Yüzleri Hiç Kızarmıyor…
Kapatma davası, uluslararası derin devlet ile ulusal derin devletin ortak projesidir. Hudson Enstitüsü’nde gün yüzüne çıkan planın bir devamıdır. Danıştay katilinin eline silah tutuşturan kirli el ile Abdurrahman Yalçınkaya’nın eline iddianame tutuşturan kirli el aynıdır. Her ikisi (ve onlar gibi niceleri) de aynı odak tarafından tetikçi olarak kullanılmaktadırlar. Doğan, Özkök ve diğerleri (hatta yüksek rütbeli bürokratlar bile) birer tetikçiden başka birşey değildirler. Eskiden nice aktörleri bertaraf eden derin devlet, yeri ve zamanı geldiğinde Doğan ve diğer aktörleri de kirli mendil gibi bir kenara koyacaktır.
Malından mıdır, Astarından mı Bilinmez Ama Yüzleri Hiç Kızarmıyor…
Yazısına, “Barut fıçısı üstündeyiz” diye bir başlık atıp, “Sakarya’dan gelen işaret hiç de iyi değil. Tahrik edilmiş kalabalıkların neler yapabileceğini öğrenmek için ne 31 Mart (13 Nisan) 1909 olaylarına ne de 6/7 Eylül 1955 faciasına kadar gitmeye gerek var” diye giriş yaptıktan sonra devam ediyor:
“Sakarya olayı kanımızca çok farklı ve maalesef çok daha tehlikeli. Sakarya olayı derken neden söz ettiğimizi kamuoyunun televizyon ve gazete haberlerinden yeterince öğrendiğini varsaymak mümkün ama yine de özetleyelim: Demokratik Toplum Partisi (DTP) önceki akşam Sakarya’daki bir düğün salonunda ‘Barış ve Kardeşlik Gecesi’ isimli bir toplantı düzenlemiş. Belli ki Kürt kökenli insanlarımız arasındaki ‘dayanışma’ ruhunu ve bilinciyi yükseltmeyi amaçlayan bir toplantı bu... Şiddete dönüşen bir tarafı olmadığı, yasalara aykırı bir şey yapılmadığı sürece de kimsenin karışacağı bir tarafı olmamak gerekir.”
“Öyle olmamış. Şehit düşen Komando Çavuş Tuncay Özdemir’in yakınları ve sevenleri, Tuncay’ın 17 kilometre uzaklıktaki köyünden yola çıkıp bu toplantının yapıldığı Düğün Salonu çevresinde protestolarda bulunmuşlar. Tabii protesto orada kalmamış. Dışarıdaki kalabalık artmış. İçeridekilerin can güvenliği tehlikeye girince güvenlik güçleri önlem almaya çalışmış. Ama bu gerginlik 5.5 saat devam etmiş. O arada salondakiler arasında fenalık geçirenler olmuş. Nitekim Ebubekir Kalkacı adında biri, kalp krizi sonucu ölmüş.”
29 Nisan 2008 tarihli bu satırların yazarı, “Başyazar” sıfatlı; yalan ve provokatif haber/yazı konusunda uzmanlaşmış, Ergenekon Çetesi’ni görmeyen, bilerek örtbas etmeye çalışan, dolayısıyla derin devletle dirsek temaslı Hürriyet’te yazar… 28 Şubat’ın apoletli haydutlarının (cuntacılarının) dolduruşuna gelip demokrat gazetecileri hedef gösteren Oktay Ekşi’den bahsediyorum. Başyazar, o fıçıları temin edenlerin de, içlerine barut dolduranların da kendisinden fazla uzakta olmadığını bilir. Fıcıların üstünde kendi parmak izleri de vardır belki, kim bilir?!
Fıçıcı ve barutçuları kendisi hatırlamayabilir veya hatırlamak istemeyebilir; pek sanmıyorum ya, belki bir umut yüzü biraz dahi olsun kızarır diye birkaç örnek vererek hatırlatmak istiyorum:
1) “Sınırın bu tarafında ve öteki tarafında, Türkiye ile ABD arasındaki gerginlikten medet uman Kürtlere tavsiye ederim. Vietnam filmlerini seyretsinler. Türkiye büyük devlettir. İran büyük devlettir. Suriye büyük devlettir. Ve Kürtler henüz bir devlet değildir. Buralarda hayat hep böyle gitmeyecek. Bir gün Amerika buralardan çekilecek ve baş başa kalacağız… Ben aklı başında bir Kürt olsaydım, bugünlerde bol bol tarih kitabı okurdum. O topraklarda cetvelle çizilen haritaların, pergelle nasıl bozulduğunu; bozulan coğrafyalarda insanların başına neler geldiğini anlamaya çalışırdım… Çok iyi biliyorum ki, biz Türklerin bugün millet olarak çektiği üzüntü, duyduğu infial, onların çekeceği acıların, yaşayacakları trajedilerin yanında mütevazı kalacaktır. O yüzden Kürtlere tavsiye ediyorum. Biraz tarih okuyun, Amerikan filmi seyredin.”
Bu satırlar, Ertuğrul Özkök’ün “Kürtlere tavsiyem” başlıklı 16 Ekim 2007 tarihli yazısından alındı (Hürriyet). “Amerika birgün buradan çekilecek, biz size gününüzü gösteririz… Sınırlarınızı cetvelle cizecegiz… Size öyle acılar çektirecek, öyle tirajediler yaşatacağız ki… ” gibi seviyesiz tehditler savuruyor. Özkök’ün sadece Iraklı Kürdleri değil bütün Kürdleri hedef aldığını ilk cümledeki, “Sınırın bu tarafında ve öteki tarafında…” ifadesinden anlaşılıyor.
2) “[A]rtık bizim muhatabımız Barzani'dir. Ona son, ama son defa şu mesajı, anlayacağı en direkt dille söylemeliyiz. ‘Önünde iki yol var. Ya komşumuz olacaksın, ya hedefimiz.’ Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve Silahlı Kuvvetleri'nin, Iraklı Kürtlere son sözü bu olmalıdır: ‘Ya muhatabım, sınır komşum kalacaksın, ya da düşmanım olacaksın.’ Karar onların. Eğer Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenip, düşmanımız olma yolunu seçerlerse kendileri bilir. Bundan böyle, namlularımız, Barzani'ye çevrilmiştir. Hedefimiz, Barzani'nin, askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki ‘Kürt rüyasını’, ‘Türk kábusuna’ çevirmektir.”
Barzani üzerinden bütün Kürdleri hedef gösteren çirkin ve provokatif olan bu yazı aynı yazarın 22 Ekim 2007 tarihli “3-5 F-16; 30-40 sorti” başlıklı yazısından alınma...
Özkök, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Silahlı Kuvvetleri adına savaş ilan ediyor; hedefe Barzani ve bütün Kürtleri koymuş, süngüleri sivriltmiş, mermileri namlulara sürmüş saldırmak için tetikte bekliyor. Beklemiyor aslında, Kürd rüyasını Türk kabusuna çevirmek için yerinde duramıyor. Nedir bu saldırgan piyadenin acelesi; vatan sevgisi mi? Sanmıyorum. PKK’nin öldürdüğü askerlerin intikamını almak desek, hiç değil; çünkü PKK’nın cinayetlerinden Barzani sorumlu tutulamaz. Bunu Barzani’nin kendisi de defalarca söyledi, hala da söylüyor ama Doğan ve adamlarının kulakları tıkalı, duymak istemiyorlar.
PKK’nin, Genelkurmay’ın kontrolündeki İmralı Adası’ndan yönetildiği artık bir sır değil (PKK’nin, ortamı germek için bazı mihraklar tarafından kullanıldığı da hakeza… Özellikle Ergenekon’un gözetim altında bulunduğu son günlerde terörün tekrar artmaya başlaması dikkat çekicidir). Özkök, uluslararası derin devletin sözcülerinden Michael Rubin gibi (ikisi de aynı merkezden ilham alıyor) İmralı sakinine değil, PKK terörüyle ilgisi olmayan Barzani’ye saldırıyor; çünkü Aydın Doğan’ın tatmin olmaz iştahını kabartan petrol yatakları İmralı’da değil Irak Kurdistanı’nda… Özkök'ün niyetinin petrol olduğu, yazısında kullandığı “Ekonomik hedefler” ifadesinden anlaşılıyor. Boğalar petrol kokusuna nasıl tepki verirler bilmiyorum ama Özkök’ün saldırgan tavrı, önüne çıkanı boynuzlayan kudurmuş bir boğayı andırıyor (teşbihte hata olmaz).
23 Ekim 2007 tarihli “Sefer görev emri” başlıklı yazısında askerleri Kuzey Irak’a sokmak için provokatörlük yapmaya devam ettiğine şahit oluyoruz: “Artık hedefimiz Barzani” alt başlığıyla şunları yazıyor: “Dün öğleden sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la konuştum. Bir gün önce kendisini aramıştım. Sadece ‘Arkanızdayız Paşam’ demek için. Son derece kararlı bir ifadeyle şu sözleri söyledi: ‘Bugünkü yazınız çok önemli ve anlamlı. Takdir bana düşmez ama teşhis budur.’ Dünkü yazımın mesajı şuydu: ‘Artık Barzani'ye son defa şu mesaj verilmeli: Ya komşumuz olacaksın, ya hedefimiz.’ Evet, Türk Ordusu'nun en yüksek rütbeli komutanının mesajı da bu. Ondan biraz önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'la konuştum. ‘Senin bugünkü yazını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e de okudum. Bu teşhis doğrudur’ dedi. Dün sabahtan itibaren çok sayıda insandan aynı mesajı aldım. Artık söz, Türk F-16'larına doğru gitmektedir. Dost düşman bunu çok iyi bilmelidir.”
Yazdıkları Yaşar Paşa ve Deniz Baykal tarafından tekzip edilmediğine göre, her iki şahsın da Özkök’ün dolmuşuna bindiği anlaşılıyor. Yaşar Paşa’ya “Cumhurbaşkanlığı,” Deniz Baykal’a da “Başbakanlık” sözü çıtlatıldı mı bilmiyorum ama Özkök, haklı olarak, TSK’nin başındaki askeri bürokrat ile ana muhalefet partisinin genel başkanını dolmuşa bindirmenin keyfini yaşıyor.
Yaşar Paşa, emeklilik için valizini topladığını söyledi bir ara ama valizi Çankaya’da açma niyetinin olup olmadığını bilmiyoruz. Yaşar Paşa’nin Çankaya’da gözü var mı? Varsa, aynı medya grubu tarafından kullanılıp daha sonra kirli bir mendil gibi çöpe atılan Çevik Bir’in akıbetini hatırlamasını tavsiye ederim. Yaşar Paşa’nın Kıbrıs’ta, çözümü baltalayacak ifadeler kullanması; Mısır’da “Devlet başkanı” gibi karşılanması (“Devlet başkanı” tabiri Doğan Medyası tarafından kullanıldı, büyük ihtimalle Paşa’yı dolmuşa bindirmek için), Yaşar Paşa’nın dolmuşa bindiğini gösteriyor. Yanılıyor muyum? Aynı tavsiye, başbakan olmak için herşeyini feda etmeye razı gibi görünen Deniz Baykal için de geçerlidir.
Yaşar Paşa ve Deniz Baykal farkında olmasalar da toplumun önemli bir bölümü, Özkök ve patronuna güvenilemeyeceğinin ve kirli dolmuşlarına binilmemesi gerektiğinin farkındalar çünkü bu muhterislerin Türkiye’yi ateşe atmak pahasına kendi şahsi menfaatleri peşinde olduklarını biliyorlar. Bunların mala karşı olan zaafiyetini bilen Fuat Uğur, Özkök’ün Kürdleri hedef alan saldırgan yazısından iki gün sonra, 24 Ekim 2007’de, “Ordu Kuzey Irak’a girsin, POAŞ da tabi…” başlıklı yazısında Aydın Doğan Medyası’nin sınır ötesi operasyon için sabırsızlığının gerçek sebebini yazdı (http://www.hurhaber.com/author_article_detail.php?id=1079):
“Bence de Türk Silahlı kuvvetleri bir an önce Kuzey Irak’a girsin, gerekli yerleri işgal etsin ve Barzani hükümeti de bizim kuklamız olsun. Sonra da Aydın Doğan vergi kaçırdığı tescillenen şirketi POAŞ’la birlikte oradaki olağanüstü halden yararlanarak, Kuzey Irak’ın petrol yatağı bakımından en zengin bölgelerine yerleşsin. Petrol arasın, bulsun, çıkarsın ve paraya para demesin. Hem ayrıca gözden Irak olan hep gönülden Irak olacak değil ya. Biraz da vergiden ırak olur ve Maliye’nin eli kolu oralara kadar uzanamaz.”
“Yani ne gerek var Barzani hükümeti ile anlaşıp, ticari koşulları yerine getirip de orada yatırım yapmaya. Böyle bir yöntem daha garantili. Girersin, alırsın ve yerleşirsin. Ha gayret Ertuğrul, ha gayret aslanım... Tamtamlarını eline al ve çal davulcu çal!!! Bu vatan, pardon bu Doğan sana minnettar kalacaktır. Senin patronunun şirketi barışta kazanamadıysa savaşta mutlaka kazanır. Görevini yerine getirmen için kaleminden kan damlasın. Patronuna orada petrol aratmayan Barzani sana komşu olamadıysa hedefin olsun. Yanına Deniz Baykal’ı da aldın nasıl olsa, yazılarını Meclis’te bayrak gibi sallayıp duruyor. Politika üretemeyen CHP’nin saygın Genel Başkanı senin politikalarını izlemesin de ne yapsın? Akar mı Mehmed’in kanı, akar. Ama POAŞ girer Irak’a, ölen Mehmet’in çocuklarına iş bulur, öyle değil mi ama? Zaten Mehmet ne için var. Onlar için...”
Bu yazı üzerine Aydın Doğan, kişilik haklarına saldırı olduğu iddiasıyla 100 bin YTL’lik tazminat davası açtı. Sınırlı bir ücret karşılığı çalışan Uğur ve hemen hemen bütün gazeteciler için (Aydın Doğan tarafından çalıştırılan/kullanılan bazıları hariç) bunun ödenemez bir miktar olduğu açık. Buradan, Doğan’ın amacının kirli planlarını deşifre eden gazetecileri yıldırmak ve bir daha kendisiyle ilgili bir yazı kaleme almamalarını sağlamak olduğu anlaşılıyor. Davaya bakan hakimler Doğan’in bu çirkin taktiğine alet olmadılar ve basın özgürlüğünden yana tavır takındılar. Doğan’ın davayı kaybetmesi, medyasının, askerleri Kuzey Irak’a sokmak için sabırsızlık göstermesinin amacının PKK’yi bölgeden attırmak değil, Kuzey Irak’ın petrollerini ganimet olarak gaspetmek olduğunun tescillenmesi olarak görülebilir.
Doğan ve adamları, sınır ötesindeki Kuzey Irak petrollerini kapma hayali suya düşünce dört elle sınırın berisindeki rafineri, Hilton oteli, ihale, teşfik alanlarına ciddi olarak eğilmeye başladılar. Medyasının kapatma davasındaki rolü ve ek delil için var gücüyle malzeme toplaması, Ergenekon Cetesi’ni görmemezlikten gelerek gündemden düşürmeye çalışması, din ile ilgili her konuyu sansasyonel ve “irtica” bağlamında ele alması, son günlerde bunu daha sıklıkla yapması, bunların çok acelesi olduğunu gösteriyor. Bazı işadamı, hukukçu, siyasetci ve apoletli ve apoletsiz cellatlarla işbirliği yaparak AK Parti’nin defterini en kısa zamanda dürmezlerse, patronları da çetecilik, kaçakçılık ve vergi kaçırma suçlarından Doğu Perinçek ve Veli Küçük’ün yanına gidecek tedirginliği midir acaba?
Başka bir zamanda daha detaylı ele almayı düşünüyorum ama burada kısaca değinmeden geçemeyeceğim… Kapatma davası, uluslararası derin devlet ile ulusal derin devletin ortak projesidir. Hudson Enstitüsü’nde gün yüzüne çıkan planın bir devamıdır. Danıştay katilinin eline silah tutuşturan kirli el ile Abdurrahman Yalçınkaya’nın eline iddianame tutuşturan kirli el aynıdır. Her ikisi (ve onlar gibi niceleri) de aynı odak tarafından tetikçi olarak kullanılmaktadırlar. Doğan, Özkök ve diğerleri (hatta yüksek rütbeli bürokratlar bile) birer tetikçiden başka birşey değildirler. Eskiden nice aktörleri bertaraf eden derin devlet, yeri ve zamanı geldiğinde Doğan ve diğer aktörleri de kirli mendil gibi bir kenara koyacaktır. Ama gözü mal biriktirmekten başka hiçbir şey görmeyen Doğan, kendisini bekleyen kötü akıbetten bihaberdir.
Sırası gelmişken, Aydın Doğan (ve medyası) ve Deniz Baykal (ve partisi) arasında mevcut olan bir ilişkiye de değinmek istiyorum. Mal müptelası Doğan ile makam müptelası Baykal’in son günlerde, ileriye yönelik bazı planlar yaptıkları konuşuluyor. Söylentiler doğruysa, Doğan, Baykal’i “Seni Başbakan yapacağım” sözüne iyice inandırmış. Baykal’in son günlerde müstakbel başbakan gibi konuşması bundanmış.
Doğan’in Baykal’a, “Aynı planı 28 Şubat sürecinde tıkır tıkır uyguladım, tuttu. Erbakan’ı indirip Mesut Yılmaz’i iktidara getirdim. Aynı şekilde AK Parti’yi de indirip ‘laikliğin biricik savunucusu’ olan seni de iktidara getirebilirim” deyip demediğini bilmiyorum ama (Baykal’in son günlerdeki aşırı laiklik vurgusuna bakılırsa, kendini başbakanlık koltuğuna iyice kaptırdığı söylenebilir) birileri Doğan ve Baykal’a dünyanın değiştiğini, Türkiye’nin de dünyayla birlikte değiştiğini hatırlatmalıdır. Baykal’a da boşuna kuru hayaller kurmamasını, o koltuğa hıçbir zaman oturamayacağını hatırlatmak gerekiyor.
AK Parti kapatılacak, Tayyip Erdoğan yasaklı olacak, çeşitli operasyonlardan sonra Deniz Baykal başbakan olacak. Planları bu. Baykal başbakan olunca Doğan’ın isminin de dahil oldugu bilinen Ergenekon soruşturmasına nokta konacak, Doğan’in ihaleler konusundaki şansı yeniden yaver gitmeye başlayacak… Malum, Refah-Yol Hükümeti yıkılıp yerine Mesut Yılmaz başkanlığındaki 28 Şubat Hükümeti kurulunca da şansı oldukça açılmıştı! Sansının bol oldugu bu dönemde Ertuğrul Özkök’ün teşfik işini telefonla hallediyordu! Şansları şimdi yaver gitmediği için Ceyhan’daki rafineri ve Tekel ihaleleri, İstanbul’daki arazi işleri pek iyi gitmiyor (ufak tefek talepleri saymıyorum). Bu kötü gidişatın Doğan’ın canını hayli sıktığı, Başbakan Erdoğan’a mektup yazarak, “Bu işler böyle giderse partini kapattırırım” diye tehdit ettiği Koru, Çongar gibi ciddi gazeteciler tarafından gündeme getirilmişti.
Doğan’in Erbakan’ı da tehdit ettiği biliniyor. AK Parti Hükümeti bu şımarık adamın bu tür edepsizliğine boyun eğerse, tepe taklak gitmeyi hakketmişler demektir. Karşı karşıya kaldıkları bu son kapatma davasının demokratikleşme sürecini savsaklamalarından cesaret alan derin devletin karşı atağıdır. Medeni cesarete sahip olup demokratikleşme sürecini hızlandırsalardı şimdiki aciz ve acınacak durumda olmazlardı. Hala, kendilerini yere yatırıp yemek üzere olan aç canavardan merhamet bekler bir halleri var sanki. Oysa Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Aç canavara karşı tahabbub (kendini sevdirme), canavarın muhabbetini değil iştahını açar. Parçalar, döner bir de tırnaklarının kirasını ister.” Oktay Ekşi’nin onları “Kuzu”ya benzetmesi, cebinde tuzluk akbabalar gibi AK Parti’nin peşine düşmesi boşuna değil. “Kuzu” kesilse, pişirilmesini bile beklemeyecek, çiğ çiğ yiyecek gibi bir hali var. Ekşi’nin iştahını kabartan şüphesiz ki AK Parti’nın cesaretsizliğidir.
“Bay Kriz” lakaplı yasakçı, CHP zihniyetli Sezer’in atadığı (ve direktif vermeye devam ettiği) Anayasa Mahkemesi üyelerinin AK Parti lehine karar vermeleri beklenemez. AK Parti, icindeki, derin devletle irtibatli Cemil Cicek gibi zevatin telkinlerine aldaniyor. AK Parti, kaderini bu adamlarına eline bırakırsa, acınmayı bile hakketmez. İlk seçimde, “İki defa hükümet oldular ama muktedir olamadılar, bundan sonra da olamazlar” yargısıyla itibar yitirecek, halk nezdindeki desteği kaybedeceklerdir. Liderleri de, kendilerinden önceki pısırık siyasetçiler gibi tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gidecektir… Silkinip kendilerine gelip demokratik süreci hızlandırırlarsa hem kendilerini hem de ülkeyi Ergenekon çetesinin patronu olan derin devletin kirli tuzağından kurtarabilirler. Pısırıklığı tercih edip bu canavarların merhametine güvenirlerse, sadece kendilerine yazık ederler. Demokratik süreci devam ettirecek birileri mutlaka çıkacaktır, bunda şüphem yoktur.
Oktay Ekşi’nin barutlu fıçılarına geri dönmek istiyorum… Ertuğrul Özkök’ün Kürdler aleyhindeki kışkırtıcı yazıları sonucu birçok yerde masum Kürdlere saldırılar başladı, iş yerleri hedef gösterildi (bu ırkçı kışkırtmada, Ergenekon Çetesi’ne üye olduğu iddiasıyla gözaltına alınan daha sonra serberst birakilan Güler Kömürcü ve diğer bazı ulusalcı yazarların provokatif faaliyetlerini de hatırlatmakta fayda var). Özkök’ün bu çirkin tutumu, Ekşi’nin başında bulunduğu Basın Konseyi’ne şikayet edildi. 8 Ocak 2008 tarihinde, “Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün savaş kışkırtıcılığı yaptığı şeklindeki şikayetin yetersizliğine karar” vererek Aydın Doğan ve Adamlarını Aklama Konseyi ismine layık kararlar veren konseyin başkanı Ekşi, içi barut dolu fıçılardan bahsediyor. Hem Irak’ın petrollerini işgal etmek için provokatörlük yapan (fıçılara barut dolduran) Özkök’ü temize çıkarıyor hem barut fıçısından şikayetçi; üstelik yüzünde zerre kadar bir kızarma da görünmüyor… Ar damarlarının çatlaklığından mı, yüz astarının kalınlığından mı kaynaklanıyor, tam kestiremiyorum.
(Not: Binlerce askere sivil kıyafet giydirilerek Cumhuriyet Mitinglerine sevkedildiklerini biliyoruz. 12 Eylül öncesi sokak kargaşalarını başalatan ve kızıştıranların “Genç subaylar” olduğunu da biliyoruz. Sakarya’daki olayları düzenleyen ve alevlendirenlerin genç subaylar olduğuna dair ciddi şüpheler var. AK Parti üzerindeki pısırıklık çarşafını atıp demokratikleşme sürecini hızlandırmazsa daha kötü gelişmeler olacak.)



Yorumlar (1 gönderildi):
Yorum yaz