Politika Ve Vizyon
Öncelikle bir vurgu: Bu yazının ne örgütsel bir çalışmayla ve ne de düşünülen yeni bir örgütsel yapılanmayla bağıntısı vardır. Bu konudaki kişisel düşüncelerimin kaba bir çerçevesidir sadece.
Toplumsal ilişki biçimleri insanların üzerinde hem düşünsel ve hem de ruhsal olarak derin etkiler bırakır. Onların sosyal ve siyasal düşüncelerini belirleyip, değişik ideolojiler etrafında gruplaşmalarına neden olur. Çünkü ideoloji, varolan toplumsal ilişki biçimi, bu ilişki biçiminin etkileri ve ilintili oldukları toplumun nasıl yönetilmesi gerektiği hakkındaki, tüm felsefi fikir ve düşüncelerden oluşur. Ideoloji geleceğe yönlenir ve siyasetin biçimini tayin eder.
Siyaset ise yönetim sanatıdır. Başka bir deyişle siyaset, bir bütünsellik arzeden düşünceler temelinde, bir örgütün, toplumsal -ya da internasyonal- gelişmeleri yönlendirmek veya etkilemek için, yaptığı etkinliklerdir. Siyaset, insanoğlunun, toplumun resmî olarak yönetilmesi aşamasına ulaştığı günden beri vardır. Çünkü insan, varoluşunun daha ilk zamanından beri, hem doğal felaketlere ve hem de diğer vahşi canlılara karşı, kollektif bir yaşam biçimi geliştirmek zorunda kalmıştır. Yoksa, filozof Thomas Hobbes’e göre, o doğal haliyle insan “yalnız, fakir, iğrenç ve ham” bir varlık olmaktan öteye gidemeyecekti. Bununla Hobbes, güzel bir yaşam için, insanların hem birbirlerine ve hem de kimi kurallara hayatî gereksinimleri olduğunu vurgulamak istemiştir. İşte o kurallar için, ya da başka bir deyişle, o “kollektif yaşam biçimi”nin nasıl olması hakkindaki istemlerle, bu hedefe ulaşmada insanların hangi rolleri yükümleneceği sorunlarını belirleyebilmek için, politika gerekli olmuştur. Yoksa keşmekeşlik başı çekip, cangıl kanunlarına vardıracaktı.
Politika, hedefe vardıran yoldur. İnsanlar, yaşamlarını daha da güzelleştirmek ve toplumlarını ilerletmek için politikaya sarılmışlardır. İşte bu yol ve bu araç, ne yazık ki, kimi zamanlar, genel çıkarlardan çok diktatörlerin, feodalların, padişahların, kralların ve onlara en yakın olan egemen azınlık sınıfların yararına istismar edilmiştir. Bu politikaların ana silahı baskı, din, korku ve şiddet olmuştur. Günümüzde de bu politikalara çok tanıklık ediyoruz. Bu tür politikalarda, ne kitlelerin yaşam zorluklarının önemi ne de akıtılan insan kanlarının bir değeri vardır.
Modern toplumarda sürdürülen politikalar tamamen farklıdır ve ortaçağdan kalma politikalarla asla bağdaşmaz. Kaba bir benzetmeyle politika, vatandaşların, sorunlarını çözmek için toplanıp tartıştıkları ve karar aldıkları bir arenayı andırır bu toplumlarda. Ne var ki bu arenada kullanılan biricik ve tek silah, sözdür. Öne sürülen argümanlardır. Bu meydan, karşıt görüşlerin çatıştığı kupkuru ve tertemiz bir meydandır. İnsan kanının bir tek damlasına bile tehammülü yoktur. Şiddete yer yok bu meydanda. Konuşarak çatışırlar. İkna etme ve gerçeği kabullenme, kanıksanan en önemli metoddur.
“Susturma”, “ortadan kaldırma”, “kökünü kazıma” ve “kana kan” ya da “canını feda etme”, “şehit kanı”, “yüce dağların aslanları” ve “canımız, kanımız sana feda ey lider” politikaları, bu tpolum insanlarını duygulandırmaktan öte, tiksinmelerine neden olmaktadır artık. Bu tür söylemler gelişmiş insan mantığıyla hiç özdeşmiyor çünkü. Modern toplum insanları politikayı, insanlarını şunun ya da bunun etrafında kümelemek, bireyleri “şu”cu ya da “bu”cu diye bölmek, onları birbirleriyle boğazlaştırmak ve grup liderlerini kutsallaştırmak için değil de, onların karşılıklı ilişkilerinden kaynaklanan sorunlarını çözmek ve onlara gönençli bir yaşam sağlamak için yapıyorlar.
Politika elbette, kendilerini, ortak bir amaç için gönüllü olarak örgütleyen insanların kollelktif çalışmalarıyla maddi bir güce dönüşüp, etkinlik kazanır. Ama bu sözkonusu örgüt bir araçtan öte bir şey değildir. Her üye, en alt birimdeki bir kişiden lidere kadar, herkes, bu aracın bir parçasıdır. Araç (doğal olarak parçaları da) amaç için, dava için vardır. Yani dava, örgütten daha büyüktür. Bunun tersi işletildiğinde, ergeç tökezleme olur. Diktatörlerin ve tabulaştırılmış liderlerin vahim sonu herkesin malumudur.
Politika sanatı, sadece iktidara oynamak, ille de iktidarı almak ve kendi iktidarnı kaptırmamak için de her türlü yola başvurabilmek, demek değildir. Bundan çok, politik-stratejik bir “karar”ın alınıp, yaşama geçirilmeden önce, bunun çok özenle irdelenerek, kollektifçe hazırlanmasına canla başla çalışmak demektir. Kararların tepeden buyrukla bildirilmesi, ordulara ve diktatörlere özgü bir olgudur. Sosyal konumu, deneyimi, bilgisi ve pratiği ne kadar belirgin ve sağlam olursa olsun, eğer bir devlet adamında veya bir politikacıda “benmerkezcilik” ve iktidar hastalığı hakimse, o kişinin kullanacağı metodlar ve yürüteceğü politika, eninde sonunda diktatörlerinkinin boyanmış bir kopyası olacaktır. Adlarının önünde demokratik sözcüğünün olması, ya da “demokrasi”nin ağızlarından hiç düşmemesi, bu kişilerin gerçek demokratlar olduklarını göstermez. Bu kişilerin, “iktidarı kaybetme veya bırakma komplikasyonu”nu öğrenme yeteneği körelmiştir.
Geri kalmış toplum bireylerinin alışkın olduğu, ister devlet güvenlik güçlerinin isterse de örgütün vurucu timleri tarafından, şiddet ve korku saçma yoluyla insanları ürkütüp, onları sindirmek ve böylece de yılgınlık ortamları sağlanılarak dayatılan “ömür boyu tek lider”, “millî şef”, “ebedi başkan” ve “kaybolmakta olan bir halkı, yeniden yaratan önder” gibi zorbaca söylem ve kararların, temsilî ve gerçek bir demokraside yaşam olanakları bulması mümkün değildir.
Halkı, birbirlerinden nefret eden gruplara ayırarak, ona acı, yıkım ve ızdıraplardan başka bir şey kazandırmayan denenmiş politikaların tıkanıklığı, eskinin yamalanmasıyla giderilemez. Biz, saçları ağarmış ve enerjisi sınırlandırılmış 70’ler kuşağının, kendimizi hâlâ da toplumun devindirici gücü görüp, birbirimize politika yaparak başarı sağlaması, mümkün mü? Doğru bir politika, gıdasını günümüzün bilgi ve enformasyon toplumunun nesnel gerçekliğinden almalıdır. Çağdaş olmalıdır. İster hatır için olsun, ister çevrenin gözüne girebilmek için olsun, istersen de en “güçlü” ve en egemen olduğu için olsun, bir politik çizgiyi kabullenip onun için çalışmak, kendi özgür kişiliğinin gerekliliklerinden kaçmak demektir bence. Bireysel özgürlüklerini apuk sapuk yaşayanların, demokrasi mücalesine kazandıracakları fazla bir şey yoktur.
Bir politikanın doğrulunu, onu dile getien o güzelim sözler, duyguları okşayan ve özenle saptanmış sloganlar ya da şurdan burdan adapte edilmiş günlük teorilerle değil de, hitap ettiği insanlara neler kazandırdığıyla saptamak gerekir. İktidar çılgınlarının güzelim sözleri ve düşünce biçimleri, somut koşulların gerektirdiği gerçek politikanın özüyle hiçbir zaman bağdaşmaz. Politikanın saptandığı ilk günden itibaren, stratejik olarak belirlenen ana hedefe doğru ilerleyişte, başvurulan her taktiksel sürecin kazanımlarını yaşayabilmelidir insan. Ne makyavelciliğin ne de günübirlik politikaların, gıpta edilecek kalıcıl kazanımlarına tanıklık edilebilmiştir. Politikada stratejik istikrarsızlık ve hedef bulanıklığı, sadece karşıt güçlere hizmet eder, sadece onların yararınadır.
Duyguları okşayan ve beyinlere bilinçlice şırınga edilmiş yaygın bir yanılgı da, ülkemizin kuzey parçasında egemen olan politik çizgiyi eleştirme veya redetmenin, hemen “yani ülkemiz için yaşamlarını feda eden dağdaki gerillalarla, şehid düşen insanlarımızın hepsi hayındır ha” gibi, düzmantık argümanlarına indekslenmesidir. Oysa, gençliklerini yaşamayıp, canlarını bu halk ve bu ülke için feda eden bu insanlarımızın, yurtseverlillerinden ne benim ve ne de benim gibi düşünenlerin zerre kadar kuşkusu vardır. Öfkemiz, karşıtlığımız, bu tertemiz insanlarımızı “kemalizm”e ve “demokratik cumhuriyet” safsatalarına kurban edenleredir.
Bir anlamıyla da politika, vizyonlara sahip olmak demektir. Vizyon, görme organlarımızın yardımına ihtiyaç duymadan, zihinsel görme ya da algılama yoluyla (ve daha çok geleceğimize ilişkin) kimi olayları öngörebilme fenomenidir. Geleceğimiz hakkında hayal, rüya ve kurgularımızdır. Ulaşmak istediğimizdir. Gelecekte yaşanılması özlenen ve arzu edilen bir “durum”dur. Gerçekçiliğin şartlarına haiz olması gerekmez. Ne zaman ne de herhangi bir ölçü birimine bağlıdır. Özcesi, hiçbir sapmaya yer bırakmayan temel değerlerimizin, verili duruma bağlı olarak, gelecekte neyin mümkün olup olmayacağı hakkında bizde sağladığı çok sağlam bir inançtır vizyon.
Merak ve vizyon, edilgenliğin panzehiridir.
Vizyonlar, gerçekleştirilemediği müddetçe sadece birer ütopya olarak kalırlar. Vizyonlarin gerçekliğe dönüşmesi için, çok açık, belirgin ve doğru tespit edilmiş stratejilere ihtiyaç vardır. Bu stratejiler, politikacılar için, ilintili oldukları toplumdaki karmaşık, antagonist, köhnemiş ve tıkanmış sorunların labirentinden, düşe kalka ve başı dik olarak çıkabilmeği sağlayan, bir yol haritası görevini görmelidir. İnsanların hayati gereksinimlerini, asli özlemlerini ve nesnel gerçekliği bir tarafa itip, kendilerini tabulaştırarak, sanki insan-üstü bir zekaya sahipmiş gibi davranan kişilerin, kendi özgül duygu ve düşüncelerini temel alarak hazırladıkları stretejiler, halkı sadece felaketlere sürükler.
Elbetteki vizyonlarımızın ille de gerçekleşmesi diye bir koşul yoktur. Arzuladığımız her şeyin, planlamalarımıza uygun olarak tamamen gerçekleşmesi mümkün değildir. Saptanılan hedefe varıp varmamak, mevcut koşulların ne denli elverişli olduğuna, geliştirilen praktik biçimine ve bu sorumluluğu yükümlenenlerin de ne denli bu işin ehli olduklarına bağlıdır.
Gebeliğini, politikanın şiddet, kin, kan ve intikam spermlerine borçlu olan bir toplumun doğuracağı tek şey, yıkımdır. Sürdürülecek politikalarda kin tohumlarına yer olmamalıdır artık. Sevgi eken ve sevgi karşıtlarını kahreden, saygıyı geliştiren, sağlığı daha da iyileştiren ve yaşanılır, mutlu bir toplum vaat eden politikalar reva görülmelidir cefakar halkımıza.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz