Anasayfa | Yazarlar | Cevdet Akbay | Balık Hafızalı Hınzır!

Balık Hafızalı Hınzır!

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Bu balıklardan olmaz halik

Son günlerdeki gelişmelerin laiklikle hiçbir alakası yoktur. Aydın Doğan’ın Hilton arazisi, Ceyhan rafineri ihalesi gibi birkaç işi halledilirse, “Laiklik krizi” de aynı gün son bulur! Hatırlarsanız, Türkiye’yi yutmak üzere olan “İrtica tehlikesi,” Refah-Yol Hükümeti’nin yıkılıp yerine Mesut Yılmaz Hükümeti’nin kurulmasıyla son bulmuştu. Sihirli bir değnek önce “Havuz sistemi”ni ortadan kaldırıp borçlanma faizlerini artırmış ardindan da “İrtica tehdidini” ortadan kaldırmıştı!

New Page 1

Balık Hafızalı Hınzır!

 

Dünyada 30 binden fazla balık türü varmış. Bunların özellikle öğrenme kabiliyetleri ve hafızaları merak konusu. Bilimsel çalışmalar, balıkların öğrenebildiklerini, bir hafızaya sahip olduklarını gösteriyor. Buna rağmen, “Balıkların hafızası 3 saniyedir” ve hafızası zayıf olanlar için kullanılan “Balık hafızalı” gibi tabirler yanlış olmasına rağmen sıkça kullanılmaktadırlar. Bu girişe bakılarak yazının balıklarla ilgili olduğu sanılmasın; “Balık hafızalı” bir yazardan bahsedeceğim.

 

Taha Kıvanç (Fehmi Koru), Yeni Şafak’taki 2 Mayıs 2008 tarihli yazısında ('Sağlam kanıt' anlatıyor...) Emin Çölaşan için şunları yazıyor: “Tanıyanlar bilir: Emin Çölaşan belleği zayıf biridir; daha önce kendi yaşadığı, söylediği ve yazdığı şeyleri sonradan hatırlayamaz. İşine öyle geldiği için değil, belleği çok zayıf olduğu için...”

 

Kıvanç, 21 Nisan 2008 tarihli “Ne hafıza ama!” başlıklı yazısında, Ertuğrul Özkök’ün de Emin Çölaşan gibi zayıf bellekli biri olduğunu ima ediyor; daha doğrusu gösteriyor. Aydın Doğan için çalışan kimi yazarların fıkren igdiş edilmiş, kimisinin de bellek kaybına uğradığı birçok insan tarafından konuşulan bir konu zaten. Kıvanç’ın yazısına konu olan Özkök’ün 19 Nisan 2008 tarihli yazısı, onun “Bellek zayıflığı”yla birlikte “Tilki kurnazlığı”ni, argo bir tabirle “Hınzırlığı”nı da gösteriyor (Özkok, 6 Mayıs 2008 tarihli yazısında “Hınzır”lığını kabul ediyor! Anlayacağiniz, amacim hakaret değildir). “Nasıl devlet adamı olunur” başlıklı yazının ilk satırlarından bunu anlıyoruz:

 

“12 Eylül askeri müdahalesinin ertesindeki günleri çok iyi hatırlıyorum.  O günlerde rahmetli Bülent Ecevit'in yanındaydım. Arayış Dergisi'ni çıkarıyorduk. Ecevit ve Demirel, askeri yönetim tarafından hapse atılmış, partileri kapatılmıştı. Avrupa Konseyi'nden çok sayıda insan Türkiye'ye gelip gidiyordu. O günün gazetelerine bakın. Ne Demirel'den, ne Ecevit'ten, ne de onların yakınındaki insanlardan, Avrupa'ya gidip, ‘Türkiye'yi Konsey'den atın, aleyhte bildiri yayınlayın’ gibi bir istekte bulunduğunu gördüm… Tam aksini yaptılar… Bu, bir kültür farkıdır… Bu bir vatanseverlik farkıdır. Ciddi bir siyaset anlayışı farkıdır.”

 

Özkök’e bu satırları yazdıran, Avrupa Birliği’nden gelen parti kapatma davası hakkındaki eleştiriler ve yazılı bildiriler. Doğan Medyası’na göre dava hukukidir ve herkes bunu böyle kabul etmelidir. Oysa Avrupalılar, davanın hukuki olmadığını bildikleri için demokrasi adına kaygılarını dile getiriyorlar.

 

Bizler de, davanın ikinci bir 28 Şubat kalkışması olduğunu, birinci 28 Şubat’ta görev apoletli cuntacılara verildiğini, bu ikinci süreçte ise Abdurrahman Yalçınkaya gibi militan bir tetikçinin görevlendirildiğini; bu darbe teşebbüsünde bazı makamperest görevli ve emekli yüksek rütbeli askerlerin ve onlar tarafından yönlendirilen sözde sivil toplum örgütlerinin; gözü doymaz bazı işadamlarının; bir ayağı çukurda olan yaşlı bazı siyasetçilerin; halktan kopuk CHP’nin ve derin devletin propaganda bülteni görevi yapan Doğan Grubu Medyası’nın aktif rol aldığını biliyoruz. Bu da, haliyle, çok kollu, zehirli bir ahtapotu andıran derin devletin medya kolunu (özellikle Hürriyet, Cumhuriyet, Vatan gibi gazeteleri) oldukça rahatsız ediyor.

 

Özkök yazısında, her zaman yaptığı gibi, AK Partililere ukalaca şu manada akıl vermeye çalışıyor: Avrupalıları bu derece “küştahlaştıran” siz AK Partililersiniz… Uslu uslu oturup kaderinize razı olursanız, başınızı “Kuzu kuzu” (bu ifade darbeci Oktay Ekşi’ye aittir) giyotine uzatırsanız Ecevit ve Demirel gibi gerçek birer vatansever ve devlet adamı, dolayısıyla bizim dostumuz olursunuz!

 

Tabi, bunların dostu olan siyasetçilerin (Demirel, Mesut Yılmaz ve ismi bile unutulan 28 Şubatçı naylon siyasetçiler) halktan sille tokat yediklerini hatırlatmaya gerek yok.

 

Taha Kıvanç, Özkök’ün Ecevit ve Demirel hakkında yazdıklarının gerçek olmadığını detaylı bir şekilde yazıyor; konumuzla ilgisi olmadığı için yazının o kısmına girmiyorum ama Özkök’ün, sözkonusu yazıdaki konuyu kasıtlı olarak çarpıttığına inanıyorum. Yani “Bellek zayıflığı”yla birlikte “Hınzırlık” da kendisini açık bir şekilde hissettiriyor. Bir yazısında (9 Eylül 2007, Hürriyet) hafızasını kedilerinkiyle kıyaslasa da, tavırları daha çok “Balık hafızalı bir hınzır”ı andırıyor.

 

Hafıza zayıflığını itiraf ettiği 9 Mart 2006 (Hürriyet) tarihli yazısında (“Hiç güvenmeyin, hafıza yanılır”) şunları yazıyor: “Hafıza yanılır... Masum bir şekilde yanılır ve bazen bunu izah etmekte zorlanırsınız… Geçen salı günkü yazımda, Fazilet Partisi'nin kapatılması sırasında savcılık iddianamesini eleştirmiş olduğumu, o nedenle bugün de Van Savcısı'nın iddianamesini aynı düşüncelerle eleştirdiğimi yazmıştım. Bir iddianamede ‘Kan içici’, ‘Vampir’ gibi sübjektif benzetmelerin olamayacağını belirtmiştim. Dünkü Yeni Şafak'ta Ahmet Kekeç, ‘Bunları ne zaman yazmışsınız, gösterin biz de okuyalım’ demiş. Benzer bir soru da ‘Vakit’ Gazetesi'nde sorulmuş. Bunları yazdığıma kendim kadar emindim. Yine de Hürriyet'in arşivine girip araştırdım.”

 

“Meslektaşlarımız haklıymış. Gerçekten de ‘Kan içici’ ve ‘Vampir’ gibi ifadelerin yer aldığı o iddianameleri direkt olarak eleştiren yazılar kaleme almamışım. Demek ki insan, hafızasına ne kadar güvenirse güvensin, arşive bakmalıymış. Üstelik günümüzde dijital arşive bakmak o kadar da kolay ki. Dolayısıyla affedilecek tarafımız yok. Sizlerden özür diliyorum. Bu yanlışımı düzeltme imkánını veren arkadaşlarımıza da teşekkür ediyorum.”

 

Evet, ahlaksızca icraatlerinden, attıkları çirkef manşetlerden, yaptıkları asparagas haberlerden dolayı affedilecek tarafları yok. Patronunun itirafıyla, Refah-Yol Hükümeti’nı çeşitli hilelerle kendileri yıktı. Refah ve Fazilet’in kapatılması için gerekli malzemeyi de kendileri sundu, tıpkı şimdi AK Parti’yi kapattırmak için sundukları gibi… “Kan içici” ve “Vampir” tabirlerini kullanan militan savcı Vural Savaş’in silahına mermi, kalemine mürekkep yerine kan dolduranlar da kendileriydi, tıpkı şimdiki derin devletin hukukçu kisveli tetikçisi Abdurrahman Yalçınkaya’nin iddianame heybesini safsatalarla doldurdukları gibi.


9 Mayıs 2008 tarihli, “Size içeriden bir dedikodu” başlıklı yazısında Başbakan Erdoğan’ın yemeğine çağrılmayışından dolayı kızgın olduğunu belli ettiriyor; ilgi isteyen haylaz bir çocuk gibi ortalığı vaveylaya veriyor, yakıp yıkıyor, tehditler savuruyor: “Medya ile ilişkileri ‘intikam’, ‘cezalandırma’, ‘yok etme’ zihniyeti üzerine kurmak, siyasetçilere yarar sağlamıyor. Demokrasi bir ‘birlikte yaşama’ rejimidir” diyor. “Balık hafızalı” olduğu için demokrasinin bir “Birlikte yaşama” rejimi olduğunu, “Topyekün savaş” manşetleri atarken, masum insanların hayatını karartan yayınlar yaparken, telefonla teşfik ve ihale işlerini bağlarken hatırlamıyordu beyefendi. Medyayla ahbap-çavuş ilişkisi geliştiren siyasetçilere yaramadığını, hepsinin milletten sille tokat yediğini de hatırlamaz…

 

Devam ediyor Ozkok: “Bunları söyledikten sonra biraz hınzırlık edip size içeride konuşulanlar hakkında küçük bir dedikodu vereyim. Anlatanın yalancısıyım, yemekte bir ara, Sabah-ATV Grubu’nun satışı konusu açılmış ve Başbakan şunları söylemiş: ‘Benim müdahale ettiğimi söylüyorlar, etmedim. Zaten şirket çok pahalıya satıldı. Ben müdahale etsem, daha ucuza sattırırdım.’ Demek ki Başbakan, başında damadı bulunan şirketin ihalesine isterse müdahale edebileceğini düşünüyor.”

 

Hınzırlık ederken bile çaktırmadan edepsizlik yapmayı, Başbakan’ın ifadelerini çarpıtmayı ihmal etmiyor. “Ben müdahale etmedim” manasına gelen “Ben müdahale etsem, daha ucuza sattırırdım” ifadesinden, “Başbakan, başında damadı bulunan şirketin ihalesine isterse müdahale edebileceğini düşünüyor” gibi bir anlam çıkartmak için hafızasız bir “Balık,” belki yırtıcı bir “Köpek balığı” olmak gerekir.

 

Devam ediyor: “Ben olsam şunu hatırlatırdım. Kendisine en yakın isimlerden biri olan AKP İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli, eski Başbakan Mesut Yılmaz hakkında 27 Nisan 2004 günü verdikleri gensoru önergesinde ne demişti? ‘Eski Başbakan Mesut Yılmaz, komisyon önündeki beyanlarında, ihaleyi yapanların ve ihaleye katılanların kendisi tarafından yönlendirildiğini kabul etmiştir. Oysa, ihale komisyonunun görev ve yetkisindeki işleri bir başka organ, kişi ve yürütme organı üyelerinin üstlenmesi mümkün değildir. Dönemin başbakanı ve ilgili bakanın komisyonu aşarak ihaleye katılacak olanlarla görüşmeleri ve fiyat konuşmaları, ihalenin amacı ve usulü ne olursa olsun hukuk dışıdır.”

 

İlave ediyor Özkök: “Küçük bir hatırlatma daha yapayım. Mesut Yılmaz, ihaleye niçin müdahale ettiğini söylemişti: ‘Düşük olan bedelini yükseltmek için.’ Yüce Divan, devletin kazançlı çıkacağı bu gerekçeyi kabul etmemişti. Soruyorum, ihale bedelini düşürmek için yapılacak bir müdahaleyi etik olarak ve hukuken kabul etmek sizce mümkün müdür? İşte bu yüzden böyle yemeklere, geçmişi hatırlatacak bazı gazetecileri davet etmek yararlı olur. Yüzde 60’la iktidara gelen siyasetçilerin buna ihtiyacı olmuştu. Yüzde 47 ile gelenlerin de olur.”
 

Hafızasız balık olduğu için, Başbakan’ın yapmadığı bir icraatı yapmış gibi göstermekle kalmıyor, sorguya da çekiyor. Bunu yaparken, darbeciler tarafından kolay dolduruşa gelebilen Oktay Ekşi gibi tehdit etmeyi de ihmal etmiyor. Son iki cümlede geçen “Yüzde 60”la Demokrat Parti’yi, “Yüzde 47” ile de AK Parti’yi kasdediyor. “Balık hafızalı hınzır”ımız, edebini de bozarak, “Mesut Yılmaz gibi bizim emir kulumuz olup bizi iktidarınıza ortak etmezseniz, bütün yemeklerinize bizi de davet etmezseniz, pijamalı patronumuzu evinde ziyaret etmezseniz, telefonla teşfik isteklerimizi kabul etmezseniz, arazi-ihale işlerimize takoz koymaya devam ederseniz, sonunuz DP ve Adnan Menderes gibi olur!” demeye getiriyor. Patronu Aydın Doğan da, kapatma davası açılmadan önce Başbakan’ı tehdit eden bir mektup yazmıştı.

 

Tehditlerle, şantajlarla işlerini yürütmeye, mallarına mal katmaya, ihale almaya alışmış beyefendiler. Vergi, petrol kaçakçılıkları, Ergenekon terör örgütleriyle ilişkileri ortaya çıkınca da “En iyi savunma saldırıdır” yoluna başvuruyorlar. Şimdiye kadar büyük bir maharetle, yurtdışı patronlarının yardımıyla gizledikleri çirkin yüzlerini gizlemeye devam edebilecekler mi? Hiç sanmıyorum. Baykal’ı, Mesut Yılmaz gibi “Uysal bir başbakan” yaparak işlerini yürütmeye çalışsalarda onlar için “Deniz” çoktan bitti, karaya vurdular.

 

Madem gündemimiz “Hatırlatmak,” o halde balık hafızalı Özkök’e birkaç şey daha hatırlatalım. Sabah-ATV’ye el konulduğu günlerde, Aydın Doğan, “İş takipçisi” olarak kullandığı Özkök’ü, cebinde 500 milyon dolarlık bir çekle TMSF’ye göndermişti. Kelepir fiyata şirket toplamaya alışan Doğan ve iş takipçisi eli boş geri çevrildikleri halde Sabah-ATV’yi ele geçirme isteklerinden vazgeçmediler. Son dönemdeki AK Parti aleyhindeki haberlerin birçoğu bu ve buna benzer ihale, teşfik gibi meselelerle ilgili olduğu biliniyor. Çalık Grubu’nun Sabah-ATV’yi almasını engellemek için hangi yollara başvurduklarını Taha Kıvanç yazdı (26 Nisan 2008, Yeni Şafak):

 

“TMSF'nin açtığı ihalede atv-Sabah grubunu satın alan Ahmet Çalık'ın parayı denkleştiremeyeceğini hesap ediyorlardı anlaşılan. Doğan Medya Grubu'ndan bazılarının, etrafa, ‘Bulamamışlar, değil mi?’ diye sordukları benim kulağıma da geliyordu. ‘Bu kadar nasıl emin olabilirler?’ sorusunu yönelttiğim finans dünyasından bir dostum, ‘Yakın takibe alarak’ dedi bana. Ahmet Çalık'ın kredi için kapısını çalabileceği bütün yerli ve yabancı bankalara haber mi saldılar yani? Eh, bunu da yaptılar ve kapıları sıkı sıkıya kapalı tutmayı becerdilerse, Doğan Grubu'nun bunu sağlayan mensuplarına kırk bir kere ‘Bravo’ vallahi!”

 

“Ahmet Çalık kredi alabilir biri mi? Finansçı dostum, ‘Hangi kapıyı çalsa alır’ dedi bana. Dışarıda da içeride de kredi alabilirliği hayli yüksek biri biliniyor çünkü. Daha geçen hafta Arnavutluk'taki cep telefonu şebekesi yatırımı için 100 milyon dolarlık bir krediyi Avrupalı bankalardan temin ettiğini gazetelerde okudum. Enerji alanında dünyanın öndegelen gruplarından birine sahip, ayrıca devreye sokacağı petrol rafinerisi daha şu aşamada bir milyar dolar ediyor.”

 

“Hürriyet ve yakınında tuttuğu filikalarında yazıcı olarak çalışan arkadaşlar birdenbire yabancı sermaye karşıtı oluverdiler. Meğer atv-Sabah için yanına Katarlı bir ortak almış Ahmet Çalık; gazetenin başına Arapça 'El' takısı getirerek 'Arap' sermayesini hatırlatıyorlar. Her medya grubunu yabancı ortakları açısından iyelik takısıyla belirleyecek olsaydık, sözgelimi Vatan gazetesinin önüne 'Der' mi, yoksa 'Die' mi koymak gerekirdi acaba? 'Der Vatan' mı, yoksa 'Die Vatan' mı?”

 

Doğan Medya, göz koyduğu Sabah-ATV’yi Çalık Grubu’ndan geru almak için CHP’yi (kısmen MHP’yi de) tetikçi olarak kullanıyor. Başbakan olmak için halktan umudunu tamamen kesen, tek umudu AK Parti’nin kapatılıp hükümetten düşürülmesi ve Doğan Grubu’nun yardımıyla Başbakanlık koltuğuna oturmak olan Baykal da Doğan Grubu’nun medyasının ürettigi her türlü çamura bulaşmaktan ve etrafı bu çamurla kirletmekten çekinmiyor… Partisi, Çalık’ın Katarlı ortağından ve devlet bankalarından altıkları krediden dolayı Sabah-ATV ihalesini Meclis’e getirmeye çalışıyor.

 

Oysa Aydın Doğan da POAŞ’ı alırken devlet bankalarından yüklü miktarda kredi almıştı. İlgili bilgiyi Nazlı Ilıcak’ın 3 Mayıs 2008 tarihli yazısından (Sabah) okuyalım: “Petrol Ofis'in (POAŞ) alımında da ilgi çekici olaylar birbirini takip etti. 21 Temmuz 2000'de, İşDoğan, Özelleştirme İdaresi'nden Petrol Ofis'in % 51'ini 1.2 milyar dolara aldı. Bu alışverişte, bankalar konsorsiyumundan 700 milyon dolar kredi sağlandı; kredinin 400 milyon doları bir devlet bankası olan Vakıfbank kaynaklıydı. İşDoğan, bir iki yıl içinde, devletten ve küçük hissedarlardan POAŞ'ın geride kalan % 49'unu da satın aldı. Üzerindeki toplam borç, faizlerle birlikte 1.2 milyar dolara çıkmıştı. Petrol Ofis ise, kâr ediyordu. İşDoğan, 2002 sonunda, Petrol Ofis ile birleşti. Böylece, POAŞ'ın kârı ortadan kalktığı gibi, İşDoğan'ın borcu da POAŞ'ın sırtına bindi.”

 

Çeşitli vesilelerle gündeme getirdiğim “Utanç kasetleri”ni Özkök’e bir defa daha hatırlatmak istiyorum (http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=144). Bu vesileyle, 28 Şubat’ın apoletli ve apoletsiz haydutlarıyla beraber Refah-Yol Hükümeti’ni yıktıktan sonra kurdurdukları 28 Şubat Hükümeti’nin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner’le olan muhabbetini hatırlamış; patronları da, kurdurdukları hükümetin başbakanını pijamayla karşılama hatırasını tazelemiş olur. Bundan sonra kendisini pijamalı olarak evinde ziyaret edecek bir başbakan çıkmayacak. Ama Veli Küçük’ün veya Doğu Perinçek’in kovuşuna düşerse, mahpus elbisesiyle kendisini ziyaret edecek vefalı birkaç siyasetçi belki çıkabilir…

 

22 Ekim 1998’de dinlemeye takilan Ertugrul Ozkok ile 28 Subat Hukumeti’nin ekonomiden sorumlu devlet bakani Gunes Taner arasinda gecen bazi konusmalari tekrar hatirlayalim (hepsini okumak icin verdigim adrese basvurulsun):

 

1) Once teşfik işini telefonla hallediyorlar:

 

Özkök: Ya şimdi Güneş biz biliyorsun bir tane karton fabrikası kuruyoruz Kocaeli’nde, ondan sonra ee.. size bir teşvik başvurumuz var.

 

Taner: Tamam.

 

Özkök: 50 milyon dolara kadar teşvik veriyorsunuz, şey pardon 50 milyon dolar en az olacak. Bizimki 130 milyon dolarlık falan bir teşvik...

 

Taner: Eee, veririz.

 

….

 

Taner: Dur bakayım bana gelmedi ama şimdi sordururuz söyle bakim isim ver.

 

Özkök: Meyta.

 

Taner: Meyta mı?

 

Özkök: Meyta galiba, evet Meyta mı Meyfa mı öyle bir şey karton fabrikası.

 

****

 

2) Teşfik işini sağlama bağladıktan sonra hükümetin emrine girmeyi, onların istekleri doğrultuda yazı yazmayı, manşet atmayı kabul ediyor. Kısacası, teşfik karşılığında kendilerini kiraya veriyor Özkök:

 

Taner: Dışarıda eğer sıkıntımız olmasa ben içeride şeyi temizleyeceğim. Yani benim sıkıntım dışarıdan kaynaklanıyor. Dışarıdan alamadığım için şey yapıyorum. Bir tarafta onlar, bir tarafta seçim, bir tarafta şey Türk Ticaret Bankası, nedir ulan bu başımıza gelenler.

 

Özkök: Hakikaten ya bu Türk Ticaret Bankası olayı... Bu gazete.. yine biz şey yapıyor bir tarafa.

 

Taner: Hı...

 

Özkök: Yazıyoruz abicim.

 

Taner: Yazmanız lazım çünkü yarın siz de çok zor durumda kalırsınız ya.

 

Özkök: Evet.

 

Taner: Mehmet Emin’le görüşmüş seninki.

 

Özkök: Evet görüştü, görüştü.

 

Taner: Ondan sonra tekrar görüşecekler herhalde.

 

****

 

3) Teşfikle ağzı tatlanan Özkök başka alışlar peşinde olduğunu citlatiyor. Malum, bunlara elini veren kolunu kaptırıyor, koca bir deveyi hamuduyla birlikte götürecek iştah var bunlarda. Cepler dolsa da göz kolay kolay doymuyor. Taner de satmaktan memnun, zaten başka seçeneği de yok aslında. Elini, kolunu, boğazına kadar gövdesini kaptırmış durumda:

 

Özkök: Doğru, doğru. Peki yahu Güneş, verin artık bunu satış falan verin bunu ya.

 

Taner: Ya vericez de şimdi devletin yani şimdi.

 

Özkök: Abi, devlet ilk defa mı kağıt verecek Allah aşkına yapmayın bu yahu.

 

Taner: Ya mesele o değil, bütün mesele şimdi sorumluluk meselesi var. Kimin ne sorumluluğu, şimdi bunun içersinde bunun ne kadarı bana ait, ne kadarı başbakanın sorumluluğunda belli değil ki. Yani şimdi ben kalkıp da emniyetin çok gizli diye Merkez Bankası’na yazdığı ve Merkez Bankası Başkanı’nın bana göstermediği dokümanı ben nasıl vereyim ki.

 

Özkök: Ne olacak abicim, sen kendini koruyacaksın ya...

 

Taner: Hayır, ne olacak değil, yani yahu tamam ben kendimi koruyacağım ama bir de devletin şeyi var yahu çalışma yöntemi var, boku var, püsürü var ya.

 

Taner: Şimdi biz biliyoruz ki, herkes biliyor ki böyle bir yazı yazılmış ve bu yazıdan bizim haberimiz yok. Benim bu yazıdan dün haberim oldu.

 

Özkök: Ben seni orada yazıyım mı peki bunu.

 

Taner: Yazma. Yani bir numara çekme, çünkü olduğu takdirde bir sürü şeyin içersine şey olur yani habercilik açısından senin işine yarar da benim işime yaramaz. Yani bunu alacağın yer Başbakan. Senin başbakanı yakalayıp, alman lazım. Gelsene Ankara’ya.

 

Özkök: Bugün mü? Abi dün oradaydım ben.

 

****

 

4) Taner, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yerine kendilerini iktidara getiren zevatı ağırlama ve yağlı işlerle, ihalelerle buluşturmadan sorumlu devlet bakanı oluvermis. AK Parti’nın en büyük “hatası!” böyle bir bakana sahip olamamak… Nazlı Ilıcak, o dönemdeki Hükümet ve Medya arasındaki “Al takke ver külah” muhabbetine “Kartel kâbüsü ve çıkar ilişkileri” başlıklı yazısında şu ifadelerle değiniyor (3 Mayıs 2008, Sabah):

 

“Meselâ, Etibank olayı. 2000 yılında, özellikle mali yapı çok zayıflamıştı. Türkiye istikrarsız günlere gebeydi. Zafer Mutlu yönetiminde Sabah gazetesi ise, (Mutlu aynı zamanda Etibank'ın yönetim kurulu üyesiydi) ekonomi sayfasında şu başlıkları atıyordu:
12 Ekim 2000 Sabah: "Cesur kararlar; devlet oh diyecek. Rüya gibi tablo"
21 Ekim 2000 Sabah: "Etibank, orta ölçekli bankalar arasında yerini sağlamlaştırdı."
24 Ekim 2000 Sabah: "Nereden nereye... Feryadın yerini güven aldı. 10 yıl sonrasını görebiliyoruz. İşler iyi gidiyor."


Ve sonra... "Orta ölçekli bankalar arasında yerini sağlamlaştırdığı" söylenen Etibank'a, BDDK, 27 Ekim 2000'de el koydu. Bilmem fazla yoruma gerek var mı?”

 

Nazli Hanim’in aktardıkları yorumsuz olarak anlaşılıyor ama ufak bir hatırlatma daha yapmaya ihtiyaç var. O zaman 28 Şubat Hükümeti’ne kiralanan Zafer Mutlu, şimdi Aydın Doğan’in satın aldığı Vatan Gazetesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı… O zaman ısmarlama manşetler atan Mutlu, şimdi etrafa çamur, lağım sıçratıyor, özellikle dindarlar üzerinden AK Parti’ye, AK Parti üzerinden dindarlara sataşıyor. Tabi sıçrattığı lağımın kimler tarafindan tedarik edildiği de malumumuz.

 

Taner: Niye haber vermedin, ben akşam Zafer’i başbakana götürdüm. Geldiğin zaman beni niye aramıyorsun. Ben sana dedim ya sen beni boş veriyorsun diye. Oğlum bak biz bu işlere katılmadık ha korkma benden.

 

Özkök: Yahu ne korkucam senden bırak Allah aşkına yahu. Benim başka işim vardı dün akşam.

 

****

5) “Balık hafızalı hınzır”ımız, 28 Şubat’in Başbakanı Mesut Yılmaz’in ağzından manşet attığını itiraf ediyor. Bazı manşetlerin Genelkurmay’da pişirildiğini de biliyoruz. Tabi, şimdiki manşetlerin nerede pişirildiğini merak ediyorum, haliyle! Ergenekon konusunda suskun kaldıklarına göre Ergenekon’u tetikçi olarak kullanan derin devlet olabilir mi? Niye olmasın!

 

Özkök: Telefonlara bile çıkmıyor artık adam.

 

Taner: Kim?

 

Özkök: Mesut.

 

Taner: İşte böyle zamanda arayı şey yap.

 

Özkök: Arayı ne yapalım ben kardeşim çıkmıyor bile telefonuma yahu...

 

Taner: Sen de telefonla uzaktan idare etmeye çalışıyorsun.

 

Özkök: Bugün onun ağzından manşet yaptım, daha ne yapayım.

 

****

 

Bu adamların kepazeliklerini aktarıp kafaları daha fazla bulandırmak istemiyorum. Yazıyı şimdilik burada kesiyorum. Siz bakmayın kepazeliklerine “Laiklik, irtica” kılıfı uydurmalarına, bunların dini imanı teşfik, ihale, paradır. Para için en mahremlerini, hatta kendilerini (ki yukarida orneklerini verdik) bile satmaktan çekinmezler.

 

Onun için son günlerdeki gelişmelerin laiklikle zerre kadar alakası yoktur. Aydın Doğan’ın Hilton arazi işi, Ceyhan rafineri ihalesi ve birkaç ufak tefek ihaleler halledilirse, “Laiklik krizi” de aynı gün son bulur! Hatırlarsanız, Türkiye’yi yutmak üzere olan “İrtica tehlikesi,” Refah-Yol Hükümeti’nin yıkılıp yerine Mesut Yılmaz Hükümeti’nin kurulmasıyla son bulmuştu. Sihirli bir değnek “İrtica tehdidini” ortadan kaldırmıştı. Tabi o sihirli değnek önce “Havuz sistemi”ni ortadan kaldırıp borçlanma faizlerini artırmıştı!

 

Birinci 28 Şubat süreciyle şimdiki süreç araşındaki fark, ilkinde makam hırslı apoletli bazı generellerin tetikçi olarak kullanılması; şimdiki süreçte ise sözde hukukçu tetikçilerin kullanılıyor olmasıdır. Senaryo ve aktörler aynı ama sonuç aynı olmayacak. Bir iki ihale daha almak için çırpınan Aydın Doğan ve benzeri gözü doymaz işadamları, sahip olduklarından da olabilirler/olacaklar.

 

6 Mayıs 2008

Yorumlar (4 gönderildi):

batmanlı .. 08 May, 2008 12:11:53
avatar
Cevdet bey..! Yazını okudum fakat genel manada İslam taraftarlığı yapan yobaz gerici Partileri devamlı savunur desteklersin de ne dendir bilinmez,bizim DTP den hiz bahsetmezsin.Kürt olduğunu kürtleri,n kurtuluşu için çalıştığını bildiğimiz halde neden seninle aynı yolu hedefi paylaşa DTP ve yandaşlarını hatta Kürdistanın özgürlüğü için mücadele veren Pkk yi hiç destekler mahiyette yazı yorum yazmazsın?Ya Kürtten yana ol yada açıkça Türklerden yana olduğunu açıkla artık.Devamlı Akp ve Rp nin maduriyetinden Basının onları devamlı haksız yere hırpaladığından bahisle güya mezkur düzen partilerini masum ve mahzun gösteriyorsun.Peki Bu partiler Kürtlern tahribi için Kürdistan bölgesine operasyon yapılmasını onaylayıp senin soydaşlarının zayi olmasına alet olmadılarmı?Ve hala akp Kürdistanın sömürülmesine Tek Devlet Tek Millet Tek Bayrak aldatmaca ve dayatmacalarına devam etmiyormu?Yani meseleyi uzatmadan anlatacak olursak Bizdensen Bizden bahset bizden yaz.Kürtlerin can düşmanı olan Türklerin çoğunlukta iktidrara getirdiği partileri bizlere tavsiye etme diyorum.Kürt Türk Kardeşliği hikayesini artık yemiyoruz.Selamlar.
Cevdet Akbay .. 09 May, 2008 01:18:39
avatar
Islam taraftarligi yapan "yobaz gerici partileri" savunmam, benim de musluman ve "gerici" olmamdan olsa gerek.

DTP'den bahsetmedigim dogru degil. Meclis'e girmesini destekleyen yazi yazdim, kapatma davasini elestirdim. Kurd hareketinin $iddet arenasindan demokratik zemine tasinmasi, dolayisiyla daha fazla Kurd kaninin dokulmemesi ve Kurd genclerinin korunmasi icin DTP'nin gerekli oldugunu birkac yazimda yazmistim, hala da ayni gorusteyim.

DTP, Kurd sorununu kendi capinda cozmede yardimci olabilir fakat partinin direk Imrali'dan yonetilmesi saniyorum en buyuk hendikapi. Siddetten baska bir yontem tanimayan, PKK'yi siddet olaylarina tesfik eden Imrali'nin demokratik sureci icine sindiremedigi, sindiremeyecegi aciktir. Bir taraftan "Demokrasi istiyoruz" deyip diger taraftan silahlara mermi surmek, siddet yonteminde israr etmek ciddiyetsizligi gosterir. Demokratik sureci onemseyen bir hareket silahlari gomup siddet yontemini birakir. "Karsi taraf saldiriyor" diye itiraz edilebilir. Dogrudur, karsi taraf dedigimiz baskici rejim elbette ki saldiracak. Saldiracak ki biz de "Savunmak" icin elimize silah alalim ki olcusuz gucle bizi ezsinler. Onun icin onlar elimize silah almamiz icin can atiyorlar, ayip kacmasa silahlarimizin parasini onlar verecek (kim bilir, belki de silahlari onlar tedarik ediyordur!). Baskici rejim, eli silahsiz, demokratik sureci destekleyen Kurdlerden daha cok cekiniyor. PKK’yi siddete zorlayan Abdullah Ocalan’a orgutu yonetme serbestligi saglarken Meclis’teki DTP’yi kapatmaya calismasi bunu gosteriyor.

PKK’yi desteklemiyorum cunku, mentalitesine bakmaksizin, siddet yontemine basvuran butun orgut ve yapilanmalari reddediyorum. 1991’den sonra siddete bulasan, elini kana bulayan yerli Hizbullah’a karsi oldugum gibi (siddete bulasmadigi, halka egitim, saglik, sosyal konularda yardimci olan 91 oncesi donemini olumlu buluyorum) siddetten baska bir yol tanimayan PKK’ya da karsiyim. PKK’yi, Kurdleri daima baski altinda tutmak, haklarini gasba devam etmek icin ulusal derin devletin kullandigi bir yapi olarak goruyorum (PKK, farkinda olarak veya olmadan derin devlete alet oluyor. PKK icinde samimi insanlarin hayli fazla oldugunu da itiraf etmeliyim). Ayni sekilde, El Kaide’yi de uluslararasi derin devletin piyonu olarak goruyorum.

Turkiye’deki her sorun bizim de sorunumuzdur. “Bu sorun bizim, ilgilenelim; bu sorun bizim degil, bizi ilgilendirmez” mantigini yanlis, hatta sakat buluyorum. Kurd sorunu da basortusu sorunu da, Ermeni sorunu da, Alevi sorunu da; kisacasi her sorun herkesin, hepimizin sorunudur.

Siz hikaye olarak gorebilirsiniz, ben Turk-Kurd, kisacasi halklarin kardesligine inaniyorum ve inanmaya da devam edecegim. Kurdun, Turkun, Arabin, her milletin iyisi oldugu gibi kotusu de vardir. Ben, irkina bakmaksizin, iyi olandan tarafim.
batmanlı .. 13 May, 2008 12:42:36
avatar
Asıl maksadım Pkk nın kabul edilip edilmemesi id. Peki Kürt Milletinin meşruiyeti hakları Pkk olmasaydı nasıl elde edilecekti?Bu gün Kürt realitesinde bir hayli yol alınmış bazı haklar elde edilmiş ise gene Kürtlerin kurtuluşu için mücadele eden Pkk sayesinde değilmidir?Hem bu güne kadar yazınızın baş tarafındaki ilk parağrafta ta izah ettiğiniz gibi gerici yobazlarla berber oldunuzda ne elde ettiniz yada biz ezilen kürtlerin o söylem lerle oyalanmasından başka ne kazandık? O gericilerin oy deposu olmadıkmı?Gene bizlere sahip sahip bizlerin haklarını tanıyan beğenmediğiniz,her defasında onların aleyhine yazı yorum yaptığınız kişiler değilmi?Hiç bir islami kurumda J-Kürtlerin lehinde biz yazı okumadık.Onlar sadece Kürt Türk Kardeşliği oyalamcasını yapmıyormu?Ne zamana kadar uyanacağız?Sizin gibi Kürt ettellektüelleri duruşlarını açıktan göstermezlerse kalsik manada eski söylem ve eylemlerini devam ettirirlerse Kürtlerin kurtuluşu mümkünmü?Silahsız hak elde den milletler varmıdır?Eminim Said Kürdi yi miasl vereceksiniz ama said kürdi de maalesef Kürtlerin Hürriyeti için değil Daima Türkler için ömrünü sarf etmiştir öyle değilmi.Yani Kurtuluşumuzun ölçüsü O zatın eserleri olamaz.Öyle ise tez elden uyanmalı uyumayı bırakmalıyız.Yezidisiyle Ermenisiyle,Alevisiyle,Yahudisiyle beraber olup b,ir an evvel maksadımıza uşlşmamız gerekmezmi?Zira onlarda Türklerden çok çektiler ve halada çekiyorlar.Ezilenlerin birlikteliğinden güç kuvvet doğmazmı?Selamlar
Cevdet Akbay .. 15 May, 2008 06:41:29
avatar
PKK gibi siddet yontemini yegane gaye edinmis bir orgutu kabul etmiyorum. Kurdlere faydadan cok zarari dokunuyor. Bu surecte kac kisi hayatini kaybetti, kac kisi multeci konumda, kac hayat perisan oldu, kac koy yikildi, biliyoruz. Hayatini kaybeden 40-50 bin Kurd genci yerine 1000 kisi Bediuzzaman gibi, Martin Luther King veya Gandhi gibi bariscil bir yontem kullanilsaydi, KUrdler simdiki sartlardan yuz kat daha daha olumlu bir duzeyde olacaklardi. Baskici rejim, PKK'yi (PKK'nin bunun farkinda olup olmadigi onemli degil) Kurd hareketini baltalamak icin kullaniyor.

Bediuzzaman'in 1900'lerin basinda Istanbul'a gitmesinin yegane sebebi Kurdistan'da egitim muesseseleri (Kurdce, Turkce ve Arapca lisanlarinda egitim verecek gercek manada modern Universiteler) kurmak icin yardimdi. NItekim yardim sozu aldi, Van'ta temelini acti ama Birinci Dunya Savasi projeyi sekteye vurdu. Daha sonra Cumhuriyet doneminde ayni teklifle gitti, Buyuk Millet Meclisi'nden gerekli destegi aldi ama bu sefer rejimin halki sindirme, toplumu dizayn etme projesinden dolayi sekteye vurdu. Demokrat Parti doneminde de ayni proje icin cirpindi, didindi; olmadi. Bir toplumun refahi icin egitimin $art oldugunu biliyordu, simdiki durumumuzun onemli sebeplerinden biri egitimsizliktir. Kurdlerin egitimi icin bu kadar cirpinan Bediuzzaman'i tanimamanizi yadirgamiyorum, cunku siz, KUrd sorununu birakip bir sahisin affedersiniz bacak arasi ka$intilarini dert edinmis bir insansiniz. Baska toplumlarda lider halki icin canini feda ederken, siz halkin sozde lideri icin canini feda etmesi icin cagrilar yapiyorsunuz.

Kemalist rejim Kurdistan'i ozellikle egitimden mahrum etmesinin ve ekonomik gelisimi kasitli olarak engellemesinin sebebi, kendisine tetikciler uretmesidir. Iyi egitim gormus, ekonomis seviyesi yuksek bir Kurd genci Kemalist rejimin kirli planlarina alet olur mu? PKK'nin faydasiz planlarina kurban olmayi kabul eder mi?

Meselelere irkci bir yaklasiminiz var. Yezidilerle, Alevilerle, Yahudilerle elbette ki beraber hareket edilebilir ama bu hareket Kemalist rejimle alakasi olmayan Turklere karsi olmamalidir. Cunku butun Turklere karsi bir tavriniz var, bu da kuru bir irkciliktan baska birsey degildir. Irkciligin sonu vehamettir, kayiptir. Bir basari elde edemeyeceginizi bile bile gene de mucadelenizde basarilar diliyorum. Mucadeleniz, "Kurdistan Devleti kuracagiz" diye baslayp "Onderimiz M. Kemal Ataturk'tur. Farkli bir devlet talebimiz yoktur" noktasina geldi. ANlasilan kendi onderliginizi bile takip edemiyorsunuz...

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin