Anasayfa | Yazarlar | Fuad Çavgun | Çavgun'la Röpörtaj (2)*

Çavgun'la Röpörtaj (2)*

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Çavgun 2002 Münih

ARKADAŞIM!.. Arkadaş sözcüğünün hangi dilden geldiğini, ne gibi bir evrim geçirdiğini derinlemesine araştırmadım. Ama Arka ve daş kelimelerinden oluştuğu, ‘arka’ tarif gerektirmeyecek kadar açık ve net. ‘daş’ ise büyük ihtimalle ‘taş’ın biraz daha değişik bir söylem tarzıdır. Bu bir korunma ve sığınma, sırt dayanılan yer izlenimi verir ilk anda. Ve insan kendini hemencecik güvende hisseder. O nedenle bu kavramın içini dolduran kişiden en küçük bir ters durum olduğunda, insan muazzam bir tepki gösterir.

PKK’DE ÖZELEŞTİRİ = KİŞİLİKSİZLEŞTİRMEDİR!
Fuat ÇAVGUN’la
Ropörtaj:2
 
ARKADAŞIM!..
 
Arkadaş sözcüğünün hangi dilden geldiğini, ne gibi bir evrim geçirdiğini derinlemesine araştırmadım. Ama Arka ve daş kelimelerinden oluştuğu, ‘arka’ tarif gerektirmeyecek kadar açık ve net. ‘daş’ ise büyük ihtimalle ‘taş’ın biraz daha değişik bir söylem tarzıdır.
Bu bir korunma ve sığınma, sırt dayanılan yer izlenimi verir ilk anda. Ve insan kendini hemencecik güvende hisseder. O nedenle bu kavramın içini dolduran kişiden en küçük bir ters durum olduğunda, insan muazzam bir tepki gösterir.
 
‘Bu senin yaptığın arkadaşlığa sığmaz!..’
 
Ben kendimi bildim bileli, bu ‘arkadaş’ kavramını sevdim. Onun büyük bir ağırlığı var üzerimde. Belki de bu kavram bende ‘ARKADAŞ KÜLTÜRÜ’ oluşturmasından ileri geliyor.
Yaşamım boyunca, arkadaşlığı önemsedim. Bu kurumdan bazıları bana, düşmandan beter darbeler de vursa, asla vazgeçmedim. Bu benim bir parçam. İnsan canından vazgeçer mi?
Ama Kürdçe söylendiği gibi; ‘Heval hene, hevalok hene’. Yaşam bu, kötüsü olmayınca iyinin kiymeti bu kadar derin hissedilir mi?
Evet Fuat ÇAVGUN, su renginde, bir çocuk saflığıyal, kelimenin gerçek anlamıyla benim ARKADAŞIM!..
 
Arkadaşlarımdan bazıları; yanımda gibi görünür ama bana çok tes dururlar.
Arkadaşlarımdan bazılarının yayındaymışım gibi görünürüm ama onlar karşıyım.
Veya onlar benimleymiş gibi görünürler ama bana tam karşıdırlar.
Lakin, Fuat’la biz yanyana, kolkola ve yürek yüreğeyiz. Bu nedenle onu her zaman sevdim. Gurur duydum. Belki ondan birazcık kayırdım. Üstüne varmadım. Onu incitecek bir davranışta bulunmamaya aşırı hassasiyet gösterdim.
Benim bu ropörtajı onunla başlatmamın kendimce bir çok nedeni var. Bunlardan bir tanesi de, bu Apo ve onun sistemine en başından tanık olan ve yaşamayı becerenlerden, onurunu kuruyarak gelenlerin içinden biridir Fuat. Bir arkadaşım bana; ‘Hoca sen bazen çok pervasız atılıyorsun ileriye!..Kendini biraz dizginle. Çünkü sizin adamın elinden ve sisteminden geriye canlı tanıklar da kalmadı’ demişti. Ben düşünmüş ve ona hak vermiştim.Bu bir açılıştı.Bundan sonra da, Fuat’la daha derinlemesine geçişin zaman delhizlerine dalışlarımız olacaktır.
 
Bu ikinci bölümle; küçük bir nokta koyacağım. Aynı güzergahın, farklı parkurlarında koştuk onunla. Eminim Nasname okuyucuları bundan kendilerince bir dersler çıkarır ve geçmişlerini sahiplenirlerken, eleştirel de bakarlar. Çünkü hiç bir Kürd bireyi, kendini bu toplumsal zelzeleden muaf tutamaz. Ama kiminin burnu kanadı, kiminin evi/barkı tarumar oldu. Kayıptan kayıba da fark var. Acısı büyük olanın onuru da o derece büyük olur inancındayım.
 
..Ve Fuat’la kaldığımız yerden; devam ediyoruz. Bedenlerimiz paramparça ama yüreklerimiz hala burcu burcu ışıldamakta..
 13 Kasım ‘02
Şükrü Gülmüş


-Hatırlıyorum da,şu tünel meselesinden dolayı Sıkıyönetim mücavir illerinden olan Antep ve Urfa’ya sürgün olduk 40 kişi. En son seni de koridorda görmüştüm. Selamlaşıp merhabalaştık. Zaten ben de 35’te onlara isyan bayrağını açmıştım. Konuşmama yasağınıysa dinlemediğim gibi, insanlık dışı bir uygulama olarak görüyordum. Sen sanırım Antep grubu içindeydin. Hep orda mı kaldın?

-Evet. Hep orda kaldım.


 
-Yok hoca yok!..Sen bana duyumları anlatma. Biz bu duyum ve anlatımlarla eşi benzeri olmayan bir halkız. Pireyi deve yapar, deveyi de bir anda yok ederiz. Onun için sen bana, ne sormak istiyorsan direkt sor. Ben de sana bildiğim ve hatırladığım kadarıyla anlatayım.
-Peki o zaman kaç tarihinde cezaevinden çıktın? İlk kez nereye gittin, diye sorayım ben de.
-Ben 1988’de cezaevinden çıktım. Ordan direkt Mersin’e gittim. Bizim aile Mersin’e yerleşmişti. Artık Hilvan’da kalma imkanları kalmamıştı. İlk vardığımda hemen şubeye aldılar. Sorgulamaya başladılar.
-Cezaevinden çıkıyorsun ve seni şubeye alıyorlar..
-Evet. Niye hayret ediyorsun ki..Adamlar o halimle bile bana, ‘Partiye katılacak mısın? Ne zaman gideceksin?..’ Daha bir çok soru soracaklardı. Ama ben müdahele ettim. Bakın, ben cezaevinden yeni çıktım. Tahliye oldum. Devletiniz beni bıraktı. Benim sağlık durumum elvermiyor. Ondan dolayı partiye katılamıyorum. Bu problemlerim olmasaydı, bir saat durmaz ve ne size sorar ne de hesap veririm. Şimdi beni rahat bırakın, dedim.Beni bıraktılar. Ama aradan bir müddet geçtikten sonra; eve bir polis geldi. Bana açık ve resmi olarak: ‘Fuat, bizim senin açık konuşmana bir şey dediğimiz yok. Saygı da duyuyoruz. Ama Ankara’dan bir ekip gelmiş ve içlerinde bir binbaşı var. Özel olarak seninle konuşmak istiyor.Bu durum bizi aşıyor. Konuşup konuşmamak, kabul edip etmemek tamamıyla senin elinde’ dedi. Ben de ‘Gelsinler bakalım. Ama en fazla bir saat görüşürüm’ dedim.
-Bu bizim soruşturmamızı yapan Komiser Kemal Ekibi olmasın?
-Bilmiyorum. Ama yüzbaşı kendinden emin biriydi.
-Neler konuştunuz?
-O da PKK’ye katılma konusunda kararlı mısın? dedi. Mersin polisine söylediğimi ona da tekarar ettim. O zaman bana; ‘Ama Fuat, Apo çoluk-çocuk vuruyor. Bu işler çoluk çocuk vurmayla olacak iş değil ki’ dediğinde; ‘Ben bunu kabul etmiyorum. Çoluk çocuk vurma bizim davamıza zarar verir. Bizim böyle bir anlayışımız olamaz. O zaman ‘Peki,bunu Apo’nun yanına gittiğinde, ona da söyleyebilir misin? ‘ Yüzbaşıya ‘Söylerim, bunu değil Apo, kim yaparsa yapsın , yanlıştır ve yanlışı gördüğümde söylerim. Bu benim görevim’ Bu ve buna benzer konularda karşılıklı ve açık bir şekilde konuştuk. Tartıştık. Ve çekip gittiler.
 
-Peki Partiyle, Apo ile kontağın var mıydı?
-O güne kadar benim Apo’yla kontağım olmadı. Zaten o aramazsa ben nasıl arayabilirim ki?..Ancak partili olan ve yakından taıdığım arkadaşlarla kontağım vardı. Bunlardan seninde tanıdığın ve cezaevinde bizimle birlikte yatan A. Nitelik’le kontağım vardı. Nitelik bana durumun parti tarafından bilindiğini ve ‘Başkanı’ın kendilerine bir talimat gönderdiğini söyledi. Hatta, aktardıklarına göre, Apo ‘Eğer Ankara’dan ekip gitmişse o zaman Fuat’ın durumu tehlikede..Onu orda infaz edeblirler. Bir an önce onu dışarıya alın ve buraya ulaştırın’ dediğini ilettiler.
Aynı durumu, o zaman Apo’nun yanına gidip onunla görüşen, ropörtaj yapan Avukat İsmet ATEŞ’de iletmişti bana.
-Seni ondan sonra mı aldılar dışarıya? Sen hangi güzergahtan ulaştın Apo’nun yanına?
-Beni Yunanistan’a aldılar önce. Yolda, bizimle olan arkadaşlardan biri boğulma tehlikesi atlattı. Ayağına ip takılmıştı. Ben o hasta halimle, suya dalıp aradaşı kurtardım. Yunanistan’a ayak bastığımızda yakalandık. Yunan polisinde sorgulandık. Ben açık kimliğimel durumumu anlattım. Yunan polisinin içinde iyi Türkçe bilen biri vardı. Benim böyle açık tavır takınmama hayret ediyordu. Tabi bir şey diyemediler. Bunun üzerine Levriyon kampına verdiler. Ordan da partilerin yardımıyla, Suriye’ye alındık.
-Selim ve Seyfettin’lerin bir suda boğulma hikayesi vardı. Seyfettin’de sizinle beraber miydi?
-Yok onlar bizden sonraydı.
 
ŞAM’LI VE APO’LU GÜNLER
 
-Şam’lı, Apo’lu günlerin başladı. Peki o zaman ilkkez  ne zaman karşılaştın yıllar sonra Apo ile?
-Beni önce Şam’daki parti evine aldılar. Ondan sonra Kani (Faysal Dumlayacı) alıp Bekaa’ya götürdü. Apo ordaydı. Ders veriyordu beni oraya götürdüklerinde.
Eğitim yapılan yere gittim.Apo beni görünce gülümsedi. Ayakta duracak halim yoktu. Oturdum. Ama benimle gelenler put gibi durmuş bekliyorlardı. Apo konuşmasını bitirdi. Bana seslenerek;
‘Fuat gel bir konuşma yap’ dedi. Ben, ‘Konuşma yapamam. Telaffuzum bozuk ve şimdi çok yorgunum’ dedim. Bir şey demedi. Dersten sonra, yönetim binasına gittik. Baktım yine herkes put gibi ayakta. Apo geliyor alkış, gidiyor alkış...Birisi gaza geliyor alkış...Bir anlam veremiyordum. Ne olduğunu tam anlamış değildim. Üstelik herkes bana tuhaf tuhaf bakıyor. Sanki bir büyük suç işlemiş gibiyim. Yönetim odasında çıkıp gitti. Ben Kani’ye döndüm. ‘Nedir Kani bu haliniz? Hepiniz put gibi kesiliyorsunuz. Nerdeyse onun yanında nefes bile almıyorsunuz. O kadar alkışlıyorsunuz ki, elleriniz nasırlaştı...
-Sana bir şey demediler mi?
-Yooo...Sadece sessizce dinleyip, başlarını önlerine eğiyorlardı.
-Ondan sonra Apo hiç seninle konuşmadı mı?
-Konuştuk biraz. Bana sağlık durumumu sordu. Ona anlattım. Sürekli bakım ve istirahatı doktorların önerdiklerini söyledim. O bana, ‘İyileşirsin iyileşirsin... Burda durumumuz iyi..Sen benim yemeklerimden alırsın..Gerekli bakımı yaparlar, dedi.
-Akademide nerde kalıyordun?
-Redaksiyonun yanında, küçük bir oda vardı. Hani şu doktor Nasır ve fotokopici İsmail’in arasınaki küçük odada.
 
Bir kaç gün sonra, akademinin koordinatörü Dr. Baran geldi. Biraz sohbet ettik. Giyaben duymuş ve ona sempati duyuyordum. Ama gördikten sonra, hayalkırıklığına uğramıştım. Bir de bana ‘ Fuat, senin odana başkanın bir fotosunu asalım mı?’ dediğinde cinlerim başıma toplandı. Ben ona sertçe bakıp; ‘Bunu sana o mu söyledi yoksa senin fikrin mi?’ ses etmedi. Başını önüne eğdi. ‘Bana bak Baran arkadaş, eğer bunu o sana söylemişse, gelsin kendi ya assın ya bana söylesin. Ama sen söylüyorsan, çok ayıp ediyorsun..Keşke sizi bu halde görmeseydim. Kendinizi ne hale sokmuşsunuz..’
-Ne oldu netice?
-Ne olacak üç gün sonra Apo’nun bir resmi asıldı. Asıldıktan sonra da geldi. Benimle konuşurken, fotoğrafına bakarak sırrttı.
-Bunun anlamını o zaman sen çıkarmış mıydın?
-Tabi çıkarmaz olur muyum? Bak senin başının üstünde, bu hasta ve bir kahraman halinde bile ben en üstteyim. Sen de benim büyüklüğümü kabul edeceksin, demekti.
-Peki burdan hareketle, gelelim zindan direniş konferansına?. Biliyorsun ben geldiğimde konferansınız bitmişti. Sen başından sonuna kadar bu konferansta vardın. Neydi sence Zindan Direniş Konferansı’nın ardındaki gerçek? Apo bu konferansla ne yapmak istedi ve yapmak istediklerinde başarılı oldu mu?
 
-Şimdi hoca, seninle ta zindandan beri, yan yana gelmesek de bir süreci birlikte yaşadık. Direndik. Savunma yaptık. Teslim olduk. Teslimiyet zincirini tekrardan kırdık. Bir birimize kıran kıran girdik. Zindan Direnişinde onlarca arkadaşımızı yitirdik. Biz bu nesil, en çok eziyet görenler olduk ve hala da görmeye devam ediyoruz. Ama bizim umutlarız vardı. Hedeflerimiz vardı. Dürüstttük. Kararlıydık. Yıllarca tutsaktık. Bizim için dışarısı, parti ve hatta Apo da çok şeydi. İçeri ayrı dünya, dışarısı ayrı dünya olmuştu. En küçük bir gelişme, bizleri havalara uçuruyordu. Hiç unutmam bir gün, bir el kadar Serxwebun kapağı içeri girmişti de, herkes onu Kur’anı kerim gibi öpüp öpüp alnına vuruyordu. HRK (Hezen Rızgariya Kürdistan) ismini duyduğumuzda, havalara uçuyorduk. Öylesi bir dünyadan geliyorsun..Sıcağı sıcağına yıllarca aç kalmış gibi her şeyi fazlasıyla karşında görüyorsun. Nasıl şok olmasın ki..


DİRENİŞÇİLERİN MAHKUM EDİLDİĞİ KONFERANS
 
Zindan Direniş Konferansı’nı da böyle bir ortamda olumlu ve gerekli buluyordum. Ama şunun altını çizerek yazmanı istiyorum ki: Bireysel olarak yaşamımın bütününde kendim için asla ve asla affedemiyeceğim bir şey varsa ; o da Mehmet ŞENER’in idamına el kaldırmamdır!..
Ben o zaman da bu karara karşıydım. Karşı olmamı korudum. Bazı arkadaşlarla sert tartıştım. Onlar bana; ‘Fuat, sen içerde en çok Şener’e karşı çıkandın, şimdi de burda onu savunursan, durumunla çelişirsin’ dediler. Oysa ben onlara; ‘Orası cezaeviydi. Şener hata ve suç işlemişse orda işlemiş. Orda ona karşı durmak ve burda da onu savunmak en doğru olandır. Burası cezaevini aratır duruma gelmiş’ diyordum.
Ama süreç içinde, Apo’dan ziyede onun korkusunu iliklerine kadar kabul etmiş, kişiliksiz ve yalaka takımı beni de etkiledi. Kerhen de olsa elimi kaldırdım. Apo, benim içerdeki Şener’e karşı eleştirilerimi ustaca kullandı. ‘Fuat bile bu yatalak haliyle tavır koyuyor o provaktöre karşı ama siz yan gelip yatıyorsunuz!.. Fuat partiyi savunmasa, o pravaktör bir kahraman gibi hepinizi parmağında oynatacak..Fuat’la geçinemeyen hiç kimsayle geçinemez...’ Diyorum ya, o zaman gerek ben, gerek sen ve daha nice arkadaş bu durumu fark edemedik. Edenler bile Çetin, Resul, Abdullah Ekinci, Dilaver ve Şener gibi hayatlarıyla ödediler. Bana göre, Şener hepimizden en cesuruydu. Ben hastalığıma ve zaten ölmüşüm, bundan sonra Apo bana ne yapar, pozisyonumla ve geçmişimle konuşuyordum. Ama çözüm gücü olamıyordum. Şener’den önce Apo’ya komisyonları ve danışma meclisini önerdim.
-Naslı komisyonlar?
-Mesela, bir genel danışma konseyi..Bunun yanında; Ekonomi, Askeri ve siyasi komisyonlar kurulmalı, dedim. Ama o bana; ‘olur mu Fuat, buna ne gerek var? Bunların hepsini ben yapıyorum? Parti ne güne duruyor. Sonra bu kastlaşmayı getirir’ diyerek baştan savuyordu..
Onun için Şener’in ‘Bu partinin gelir ve giderini Apo’nun dışında kimse bilmiyor. Apo da kongreye karşı sorumludur. Bunun hesabını versin’ demesi çok önemlidir. Çünkü Apo, sırf kendi saltanatı için Almanya’dan en son model bir BMW getirtip, Hafız Esat’ın yeğenine hediye edebiliyordu. O zamanın parasıyle BMW 300/500 bin DM. Değerindeydi sanırım.’Hele de başkaları gibi, Avrupa’ya kaçarak değil, bizzat Apo’nun sahasında tavır alması tam bir kahramanlık örneğidir. Ben içerde hiçbir zaman Şener şener ‘haindir. Ajandır’ demedim. Onun  istiklal marşı okuması, elbiseyi giydirmesi, hataydı, suçtu. Ama bunlar orda olan olaylardı. Benim o sözlerim Şener için bir ömür boyu geçerli olamazdı. Ama Apo’yu da bu konuda taktir etmek herekir(!.) Politikacı adam ve hepimizi yumurta gibi bir birine tokuşturmayı becerdi.
Ben bunu bizim toplumsal geriliğimize ve kişilik olarak zayıflığımıza bağlıyorum. Eğer zamanında ve yerinde tavır takınacak arkadaşlar olsaydı ve bunu bir an bile ihlal etmeselerdi, ne Apo bu duruma gelebilirdi ne de biz halk olarak hak etmediğimiz bu zilleti görürdük.
 
-Yani diyorsun ki Apo, zindan Direniş Konferansıyla amacına ulaştı.Peki bunun kısaca senin ifadenle alacak olursam, nasıl tarif edersin?
-Cezaevlerinin mücadelemiz içindeki yerini sen benden iyi biliyorsun. Bana göre, özelde Diyarbakır Zindanı ve burdaki mücadele bir kaç açıdan önemlidir.
Birincisi; Cuntanın gelişi, geri çekilme kararıyla ezici baskı, yıldırma ve yok etme politikası burdaki önderler ve kitle üzerinde oynandı. Kadroların kararlı direnişi, mahkemelerde savunmalar ve giderekten kazanımlar halkın en zor durumdaki umut ve uyanış kıblesi oldu. Tüm oyunlarına, baskılarına rağmen TC bu politikasında başarılı olamadı.
İkincis; Cezaevleri içeriyle sınırlı kalmadı. Halk kitlelerine, gerillaya yön verdi.
Üçüncüsü; burdaki kadrolar birer denenmiş, sınanmış liderlerin ana merkezi oldu. Yani cezaevleri kişileri ayrıştırdı. Dünün sahte liderleri ve MK üyeleri yok olup gitti. Halk bu insanların direnişiyle en zorlu anlarını atlattı. En umutsuz anlarında onları umut olark gördü. Önların eylemlerini örnek aldı. Açlık Grevleri ve Direnişlerle hak aramanın, elde etmenin somut pratiklerini gördü. Yasal zemindeki parti çalışmalarındani kepenk kapatma ve serhıldanlarda onları örnek aldı.
Bunu dost da düşman da bariz olarak gördü. Kabul etti. TC de, Apo da bunu biliyordu. Bunun için de, başta Apo, bu doğuşu hayra alamet olarak görmedi. Ustaca davrandı. Önce onları  kahraman sonra da hain olarak kendi yerini sağlamlaştırmak için kullandı. Mesela, partinin –şuanda tam olarak çıkaratmıyorum ama bir kongresinde ‘İçerdeki yoldaşlarımız, dört yıllık geri çekilmenin ara boşluğunu layıkıyla doldurdular. Zindan Direnişleriyle biz bir kez daha doğduk..’ deniyordu. Ama bu kahramanların hepsinden en çok güven duyulanları, en çok onun yanında görev alanları, içerde itirafçılk, ispiyonculk ve pişmanlık duyanlardı. Bunlardan, hepimizin bildiği, Kani (Faysal Dumlayıcı), Mecit Gümüş, Ali Aksoy, Abdurrahman Kayıkçı onun en çok güvendikleriydi. Kani onun tüm gizli, pislik kokan işlerinin mimarıdır. Hala da bu görevini sadakatle yapıyor. Diğerleri de akademi yönetiminde önce koordinatörlükle taltif edilip, sınanarak, kendisine saadakatlerini bir kaç kez ispat derek yükselenlerdir.
Ama Şener operasyonundan sonra; artık zindandan gelen ve zindancı olan her kişi bir potansiyel suçlu; kendisini bir çorba içmek için ölümüne yatıran adamdır(!.)
Oysa Zindan kadrolarına gerektiği gibi önem verilse ve onlara bir olanak sağlasa hem mücadele çok muazzam bir hamle yapacak hem de sorunlar bu kadar boyutlanmayacaktı. Ama onun için bunlar önemli değildi. Onun istediği bir tek şey vardı: Saddam ve Esat gibi, her yerde onun resimleri ve bol bol biji Apo demek vardı.
Benim bir şey söylememe gerek var mı? Kaç tane cezaevi kadrosu şu anda hayatta ve partinin içinde. Ben ve sen ise;  hastalıklı halimizden yaşamayı becerdik. Değilse; ya ‘bıjiciydik’ ya da ölüydük..Kaldı ki, ben o zaman da bazı gerçekleri çok harbice söylediğimde o zaman değil de, şimdi daha çok apolitik davrandığımı ve saf olduğuma yorumluyorum. Bu gerçekleri o zaman söylemekten ziyade çok ince bir şekilde hayata geçirmek gerekirdi. Ama buna da olanak yoktu. Sence var mıydı?
-Yok, derim ama bizim gibi bu durumu yaşamayanlara da bunu anlatmak ve bizi anlamalarını beklemek de zor. Sanılıyor ki, bazı şeyleri söyemek ve karşı durmak yeterli gelir. Ben soru hakkımı kulanarak topu sana atayım. Kuşkusuz ben de o zamanlar, sanırım senden bir müddet sonra ordaydım. Hatta birkez akademi alanında seni gördüm. Doğru dürüst konuşamadık bile. Sen nerelerde kalıyordun? Senin kaldığın yerlerde ne oluyordu? Ben bayağı yazıyorum. Herkes seni merak ediyor. Yıllardır ne seni gören var, ne de nasıl yaşadığını bilen? Hatta çoğu insan nezninde sağ mısn? Ölü müsün bile tam olarak bilinmiyor. Bu sefer sen konuşacaksın. Soru soran –yani gazeteci pozisiyonunda olan- benim.
-Bir gece geç saatlere kadar Apo ile sohbet ettik Şam’da. Bazı arkadaşları ‘Emek Süreci’ dedikleri Maslah kampına veriyorlardı. Güya bunlar süreci henüz anlamayan ve islah olmayanlardı. Ben buraya Sibirya diyordum.
Bizimle beraber iki bayan arkadaş daha vardı. Biri Sakine (Şahnaz Altun) diğeri de Roza (Sanırım. Diyarbakırlı, bir arkadaştı) Bu iki arkadaş Apo’nun tavırlarını kabul etmiyorlardı.Hatta Sakine arkadaşa konuşmama cezası vermişlerdi.
-Pardon Fuat, burayı tam olarak anlayamadım. Sakine’ye neden ceza verilmişti?
-Güye Sakine arkadaş kadın redaksiyonunda çalışırken, saçlarını çözmüş ve ‘Başkanı’ı tahrik etmiş..
-Yani siz o cezalı durumda mı Sakine ve Roza ile konuşuyordunuz?.
-Evet. Ama ben böyle bir cezanın çok saçma olduğunu ve böye bir cezalandırmaya tepki olarak, bu arkadaşlarla hiç bir şey yokmuş gibi konuşuyordum. Tabi bu hem Akadami yönetimi, yapı ve Apo tarafından da rahatlıkla görülüyordu.Sonra Apo benimle konuştu. Bana ‘Fuat, bu bayanlara güvenir misin: Bir araya gelmeleri tehlikeli olmaz mı?’ Ben de ona; ‘Kumarda ve politika da güven olmaz. Ama insani ilişkilerde güven esastır. Ben bu arkadaşlarla rahatlıkla hareket ederim. Onlara güvenirim. Onlar bizim yoldaşlarımızdır. Yoldaşlarımıza güvenmesek kime güveneceğiz ki..’ Ses etmedi. Bir nevi ‘sen bilirsin’ der gibi çekip gitti. Sonra biz arkadaşlarala kaldık. Sohbetimize devam ettik. Roza ve Sakine , kararlı/cesur/dürüst ve mert insanlardı. Onlar da aklına geleni esirgemeden konuşurdu. Bir ara  Roza ‘Fuat, bu  Apo varya Faşisttir!.’ dedi. Ben güldüm. ‘Vala bana bakarsan Faşist oğlu Faşisttir!.. Ama görüyorsun herkes onu dinliyor ve dediğini harfiyen yapıyor. Kimse ne seni, ne beni dinliyor. Bu kadar insanın onun yanında put gibi durması her halde sevgi ve saygıdan değildir. O gece çok şey konuştuk. Hatta Sakine yemekte ancak üç lokma alarak, çekilmişti. Bir ara ‘Boş verin bu adam namussuzun tekidir’ deyip bir kenara çekildi. Biz bu türden sohbetimizi Türkçe yapıyorduk. Zaman zaman yanımıza Berçem –Aponun özel aşçısı- adında bir bayan ve Apo’nun şoförü/ küryesi Ahmet,-Suriye Küetlerinden- gelip gidiyordu.
Meğerse Ahmet bizim konuşmalarımızı kasete almış. Ama Türkçe bilmiyor. Bunu Apo’ya götürüyor. O gece adamlar gelip başıma diklidiler. ‘Seni başka odaya alacağız. Sen bu bayanların yanında kalamasın’ dediler. Ben sesimi etmedim. ‘Vala benim için fark etmez. Aslında burada da kalabilirim. Bence ne benim açımdan ne de bayan arkadaşlar için bir sorunun olacağını sanmam’ dedim. Ama adamalar kararlıydı. Bir emir aldıkları belliydi. Roza; ‘olmaz!..Arkadaşımız burda kalacak. Eğer bir durum varsa, yarın alırsınız, dedi. Ve eğer beni o gece alsaydılar, kesinlikle bugün ben hayatta olmazdım.
 
BAŞKANLA GÖRÜŞMEK İSTİYORUM GEREĞİNİN  YAPILMASINI ARZ EDERİM
 
-Eee Fuat sen de aslında tam öldürülecek şeyler yapmışsın(!.) Apo sana kesin torpil yapmış.
-Aslında torpil değil de, buna geçmiş mücedele ve felçli olmam, diyelim istersen..Yoksa Apo babasını bile affetmez. Çünkü onun düzeni sarsıldığı an, yapamayacağı şey yok.
-Peki sen nasıl Avrupa’ya geldin?
-Ben nasıl gelirim?
-O zaman oraya gelelim..
-Halil Ataç (Abubekir) o dönemde pratik alandan gelmişti. Bir gün bana ‘Fuat sen niye Avrupa’ya gitmiyorsun? Orda tedavi de olursun?’ demesin mi? Ona; ‘Nasıl gideceğim?’
‘Çok kolay!..’
‘Söyle o zaman?’
‘Başkana söyle hemen seni gönderir.’
‘Bu senin düşüncen mi yoksa onun düşüncesi mi?’
Ebubekir beni iyi tanıyordu. Sesini etmedi. Sustu. O susunca ben daha çok kızdım.
‘O zaman o, benim söylememi çok bekler. Ben söylemem. Ya sen söylersin ya da kendisi....’
 
Bir kaç gün sonra karşılaştığımızda; damdan düşer gibi;
‘Fuat, seni Avrupa’ya göndereyim. Ama bir şartla!..’
‘Şartınız nedir başkanım!..’
‘Avrupa sorumlusu olacaksın!’
‘Yapamam!..’
‘Yaparsın yaparsın!..’
‘Sakatım. Ellerim tutmuyor. Doğru dürüst yürüyemiyorum. Nasıl Avrupa sorumluluğu yaparım?’
‘Bir katip tutarsın. O basit..Sen söyle o  yazsın...’
 
Bir de baktım, pasaportum hazırlanmış. ‘Hazırlan’ dediler. Yola koyuldum. Münih hava alanında buldum kendimi. Polisler ‘Pasaport sahte’ dediler. Açık kimliğimi söyledim. Münih’ten arkadaşlar gelip müdahele ettiler. Ve ordan da bıraklıdım. İltica işlemlerim başladı. Ve ogün bu gün Münih’teyim.
-Peki, daha sonra ilişkin nasıl oldu?
-Burda akrabalarımın yanında kalmaya başladım. Yurtseverler, ve duyanlar gelip gidiyordu. Haftanın belli günlerinde dernekte toplantılar yapılıyordu. Diğer siyasi hareketlerden tanıdık arkadaşlar, onların taraftarları geliyordu. Onlara zindan direnişini,, önder arkadaşları anlatıyordum. Kitle bayram ediyordu. Tam bir bayram havası esmeye başlamıştı. Ama bu çoşku ve ziyaretler bazılarının canını da sıkıyordu. Görevli olan bazı partililer ‘Fuat arkadaş önderliği anlatmıyorsun. Hep kendini öne çıkarıyorsun’ diye ikaz ettiler.Bununla başarılı olmayınca kitle içinde anti-propaganda yapmaya başladılar. Bana bilinçi olarak kitle içinde Apo’yu sormaya başladılar. Ben de; ‘oda benim senin gibi bir PKK’li’ diyordum. ‘Kişileri ne çok abaratlalım ne de çok küçültelim. Apo’yu da bu halk ve bu mücadele yaratmıştır. O olmamış olsaydı mutlaka bir başkası çıkardı vb.’ şeyler söylüyordum.
Ama onun burdaki partililere baskı uyguladığını ismim gibi biliyordum.
 
-Tamam, zaten rahatsızlığından dolayı başka birşey de yapamazdın. Onu anlıyorum ama bu sefer kendisi Avrupa’ya geldi. Şu ünlü Roma süreci...Seni oraya çağırdı mı? Veya sen gitmedin mi?
-Ben kendim talep etmedim. Bir gün Kani beni Köln’e çağırdı. Kemal Uzun ve Mehmet Şahin’de ordaydı. Beni üst kısma çıkarıp Mehmet Tanboğa ile beraber konuştular. Bana ‘başkan senin gelmeni istiyor’ dedi. Ben de ‘olur. Götürürseniz giderim’ dedim. Ama ‘Bir yazı yazman lazım’. Aslında ‘yazı’dan kastını anlıyordum. ‘özeleştiri’dir bu. Ben de anlamamazlıktan  gelerek: Bir dilekçe  yazdım. ‘BAŞKANLA GÖRÜŞMEK İSTİYORUM. GEREĞENİN YAPILMASINI ARZ EDERERİM. Fuat Çavgun. Tarih. İmza.’ Dilekçemi verdim Kani’nin eline. Kani önce anlamadı. O bunu içinden geçen şekliyle özeleştiri sanarak, sevinçle eline aldı. Okur okumaz rengi limon sarısını da geçti. ‘Fuat arkadaş sen bizimle dalga mı geçiyorsun?’ Ben gayet normal; ‘Ne dalgası, yazı yaz dedin bende yazdım.’
-Ondan sonra ne oldu?
-O an Apo’dan bir telefefon geldi.
-Sana mı?
-Hayır Kani’ye..
-Nasıl anladın ondan olduğunu?
-Kani konuşurken, ‘Baba Fuat burda, konuşuyoruz’ dedi.
-Baba, dediği Apo muydu?
-Eee herhalde hoca!.. Kani’nin başka hangi babası var ki? O günden sonra, ne onlar geldi ne ben sordum.
-Roma süreci, kısa sürdü. Ondan sonraki turları biliyorsun? En son Kenya ve İmrallı son miladı başladı. Bu durumları izlah ederken, nasıldı düşüncelerin? Onlarla ilişkilerini ne şekildeydi?
-Aslında Apo’nun durumunu içerde bizim gibi onlarca insan biliyordu. Ama milyonlar onu bir ‘kahraman, önder ve keramet sahibi’ bir olarak görüyordu. Bence Apo, eğer Şahin Dönmez gibi daha işin başında yakalansaydı; o Şahin’den de beter olacaktı. Ve Kürd halkı da bu sahte ‘kurtarıcı’nın gerçek yüzünü daha erken görecekti. Çünkü Şahin, onun tam bir küçük kopyasıydı. Konuşmaları, mimik hareketleri, yemesi, içmesi ve ruh haliyle...
-Doğru, belki hatırlarsın. Duruşma hakimi Emrullah KAYA, bir duruşmada Şahin’e; ‘Şahin, Apo senden de zeki miydi?’ sorusuna Şahin; ‘Evet. Ben onun bir papağanıydım.’ demişti.
-Aslında hoca bu konular üzerinde çok iyi durmak gerekir. Şimdi durumlar daha net ve açık görülüyor. Peki bir gün akademide, Apo sanırım yine o tarihi söylerinden birini verirken; ‘Herkes buraya gelip şarj oluyor.Benden güç alıyor. Kimisi pilim bitti...Ben tıkandım. Tükendim, diyor ve kendini zar zor buraya atıyor.’ Dediğinde sen veya bir başka arkadaş mıydı, tam olarak çıkaramıyorum ama çok yerinde bir şey söylemişti. ‘Başkanım insan pille çalışmaz. İnsanın enerjisi kendi içinden gelmeli.’ demişti.
-Ben öyle bir şey hatırlıyorum. Sanırım buna benzer bir şeyi biz de onunla konuşmuştuk. Ama o konuşmayı kim yapmışsa, iyi söylemiş de, ama kendi idam fermanını da kendi imzalamış...
-Bilmeden ama...
-Zaten insanlar o şartlarda en olumlu söylemlerini söylerken ya bilmiyorlar ya da olayın vahametinden habersizdirler..Konumuz kaydı..Biz nerden nerelere geldik. Seninle Roma, Yunanistan, Rusya ve Kenya’dan sonra İmrallı süreçlerini ve onlarla ilişkilerini sormuştum.
-Biliyorum. O kadar da kaymadık aslında. Sadece biraz geçmişin derinliklerine daldık. Bence Apo; Avrupa’ya da, Kenya’ya da, ve en son İmrallı’ya kendisi bilerek ve isteyerek gitti.
-Biraz daha açık söyleyebilir misin?
-Şöyle söyleyeyim: Apo, neden direkt Suriye’den ülkeye gitmedi? Çünkü Suriye’den ülkeye gitmek demek; silahlı mücadeleye devam ve daha üst boyutlara tırmandırmak, anlamına gelirdi. Apo, asla böye bir şeye girmezdi. Yine hatırlarsan, Şener’le ilgili durumlarda söylediği bir söz vardı. ‘O pravaktör ne diyordu? Neden ülkeye gitmiyor? Ya hadi diyelim ki, gittim...Kazayla ayağım kaydı, bir kör kurşun beni buldu..O zaman sizin haliniz ne olur?..’ Ama Avrupa’ya çıktı. Bu mahsum turlara başladı. Ta Kenya’lara kadar dayandı. Şuna inan hoca, Apo bildiğimiz kadar saf ve sıradan bir insan değil. O kendisine zarar geleceğini hissettiği an, kılı kırk değil, bin kırk kere yarar. Bana göre onun Kenya’ya da gidişi, uçaktaki ‘mahsumane’ hali ve ‘anam da Türktür’le başlayan özürü, hepsi ama hepsini iyi biliyordu.
-Fuat, aklın yolu birdir, derler. Ben bu konuda seninle aynı fikirdeyim. Avrupa’ya çıkan Apo için gerilla, PKK ve ortadağu’daki her oluşum onun için ciddi bir tehlikeydi artık. Ortadoğu’da kalmasının, yaşamasının teminatı gerilladır. Avrupa’da bunun varlığı onun için idam fermanıdır. Suriye’deki Esat tanrısı için SAVAŞ şarttı. Suriye Kürdlerinin binlercesi bu davada şehit oldu. Esat ve Muhabarat’ı bunu bilmiyor muydu? Eğer onun bir bekçisine bir tokat atsaydık, gelir Apo’nun kulağından tutar, götürüp yargılardı. Nitekim bir gün karakola götürülmesini nasıl da ‘sinir savaşı’yla, politik zeka kıvraklığıyla, allandıra bulnadıra anlatıyordu bize. Oysa, yirmi yıl boyunca bir tek telefonunu bile değiştirmesine izin yoktu. Başta bizler ve tüm istihbarat elemanları da bu telefonu kullanıyorduk.
-Kısaca söyleyeceğim şu: Kenya’dan Türkiye’ye gidişi ve İmrallı’daki durumu da kendisi bilerek ve isteyerek yaptı.
-Bunu Mahmut Baksi, söyledi. Kürt Aşkı kitabında yazdı. Bunlar bilinen şeyler Fuat. Ama hala bilipte bunun ardında gidenler var. O da başka konu...
-Şimdi, şöyle bir durum olsaydı kabul eder, destekler ve makul görürdüm. Hadi diyelim ki, savaş tıkandı. Hergün kendi kendisini tüketiyor. Avrupa’ya çıktı. Okey. Konseyini, aklı başında insanları yanında al, adam gibi dünyaya silahlı mücadeleye son verdiğini belirt. Dünyanın bir çok yerinde bunlar oldu. Ama sen git İmrallı’ya ve yüzdeyüz  koskoca bir partinin stratejisini değiştir..
-Ama Fuat, bu yeni değil ki...
-Zaten beni kahreden bu ya!.. O konseydeki adamlar adam değil. Eğer adam olmuş olsalardı; ilk günkü kararlarında diretirlerdi..Şunu açıkça söylüyorum. Eğer, Apo’nun yaptıklarını ve söylediklerini birimiz yapmış olsadık, bugün süper hain olurduk. Ama Apo yapınca bunu hazır reçete var. ‘BAŞKANIN BİR BİLDİĞİ VAR!..’ 
-Peki son bir soru; sana karşı herhangi bir yaptrıımları veya dayatmaları oldu mu?
-Bana karşı daha ne yapsınlar ki..Girdiğim ölüm orucu neticesinde, yarı felçli bir durumdaydım. Akrabalarım ve Alman yardımı olmamış olsaydı; durumum daha da kötü olacaktı. Bunun dışında, sürekli anti-propaganda...Zaman zaman tehdit..İleri geri konuşmalar...Sinir sistemimi bozacak ince dedikodu üretim mekanizmalarının devreye girmesi...
 
 Örgüt ve partiler; devletleşmenin prototipleridir. Kurumlaşmayla varlılkları oluşur. Sabırlı ve temkinlidirler. Kendilerine göre bir hukukları var. Ama malesef bu ve buna benzer örgütlenme modellerinde bunları beklemek hayalcilik olur. Nerde, ne zaman, ne yapacakları belli olmaz. Birer serseri mayın gibidirler. Onun için biz bu teşkilat ve bu anlayışla, yarardan çok zarar verdik halkımıza. Bugünkü Avrupa’daki Kürdün fotoğrafında okunan; ‘Terörist, otoban yakan, elçilik basan, kriminal olay’ Yani sokaktaki Alman’a KÜRDÜM dediğin zaman aklına APO ve PKK geliyor. O zamanda kaçacak delik arıyorlar..
Bu kadar mahsum bir halkı bu kadar korkunç duruma sokmaktan dolayı ne kadar bu kirli geçmişimizi eleştirirsek o kadar medenileşeceğimize ve vijdanen rahatlayacağımıza inanıyorum.
-Peki Fuat, ben de senin gibi aydınlık düşünceli ve çağdaş Kürd bilgelerinin, direnişçilerinin daha uzun süre sağlıklı yaşamalarını ve ve gelecek nesiller bir uğrak adres olmasını dileyerek seninle bu kendine has söyleşimize bir küçük nokta koyalım, diyorum. Sen ne dersin?
-Vala ne diyeyim hoca? Biz ne kadar noktayı koysak da bir yeni pağraf başlıyor.
Ama bence de şimdilik bununla yetinelim. Halkların ve ulusların ömründe bir insan ve onun ömrü o kadar önemli değil. Biz daha çok bedireler göreceğiz. Daha çok noktalar koyup, daha çok yeni paragraflar açacağız.
 
 
 

Yorumlar (3 gönderildi):

munzur mahmutoglu .. 19 Aug, 2008 01:40:34
avatar
sevgili fuat agabey!sen yasayan onurlu bir efsanesin..kisisel olarak tanimiyorum ama birlikte yattigim eski dava arkadaslarindan dinledim.Pratigin,direnisin,erdemliliginle gercek bir halk karamanisin.Her zaman yuregimizdesin.Itirafci duskun ergenekoncu avdo senin tirnagin olmaz.Gun olur bu halk itibarini iaede edecek Amed ve Dersimde heykelin dikilecek.Bu erdemli kurdistan kahramanin onunde saygiyla egiliyorum.
şoreş .. 20 Aug, 2008 01:13:35
avatar
Selam

Tabiki herkes kendi cephesinde ve kendi Penceresinden bakarak değerlendiriyor. Şüphesiz 30 yıllık süreç içerisinde çok şeyler yaşandı ve yaşamaya da devam ediyor halen. Ancak benim merak ettiğim ve kafama takılan bir soru var sanırım bu konuda da bilginiz vardır. Bekada üç kişi tecrite alınıyorsunuz biri siz diğeri bizim bildiğimiz Şehnat Altun sanırım Güneyde yaşıyor peki diğer bayan yani Roza ne yapıyor? kendisi yaşıyormu? bu konuya bir açıklık getirebilirmisiniz?
Anti-Ihanetci .. 20 Aug, 2008 02:37:10
avatar
Benim bir sorum var. Su duran kalkan denen adam nerelidir? 12 eylül döneminde hangi cezaevinde yati? Kürtlerle ve kürtlükle alaksi nedir. Eger birileri bizi bu konuda aydinlatirsa menun olurum.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin