İmralı: Vatikan HPG: Engizisyon
1971’in 12 martında, askeri darbe yapıldığında, Kızıltepe Lisesi’nin birinci sınıfına devam ediyordum. Aynı yılın yazında, Diyarbakır’daki sıkıyönetim hapishanelerine apar-topar atılan, Kızıltepe grubu içinde ben de bulunuyordum. Korku, hakaret, işkence, dehşet ve zülum bir yana, huzur ve mutluluklarını kürd halkının kutsal davasıyla özdeşleştiren Edip Karahan, Musa Anter, İsmail Beşikçi, Niyazi Usta ve diğer yüzlerce aydın, politika"cı ağabeylerle aynı yerde bulunmak, hem heyecan kaynağı ve hem de onur vericiydi. İbrahim Güçlü’yü de ilk kez orda görmüştüm, DDKO davasından yargılanan ağabeylerin grubundaydı. "Lise 2. sınıfına kadar dinsel ideoloji ağır basıyordu. Namaz gruplarımı lisede de oluşturmaya devam ettim. Ülkü Ocakları ve komünizmle mücadele derneklerine gittim. Süleyman Demirel'in de geldiği bazı konferansları dinledim. İdeolojik yönden en fazla etkiyi Necip Fazıl Kısakürek'in konuşmalarında hissettim"(1) diyen Abdullah Öcalan ise, o zamanlar, ya hala aynı kurvarda ideolojik gıdasını almakta ya da sol’a geçişin ve gelecekte oynayacağı rollerin hazırlığı içindeydi.
HPG’nin resmî sitesinde ve "Ajanê dewlata kûr: Îbrahîm Gûçlû (Derin devletin ajanı: İbrahim Güçlü)" başlığı altında, Aram Masîs imzasıyla bir yazı yayınlandı. Kürt aydın ve politikacılarının yerinde ve güçlü tepkilerine rağmen, sözkonusu yazı hâlâ yerinde. İmralı müritlerinin kulak zarları, kürt sesine karşı allerji duyuyor çünkü. Bu zarlar, sadece İmralı’dan gelen sesleri filtreden geçirebiliyor. Sadece o cepheden gelen ses ve direktiflere karşı duyarlılık gösterebiliyor. Başka hiçbir ses tanımıyor. Nitekim, hiç unutmam, Özgür Politika gazetesinin köşe yazarlarından Ahmet Kahraman, 13 temmuz 2004’te, köşesinde "Kardeşlik ve kalleşlik" adında bir makale yazmıştı. Orada, Devletin lafazanlarınca süslenen, dillerinde pelesenk olan "kardeşlik" aldatmacasını, günlük somut olayları aktararak izah etmiş ve art niyetlerini deşifre etmişti. Hemen, iki gün sonra, yani 15 temmuz 2004’te, nereden aldığı belli olmayan bir emirle, gazete, "adı geçen yazıda, bazı hususların gazeteden kaynaklı dikkatsiz yaklaşımlar sonucu gözden kaçtığı"nı açıklamış, "Yazıda geçen ithamlara" katılmadıkları vurgulanmış ve "ilgili kişi ve çevreler"den özür dilemişti. Yazarın dile getirdiği geçekler bir anda "itham" oluvermişti.
Yine o dönemde, PKK’den ayrılıp PWD’yi oluşturan grup hakkında, Kongra Gel adına çıkardıkları bir bildiride, "Önderliğimizin sağ-teslimiyetçi çizgi olarak tanımladığı bu eğilimin geldiğimiz noktada tam bir Kongra Gel karşıtı, bölücü, bozguncu, yıkıcı, dağıtıcı ve tasfiyeci bir karakter kazandığını tespit" etmiş diyerek, "bu yıkıcı ve bozguncu eğilimi bertaraf ederek hareketimizin birliğini sağlamak ve Kongra Gel çizgisinde pratik çalışmaları geliştirmek"(2) gerektiğini bildirmişlerdi. Bu bir fetwaydı. Bu grup, eğer zamanında önlem alınmazsa, vatikanın saltanatını sallayabilirdi. Engizisyon cellatlarını andıran İmralı müritleri, hiç vakit geçirmeden Sipan Rojhilat, Kemalê Sor, Hikmet Fidan ve Kani Yılmaz’ı tek tek ortadan kaldırdılar.
Ama Osman Öcalan’ın kılına bile dokunulmadı. Bunu derken, onun da öldürülmesini arzuladığım gibi bir izlenim asla edinilmemeli. Amacım, talim edile edile beyinleri yıkanmış, vicdanı çürümüş, kişiliği bırakılmamış ve ancak ezberletilmiş klişelerle ağızları dönebilen müritlerin dalkavukluğudur. Evet, Osman’ın kılına dokunulmadı. Çünkü ağabeysi, "Ferhat tuhaf bir kişilik, 93'te de böyle yaptı. O yüzden özel bir emniyet alın demiştim. Dengesiz, kullanılmaya müsait. …En ağır mahkumiyet durumu olsa bile öldürülmemesi gerekir. Korunması gerekir. Idamlık suçları bile olsa uygulanmaması gerekir. Bilinçli ajanlığı olsa bile ölüm kararının alınmaması gerekir"(3) "Zavallının teki üstüne fazla gitmek istemiyorum. Mayınlı sahaya sürülen eşekler gibi, bazıları da yol açmak için onu öne sürdüler" demişti.
Aydın, demokrat ve yurtseverlerin ortadan kaldırılmasına yönelik bu politika, yeni bir şey değildir. PKK’nin kuruluş bildirisinin hatırlayanlar bunu iyi bilir. O ilk bildiride bile, PKK’nin dişindaki yurtsever kürt örgütleri, ulusal kurtuluşun önünde ilk engel tespit edilerek, hedef gösterilmişti. Kürt ulusal demokratik hareketi kadrolarının ortadan kaldırlması, PKK’nin silahşörlerince kanıksanır bir durum olmuştu.
Abdullah "öl" der, adam ölür; "öldür!" der, adam öldürür. Abdullah "Metropol eylemlerini kabul etmiyorum, ısrar edilirse bunu komplo olarak nitelendiririm. Bizim böyle eylemlerimiz olamaz."(5) dedi, adamlar kimi eylemleri için, Amed’i merkez seçti, Kurdistan’i cehenneme çevirdi. Elbetteki başsorumlu devlettir, bunu tartışma konusu yapmak bile abestir.
Kemalizmi öven, kürt isyanlarını yeren, Güney Kurdistan’daki oluşuma karşı çıkan bir ses, kürd halkının yararını çağrıştırmayan bir sestir. Kurdî bir ses değildir. Ve bu sesin, kürt yurtseverlerinin ortadan kaldırılması yönündeki naraları da, yadırganacak bir şey olmazsa gerek.
Vatikan, ortaçağın karanlığında, "dünya güneşin etrafında dönüyor" diyen, dünyaca ünlü bilgin Galile’yi aforoz etmek istemişti. Galile, özgür ve bilimsel bir düşünceyi temsil ediyordu. Onun söylemleri, "iktidar" çevrelerinin cehalet ve bağnazlıkla kurdukları saltanatlarının temellerini sarsabilirdi. Engizisyonu çileden çıkaran da buydu zaten.
Tehdit ve şiddet, varlık koşullarını "karanlık" bir atmosferde bulan ve özgür bireylerin özgür düşüncelerinden korkan güçlerin, biricik silahıdır.
(1) Yedinci GÜNDEM, 6 nisan 2002
(2) Kongra Gel, 25 şubat 2004
(3) Avukat görüşmeleri, 10 mart 2004
(4) Avukat görüşmeleri, 7 nisan 2004
(5) Avukat görüşmeleri, 17 mart 1999



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz