Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Cevdet Akbay: “Tehlike Çok Büyük” Cevdet Akbay: “Tehlike Çok Büyük” ================================================================================ Cevdet Akbay on 21 Mar, 2010 05:35:00 Başlıktaki ifade Abdullah Öcalan’a ait. 17 Mart 2010 tarihli Görüşme Notları’ndan alındı (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=88479). Tehlike gerçekten de büyük! Ergenekon Terör Örgütü’nün iyice köşeye sıkıştıgı, “Derin Devlet”in sivil ve askeri Yargı ayağının prangalanmasını sağlayacak, cuntacılerın dayanak noktası olan darbe anayasasının kısmen dahi olsun degiştirilmesinin ciddi olarak konuşulduğu, değişikliğin halk oyuna sunulmaya çalışıldıgı bu günlerde Öcalan’ın kimyasının fena halde bozuldugu gözleniyor. Öcalan, telaşında ve feryadında haklıdır aslında, çünkü militarizmin tasfiye edildigi, demokrasinin güçlendirildigi, sistemin şeffaflaştırıldığı bir ülkede, Ergenekoncu “biraderler”inin desteğiyle Kürdleri daha fazla kandıramayacağını, Kürdlerin kanı ve göz yaşları üzerinden kurduğu sahte saltanatını daha fazla sürdüremeyeceğini çok iyi biliyor. Dikkat edilirse, son birkaç yıldır darbecilere vuruldukça feryatları Öcalan kopartıyor. Sebebi çok açık, o da apoletli ve apoletsiz cuntacılar gibi kargaşadan ve kaostan nemalanıyor. Onun icindir ki Kürd Sorunu’nun çözülmesini, barışın gelmesini kesinlikle istemiyor. Kürdlerin icinde bulunduğu kötü durum ve bu kötü durumun iyileştirilmesi için atılan olumlu adımlar onun umurunda bile değil. O hep kendisini düşünüyor, gelişmeleri hep kendi açısından değerlendiriyor; şahsıyla direk ilgisi olmayan hicbir iyileşmeyi önemsemiyor. Kürdlerin faydasına olan düzenlemeler, odasına almayı düşündüğü ve bu konuda büyük uğraşlar verdiği bir renkli televizyon kadar onu sevindirmiyor. Bütün avukat görüşmelerinde olduğu gibi bu sonuncusunda da kullandığı cümleleri olduğu gibi anlamak yerine, vermek istediği mesaja bakmakta fayda vardır. Mesela, “ABD çekiliyor, Güney Kürtlerine yönelebilirler. Türkiye'de de Kürt-Türk çatışması tehlikesi var” ifadesiyle aslında derin-PKK ve derin-TSK’ya Güney Kürdistan’ın içini karıştırma fikri veriyor, şifreli olarak “Güney Kürdistan’a müdahale” çağrısı yapıyor. Aynı görüşme notlarında, Musul ve Kerkük’ün yeniden Türkiye topraklarına katılması önerisinde bulunması bunu gösteriyor. “Ben yarın bile ölebilirim daha doğrusu öldürülebilirim. Beni buraya getirip koyanlar burada beni öldürme gücüne de sahiptirler. Mesela yemeğe bir ilaç katarlar, belki de katıyorlardır, çok da zor değil bu, buna güçleri var, CIA'nın buna gücü var” gibi ifadeleri, daha önce de sıklıkla yaptığı, ortamı germeğe yönelik provokatif çıkışlardır. Birkaç sene önce binlerce Kürdün sokaklara dökülmesine sebep olan “zehirlendim” sözü yalan çıktığı gibi şimdiki zehirlenme ve öldürülme iddiaları da tamamen gerçek dışıdır. Bu tür provokatif söylemlerle Kürdleri sokaklara döküp bir Kürd-Türk catışmasının kıvılcımını çakmağa çalışıyor. Uğraş/ilgi alanı olduğu icin kendisi de cok iyi biliyor ki, ülkeyi kaosa sürükleyecek ulusal çapta bir Kürd-Türk catışması, ancak Ergenekonu ve Ergenekon’un patronu olan “Derin Devlet”i sıkıştığı köşeden kurtarabilir. Hayatı tehlikede olduğu için Öcalan’ı Bekaa Karargahı’ndan alıp PKK’yi cok daha rahat ve engelsiz yönetebildiği, Genelkurmay’ın sorumluluğunda olduğu için daha güvenli olan İmralı Karargahı’na yerleştirenler, ABD’deki Neokon ve Türkiye’deki Ergenekondur (daha doğrusu “Derin Devlet”tir; çünkü Ergenekon, Derin Devlet’e bağlı bir cinayet şebekesidir). Gayeleri, hicbir zaman Öcalan’ı ortadan kaldırmak olmamıştır, aksine “birader” olarak gördükleri Öcalan aracılığıyla Kürd Sorunu’un çözümsüz bırakmak istediler/istiyorlar. Şimdi onlardan şikayetciymiş gibi yapan Öcalan’ın da aslında onlardan şikayetci olduğu söylenemez. İtalya’dayken ABD’yle el sıkışmaya razı olan (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/1392.html), uçakla Türkiye’ye gelirken “Ben ülkemi severim. Annem de Türk’tü. Türkiye’ye dönünce hizmet edeceğim. Fırsat verirseniz, hizmet ederim” diyen Öcalan’ın "beni öldürebilirler" konusunda samimi olduğuna inanmıyorum (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/6184.html adresindeki ilk yoruma bakılabilir). “Benim buraya getirilmem Bağdat'ta yapılanların Türkiye'de yapılmak istenmesiydi. Ama ben bu oyunu bozdum. Halkların boğazlaşmasının önüne geçtim” gibi ifadeleri de inandırıcı değildir. Çünkü 1998’lerde ilan edilen ateşkes kararını, Avrupa Birliği doğrultusunda demokratikleşme sürecinin hız kazandığı, yeni düzenelmelerin yapıldığı bir dönemde (yani 2004’te) bozdurarak ülkeyi tekrar kaotik ortama sokan, şiddetin tırmanmasıyla Kürdler ile Türkler arasındaki nefretin kabarmasına sebep olan, catışmaların yeniden alevlenmesiyle 250 binden fazla askerin Kuzey Kürdistan’a yerleştirilmesiyle OHAL’in gayri resmi olarak yeniden geri gelemsine sebep olan, bu süreçte birçok faili meçhul cinayete sebep olan kendisidir. Dağlıca, Aktütün ve Tokat gibi saldırıların arkasında da kendisi vardı. Ülkeyi kan gölüne çevirmek için yüzlerce kirli planlar yapan cuntacıların “Biz barışseveriz” demesi ne kadar gülünç ise, Öcalan’ın “Kürd-Türk catışmasını ben ünlüyorum” ifadesi de o derece ciddiyetten uzaktır. Bugün Türkiye’de halkların boğazlaşmasını başlatabilecek iki temel güç vardır; bunlardan birisi derin-TSK, diğeri de derin-PKK’dir. Kürdler, Öcalan’ın bu hezeyanvari çağrılarına kanıp sokaklara dökülmemelidirler, kimse kendisini ve evlatlarını bu karanlık odaklar için tehlikeye atmamalıdır, çünkü bu tür eylemler Kürdlerin değil Öcalan ve Ergenekoncu “biraderleri”nin işine yarıyor. Dersim Katlimı’nın emrini veren Mustafa Kemal’e düzdüğü methiyeleri ve Kürdleri Kemalistleştirme çabalarını şimdilik bir kenara bırakıp apoletlki Ergenekonculara verdiği desteği dikkatinize sunmak istiyorum. Mesela, şu ifadeler Öcalan’a ait: “Buraya getirildiğimde Kıvrıkoğlu'nu temsilen gelenler vardı. O zaman dikkatimi çekmişti, çok ürkeklerdi adeta kısık sesle konuşuyorlardı. Ben şaşırıyordum, bir Genelkurmay Başkanı'nı temsilen gelenler nasıl böyle korkar diye. Sonradan farkettim ki Kıvrıkoğlu NATO'dan habersiz olarak birşeyler yapmak istedi. Kıvrıkoğlu gerçekten kıvrak zekalıymış, tehlikeyi görmüştü, birlikte çözümden yanaydı ama izin vermediler, o ekibi tasfiye ettiler.” Öcalan’ın methettiği Hüseyin Kıvrıkoğlu, milliyetci kimliği ile tanınan; Veli Küçük, Abdullah Çatlı gibi “Derin devlet”in emrindeki “milliyetci-sağ” kanada bağlı birisidir. Hatta “milliyetçilik” bağlarını kullanarak, daha demokrat bir profil çizen Hilmi Özkök’ün önünü kesmek için MHP’li Meclis Başkanı Ömer İzgi’yi devreye sokarak görev suresini bir yıl daha uzattırmaya çalıştı. Bu girişim, köktenlaik bir Kemalist olan Ahmet Necdet Sezer’e takıldığı icin başarılı olamadı (bazılarının, Kıvrıkoğlu’nun gorev suresini uzattırmak istemediği iddiasını şahsen gerçekçi bulmuyorum). Sezer ve koalisyon hükümetinin ortağı Mesut Yılmaz’ın bazı şahsi sebeplerden dolayı buna karşı cıktıklarını bildiği icin sessiz kalmayı tercih etti; yoksa görevinin uzatılmasından yanaydı (“Derin Devlet”e fazla sıcak bakmadığı söylenen MHP Genel Başkanı ve o zamanki hükümet ortaklarından olan Devlet Bahçeli’nin de bu görev uzatımına karşı olduğunu belirtelim). Kıvrıkoğlu, Özkök’ün kendisinden sonra Genelkurmay Başkanı olmasını istememesini “irticayla mücadelede yetersiz kalacağı” gerekçesine bağlamıştı (“28 Şubat bin yıl sürecek” hezeyanının sahibi de kendisidir). Bütün girişimlerine rağmen Hilmi Özkök’ün önünü kesemeyen Kıvrıkoğlu, emekli olacağı 2002’nin Ağustos ayında, normal geleneğin dışına cıkarak Jandarma Genel Komutanlığı'ndan emekli olmaya hazırlanan Aytaç Yalman'ı Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na, emekli olmaya hazırlanan Şener Eruygur'u da Jandarma Genel Komutanlığı'na gelmesini sağladı (bu zevatı Sarıkız, Ayışığı, Eldiven gibi darbe planlarından tanıyoruz). Normalde yeni atanacak Genelkurmay Başkanı kendi kadrosunu kurma hakkına sahipken Kıvrıkoğlu böyle bir emri vakiyle, fazla demokrat gördüğü, daha doğrusu “Derin Devlet”e muhalif olarak gördüğü ve darbe faaliyetlerine engel olacağını bildiği Hilmi Özkök'ün elini kolunu bağlayarak çalışamaz hale getirdi. Ergenekon Davası ile ortaya çıkan bilgilerden, Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı döneminde hemen hemen bütün Kuvvet Komutanları’nın darbe faaliyetleri icinde yer aldığını, hatta kendisine baskı yaparak istifaya zorlamaya çalıştıklarını biliyoruz. Onlar tarafından zehirlenerek öldürülmeye çalışılıyor istihbaratını aldığı için, Özkök’ün yemeklerini evden götürdüğü biliniyor. Darbeci Kuvvet Komutanları tarafından çepe çevre sarıldığı bir dönemde Öcalan da Özkök'e sataşmaktan geri durmuyordu. Mesela, bugün en çok Kürdlerin ihtiyaç duyduğu toplumsal barış için elini taşın altına sokan AK Parti için “cok tehlikeli” ve benzeri ifadeler kullanan Öcalan, Mayıs 2005’te “Radyodan dinledim. Hilmi Özkök’ün güvenlik anlayışı devleti uçuruma götürür” diyerek darbeci generallerle bir olup Hilmi Özkök’e saldırıyordu (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=317727). Bu bilgiler ışığında, Öcalan’ın, “Derin Devlet”in “Kemalist-milliyetci-sağcı” kanadına daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Başını Doğu Perincek ve avanesinin cektiği “Derin Devlet”in bir de “Kemalist-ulusalcı-solcu” (gercek sol ile ilgileri yoktur), daha doğrusu “Derin Cemaatci” kanadı vardır. Bu iki kanat arasında zaman zaman silahlı catışmaya kadar varan cekişmeler olur; bu cekişme, bir tarafın haklı diğerinin haksız olduğunu göstermez; Derin Devlet’in hizmetinde calısan iki kiralik tetikci grubun güç mücadelesidir sadece (bu iç çatısmayı yanlış algıladıkları için Kıvrıkoğlu’nun “Derin Devlet”çi olmadığını iddia edenler var maalesef). “Derin Devlet”, tetikçi olarak kullandığı hiçbir fraksiyonun mutlak güce sahip olmasını istemez. Aşırı derecede güclenseler, başlarına buyruk olup kendisine kafa tutacaklarını bildiğinden, bazen bunları birbirine kırdırarak her iki cenahı da zayıflatıp kendisine bağlı kalmalarını sağlıyor. Mesela, Susurluk Kazası ile, başına buyruk olmaya başlayan “Milliyetci-sağcı” kanadı Doğu Perincek'in "Kemalist-ulusalcı" grubuna ezdirdi. Kazanın ilk dakikalarında Mehmet Özbay kimlikli şahsın Abdullah Çatlı olduğunu duyuran ilk kişi Doğu Perincek’tir. Arabadakileri takip ettirenin; kazadan yaralı olarak kurtulan Çatlı’yı olay yerinde boynunu kırarak öldürenin, Çatlı’nın gizli evraklarla (daha doğrusu, “Derin Devlet”e karşı santaj olarak kullanmayı planladığı deliller, “Derin Devlet”in kendisini bulaştırdığı kirli işlerin dokumanları ile) dolu çantasına el koyanların Doğu Perincek’in adamları olduğu iddia ediliyor. “Derin Devlet” eskiden kendi tetikçilerini birbirine kırdırırdı ama başkasının onlara dokunmasına müsaade etmezdi. Mesela, Susurluk Olayı’nın üzerine gitmeye niyetlenen Erbakan’ın hem hükümetini yıktırdı, hem partisini kapattırdı, hem de siyasetten sildi. Eger o zaman Susurluk’un uzerine gidilebilseydi “Derin Devlet”in tetikçiliğini yapan her iki kanat da sorgulanacak ve bu da onları kullanan “Derin Devlet”i riske sokacaktı. Çünkü, Susurluk’ta bir kanadın kan izleri, diğerinin de parmak izleri vardı. Ayrıca, Susurluk’la, “Derin Devlet”in işlettiği bazı büyük cinayetlerin de üstünü kapatmaya calıştılar. Mesela, “Kemalist-ulusalci” kanada işletilen Sabancı Cinayeti “Milliyetci-sağcı” cenaha malledilerek üstü örtülmeye çalısıldı. Kaza geciren Mercedes’te bulunan ve Sabancı Cinayeti’nde kullanıldıgı bilinen silahın Perincek’in adamları tarafından arabaya konduğu iddia ediliyor. Susurluk’un üstünü kapatmak için Refah-Yol Hükümeti'ni yıktıklarından, “Derin Devlet”in her iki tetikçi kanadına da birşey yapılamadı. İsmi Susurluk Soruşturması’nda geçen Veli Küçük gibiler Susurluk Komisyonu’na gidip ifade vermeye bile tenezzül etmediler. “Kemalist-ulusalcı” kanat o zaman “Derin Devlet”in güdümündeki medya tarafından özellikle gizlendiği için onun hakkında soruşturma bile açılmadı. Refah-Yol’dan sonra kurulan 28 Şubat Hükümeti ise zaten “Derin Devlet”in emrinde olduğu için Susurluk’un üzerine gitmesi beklenemezdi. Şimdi ise durum çok farklı; Ergenekon Davası'nın asıl hedefi “Derin Devlet” olduğu için bütün tetikçilerinin üzerine gidiliyor. “Derin Devlet” güç kaybedip köşeye sıkıştığı ve sadece kendi derdine düştüğü için tetikçilerine sahip çıkamıyor! Tetikçiler ise kendilerini kurtarmak için birbirine düşmüs durumdalar. Mesela, Ergenekon tutuklusu Perincek, Ocak 2009’un sonlarında Silivri’de verdiği “1 numara İsmail Hakkı Karadayı değil, Hüseyin Kıvrıkoğlu'dur” ifadesiyle Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu hedef aldı. Perinçek’in Kıvrıkoğlu’na karsı Karadayı’yı savunması, Karadayı döneminde “Derin Devlet”in güdümündeki “Derin Cemaatcı” grubun güçlenmesini sağlamasından dolayıdır (Perinçek’in kirli 28 Şubat Süreci’nin en hararetli destekçilerinden olduğunu unutmayalım). Karadayı’dan sonra Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Baskanı olmasıyla dengeler hafiften “Milliyetci fraksiyon” lehine değişti (“Derin Devlet”, üst düzey görevlendirmelerde bile iyi bir denge kuruyor, bazen onu, bazen de bunu güçlendiriyor). Abdullah Öcalan’ı Bekaa Karargahı’ndan alıp Imralı Karargahı’na yerlestiren Kıvrıkoğlu’nun da icinde bulunduğu “Derin Devlet”in işte bu “Milliyetci” kanadıdır. Öcalan’ın, Kıvrıkoğlu’nu ve “tasfiye edildiler” diye matem tuttuğu ekibine sahip çıkmasının sebebi budur. Bu durum, aynı zamanda Öcalan’ın genlerindeki “Türk Milliyetiçisi/Irkcısı” damarını da ortaya çıkarıyor. “Annem de Türktür” ifadesi de “Milliyetçi” damarın dışavurumudur. Tabi Öcalan’ın, “Derin Devlet”in milliyetçi cenahına yaklaşması, daha önce kendisine fikir babalığı yapan Doğu Perincek’i çok fena halde üzmüştür. Yalçın Küçük ise hafiften “Milliyetci-Ulusalci” cenaha yakın olduğu için bazen Öcalan’ın dökülen cilasını parlatmaya devam ediyor (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/1949.html). Öcalan’in “Sağcı-Milliyetçi” tetikçi ekole olan yakınlığını, Türkiye’ye “kesin dönüş” yapmasını, bu kanadın güçlü olduğu döneme rast getirmesinden de anlıyoruz. Uzun süreden beri Türkiye’ye dönme niyetinde olduğunu, dönüşten iki sene önce onunla mülakat yapan Fatih Altaylı’nın “Ben bir MİT ajanı mıyım?” başlıklı yazısındaki şu ifadelerden anlıyoruz (4 Aralık 2008, HaberTürk.com; http://www.haberTürk.com/yazioku.asp?id=9137): “Abdullah Öcalan'la Lübnan'ın Barelias kentinde yaptığım röportajdan sonra MİT'ten aradılar. Bir görüşme yapmak istediklerini söylediler. ‘Ne görüşeceğiz' diye sordum. ‘Öcalan'la röportaj yaptınız. Onu görüşmek istiyoruz' dediler. ‘Görüşmeye gerek yok. Röportajı yayınlayacağız. İsterseniz size de bir kopyasını yollayayım' dedim. ‘Görürsek iyi olur' dediler. Kalktım gittim. Görüşmeyi, izlenimlerimi anlattım. Aslına bakarsanız kibar bir sorgu havasındaydı görüşme. Müsteşar hariç MİT'in bütün üst düzeyi oradaydı. Görüşme sonunda ‘Öcalan'ın havası nasıldı?' diye sordular. ‘Bezgin, bıkkın. Sonuçsuz bir mücadelede olduğunun farkında. Kazanamayacağını biliyor. Belki de bu işin kendi boyunu aştığının farkında. Nereden girdik bu işe havasında. Çıkış yolu arıyor. OHAL bölgesinde bir valilik, hatta kendi köyünde muhtarlık verilse gelip toprağı öper, bayrağı alnına koyar' dedim. Gerçekten de Öcalan o havadaydı. Yakalandıktan sonra mahkemede söyleyeceklerini iki yıl önce bana aynen söylemişti.” Tabi Öcalan, “Ben Türkiye’ye kesin dönüş yapıyorum” diyemediği için (deseydi PKK’den çok büyük kopmalar olacaktı, “Derin Devlet” ise PKK’siz bir Öcalan’a fazla ehemmiyet vermez) Kıvrıkoğlu ve adamlarıyla (daha doğrusu “Derin Devlet” ile) birlikte hazırladıkları senaryoya göre Türkiye’ye geldi (aksi halde kendisi de binlerce Kürd gencini çıkardığı dağlara çıkması gerekirdi). Senaryoyu cok defa yazdığım için tekrarlamayacağım. Kıvrıkoğlu’nun Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Reyhanlı/Hatay’da Suriye’ye karşı kükremesiyle “start” verilen senaryodan bahsediyorum. Gerisi malumumuz (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/1392.html). Altaylı, yukarıda bahsettiğim roportajında, Öcalan'ın Kürdler hakkında çok ağır sözler sarfettiğini söylüyor. Demek, Kürdlerden cok kendisini ön planda tutması, Kürdlere olan nefretindendir. Kürdlerden nefret eden birisinden Kürd Sorunu’nu çözmesi beklenemez, Öcalan da zaten bütün imkanlarını Kürd Sorunu’nu cözümsüz bırakmak için harcıyor. Demokrasi ve barış konusunda da samimi değildir. Yıllarca PKK’yi despotça yöneten, en kücük bir muhalefeti bile ölümle cezalandıran birisinin demokrat olması mümkün değildir. Ayrıca, bütün kazanımlarını şiddete borçlu olan, şiddet olmadan varlığını devam ettiremeyen birisinin barışçı olması da düşünülemez. Onun için, Öcalan’ın sahte demokratlığına ve yapmacık barış cağrılarına aldanmamak gerekir. Sistemin demokratikleşmesini ve toplumsal barışı hedefleyen Demokratik Acılım’ı sabote etmek, şiddet ve kaosun devamlılığını sağlayıp “Derin Devlet”i sıkıstığı köşeden kurtarmak ve ömrünü uzatmak için Kürd ve Türk Ergenekoncularının yaptığı “tehlike çok büyük” gibi hezeyanlara kulak verilmemelidir. Abdullah Öcalan’ın, büyük umit ve hedeflere sahip Kürd gençlerini kullanarak başlattığı “şiddete dayalı hareket”in geldiği nokta ortadadır: 50 binden fazla kurban, milyonlarca Kürdümüz büyük şehirlerin gettolarında sefalet içinde, diğer milyonlarcası da yurtdışında sürgün hayatı yaşıyor, binlerce köyümüz yakılıp yıkıldı. Hayatını kaybetmeyen Kürdler de bir taraftan Türk Ergenekonu’na bağlı JITEM gibi cinayet makinelerinin, diğer taraftan da Kürd Ergenekonu’na bağlı derin-PKK'nin baskılarıyla ya ketledildiler, ya da susturulup sindirilerek kendilerine olan güven duygularını kaybettiler. Ödenen bunca ağır faturaya karşın elde sadece bir diktatör (Öcalan) ve Kürdlerden toplanan servetle kurulup Öcalan’a zimmet edilen bir Aile Holdingi (PKK) varken, en başta söz verilen hedeflerin hiçbiri elde edilmemişken (ki bu hedeflerin en sonuncusu olan “Demokratik Cumhuriyet” bile ortada yok!) hala da şiddette ısrar etmek ve gelinen noktayı “zafer” olarak görmek körlüktür, hem şimdiye kadar hayatını kaybeden hem de yaşamakta olan Kürd Halkı’na ihanettir. Koyun sürüsü gibi ihanette bulunanların peşinden gitmek de ihanettir. Bugün Ocalan’ın “Aile Holdingi”nden beslenenler, Öcalan’ın sebep olduğu iflası “zafer” olarak göstermek icin “100 tane belediye kazandık, Newruz’da yüz binleri toplayabiliyoruz” diye insan aklıyla adeta alay ediyorlar. Feda edilen diğer değerleri bir kenara bırakıp sadece kaybettiğimiz 50 binden fazla Kürd gencini hesaba katarsak bile, hesabını yaptığımızda, kazanılan her belediyeye en az 500 can feda edilmiş! Bir belediye kazanmak için 500 tane kıymetli canı feda etmeye değer miydi? Kurulan özgür bir devletten bahsetmiyoruz (öyle olsaydı, “değerdi” denebilirdi), bir seçim sonra başka bir partiye geçme ihtimali olan bir belediyeden bahsediyoruz. Bir belediye kazanmak icin siz bir evladınızı kurban verir misiniz? Veya, bütün imkanlarını şiddeti körüklemek için kullanan Öcalan ve avanesine sorunuz; bir belediye kazanmak için ailesinden 50 bin değil, 500 değil, hatta 50 de değil, sadece 5 kişi bile feda etmek ister mi (hem hayatını veren 50 bin kişinin içinde soyadı Öcalan, Bayık, Karayılan vesaire olan kaç kişi var acaba)? Kendi aile fertlerini feda etmek istemezler ama Kürdlerin kendilerini feda etmesi icin cağrı üstüne cağrı yaparlar. En son, Karayılan da “Bu bahar çatışmalı olabilir” diyerek Öcalan’dan sonra Kürd gençlerini kendi şiddet bataklıklarına çekmeye çalışıyor (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=88579). Öcalan ve “Öcalan Holding”den beslenen Karayılan gibilerin şiddette ısrarlarının amacı bellidir: bir, emrinde oldukları “Derin Devlet”in emirlerini yerine getirmek, iki, şiddete olan ihtiyaçları. Tıpkı “Derin Devlet” gibi, derin-PKK’nin yakıtı da Kürdlerin kanı ve gözyaşlarıdır. Kürdlerin kanları ve gözyaşları olmadan bunların varlıklarını devam ettirebilmeleri mümkün değildir. Halkın, özellikle de Kürd Halkı’nın ise savaşa ve kargaşaya değil, barışa ve huzura ihtiyacı vardır. Şiddet, şimdiye kadar halkın derdine deva olamamış, bundan sonra olması da mümkün değildir. “Barışın başaramadığı, ancak şiddetin getirdiği kazanımlar” diyerek sıralayabileceğimiz kaç kazanım vardır mesela? Bugünü, şiddetin ve onun ürünleri olan JİTEM ve OHAL’in hakim olduğu dünlerle kıyasladığımızda, barışın ve huzurun onemini daha iyi kavramış oluruz. Bugünün eksiklikleri yok mu? Var, hem de çok. Anadilde eğitim başta olmak üzere birçok eksiklik var. Ayrıca, taş atan çocukların hapsedilmesi meselesini görmemezlikten gelemeyiz (kendileri karanlık mahzenlerinde saklanırken, savunmasız, masum, küçük çocuklara taş attırarak hapsedilmelerini sağlayan ve bunu da kirli mücadelesi için kullanmaktan çekinmeyen derin-PKK’nin bu çirkin icraatini de görmemezlikten gelemeyiz). Yer darlığından dolayı hepsini buraya yazmamın mümkün olmadığı başka meseleler de var şüphesiz, ama bu kötü örneklere rağmen geçmişe nazaran daha iyi bir durumdayız. Beyaz Toros araçlarına bindirilip götürülen ve bir daha da kendilerinden haber alınamayan onbinlerce masum ve mazlum insanın yürek yakan acılı hikayeleriyle doludur geçmişimiz. Gecmişte onbinlerce insanımızı “faili meçhul” süsü verdikleri cinayetlerle katleden “Sarı Levent”, Veli Küçük gibi apoletli cellatlar bugün tutuklanıp kodese tıkılıyorsa, darbe planları yapanlar suçüstü yakalanıyorsa (Diyarbakır Zindanı tecrübesi, askeri darbelerin en ağır balyozlarının biz Kürdlerin başına indiğinin delilidir), faili meçhul cinayetler neredeyse sıfırlanmışsa bunun yegane sebebi PKK’nin elindeki silahlar değil, sistemin demokratikleşmesi yolunda atılan adımlar ve yapılan düzenlemelerdir. Zaten içinde bulunduğumuz yeni dünyada eğitim, bilim ve teknoloji açısından geri olan toplumların elindeki silahlar gücü değil acziyeti ve yenilgiyi temsil eder; sömürgeciler tarafından ellerine tutuşturulan silahlarla birbirinin köklerini kuruturken bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürgecilere kaptıran başta Afrika olmak üzere diğer üçüncü dünya insanları buna delildir (ellerine silah tutuşturulan PKK’lilerin de maalesef bunlardan bir farkları yoktur). Demokratik Açılım’ı sihirli bir değnek olarak görmüyorum. Mevcut haliyle çok mükemmel olduğu da söylenemez. Fakat unutmayalım ki bu bir süreçtir. Şimdiye kadar az da olsa birçok iyileşmeler oldu. Dün bir hak aldık, bugün de birkaç tane daha fazla alıyoruz; yarın bu on olur, yüz olur, belki daha da fazla olur (gercekci olup “Kazan-Kazan” oynamalıyız, “hep ben kazanacağım” diyenler hiçbir şey elde edemezler, hep kaybetmeye mahkumdurlar). Demokratik Sistem’de ise hiçbir kaybımız olmaz, olsa olsa belki kârdan biraz kaybımız olabilir. Şiddetin hakim olduğu ortamda ise sadece güclüler ve onların içimizdeki kiralık tetikçileri kazanır; Kürd Halkı olarak gücümüz ise ortada (tehlikeli görevlerine rağmen tetikçiler aslında çok kazanmıyorlar, önlerine “kemik” babından birşeyler atılıyor, o kadar; aslında barış onların da faydasına ama iradesiz olduklarından bilmiyorlar). Şiddet şimdiye kadar bize kaybettirdiği gibi bundan sonra da kaybettirmeye devam edecektir. Şiddet propagandası yapanlar, akıllarıyla değil duygularıyla hareket ettiklerinden kâr ile zarar arasındaki farkı farkedemezler (bu da şiddet yönteminin aklı etkisizleştirme gücünü gösteriyor). Yukarıda örneğini verdiğim gibi, kaybettiğimiz 50 bin cana bedel kazanılan 100 belediye için neredeyse sevinçten dört köşeler, utanmasalar göbek atıp dans oynayacaklar; “bu kazanç değil, büyük bir kayıptır” diye sorgulayamıyorlar (ki şiddet olmadan da bu kadar, belki bundan daha fazla belediye kazanılabilirdi, en azından onbinlerce insanımız bugün hayatta olurdu)! Şiddet taraftarları, değil 25, 250 sene dahi şiddete devam etseler Kemalist Sistem’den çok da fazla bir kazanım koparamazlar. Bu da, Kemalist Sistem’e taviz vermenin farklı bir şeklidir. 20 Mart 2010