Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Ulusal ve Uluslararası Derin Devletlerin Türkiye Planı Ulusal ve Uluslararası Derin Devletlerin Türkiye Planı ================================================================================ Dr. Cevdet Akbay on 22 Jun, 2010 09:19:00 “Nokta Dergisi'nin ortaya çıkardığı ‘Darbe Günlükleri’nden öğrendiğimiz kadarıyla, 2003 ve 2004'lerde, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hariç, Genelkurmay'ın hemen hemen bütün üst düzey bürokratları, bütün zamanlarını, halk tarafından seçilmiş legal hükümeti devirmek için harcamışlar (PKK'nin 2004'te ateşkesi sona erdirip tekrar silaha sarılmasını da bu bağlamda değerlendirmekte fayda var). Darbe planlarına verdikleri isim ‘Sarıkız.’” “Darbe çalışmalarından haberdar olan MIT'in Başbakan ve Hilmi Özkök'ü haberdar etmesi, Özkök'ün de darbeciler adına Şener Eruygur'u çağırıp herşeyden haberdar olduğunu söylemesi üzerine darbeci grup dağılmış. Ama Eruygur, yeni bir isimle (Ayışığı) darbe faaliyetlerine devam etmiş. Taraf Gazetesi'nin ortaya çıkardığı plana bakılırsa, Eruygur, önceki planları çok fazla yumuşak bulmuş; daha sert yöntemler içeren ‘Eldiven’ planını hazırlamış.” “(Şener) Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki ofisinde ele geçirilen ‘Eldiven’ planının ana hedefi sistemi, daha dogrusu TSK'yi, Meclis'i, bürokrasiyi ve yerel yönetimleri yeniden şekillendirmek ve halkı bu sisteme göre dizayn etmek ve ‘TSK Merkezli Halk' projesini hayata geçirmek.” “Plan adım adım şemalandırılmış. Planda en dikkat çekici rol, CHP zihniyetli Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e biçiliyor. Sezer'in AK Parti Hükümeti'ne karşı bir muhalefet lideri gibi davranması ve hükümetin birçok atamalarını reddetmesi, planda kendisine verilen görevi harfiyen yerine getirdiğini gösteriyor. Sezer'in, Ergenekon bağlantısından dolayı gözaltına alınan İlhan Selçuk'la sık sık görüştüğünü biliyoruz; dolayısıyla, planı Sezer'e dikte eden kişinin Selçuk olduğu anlaşılıyor. ‘Eldiven’ planının şemasındaki TSK ile ilgili adımlar dikkat çekicidir: 1) Ordunun komuta kademesinin darbe yapmaya ikna edilmesi, 2) TSK içinde darbe için genel mutabakat sağlanması, 3) İlk Yüksek Askeri Şura toplantısında darbeye uygun terfilerin yapılması…” “Her darbenin vazgeçilmez unsurunun ordu içindeki bazı işgüzar komutanların olması, darbelerin arkasındaki gerçek gücün ordu olduğunu göstermez. Sahip oldukları güç (silah) ve konumdan dolayı tetikçi olarak kullanılıyorlar. İsleri bittikten sonra da kirli bir mendil gibi bir tarafa atılıyorlar. Eğer darbelerin arkasındaki asıl güç ordu olsaydı, sahip oldukları hırstan da anlaşılacağı gibi (Eruygur'un darbe yapma hırsını düşününüz) tıpkı Myanmar (Burma)'daki cuntacılar gibi ömür boyu iktidarda kalmak isterlerdi. Oysa her darbeden sonra çok kısa bir süre sonra çekilmez zorunda kalıyorlar (bırakılıyorlar). Çünkü operasyonun sahibi başkadır, onların rolü tetikçiliktir. Operasyon başarıyla gerçekleştirildikten sonra tetikçilerin görevi de bitiyor.” Türkiye’deki Birçok Operasyonun Arkasında “Uluslararası Derin Devlet” Var “O halde operasyonun gerçek sahibi, yani darbelerin arkasındaki gerçek güç kim veya kimlerdir? Her darbenin arkasındaki güç, ‘Uluslararası Derin Devlet’ dediğimiz yapıdır. Bu illegal yapı 1940'lı yıllara kadar İngiltere'de, ondan sonra da ABD'de faaliyet gösterdiğinden, her darbenin arkasında ABD'nin olduğu söylenir. Oysa bu kirli yapı legal ABD devletini ve halkını temsil etmiyor. Bir nevi ‘ABD'nin Derin Devleti’ diyebiliriz. Perde önündeki sözcülüğünü Neokonlar dediğimiz grup yapıyor.” “Bizdeki ‘Derin Devlet’ (buna ‘Ulusal Derin Devlet’ de diyebiliriz) bu ‘Uluslararası Derin Devlet’in uzantısı, temsilcisi, taşeronudur. Beraber çalışırlar, elde ettikleri karları (iktidar, maddi menfaat vesaire) ortaklaşa kullanırlar. İlk hedefleri, menfaatleri doğrultusunda hareket etmeyen iktidarları alaşağı etmektir. İktidar onların kontrolünde olunca bütün devlet imkanları da haliyle onların malı sayılacak.” “Eruygur'un, siyaset, iş dünyası, sivil toplum örgütleri ile irtibatı olduğu gibi ‘Uluslararası Derin Devlet” ile olan irtibatı da yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Mesela, ofisinde ele geçirilen, Taksim'i kan gölüne çevirerek Türkiye'yi kaotik ortama sokma planı, Neokonların kontrolündeki Hudson Enstitüsü'nden dışarı sızan kirli planı andırıyor. Bu sözkonusu planın aktörlerinden olan dişi Neokon Zeyno Baran, geçenlerde International Herald Tribune'de çıkan makalesinde, AK Parti'nin Türkiye'ye şeriat getirmeye çalıştığını, Avrupa ve ABD'nin CHP'yi desteklemesi gerektiğini yazmıştı. Genç Neokon Michael Rubin'in banka hortumcusu Mustafa Süzer'in avukatlığı yanında AK Parti düşmanlığı malumumuz.” “Noktalar birleştirilince karşımıza uluslararası bir tezgah çıkıyor. ‘Ulusal Derin Devlet’in kaos oluşturmaktan sorumlu birimi olan Ergenekon Çetesi, ‘Uluslararası Derin Devlet’in sözcüsü Neokonun güdümünde. Aynı Neokonlar, Ergenekon soruşturmasından rahatsız olan CHP'yi iktidara getirme planları yapıyorlar. Türkiye'de ‘Emperyalistlere hayır!’ diye bağıran ulusalcıların aslında ‘Uluslararası Derin Devlet’in tetikçileri oldukları görülüyor. Türkiye'deki kirli planlar dikkatlice takip edildiğinde, gelip Neokonlara, daha doğrusu “Uluslararası Derin Devlet”e dayandığını görürüz.” Yukarıdaki uzun alıntı, 12 Temmuz 2008 tarih ve “Apoletli Darbeciler = Kiralık Tetikçiler” başlıklı yazımdan (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/1311.html). Şimdiye kadar eylemlerini Türkiye’deki “Ulusal Derin Devlet” gibi tetikçilerini kullanarak gizliden yapan “Uluslararası Derin Devlet”in (daha doğrusu “İsrail Derin Devleti”, ki “ABD Derin Devleti” bile bunun güdümündedir) son günlerde, yanına ABD’deki Neokoncu ve Türkiye’deki Türk ve Kürd Ergenekoncu tetikçilerini de yanına alarak menfaatlerine ters ve “büyük düşman” olarak gördükleri AK Parti Hükümeti’ne karşı açıktan ve topyekun bir eyleme geçtigine şahit oluyoruz. Kontrolündeki ulusal ve uluslararası medya silahını da kullanarak büyük bir bilgi kirliliği ile ahlaksızca bir psikolojik harp operasyonu uygulamaktadırlar. Ulusal ve Uluslararası Derin Devletlerin Hedefinde AK Parti Hükümeti Var Mavi Marmara gemisine saldırıları çok önceden planlanmış bir eylemdi ve bu eylemin hedefi de AK Parti Hükümeti’ydi. Başbakan Erdoğan, uzun bir sureden beri “Uluslararası/İsrail Derin Devlet(i)”in kirli yüzünü büyük bir cesaretle dünyaya gösteriyor; “komşularla sıfır problem” politikasıyla kargaşa, terör, savaş, kan ve gözyaşlarından nemalanan “Uluslararası Derin Devlet”in çıkarlarına ters düşüyor; silah tuccarlarının (dünyanın neresinde bir savaş, kargaşa, çatışma varsa orada mutlaka bunların silah tüccarları vardır) ve uyuşturucu baronlarının menfaatlerini zedeliyor. “İsrail Derin Devleti”, Türkiye’nin Ortadoğu ve dünyada aktif bir rol oynamasından, uluslararası camiada itibar kazanmasından ve özellikle de barış çabalarından çok ama çok rahatsızdır. Obama Yönetimi ile birlikte planlanan “İran ile uranyum takası anlaşması”nı geçersiz kılmak için İran’a ambargo için bastıran ve bunda başarılı da olan gene “İsrail Derin Devleti” ve ona bağlı olan ABD’deki Neokonlar ve aşırı sağcı İsrail lobisidir, çünkü bunlar barıştan değil kargaşadan nemalanıyorlar. İran-Irak savaşında her iki tarafa silah satarak zengin olan, bugünkü Irak Savaşı’nı başlatan ve canlı/ araba bomlamalarıyla savaşı uzatan, hem yıkarak hem de yıktıklarını tekrar inşaa ederek milyarlarca dolar para kazananlar da kendileridirler. Birkaç kuruş menfaat için yapamayacakları yıkım, işlemeyecekleri cinayet yoktur (100 milyardan fazla paranın hortumlandığı 28 Şubat Süreci’nin arkasında da bunlar vardı). Bunların her şeyleri menfaate dayanıyor; “Ulusal Derin Devlet” nasıl ki her operasyondan sonra bizi soyuyor, “Uluslararası Derin Devlet” de daha büyük ölçekle dünyayı soyuyor. Mesela, Irak Savaşı’nın sebebi oranın petrolu olduğu biliniyor; Afganistan işgalinin de oradaki trilyonlarca dolarlık kömür ve maden yatakları olduğu konuşuluyor; Gazze ablukasının arkasındaki gerekçenin de Filistin doğal gazı olduğu söyleniyor (Ardan Zentürk’ün Star Gazetesi’ndeki 10 Haziran 2010 tarih ve “Gazze’nin asıl nedeni: Filistin doğalgazı” başlıklı yazısına bakılabilir) . İran ve diğer komşularla barış İsrail halkının yararına olsa da bu İsrail’i kontrol eden “İsrail Derin Devleti”nin işine gelmez. Onun için barıştan yana olan Obama Yonetimi ile “İran’a ambargo”ya “Hayır” diyerek barışa şans verilmesini savunan Turkiye’nin arasını açmak için azami gayret gösteriyorlar. ABD’deki Neokon ve Turkiye’deki Ergenekon tetikçilerini bu konuda harekete geçirmiş durumdalar. AK Parti Hukumeti, bu savaş ağalarının oyununa gelip Obama Yönetimi ile diyaloğunu/ilişkisini kesmemelidir. “İsrail Derin Devleti”, dünya barışı için çabalayan itibarlı bir Türkiye değil, yuları elinde, çektiği her yere giden, kukla, şahsiyetsiz bir Türkiye istiyor. AK Parti Hükümeti onlarin istediği bir Türkiye sunmuyor; onun için son günlerde Türkiye'de arzularını harfiyen yerine getirecek bir iktidar için çalışmalarını hızlandırmış durumdalar. Kendi güdümündeki Ergenekonun ürünü olan “Gundi Kemal Projesi” ile bir CHP iktidarı veya hiç olmazsa bir CHP-MHP koalisyonu için cabalıyorlar. Hatta, 28 Şubat Süreci’nde DYP’ye yaptıkları gibi AK Parti’yi de parçalayıp oradaki adamlarını da bu koalisyona yamamayı da planlıyorlardır muhakkak. Ayrıca, ABD’yi İran'a saldırtmaktan umudunu neredeyse tamamen kesen “İsrail Derin Devleti” bu kirli iş için kullanabileceği bir Türk Genelkurmay Başkanı devşirme peşinde olduğu da anlaşılıyor. Bu görev için can atan muhteris askeri zevatın İsrail avukatlığını ve muhipliğini bu açıdan okumakta fayda var; hatta bu son hararetli günlerde bile bir makam koparmak için İsrail’e gidip onlara şirin görünmeye çalışan apoletliler var. Birkaç yıl önce, yakın dostları Ergin Saygun’u Genelkurmay Başkanı yapmak için çok uğraştılar ama beceremediler. Önümüzdeki Ağustos’taki Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) istedikleri birini o makama getirmek için şimdiden kollarını sıvadıkları anlaşılıyor. AK Parti Hükümeti’nin Ağustos’taki YAŞ toplantısından önce mutlaka tasfiye edilmesini istiyorlar. Bunun için, derin-TSK, derin-PKK, Yargı, siyasi partiler ve diğer destekçi ve tetikçilerini (buna Neokonları da ekleyebiliriz) devreye sokmuş durumdalar. Hedefleri, AK Parti Hükümeti’ni aciz ve iktidarsız göstermek, zayıflatip istifaya zorlamak, veya hiç olmazsa oylarını düşürüp bir CHP-MHP koalisyonu için zemin hazırlamak. CHP ve MHP’liler, Kürd Ergenekonunun (derin-PKK’nin) işledigi cinayetleri gerekçe göstererek şimdiden “erken seçim” ve OHAL’ı telafuza başladılar bile; birkaç gün sonra “Ulusal Derin Devlet”in güdümündeki Ergenekoncu Medya da bu koroya katılacaktır. AK Parti Hükümeti’nin işi kolay değil elbet, fakat bu uluslararası kirli planı bertaraf etmesi de gayet derecede mümkündür. Biraz cesaret herşeyi halleder. Paniğe gerek de yok çünkü şimdiki tezgahlar son yedi-sekiz senedir zaten kuruluyordu ve her defasında da tuzak kuranlar başarısız oldular. Suçüstü edilen bütün darbe planlarının arkasında zaten “Uluslararası Derin Devlet” vardı; hatta Şener Eruygur’un İsrail Devleti’nden psikolojik harp taktikleri aldığını, “Cumhuriyet Mitingleri” denen muhendislik projesinin bir Neokon yapımı olduğunu daha önce yazmıştım. Tek fark, gecmişte perde arkasından gizlice yapılan operasyonlar şimdi açıktan yapılıyor. Bu da aslında AK Parti Hükümeti’nin işini daha da kolaylaştırıyor çünkü düşmanın kim olduğu apaçık ortada (malum, gizli düşman daha tehlikeldir) ve bütün tezgahın, merkezi İsrail’de bulunan “Uluslararası Derin Devlet” tarafından işlendigi artık daha net olarak biliniyor. Derin-TSK ve Derin-PKK Bu Kirli Tezgahın Parçasıdırlar Bu kirli tezgaha karşı ne yapılabileceğine kaba olarak bakalım... İsrail’e yönelik alınacak tedbirlerden başlayalım... Öncelikle, İsrail halkı ve Türkiye’deki Yahudi vatandaşlarımızla hiçbir sorunun olmadığı, tek sorunun “İsrail Derin Devleti”nin güdümündeki faşist İsrail Hükümeti ile olduğu açık ve seçik bir şekilde dünyaya anlatılmalıdır (ki anlatıldı/anlatılıyor). Faşist Netanyahu Hükümeti ile askeri, siyasi, ekonomik, istihbari, kısacası bütün ilişkiler mutlaka askıya alınmalıdır. Mavi Marmara gemisinde işlediği cinayetten dolayı dünyanın önünde resmi olarak Türkiye’den özür dilenmediği ve bu cinayetin sorumluları tarafsız uluslararası mahkemelerde yargılanıp hakkettikleri cezalara çarptırılmadıkları müddetce ilişkiler normale döndürülmemelidir. Eğer İsrail ile ilişkiler askıya alınmazsa, bu durum önümüzdeki seçimde mutlaka AK Parti’nin aleyhine kullanılacak (hem de “İsrail Derin Devleti”nin Türkiye’deki tetikçileri tarafından), AK Parti çok büyük bir oy kaybına uğrayacaktır (“İsrail Derin Devleti”nin hedefi de budur zaten). Ayrıca, “İsrail Derin Devleti”nin Türkiye’deki tetikçi ve destekçilerine (özellikle de derin-TSK’dakilere) yaptığı/yapacağı her türlü desteğe engel olunmalıdır. “Uluslararası Derin Devlet”in desteği olmadan “Ulusal Derin Devlet” ve Türk ile Kürd Ergenekonlar gibi tetikçileri fazla birşey yapamaz. İkinci olarak, laçkalaşmış TSK’nin üst yönetimine yönelik ciddi operasyon yapılmalıdır... Ecevit döneminde suskun kalan Öcalan, 2004’te AB’ye katılım süreci doğrultusunda demokratik adımlar atılırken “derin” avukatı Mahmut Şakar aracılığıyla 1998’den beri yürürlükte bulunan ateşkesi bozdurdu. TSK, tırmanan terörü gerekçe göstererek 57 bin kilometre karelik küçük bir bölgenin çok küçük bir kesitine 250 binden fazla askeri güç kaydırdı. Bu askeri güç, 80 bin kadar köy korucusu ve bir o kadar diğer güvenlik güçleri, 200-250 PKK’lının ellerini kollarını sallayarak sınırı geçip birkaç kilometre içerideki karakolları basarak her seferinde onlarca asker öldürmelerine, bazen bazılarını da esir alıp götürmelerine engel olamıyorlarsa ortada çok büyük bir beceriksizlik, ihmal, hatta ve hatta ihanet var demektir. Genelkurmay’daki yetkililer dahil sorumlu olan herkes ciddi bir sorgudan geçirilmeli, ihmali olanlar mutlaka cezalandırılmalıdırlar. Dağlıca, Aktütün, İskenderun ve birçok yerde derin-PKK ile ortaklaşa eylem yaptıkları anlaşılan, yani ihanet içinde bulunan derin-TSK mensupları da acilen tasfiye edilmelidirler. On civarında askerin öldürüldüğü son Şemdinli’deki saldırıdan günler önce PKK’lilerin askeri üssün etrafına 150-200 kiloluk uçaksavarlar yerleştirdiği söyleniyor. Eğer bölgedeki 300-350 bin kişilik güç 200-250 PKK’lıya karşı aciz ise, TSK bitmiş demektir; acziyet ve ihmal yoksa o zaman işin içinde kesin ihanet var demektir. Çünkü bu kadar büyük bir grubun bu kadar ağır silah ve mühimmatla farkedilmeden sınırı geçip bir askeri üsse saldırması bölgedeki güvenlik güçleri tarafından koruma ve kollama olmadan mümkün değildir. Daha önce Çukurca’da TSK’nın mayınlarıyla ölen altı asker için “hiç önemli değil, ufak tefek hatalar olur” diyen Tekeli Hudut Tabur Komutanı Gürbüz Kaya, 9 askeri öldüren PKK’lılar için de “Geldiklerini gördük ama çoban sandık” demiş! 200-250 tane coban (!) tespit edilince Kaya’nın aklına “bu kadar çobanın sürüsü nerde?”, “çobanlar koyun sürüsü halinde mi dolaşır?”, “ne zamandan beri Irak’tan çoban ithal ediyoruz?” gibi sorular gelmemis mi? Milleti göz göre göre ahmak yerine koyuyorlar. Ergenekoncu Medya derin-TSK’ye mensup Onur Dirik, Gürbüz Kaya gibilerin bu gibi ihanetlerini örtbas etmek icin Barzani ve Talabani’yi hedef göstererek dikkatleri başka yere yönlendirmeye çalışıyor. Güçlü ekonomisine, bir milyona varan askeri gücüne rağmen sınır içindeki 1000-1500 PKK’lı ile başedemeyen Türkiye’nin, ekonomisi zayıf, daha düzenli bir ordusu bile olmayan Güney Kürdistan’ı 5000’den fazla PKK’lıyı kovmamakla suçlaması acizlikten ve kirli entrikadan başka birşey değildir. Türkiye’nin Güney Kürdistan’la yakınlaşmasından rahatsız olan İsrail, ABD’deki Neokoncu ve Türkiye’deki Ergenekoncu tetikçilerinin bu kirli oyunlarına karşı dikkatli olunmalı. Derin-TSK ile Derin-PKK Birbirlerini Besliyorlar Bölgenin güvenliğinden ve terörle mücadeleden sorumlu olan TSK hem sınırları, hem sınırlardaki karakolları/askeri üssleri hem de karakollardaki/üsslerdeki fakir fukara evlatlarını korumaktan acizdir. Genelkurmay’daki apoletli bürokratlar ise beceriksizliklerinden dolayı istifa etmeyi düşünemeyecek kadar pişkindirler. Hesap vereceklerine “PKK, saldırılarını artırarak devam ettirecek” açıklamasıyla milletin korkularını tahrik ederek PKK’nin ekmeğine yağ sürmektedirler. Saldırıların artacağını, PKK ve TSK’nin sorumluluğundaki İmralı’dan PKK’yı yöneterek şiddeti artıran Öcalan aylardan beri söyleyip duruyor zaten. Bu durum, Genelkurmay’daki zevatın darbe planı yazmaktan asli görevlerini ihmal ettiklerini, ihanet içinde bulunduklarını, koca savunma sistemin de laçkalaştığını gösteriyor. Dağlıca, Aktütün ve son Şemdinli’deki ihanetin bir benzerini İskenderun’daki deniz üssüne saldırıda da görüyoruz. Haber7.com’dan M. Ali Bulut’un aktardığı iddiaya/bilgiye göre, saldırıdan bir gün önce o civarlarda roketatarlı 6 PKK’lı görülmüş. Köylüler, grubun bölgede dolaştığını askeri karakola bildirmişler ama karakol üzerine düşmemiş. Baskının düzenlediğinin ertesi günü, şikayet eden köylüler karakola çağırılarak “Bir şey görmediniz, duymadınız, bilmiyorsunuz” diye sıkı sıkı tembih edilmişler! Eğer bu iddia doğruysa derin-PKK ile derin-TSK arasındaki isbirliği artık pervasızca ve açıktan yapılıyor demektir. Teröre karşı mücadele etmesi gereken TSK içindeki bir grup (derin-TSK) aslında terörü koruyor, besliyor, çünkü PKK’ye muhtaç. Kaos ve şiddet devam ettikçe militarizm de devam edecek, biliyorlar. Kendi evlatlarını tatil için bile Ankara’nın doğusuna göndermeyen derin-TSK’lılar, binlerce fakir fukaranın evladının telef olmasına göz yumuyorlar. Derin-TSK denen bu hain grup tasfiye edilmediği müddetçe derin-PKK ile mücadelede istenilen başarı hicbir zaman elde edilemez. Bu çirkefliği sorgulamak evvela evlatlarını derin-TSK elemanlarına teslim eden anne ve babalara düşüyor; “vatan sağolsun!” demeden önce evlatlarını kurbanlık koyunlar gibi bile bile ölüme gönderen bu derin-TSK elemanlarını sorgulamalıdırlar. Sorgulamadıkları için bu kirli savaş devam ediyor, binlerce çocuk bir hiç uğruna ölüyor. Birkaç “şehit” de derin-TSK elemanları verseydi bu savaş bu kadar sürer miydi? Gelinen nokta, şiddetin şiddetle durdurulamayacağını, şiddede dayalı yöntemlerin iflas ettiğini gösteriyor. 26 senedir silahla cözülemeyen sorunun bundan sonra aynı yöntemle çözülmesi de mümkün değildir; bunun yerine Demokratik Açılım’a ara vermeden tam hız devam edilmelidir (barışla bir ilgileri olmadığı için Öcalan ile avanesinin bu süreçte muhatap alınmalarının hiçbir yararı yoktur). Sivil Hükümetlere Karşı Yüzlerce Darbe Planı Hazırlayan Derin-TSK’nın Öcalan’a Karşı Bir İkaz Mektubu Dahi Yazmaması Tesadüf Olamaz Ücüncü olarak, Kürdler için mücadeleden uzaklaşıp karanlık mihrakların taşeronlugunu yapan derin-PKK’ya yonelik ciddi adımlar atılmalıdır. Derin-PKK’nın Kandil’den degil, Genelkurmay’in sorumlulugundaki Imralı Adası’ndan yonetildigi biliniyor. Teslim oldugunda ve mahkemede “Ben ülkemi severim. Annem de Türk'tü... Türkiye'ye dönünce hizmet edeceğim. Fırsat verirseniz hizmet ederim?” diyen; bir fiske dahi yemeden klasörler dolusu itirafta bulunan; 24 saat hizmetinde olan doktorlara ragmen “burnum akıyor, şuram kaşınıyor” diye mızmızlanan; Imralı’yı koruyan 1000 kisiye yakın güvenlik gücüne ragmen “beni öldürecekler” diyerek ecel terleri döken korkak birisinin devlete kafa tutmasi mümkün degildir. Demek ki Öcalan, Imralı’yı kontrol eden Genelkurmay’a ragmen degil, Genelkurmay’daki bir avuç derin-TSK mensubunun bilgisi dahilinde PKK’yi yonetip teroru alevlendiriyor (bu da derin-PKK ile derin-TSK arasindaki işbirligini gosteriyor). “Çankaya Köşkü'ndeki ‘Güvenlik Zirvesi’nde Öcalan'ın açıklamaları gündeme geldi mi bilmiyoruz ama son dönemde terörün tırmanmasında İmralı sakininin büyük vebali var. Öcalan, dünyanın tek ‘İmtiyazlı’ terör örgütü lideri. Peru'daki yüksek güvenlikli Piedros Gordas cezaevinde ağırlaştırılmış müebbet cezasını çeken ‘Aydınlık Yol’ terör örgütünün lideri Abimael Guzman Reynoso'nun avukatları aracılığıyla militanlarına haber gönder(ebil)diğini biz bugüne kadar ne duyduk, ne okuduk. Aynı şekilde Fransa'da Poissy cezaevinde müebbet hapis cezasını çekmekte olan Ilich Ramirez Sanchez'in, yani Carlos'un da sesi sedası çık(a)mıyor. Ama Öcalan her hafta avukatları aracılığıyla örgütüne mesajlar yolluyor, talimatlar yağdırıyor (Erdal Şafak, Sabah, 22 Haziran 2010). Hükümet bu çarpık duruma mutlaka bir an önce el koymak zorundadır. PKK ile mücadele için sınırötesi operasyona hiç gerek yoktur; operasyon yapılması gereken yerler Genelkurmay’ın sorumlulugundaki “Imralı Karargahı” ve Öcalan’ın PKK’yi yönetmesine göz yuman, belki de teşfik eden Genelkurmay Karargahı’dır. Genelkurmay’ın amacı sınırotesi operasyonla Güney Kürdistan’ın kazanımlarını yerle bir etmektir; AK Parti Hukumeti ise sınırötesi operasyona karşı direniyor. Ilker Basbug’un ‘Güvenlik Zirvesi’ne katılmamasının sebebi bu anlasmazlıktan kaynaklanıyor. Sivil yönetime karşı yuzlerce darbe planı hazırlayan Genelkurmay Karargahı’ndaki derin-TSK’cıların Öcalan’a karsı degil “darbe plani” bir tane ikaz mektubu dahi yazdıklarına sahit olmadık, neden? Çünkü darbe zemini için teröre, dolayısıyla Öcalan’a ihtiyaçları vardır; Öcalan da teslim olduğunda verdigi “hizmet edeceğim” sözüne sadık bir şekilde “efendi”lerine hizmet ediyor. Öcalan’a karşı yapılması gerekenlerin başında onu derin-TSK’nın elinden almak gelir çünkü canına düşkün ve çok korkak olduğundan kendi iradesiyle değil, derin-TSK’nin emriyle terörü tırmandırdığı anlaşılıyor. Bu da, ya İmralı Adası’nın sorumluluğunun Genelkurmay’dan alınıp Adalet Bakanlığı’na devrederek ya da başka bir hapishaneye nakledilerek “esaret”ten kurtarılmasıyla mümkün olabilir. Son birkaç yıldır ısrarla tekrarladığım ve son günlerde Erdal Şafak ve diğer bazı yazarların dikkat çekmeye başladığı gibi, dünyanın hiçbir yerinde terörden dolayı ömürboyu hapse mahküm olan birisine Genelkurmay’ın Öcalan’a verdiği gibi hapishaneden “örgütünü rahatlıkla yönetme ayrıcalığı” verilmiyor, verilemez. Öcalan dışarda olsa PKK’yı bu kadar rahat ve pervasızca yonetemezdi. Bu kadar bariz rezalete rağmen kimse, özellikle de cocuklarını kurban veren aileler, Genelkurmay’dan bunun hesabını sormaya cesaret edemiyor! İki haftada bir düzenli olarak yaptığı “basın açıklamaları” her ne kadar devam eden bir davasına (ne davası olduğu da meçhul) bağlansa da birkaç “Apo Britannica” ansiklopedisi dolduracak kadar çok olan “görüşme notlarının” dava savunması ile kesinlikle bir ilgisi yoktur. O halde, Öcalan’ın “avukatlar görüşmesi” bahanesiyle derin-PKK’yı yönetip yönlendirerek terörü tırmandırmasına kesinlikle engel olunmalıdır. Hatta terörün kendisi tarafından tırmandırıldığı bu günlerde İmralı’ya birisini gönderip “eğer PKK’nın eylemlerini durdurmazsan rahatını cok fena halde bozarız!” denmelidir. Ölümden çok korkan ve rahatına da azami derecede düşkün olan Öcalan, PKK’ya şartsız ateşkes kararı aldıracaktır. Ya aldırmazsa?! O zaman “tatlı canı” hafiften incitilip rahatı biraz bozularak kendisine blöf yapılmadığı gösterilmelidir. Öcalan AK Parti’yi ülkeyi yönetemez hale getirmeyi amaçlıyorsa, AK Parti Hükümeti de onu PKK’yı yönetemez hale getirmelidir! Öcalan ve derin-PKK’sinin etkisizleştirilmesi herkesten çok Kürdlerin yararınadır. 50 binden fazla Kürd kurban verildiği, 4 binden fazla köyümüz yakılıp yıkıldığı, milyonlarca Kürd büyük şehirlerin gettolarında sefalete mahkum edildiği, 3 milyondan fazla Kürd yurtdışında sürgün hayatı yaşadığı halde, Öcalan’ın en son karar kıldığı “Demokratik Cumhuriyet” bile ortada yoksa şiddet metodu iflas etmiş demektir; iflas eden ve Kürdlere zerre kadar faydası olmayan aksine cok zararı dokunan bir metodda ısrar ise Kürdlere ihanettir. Hatta, tırmandırdığı terörle sivil yönetimin elini zayıflatıp militarizme taze kan pompalayarak cumhuriyetin demokratikleştirilmesine kendisi engel oluyor; yani, “Demokratik Cumhuriyet” sözünde de kesinlikle samimi değil. AK Parti Anayasa Mahkemesi’ne Radikal Bir Tepki Vermezse Barajda Boğulacaktır Dördüncü olarak, Yargı’daki “Derin Devlet” unsurlarını tasfiye etmek veya en azından zayıflatmak için yapılan anayasal degişiklikleri veto edeceği anlaşılan Anayasa Mahkemesi’ne çok radikal tepki verilmelidir. Son birkaç yılda imza attığı hukuk dışı kararlarla Yasama ve Yürütme’nin yetkilerini gasbeden Anayasa Mahkemesi’nin olumsuz kararı mutlaka yok sayılmalı ve düzenlemeler olduğu gibi bir bütün olarak halk oylamasına sunulmalıdır. AK Parti Hükümeti, “kaos çıkar” bahanesiyle bu radikal çözüme karşı çıkan Cemil Çicek gibi “derin” zevatın aklına uyarsa tabutunun son çivisini kendi eliyle çakmış olacaktır (Çicek’in CHP-MHP koalisyonundaki bakanlık koltuğu bile hazırdır büyük ihtimalle!). Asıl kaos halkın hakemliğine başvurmakla değil, halktan kaçmakla çıkar; dolayısıyla, “kaos çıkar” yaygarasına kesinlikle kulak tıkamak gerekir. Bu radikal adımı atmadan seçim kararı alıp “seçimden sonra bütün anayasayı değistireceğim” vaadiyle seçime gitse bile halk ona itibar etmeyecek, “birkaç maddeyi değistirmekten aciz olan bir parti bütün anayasayı hiç değiştiremez” diyerek AK Parti’yi sandığa gömecektir. Hatta, 2002’deki DSP’nin durumuna düşüp barajda boğulursa hiç şaşırmayacağım. Ulusal ve Uluslararasi Derin Devletlerin oyunlarını bozmak ve önümüzdeki seçimlerde tekrar iktidara gelmek istiyorsa çok cesurca hareket etmelidirler. 22 Haziran 2010