genç kız sen olabilirsin. Tıpkı sen gibi asil ve mağrur bir edası var. Koşuyorum ardından yüzünü, gözlerini görmek istiyorum, tıpkı sen gibi baksın istiyorum. O gözlerdeki karanlık beni yutmak istercesine üzerimi örtmeye başlayınca geldiğim gibi koşarak yanından uzaklaşıyorum. Her şey bu kadar mı değişir? Gözlerdeki bakışların anlamı, seslerdeki renkler! Bu kadar mı uzaklaşır kendi “özünden”. Bir zamanlar özgürlük kokan bu yerler ve insanlar bu kadar mı karşıtını içselleştirir. Sesler duyuyorum içinde çokça “Demokratik…” çokça  “Konfederalizm” kokan! Sesler duyuyorum içinde “açım” “tüketirim” “yatarım” kokan. Renkler görüyorum kırmızısı bol! Beyazı çok! Sarısı giderek silinmeye yüz tutmuş. İçinde hayatın ister kıldığı ne çok zorunluluğu barındırmaya, biriktirmeye gönüllü et yığınlarıyla karşılaşıyorum. Sonra tüm bunların nedeni şekilleniyor beynimde. Benim gibilerin yakıp yıktıkları köprülerin diğer yakasında kalanlara reva gördüklerinin tam da bu olduğunu, tüm bunların tıpkı ben olduğumu / biz olduğumuzu bir bilgi olarak aktarıyor beynim.

Al işte sana “özgürlük” der gibi.

Amedim…  İşte döndüm sana! Beni kabul edecek misin o yitik o yanık bağrına. Affedebilecek misin bizleri. Beynimi, yüreğimi kapatıyorum tüm “yarattıklarımıza”. Bu sen olamazsın, olmamalısın diyorum. Dokundukça, yaşandıkça tüketilen aşk gibi. Tüketmişiz seni de kendimiz gibi. Kavruk bir aşk acısı gibi bir umut diyor yüreğim. Aşkın sevgiye dönüşümü gibi; emekle, güvenle küllerinden yeniden doğmakla yolumuza o arayışımıza yeniden başlayabileceğimize dair inancımı korumaya uğraşıyorum. Artık öğrendik diyorum! Her “masal” anlatıcısının aslında kendi “masalını” anlattığını öğrendik! Senin de üzerini örten bu karanlığı yırtıp atacağın günlerin geleceğini biliyorum.

O gün… işte o gün beni de, sana tüm bunları yaşatanları da bir bir giyotinin o keskin kıyıcılığında öğüttüğün gün, sana olan aşkımın sevgiye dönüştüğü gün, bana açacağın hesap kapısından geçerken tereddüt etmeyeceğim. Yeniden bu kez hiç terk etmeyesiye döneceğim sana.
Dilimde sana yazdığım şiirin son satırları, yüreğimde bir oyun umarsızlığında yaşanan hayatın geride bıraktığı boşlukla kapıyorum gözlerimi sana.
            …Ve Aşk ölür
                        Cesedi sırtında taşıyandır neden ölüme!
                     Ve Aşk kokar
                                Nedensizdir!
                                Nedensizdir!
Not:Peyama azadi sitesinde yayınlandı.(H.Tak)

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin