Anasayfa | Yazarlar | Cevdet Akbay | Doğanizm ve McCarthyizm

Doğanizm ve McCarthyizm

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image McCarthyizm'i bugun Doganizm temsil ediyor

Onbinlerce insanın hayatını karartan 28 Şubat sürecindeki rolleri; o sürecte attıkları rezil manşetler, yaptıkları çirkef haberler; rakip işadamlarını “Mürteci” olarak damgalayıp iflas ettirmeleri; o süreçte iflas eden şirketlere kelepir fiyata sahip olmaları; halk tarafından seçilmiş hükümeti antidemokratik yollarla yıkmaları McCarthizm’den çok mu farklı?

Doğanizm ve McCarthyizm

Cevdet Akbay
Cevdet@cevdet.net

Ertuğrul Özkök, “Size içeriden bir dedikodu” başlıklı yazısına (6 Mayıs 2008, Hürriyet), “Hafta sonu yurtdışındaydım. Türkiye’nin meseleleriyle pek ilgilenmedim. Döndüğümde, herkes Can Paker’in evindeki yemeği konuşuyordu” cümleleriyle başlayıp, “Her siyasetçinin, istediği gazete ve gazetecilerle konuşması kendi bileceği iştir ve bu şeçimi yapmak da hakkıdır. O yüzden de hiçbir zaman böyle bir şeyi eleştirmem.” dedikten sonra eleştirmeye, hatta yalan yanlış bilgiler aktararak, orada konuşulmayanları konuşulmuş gibi sunarak dedikodu yapmaya başlamıs. Zaten yazısının başlığı da “dedikodu.”

“Döndüğümde, herkes Can Paker’in evindeki yemeği konuşuyordu” cümlesindeki “Herkes”ten kasıt, Aydın Doğan dahil Doğan Medyası üst kademesi ve çalışanları. Yoksa halkın, Paker’in daveti üzerine gerçekleşen böyle bir yemekle fazla ilgilendiğini sanmıyorum. Doğan Medyası’nın yemeğe olan aşırı ilgisinin Sabah-ATV ihalesi olduğu, Özkök bütün dedikodusunu bu mesele üzerine kurgulamış olmasından anlaşılıyor. Yoksa bu tür yemeklere kendileri fazla yabancısı değildirler, özellikle 1997’deki 28 Şubat; 2004’teki Sarıkız, Ayışığı darbe çalışmaları; 2007’deki 27 Nisan korsan bildirisi ve 367 entrikaları süreçlerinde kendisinin ve medyadaşlarının katıldığı off-the-record toplantıların haddi hesabı yok.

28 Şubat sürecinde ekonomiden sorumlu devlet bakanıyla yaptığı teşfik pazarlığı “off-the-record” telefon görüşmesi devlet birimleri tarafından “record” edilip (kaydedilip) sızmasaydı kimsenin haberi olmayacaktı, dolayısıyla merak da etmeyecekti (gazateciliğin utanç kasetlerinden bahsediyorum; http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=144). Aradan 10 yıla yakın bir süre geçmiş gerçi ama meraklı Özkök birkaç sorumuza cevap verip merakımızı gidermeyi düşünür mü acaba? “Telefonda bahsettiğiniz 130 milyon dolar teşfiği aldınız mı? Aldıysanız Kocaeli’de Meyta veya Meyfa adlı karton fabrikası kurdunuz mu? Kurduysanız üretim yapıyor mu? Bu karton fabrikası gibi telefonla hallettiğiniz başka teşfik, ihale işleri de var midir? Yaptığınızı etik buluyor musunuz? Yaptığınızdan dolayı yüzünüzün kızardığı oluyor mu? Genelde yüzünüzün pek kızarmadığı dikkatimi çekiyor, yüz kızarmasını bastırmak/engellemek için özel astar mı ağır makyaj mı kullanıyorsunuz?”

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak’taki 22 Ağustos 2007 tarihli “Büyük hesaplaşmada kritik raund…” başlıklı köşe yazısında, aralarında Özkök’ün de bulunduğu “Off-the-record” toplantılardan birini, “Hürriyet yöneticilerinin seçimlerden üç gün sonra Genelkurmay Başkanı'yla yaptığı 2,5 saatlik kapalı görüşmenin grup gazetelerinin yayın politikaları üzerinde ne denli etkili olduğu tüm çıplaklığıyla ortada…” ifadeleriyle gündeme taşımıştı. Ben de, 28 Ağustos 2007 tarihli “Emin Çölaşan’ın İpini Genelkurmay Çekti” baslikli yazimda (Nasname) Bayramoğlu’nun bahsettiği sözkonusu gizli toplantı hakkında, “Bu gizli görüşme, Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanit’ın Dolmabahçe Sarayı’ndaki görüşme kadar kimseyi meraklandırmadı nedense. Başta Hürriyet olmak üzere son günlerdeki Aydın Doğan medyada göze çarpan agresif/saldırgan tavrın, belden aşağı vuruşların, hazımsız köşe yazılarındaki artışın sırrı, Genelkurmay’dan alınan direktife bağlıymış gibi geliyor bana” diye yazdıktan sonra şunları eklemiştim:

Orada ne konuştukları, ne gibi kararlar aldıkları, Abdullah Gül’e, Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükümeti’ne karşı son günlerde gerçekleştirdikleri operasyonlar hakkında kendilerine ne gibi direktifler verildiği hakkında tatmin edici bir bilgi verir sanırım. Bize, ‘2.5 saat boyunca tavla oynadık, şaraplı risotto yedik, yağlı güreş yaptık, Bekir Coşkun’un köpeklerini sevdik, okşadık, kaşıdık… Bir de AK Parti’nin seçim zaferini kutladık’ demez herhalde.” Cevap alamadık tabi. “Ağır adam” olduğu için Nasname’yi okumuyordur farzediyorum ama Ali Bayramoğlu’nu okumadığını sanmıyorum. Cevap vermemesinin, “Ağır adam”lıkla alakası olduğunu sanmıyorum; duymamazlıktan gelerek, cevap vermeyerek gündemden düşmesini sağlıyor. Dikkat ederseniz Doğan Medyası, Ergenekon Çetesi’nde de aynı taktiği uyguluyor…

Özkök, NTV'de yayınlanan, Mirgün Cabaş ile Ruşen Çakır'ın sunduğu Yazıişleri Programı’nda Ergenekon konusunda, “Ergenekon'da sonuna kadar gidilmesinden yanayım...” diyor ama doğruyu konuşmuyor (daha açık bir ifadeyle, yalan söylüyor). Doğan Medyası’nın Ergenekon Çetesi’ni unutturmak için elinden geleni yaptığı herkes tarafından biliniyor. “Mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında konuşulmaz” iddiaları da var. Oysa mahkemeye intikal etmiş olan AK Parti’nin kapatılma davası için ek malzeme sunarcasına haberler yapıyor. Ergenekon konusunda üç maymunu oynarken Hüseyin Üzmez olayını üç gün üst üste manşet yaptı. Üzmez’in karıştığı rezaletin savunulacak hiçbir yanı yoktur elbet ama insan, “Doğan Medyası, demokratik sisteme tecavüz eden Ergenekon Çetesi’ni, sarkıntılık yapan Üzmez’den daha mı az tehlikeli görüyor?” diye soramadan edemiyor.

“Ergenekon olayının gittikçe McCharty olayına gitme tehlikesi var” diyor Özkök. Tamam da, onbinlerce insanın hayatını karartan 28 Şubat sürecindeki rolleri; o surecte attıkları rezil manşetler, yaptıkları çirkef haberler; rakip işadamlarını “Mürteci” olarak damgalayıp iflas ettirmeleri; o süreçte iflas eden şirketlere kelepir fiyata sahip olmaları; halk tarafından seçilmiş hükümeti antidemokratik yollarla yıkmaları; son günlerde Üzmez üzerinden bütün dindarları, rakip medyayı (Vakit) töhmet altında bırakmaları (Ali Kırca’nın rezaletini görmemezlikten gelmişlerdi); eline kamera tutuşturdukları habercileri başörtülü avına çıkartmaları, dindarların evlerine tecavüz edip özel yaşamlarına müdahale etmeleri (Vatan’ın son günlerdeki saldırganlığı) McCarthizm’den çok mu farklı? Özkök’ün her fırsatta desteklediğini söylediği 28 Şubat sürecindeki rezil icraatleri bile en az yüz McCarthizm eder.

Hilton Oteli arazi işini halledemedikleri, Ceyhan Rafinerisi ve TEKEL gibi ihaleleri alamadıkları için ülkeyi ateşe vermeleri, üstelik bu rezaletlerine “Laikliği” perde etmeleri bile McCarthyizm’e rahmet okutuyor. Özkök’ün son dedikodu konusunun, almayı düşündükleri (Aydın Doğan, Özkök’ün cebine 500 milyon dolarlık çek koyarak TMSF’ye göndermişti) ama ucuza getirip alamadıkları Sabah-ATV ihalesiyle ilgili olması bile 2008’deki Doğanizm’in 1940 ve 50lerdeki McCarthyizm’a taş söktürdüğünü gösteriyor.

Emre Aköz, 8 Mayıs 2008 tarihli “Niye saldırıyorlar?” başlıklı yazısında (Sabah), Doğan Medyası’ndan bazı yetkililerin 2004’te darbe hazırlığı yapan apoletlilerle “Off-the-record” toplantılar yaptığını yazıyor:

“Geçmişi hatırlamazsak, geçmişle kıyaslamalar yapmazsak, bugünü anlamak mümkün olmaz. Nokta'nın yayınladığı 'Darbe Günlükleri'ne göre 2004 yılı başında Doğan Grubu gazetelerinin kimi yetkilileri, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ile buluşuyor. Konu: Henüz iki yılını dahi doldurmamış olan hükümete karşı darbe yapılırken, medyanın desteğini sağlamak. Apoletliler, 28 Şubat (1997) döneminde edindikleri tecrübeyle, medya desteği olmadan, günümüz şartlarında müdahalenin imkânsızlaştığını kavramış durumda. Ancak mutabakat sağlanamıyor. Taraflar ayrılıyor. Merak ediyorum: Acaba bu sefer, kim, kimle, neyi, ne zaman konuştu? Belli ki ‘fiyatta’ anlaşmışlar.”

“Şu hale baksanıza: Doğan Grubu bünyesinde 100 köşeci varsa, bunların 90'ının yazdıkları (ve daha da önemlisi yazmadıkları) aynı; sadece üslupları farklı. 28 Şubat'ta da aynısını yapmışlardı. Bir iki istisna kalem hariç tamamı postal civeleği kesilmişti başımıza. O dönemde Sabah da aynı çizgideydi: Genelkurmay bünyesindeki illegal Batı Çalışma Grubu adlı teşkilatın ürettiği haberler sorgusuz sualsiz yayınlanıyor... Ankara'dan gelen telefonlarla istenmeyen gazetecilere yol veriliyordu.”

Aköz’ün hatırlattığı gibi, 28 Şubat 1997’deki illegal süreçte Sabah da Doğan Medyası’yla omuz omuza yıkım faaliyetinde çalışıyordu. Doğan Medya’sı, gözü doymaz bazı işadamları, hukukçu kisvesine bürünmüş darbeci üst düzey bazı bürokratlar, eskimiş bazı siyasetçiler, görevli ve emekli bazı apoletliler ve onların güdümündeki sözde sivil toplum örgütlerinin planladıkları ikinci 28 Şubat sürecinde Sabah’ın bu sefer rol almaması başta Doğan Medyası olmak üzere yıkım ekibini rahatsız ediyor. Özkök’ün dedikodusu, bu kızgınlığın dışa vurumundan başka birşey değildir. Medya sektörünün büyük bir kısmını elinde bulunduran Aydın Doğan, Sabah’ı da alsaydı ikinci 28 Şubat sürecini gönüllerince sürdürebilirlerdi ama muhalif medya bütün planlarını altüst ediyor.

Doğan Medyası’nın, devlet bankalarından alınan kredileri ve yabancı ortak meselesini (“El Sabah” gibi ciddiyetsiz haber yaparak çamur atma seviyesizliğini Vatan’a yaptırıyorlar) bahane ederek Sabah-ATV ihalesini dillerine dolaması iş ahlağıyla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen sindirme amaçlıdır. Çünkü Aydın Doğan’ın medyadaki ortakları da yabancıdır (Alman) ve POAŞ’ı satın alırlarken bir devlet bankasından (VakıfBank) 400 milyon kredi almıştı! Hüseyin Üzmez’i bahane ederek Vakit’e çamur atmaları da muhalif medyayı sindirme amaçlıdır, çünkü Vakit, başta Hürriyet ve Milliyet olmak üzere Doğan Medyası’nda çıkan provokatif haberlerin yalan olduğunu ikinci gün ortaya çıkarıyor. Bu da 28 Şubat sürecinde olduğu gibi asparagas haberlerle hükümet yıkmayı haliyle zorlaştırıyor. Muhalif gazeteler bertaraf edilirse Doğan Medya’nın yıkım işi kolaylaşacak!

Bu açıdan, Özkök’ün dedikodu yazılarını, “Demokrat ve liberal” gazetecilere çamur atma, sindirme, itibarlarını baltalama operasyonu olarak da görebiliriz. 28 Şubat sürecinde, darbeciler tarafından satın alınamayan cesur gazetecileri sindirmek ve susturmak için kullanılan illegal Batı Çalışma Grubu’nun görevini Doğan Medyası, andıçların yerini de Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök gibi yazarlarin yazıları aldı. Yemeğe katılan gazeteciler, Özkök’ün attığı çamurları kendisine iade etmekte gecikmediler. Bu konuda Taha Akyol ve Mehmet Barlas’ın cevapları dikkat çekicidir. Milliyet’te çıkan Taha Akyol’un 7 Mayıs 2008 tarihli “İktidar ve gazeteci” yazısından geniş bir alıntı yapacağım:

“Dünkü yazısında Ertuğrul Özkök’ün, meslektaşlarını kamuoyu önünde, muhtemelen amacını aşan bir tarzda rencide ettiğini düşünüyorum... Can Paker’in verdiği özel (kamusal değil!) davetteki sohbette Başbakan, Sabah-atv ihalesi konusunda, ‘Ben müdahale etmedim, zaten çok pahalıya satıldı, müdahale etseydim daha ucuza sattırırdım’ demiş... Bundan, ihalelere ‘isterse müdahale edeceği’ anlamı çıkıyormuş, Mesut Yılmaz da ihale fiyatını hem de kamu yararına yükseltmek amacıyla müdahale ettiği için Yüce Divan’a gönderilmiş... Başbakan bundan sonra görüşmelerine kendisine bunları hatırlatacak gazetecileri de çağırmalıymış!.. Yani bizler yolsuzluk iması olan bir konuda susmuş gazeteciler oluyoruz! Özkök’ün yazısında, amacı bu olmasa da yarattığı izlenim bu. Mesnetsiz suçlamaların ne kadar rencide edici olduğunu bilen Özkök, kişilik olarak da tanıdığı meslektaşlarını böyle bir etik töhmet altında bırakmamalıydı.
 

“Başbakan’ın sözleri aynen böyle miydi, değil miydi? Tutanak yok ki bakalım. Ama şu kesindir ki, Başbakan, bu ihalede hiçbir kayırma olmadığını anlatmak için buna benzer sözler söyledi, fiyatın iyi olduğunu, ‘Başbakan olarak kendisinin, devlet kasasına ne kadar çok para gireceğine baktığını’ ifade etti. Hem cümlelerinde hem bağlamında hiçbir şekilde ‘İhaleye istersem müdahale edebilirim’ gibi bir anlam da yoktu, bir eda da yoktu. Olsaydı onu da sorardık. Nitekim, yemekteki gazetecilerden Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve ben Başbakan’a bu ihaleyle ilgili sorular sorduk: İhaleden iki firmanın çekilip tek Çalık grubunun kalması normal mi?! Kredilerin iki kamu bankasından alınması normal mi?!.”

“İşte bizim bu tür sorularımız üzerinedir ki, Başbakan ihalenin ve kredilendirmenin dürüst olduğuna dair kendi görüşlerini anlattı; kayırma ve müdahale olmadığını, zaten iyi fiyatla satıldığını, kredi şartlarının piyasadan daha iyi olduğunu falan savundu. Başbakan’ın ihaleye müdahale etme düşüncesi varsa ve ihalelere çaktırmadan müdahale ediyorsa bile, orada, bu bağlamdaki sözlerinden böyle bir anlam çıkmaz. Davette piyasa işlemlerinden iyi anlayan ve Özkök’ün de güvendiğini zannettiğim isimler de vardı; onlar da böyle bir anlam çıkarmadı; ‘mefhum-u muhalif’inden de bu anlam çıkmaz. ‘Mefhum-u muhalif’ten mana çıkarmak zaten her zaman doğru sonuç vermez, bağlam önemlidir çünkü.”

Özkök’ün ciddiyetsizliğini bilen Mehmet Barlas, 7 Mayıs 2008 tarihli Sabah’taki “Hafta sonunda ülkedeki sahipsizliğin sebebi anlaşıldı...” yazısında ciddi cevap vermek yerine Özkök’ü tiye almayı tercih ediyor:

“Dün de Ertuğrul Özkök, Hürriyet'teki köşesinde bir şeyler yazmış.  ‘Hafta sonu yurtdışındaydım. Türkiye'nin meseleleriyle pek ilgilenmedim’ diye girmiş yazısına. Öncelikle şunu söyleyeyim. Cumartesi akşamki yemekte, herkesin yüzünde endişeli bir ifade vardı. Bu endişenin sebebini anlamaya çalıştım. Sonunda anladım ki Başbakan dahil hepimiz, o hafta sonunda Türkiye'nin meselelerinin sahipsiz kalmış olduğunu hissettiğimiz için endişeliydik. Neyse... Ertuğrul Özkök yurda döndüğüne göre artık Türkiye'nin meseleleri ile ilgilenecek biri var...”


“Peki Özkök yurda dönünce hangi meseleye öncelikle el atmış dersiniz? Şöyle yazıyor: ‘Döndüğümde, herkes Can Paker'in evindeki yemeği konuşuyordu. Tabiatıyla ben de ilgilendim.’ Böyle memleket meseleleriyle ilgilenmek, "Tabiatıyla" Özkök'ün doğasında olmalı. Çünkü hemen yemeğe kimlerin davetli olduğuna bakmış. SABAH'tan, Milliyet'ten, Referans'tan, Star'dan gazetecilerin olduğunu görünce de ‘Doğan Grubu'ndan üç kişi davet edilmiş. Hürriyet'ten kimse yok’ diye vurgulamış. Oysa o akşam yemekte Cem Duna da vardı ve Duna Doğan Grubu'nda yönetim kurulu üyesi. Bir ev davetinde ‘Bütün gazeteleri temsilen neden birer kişi çağırılmadı’ veya ‘Neden Doğan Grubu'ndan dört kişi varken, SABAH'tan sadece üç kişi vardı’ diye sorulur mu bilemem. Mesela o davette Posta da, Zaman da, Yeni Şafak da, Akşam da, Bugün de yoktu.”


“Can Paker'e bunu sormadım. Acaba evindeki şarap markalarına güvenemediği için mi, mesela Ertuğrul Özkök'ü de davet etmeye çekindi? Gerçi bu da halledilebilir bir meseleydi. Ünlü bir reklamcı, ‘Petrus’ meraklısı gazete yöneticilerini evine davet etmiş. Boş Petrus şişelerine Marmara şarabı doldurmuş. Bunları yudumlayan gazete yöneticileri de, ‘Bu varken başka şarap içilmez’ diye dudaklarını şapırdatmışlar.” (Barlas’ın aktardığı bu hatırada ismi verilmeyen gazete yöneticileri arasında Özkök de vardır mutlaka, CA).


“Ertuğrul Özkök, derken ilgilendiği ‘Türkiye meselesi’ne girmiş yazısında ve şöyle yazmış: ‘Anlatanın yalancısıyım, yemekte bir ara, SABAH-atv Grubu'nun satışı konusu açılmış ve Başbakan şunları söylemiş: ‘Benim müdahale ettiğimi söylüyorlar, etmedim. Zaten şirket çok pahalıya satıldı. Ben müdahale etsem, daha ucuza sattırırdım.’ Demek ki Başbakan, başında damadı bulunan şirketin ihalesine isterse müdahale edebileceğini düşünüyor… Mecazi bir söylemin böylesine gerçek olması şaşırtıcı değil mi? ‘Anlatanın yalancısıyım’ diye söze başlayıp, gerçekten yalancı olmak çarpıcı bir durum. Ben o yemekteydim. Başbakan Erdoğan böyle bir şey söylemedi. Ayrıca o yemekte AK Parti'nin ‘yol haritası’nı da anlatmadı. Bunu da, ‘anlatanın diğer yalancıları için’ not düşeyim. Bence Ertuğrul Özkök hafta sonlarında ülkeyi sahipsiz bırakmamalı ve Türkiye'nin medya dışındaki meseleleri ile de ilgilenmelidir. Çünkü bu mesele gündeme gelince bazılarının ‘Rekabet’ten neden ürktükleri de tartışılmaya başlanıyor.”
 

“SABAH'ta Dinç Bilgin vardı. Onu kartele alıp önce nötralize ettiler, sonra da banker olmasına alkış tutup yok ettiler. SABAH'ın Turgay Ciner'in elinden alınmasına da gerekli katkıyı sağladılar. Şimdi de Çalık Grubu'na takmış durumdalar. Bence Ertuğrul Özkök kamyonu gerçekten tamir etmelidir. ‘Memleket meselesi’ diye kendi meselesini pazarladığı zaman, üç yalanı birden söylemiş oluyor.”
 

Akyol ve Barlas’ın bu cevapları karşısında Özkök ve onu tetikçi olarak kullanan Aydın Doğan’ın yüzleri kızarmış mıdır acaba (Özkök’ün Doğan’a rağmen, ondan habersiz olarak bu tür yıpratma amaçlı yazılar yazması düşünülemez)? Sanmıyorum. Kabahati ortaya çıkanlarda yüz kızarması, onlarda bir nebze dahi olsun haya duygusunun olduğunu gösterir. Maalesef Doganizm'in uygulayıcılarında bunu pek göremiyorum. Yanılıyor muyum?

11 Mayıs 2008

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin