Çiçeklerim Sen Kokuyor
Odamda bekliyorum. Elimde koca bir demet çiçek var, sana sunmak istediğim. Baharlardan topladım. Çiçeklerim sen kokuyor!.. Sense ülkem!. Gözlerin yağmur damlalarıyla belirirken gözlerimin önünde, çıktığım senli düş yolculuklarını anlatmak istiyorum sana!..
Penceredeki aralığa dayamışım yüzümü!.. Dışarı bakıyorum!.. Dışarıda yağmur, dışarıda rüzgar!. Dışarıda sen varsın! Senin kokun!.. Esen rüzgar ta uzaklardan taşıyor, kendine eş ettiği kokunu bana!.. Odama doluyor, kokluyorum!.. Kır çiçeklerinden süzülüp tenine sinen dağlarımın kokusu bu!. Özgürlüğümün!.. Yarınımın!.
Odamda bekliyorum. Elimde koca bir demet çiçek var, sana sunmak istediğim. Baharlardan topladım. Çiçeklerim sen kokuyor!.. Sense ülkem!. Gözlerin yağmur damlalarıyla belirirken gözlerimin önünde, çıktığım senli düş yolculuklarını anlatmak istiyorum sana!..
Cilo dağlarındaydım ilkin!.. Her dalında sekiz lale açan ve göbeğinden her sabah toprağa su bırakan ters laleydi izini sürdüğüm!.. Kadife hassaslığında, kankırmızısındaydı!. Ağlayan çiçekte derlerdi, Asuriler ona.. Söylenceye göre, Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Meryem ananın toprağa dökülen gözyaşlarıydı, ters laleye hayat veren.. Oysa dili yasaklanmış ülkemin acılı tarihi de, kasvet verir ona... Özlemimize, rengiyle tanıklık eder yapraklarında.. Ve bundan dolayı, asırlardır yüreklere dökülür!. Şimdilerde bile her gün “ağlar” lalemiz, yabancı postalların çiğneyerek geçtiği anavatanında.. İşte; kutsallığı ve acıyı dalında büyüten bu çiçeğimizden bir demet aldım, bastım koynuma..
Oradan ulaştım, ılık rüzgarlarla; artık tarihe yazılan Belkıs-Zeugma’ya!.. Halfeti’ye gittim, çiçeklerin en yaslı olanına!.. Siyah güle!. Gülün kokusu değildi sadece, burada başımı döndüren.. Senin gibi hüznüydü de, dalında narinliğiyle salınırken bile.. Dünyada sadece bu topraklarda yetişirdi, Fırat can verirdi ona. Bir demette bundan topladım koynuma.. Yalnız içlerinden birini aldım, diğerlerini saldım Fırat’ın sularına!.. Senin hüznünü dağıtmak ve nehirlerle paylaşmak aşkına!..
Düş yolculuğumun sonuna doğru, Munzurlara uğradım. Tırmanırken Mercan vadilerinden dağlara, “bir” “iki” diye saydıklarım, zirveye ulaştığımda Kırkmerdivendi!.. Benim tarihimden bir parçaydı, orada tek tek taşlara verilen emek!.. Orada soludum köklerimin acısını yeniden!.. Duruldum!.. Düşündüm!.. Urartular’dan Hayastan’a!. Kederlendim. Yervant’ın gözyaşları düştü avuçlarıma!.. Belki Rakel olacaktı adım, şimdilerde Şilan’ı bile koymakta zorlanırken.. Sonra!. Sonra, kırklara karıştım, ceylanlara çoban oldum!. İçtim, Hayyam’ın beni bana unutturan şarabından!. Sarhoş oldum.. Yüzümü döndüm. Şelalelerine kaydı yaşlı gözlerim.. Su oldum.. Aktım.. Yürüdüğün topraklara karıştım..
Bu sularla efsunlanmış topraklardaki çiçeklerden de getirdim sana.. Sümbül ve Nergis!.. En çokta, kır menekşeleri!.. Kokladım!.. Mor kelebeklere uzattım ellerimi, menekşelerin üzerinden kanatlanırlarken!.. Sen diyerek okşadım..
Rüzgarların, kokunu odama doldurduğu sevgili!. Sen yine yağmurlarla ve rüzgarlarla gel.. Sen yine ülkem kokan kır çiçekleriyle gel.. Bekliyorum, gel!.. Gel.. Gir koynuma!..
13.11.2007



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz