Selahattin Demirtaş Aynı Çağrıyı Abdullah Öcalan’a da Yapsın!
Eger Demirtaş (ve BDP) Kürdçe konusunda samimiyse, en kısa zamanda Öcalan’a da seslenerek “Sayın Öcalan, avukat görüşmelerinizi Kürdce yapınız, kitaplarınızı ve savunmalarınızı da Kürdçe yazınız. Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” demelidir.
BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, BDP'nin Ahmet Taner Kışlalı Salonu'da gerçekleştirilen 1. Olağanüstü Kongresi'nde yaptığı konuşmada, sanatçıların kendi anadillerinde sanat eserleri üretmeye ağırlık vermesi gerektiğini belirtirken Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül'e “Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” diye seslendi.
NTV’deki Canlı Gaste proğramına katılan Yılmaz Erdoğan, Demirtaş’in ifadeleri hakkında: “Siyasetin, sanat üzerinde ‘yapsınlar, etsinler’ deme yetkisi yok. Ne yapacağımızın hatırlatmasının gereği de yok. Ben iyi niyetten kuşku duymuyorum ama sanatçı kendi algısıyla iş yapar. Ayrıca, Kürtçe iş yapmak da artık normal bir şey. Böyle olmamalı... Benim konuyla ilgili bir reçetem yok. Niyet önemli, üzerimize düşeni yapma iradesi önemli. Bunun kongrelerdeki popülist çağrılarla çözülecek bir şey olduğunu düşünmüyorum” dedi (http://www.ntvmsnbc.com/id/25053743/).
Erdoğan, Demokratik Açılım’ın biraz yalpaladığı ve eski coşkusunu yitirdiği yorumuna verdiği cevabı şahsen çok önemli buluyorum: “Tüm hücrelere yayılan kanserojen etkisi olan bir konuda yalpalamalar olur. Aslında, 'bu niye oluyor?' düşüncesi olaya zarar verebilir. 25 sene süren sorunun pürüssüz çözümünü beklemek bence işi zora sokar. Daha sabırlı olmalıyız." Abdullah Öcalan’a yakin medya, Demokratik Açılım’a verdiği bu destekten dolayı Yılmaz Erdoğan’a karşı cok insafsiz bir propaganda baslatti (mesela: http://www.yuksekovahaber.com/haber/populist-olan-kim-yilmaz-25237.htm; http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=86487; http://www.bitlismedya.com/sdetay.asp?did=2510). Ergenekoncu Medya’nın desteğiyle (http://www.milliyet.com.tr/hakkarililer-den-yilmaz-erdogan-a-tepki/siyaset/sondakikaarsiv/06.02.2010/1195577/default.htm) insafsız propaganda acımasız linçe dönüştü (“Türk ve Kürd Ergenekonları dayanışması” dedikleri şey bu olsa gerek!).
“Yılmaz Erdoğan, AKP’nin Kürtler üzerindeki asimilasyon politikasının bir uygulayıcısıdır. Tayip Erdoğan’ın direktifleri doğrultusunda hareket eden beyaz Kürt’tür… Yılmaz’dan beklenmedik bir şeydi bu... Adam artık tam asimile olmuş. Geçen TRT6’ya çıktı 2 tane Kürtçe kelime konuşamadı zaten. Nasıl film çekecek ki” gibi saldırgan yorumlar Milliyet’te yer bulduğuna göre Apocu Medya’daki yorumlarin seviyesini varin siz düşününüz.
Öcalan’ın sistemin demokratikleşmesine kesinlikle karşı olduğunu, Demokratik Açılım’ı kapatmak için Derin Devlet tarafindan görevlendirildiğini uzun sureden beri yazip duruyorum (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/5191.html). Öcalan, şimdiye kadar beni yalancı çıkarmadı sağolsun, bundan sonra çıkaracağını da hiç sanmıyorum. Bir ara “demokrat maskesi” taktı, bir süre demokrasi istiyormuş gibi yaptı ama 27 Ocak 2010 tarihli Görüşme Notu’nda “Açılım yok, Açılım dedikleri safsatadır” diyerek gerçek yüzünü gösterdi (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=86148). Bu ifadelerle “Demokratik Açılım”a karşı çıkarak, CHP, MHP, Ergenekoncu Medya gibi sistemin demokratikleşmesine karşı direnene cepheye ait olduğunu resmen ilan eden Abdullah Öcalan’a bağlı medyanın, Demokratik Açılım’dan yana tavır takınan Yılmaz Erdoğan’a karşı başlattığı linç kampanyası bana fazla şaşırtıcı gelmiyor.
Öcalan’dan ilham alan, onun “tehditle sustur, korkutarak kendine bağla” yöntemini kullanan Apocu Medya’nın birkaç hedefi var gibi görünüyor. Birincisi, Yılmaz Erdoğan üzerinden Demokratik Açılım’ı hedef alıyor. İkincisi, Erdoğan üzerinden Demokratik Açılım’a destek veren Kürdlere, özellikle de tanınmış Kürdlere gözdağı veriyor. Fanatik Apocuların saldırgan yorumlarını bile haber olarak yayınlayarak “ayağınızı denk alınız; bugün eleştiriye hedef olduğunuz gibi yarın da kör bir kurşuna hedef olabilirsiniz!” mesajı veriyor adeta. Ergenekoncu Medya’daki haberlerden etkilenerek Hrant Dink’i katleden Ogun Samast tiynetindeki bir PKK sempatizani da Yılmaz Erdoğan veya başka birisine bir zarar verirse, bunun tek sorumlusu Apocu Medya olacaktır.
Abdullah Öcalan Avukat Görüşmelerini Kürdçe Yapsın!
Tekrar Demirtaş’ın çağrısına dönersek… Bu çağrı Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül’ün isimleri zikredilmeden bütün sanatçılara yapılsaydı çok haklı ve yerinde bir çağrı olurdu. Fakat, Demirtaş’ı makul biri olarak görmeme rağmen Demokratik Açılım’a olumlu bakan bu iki sanatçıdan ismen bahsetmesinde şahsen iyi niyet göremiyorum. Konuşma metnini o mu yazdı, başkası mı; niyeti neydi, bilemiyorum ama bu çağrıdan sonra Apocu Medya’nın Yılmaz Erdoğan’a karşı başlattığı linç kampanyası bu iyi olmayan niyeti açığa vuruyor.
Sözkonusu konuşmasında, öğretmenlerden, öğretim görevlilerinden, esnaf ve tüccarlardan da her yerde anadillerini kullanmalarını isteyen Demirtaş, aynı çağrıyı, tüm avukat görüşmelerini Türkçe yapan, bütün eserlerini Türkçe yazan Abdullah Öcalan’a da yapacak mı, yapmak ister mi? Eger Demirtaş (ve BDP) Kürdçe konusunda samimiyse, en kısa zamanda Öcalan’a da seslenerek “Sayın Öcalan, avukat görüşmelerinizi Kürdce yapınız, kitaplarınızı ve savunmalarınızı da Kürdçe yazınız. Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” demelidir.
Diyebilir mi? Hic sanmıyorum. Seslenmek, hatta mırıldanmak şöyle dursun, böyle bir girişimi akıllarından geçirmekten bile korkarlar (buyursunlar, beni mahçup etmelerinden en çok ben memnun kalırım!). Apoist Sistem’de kutsallaştırılan Öcalan’a bu tarz bir çağrıda bulunabilmek için ya “hain, işbirlikçi, ajan” gibi damgaları yiyip zelil bir şekilde aşağılanarak dışlanmayı veya hunharca öldürülmeyi göze almak gerekir. Bu gerçek, mevcut demokratik sistemin bile (bütün eksikliğine ve hatasına rağmen), totaliter ve otoriter bir yapıya sahip olan Apoist Sistem’den kat be kat üstün olduğunu göstermeye yetiyor. BDP, mevcut sistemi daha da demokratikleştirmeyi hedefleyen Demokratik Açılım’ı eleştireceğine, emrinde olduğu bu totaliter sistemi adam etmeye baksın. Cesaretleri varsa tabii!.
Birileri çıkıp “Abdullah Öcalan’ın yazdıkları kitaplar konusunda haklısın belki ama İmralı Hapishanesi’nde Kürdce konusmak yasak; avukat görüşmelerinin Kürdçe yapılması gerçekçi değil” gibi bir itirazda bulunabilirler. Tamam, Öcalan sadece kitaplarını Kürdçe yazsın, ona da razıyız. İmralı’da Kürdce’nin yasak oldugu bilgisi ise doğru değildir.
Yanılmıyorsam, Haziran 2009 Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı hakkında Tüzüğün 88. Maddesinde yapılan değişiklikle tutuklular yakınlarıyla Kürdçe konuşabiliyor. Bu düzenlemeden sonra Öcalan’ın, Eylül 2009’da kız kardeşi Fatma Öcalan’la Kürdçe konuştuğu biliniyor. Abdullah Öcalan da, 13 Ocak 2010 tarihli Görüşme Notu’nda yasağın olmadığını doğruluyor: “Kısa bir süre öncesine kadar burada Kürtçe konuşma yasağı vardı. Fakat bu yasak yönetmelikle kaldırıldı ancak biz henüz Kürtçe konuşmayı hiç denemedik. İzin verip vermeyeceklerini bilmiyoruz. Denersek izin verilip verilmeyeceği ortaya çıkar” (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=85380).
BDP Kürdçe konusunda samimiyse, Abdullah Öcalan’in bu konuda mutlaka öncülük yapmasını sağlamalıdır çünkü Öcalan’ın Kürdler üzerindeki ağırlığı Erdoğan ve Kırmızıgül’ün ağırlığından çok daha büyüktür. Öcalan’ın, BDP’nin çağrısına olumlu karşılık verip vermeyeceğini; renkli televizyon için hapishane yönetimine başvurduğu gibi Kürdçe konuşma ve yazma konusunda da gerekli girişimlerde bulunup bulunmayacağını; reddedilmesi durumunda (yasak kalktığına göre öyle bir ihtimal görmüyorum) birkaç santimetrekarelik alan için verdiği kahramanca (!) mücadeleyi Kürdce konusunda da verip vermeyeceğini doğrusu çok merak ediyorum. Bir merak daha… Son 11 yılda Öcalan’ın Kürdçe konusunda İmralı’da gerçekleştirdiği herhangi bir eyleminin olup olmadığını, bu konuda idareden herhangi bir istekte bulunup bulunmadıgını da merak ediyorum.
Herkesi şahit tutarak BDP ve Öcalan’a sesleniyorum… Hep Kürdlere eylem yaptırdınız, herşeyi onlardan beklediniz. Bütün Kürdlerin gözü ve kulağı sizde; sizden eylem bekliyorlar! Kürdçe konusundaki samimiyetinizi Kürdlere, Türklere ve bütün insanlığa gösteriniz, göstermelisiniz! Eylemin başlangıç tarihini siz belirleyiniz. 31 Şubat hariç bütün tarihlere razıyız! Mesela, Öcalan'ın uluslararası komplo (!) ile yakalanış tarihi olan 15 Şubat (hemen şuracıkta!), doğum günü olan 4 Nisan, Suriye'den çıkmak zorunda kaldığı 9 Ekim ve PKK'nin kuruluş tarihi olan 27 Kasım olabilir. Hatta, Öcalan’ın Mustafa Kemal’e olan engin muhabbetini göz önünde tutarak 19 Mayıs veya 10 Kasım tarihlerini de tercih edebilirsiniz. Top sizde…
8 Şubat 2010



Yorumlar (18 gönderildi):
Eğer gerçekten kendi dilinize sahip çıkıyorsanız Güney Kürdistandaki Kürdçe yasağına da karşı çıkın.
Federal Kürdistan Bölgesi'nde Kürtçeye yasak!
Selehattin Üniversitesi İletişim Bölümü'nde okuyan 20 öğrenciye sınav sorularını Latin harfleri ile yazdıkları gerekçesiyle sıfır verildi. Uygulamanın siyasi olduğunu belirten öğrenciler, Rektörlük ile görüşerek sorunun çözülmesini isteyecek.
Türkiye ve Maxmur'dan Selehattin Üniversitesi İletişim Bölümünde okuyan 20 öğrenciye, sınav sorularına Latin alfabesi ile cevap verdikleri gerekçesiyle sıfır verildi. İlk defa böyle bir uygulama ile karşılaştıklarını belirten öğrenciler, uygulamayla 500'ye yakın öğrencinin mağdur olduğunu söyledi. Karara tepki gösteren öğrencilerden Abıt Kar, sadece Kürtçe Latince yazılmasına karşı çıkıldığına dikkat çekerek, 'Latince harfler ile yazılan İngilizceyi kabul ediyorlar. Farsça ve Arapçayı dahi kabul ediyorlar ancak Latince Kürtçe yazılmasını kabul etmiyorlar' diye konuştu. Türkiye'den göç etmelerinin nedenlerinden birinin de anadilleri ile okuyamamaları olduğuna vurgu yapan Kar, 'Ancak burada da aynı uygulama ile karşılaşıyoruz. Üniversitede 300'ye yakın Maxmurlu yine Türkiye'den gelen 150 öğrenci var. Bu sorunu bu öğrencilerin hepsi yaşıyor' dedi.
Maxmurlu öğrencilerden Zozan Benek de, 12 yıl Latin alfabesi ile okuduklarını söyleyerek, 'İlk defa böyle bir sorunla karşılaştık. Kimi öğretmenler bizim bu durumumuzu bildiği için hiçbir sorun çıkarmayarak yardımcı oluyor. Ancak bazı öğretmenler de bu şekilde sınavlarımızı kabul etmeyerek sıfır veriyor' diye konuştu. Leyla Tarhan adlı öğrenci de bu sorunun sadece Türkiye'de yaşandığını sandıklarını belirterek, 'Buraya özgür Kürdistan diyorlar ancak biz Kürtçe yazamıyoruz. Bu nasıl özgürlüktür?' dedi. Şiyar Kara adlı öğrenci de, 3 yıldır üniversitede okuduğunu belirterek, bugüne kadar böyle bir sorunla karşılaşmadıklarını söyleyerek, bugün böyle bir uygulamayla karşılaşmalarının düşündürücü olduğunu söyledi. Öğrenciler kendilerine yönelik bu haksızlığın giderilmesi için Rektörlük ile görüşeceklerini belirtti.
MAZLUM ÖZDEMİR
HEWLER (DİHA)
Ülkesinde yaşayan bütün renklerin,aynı hak ve özgürlüklere sahip olunması gerekliliğini savunan yazarların bir kısmı taraftır, Ülkede ki iktidar gücünün kendi ideolojisi doğrulutusunda ki kişi veya kurumların elinde olmasını isteyen yazarlar ise yandaştır.
Siyaset tüketicilerinin taraf ya da yandaş olup olmadığını birbirinden ayırmamız, ilk bakışta bu kadar basit bir çözümlemedir. Yandaşlığa teşvik eden kalemlerin durumları ise biraz daha farklıdır.
O kalemlerin sahip olduğu 'makamlar', taraf olmaktan çıkıp; körü körüne savunmaya, eleştirmeye, destek olmaya da sürekli kendi pencerelerinden bakmaya zorlar insanı.
Mesela bir gazetenin tarihsel gelişimi ve hedef kitlesi kadar başındaki kişinin rengi de sütunların şeklini, içeriğini ya da haber görselini derinden etkiler. Sadece gazetenin genel yayın yönetmeni ile de sınırlı değildir bu durum... Kurum içerisindeki en alt birime yön veren sözcüklerin sahipleri bile, haberi görmezden gelme, önem verme, farklı yaklaşım gibi temel öğeler üzerinde etkilidir.
Bu döngü, o sığ sutünda 'çizgili kelimelerin' esiri olan kalemleri de derinden etkiler. Yazamazlar, asıl dertlerini anlatamazlar, kıvranırlar, tebrik edemezler, eleştiremezler, düşündüklerini sınırlamak zorunda kalırlar. İşte basındaki yandaşlık da budur.
Bir sitenin (Yada gezetenin) başında farklı bir renk olabilir. Yazarların tamamı da zıt kutuplar da ya da paralel kenarlarda buluşmuş olabilir. Bu durum çok daha ağır bir sorumluluk yükler aslında o makama. Daha titiz olmak gerekir, daha disiplin ve daha hassas.
Şükrü Gülmüş'e bilincli saldırı travmasını yeni atlatan 'bir kesim' olarak, Nasname yazarlarını ve özellikle internet sitesini daha bir inceler, yazılanları daha bir özenle okur, tahrikleri daha bir anlar, özümser olduk. Nasname internet sitesinde haberlerin değer fizibilitesi ya iyi yapılamıyor ya da yapılmak istenmiyor.
Şayet o gün Ahmet Türk'e suikast haberi ortaya çıkmışsa,internet sayfası için günün en önemli haberidir. O haberin üstüne, PKK'nin erganakonla bağlantısını belgeleyen bir haber çıkmışsa,odur sayfanın üzerine çıkacak olan... Ya da Selahttin Demirtaşın çağrısını ''popilist'' bulan Yılmaz Erdoğan'a tepki gösteren onbinlerce Kürd'ü görmezden gelip!Selahattin Demirtaş aynı çağrıyı Abdullah Öcalana'da yapsın diye veremezsiniz. Siz haberi verirsiniz, kararı değerlendirmesi tüketiciye düşer... Üretenin, hassas konularda tüketici olmaya hakkı yoktur. 'Bu kadar basit aslında, bu işin bilen herkesin bildiği.'
Sayfa bireyselleştiği anda tehlike de başlıyor demektir. İşte bu bireyselleşme,Selahattin Demirtaş ile Yılmaz Erdoğan'ı birbirine kırdırmaya, karşılaştırmaya kadar götürür insanı. Kendini unutturur insana; Kürd halkı için canını veren gerilla'yı sorgulattırır, AKP'nin adını dahi koymaya korktuğu ''Açılım''ını anlattırır insana... Öcalan Erganakon işbirliğini sorgulattırır; Erdoğan,Çiler,Demirel,bilumum genarelerin kim olduğunu unutturur. Öcalan ve tayfasının günah kecisinin gerilla olduğunu söylettirir insana, Halkı için canını veren gerillayı öldürenleri unutturur.
Renklerin sorgusuz bireyselleşmesi "Gerilla yine asker öldürdü" dedirtir insana, Gerilla'yı öldüren askerleri saklatır akılda. "Arada sırada Hizibullahın da hataları oldu" dedirtir insana, adını yazamadığımız hicibullacıların domuz bağlı cinayatlerini şaşırtır. 'Gülen resmin aksine ağlatır', acınası bir çıkmaza sürükler insanı...
Bu bireyselleşmenin yanı sıra İsrail başbakan'ına ''Van münit!''çeken Erdoğan'ın yaptıklarını "İsrail'in Filistin halkına zülümü dile geldi " mantığı ile hareket eden ve "Ne güzel işte Filistinlilerin mezalmini dile getiren bir başbakınımız var" diyen 'yandaşlar' Polisin jop'u ve postaları altın da ezilen Kürd kadınları,Kollu kırılan Kürd çocukları,yaşlarından büyük cezalara çarpıtılan Taş attan Kürd çocukları,seçilmiş Kürd belediye başkan'ı siyasetcileri kelepceleyenlerin Kürdistan ve Kürd halkı üzerinde yarattığı havayı görmezden gelmek için, hukuk delisi olurlar.
Gerilla'yı yada kahraman Kürd genclerini anlatmak ya da takdir etmek zorunda değildir farklı renkler... Saygı ve anlayışla karşılanabilecek bir durum olmasının yanı sıra karşıt görüşlü biri olarak ben ilk önce kendi halkım içinde yaşananları merak ederim. Önce 'sorulamayan' soruları kendi halkım için sorarım. Öcalan'ı sorarım, Öcalanın ergenakon bağlantılarını araştırır, neden önlemler alınamadığını sorgularım. PKK ve Kürdistan özgürlük mücadelesinin ette kemiğe bürünmesine öncülük eden Diyarbakır zindan direnişcilerinin örgütten ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamaları düşünür, "acaba neden" sorusunu sorarım kendime... Zindan direnişcileri ile örgüt arasında yaşananları irdelerim; taraflı tarafsız halkımın birbirlerine olan yaklaşımlarını sorgularım...
Önce kendimden başlarım sorgulamaya, eleştirmeye ya da sorulmayanları sormaya, yazılmayanları yazmaya... Aklımdakilerin cevaplarını bulurum, ondan sonra farklı bir arayışa girer, Selahattin Demirtaş'ın çağrısını popilist bulan (Sen kim oluyorsunda bize akıl veriyorsun) tavrını takınan Yılmaz Erdoğan'ın Başbakanın çağrısını emir tellaki etmesini eleştiren onbinlerce Kürdün politikasını eleştirir ve 'sorulamayanları' sorarım. Ama en son...
Taraf olmaya varım, farklı renkleri alkışlamaya, takdir etmeye, Erdoğan'ı ilah ilan etmeye ve Halkı için can alan can veren Hamas'ı görünce duygulanmaya... Ama yandaş değilim, en önemlisi düşüncelerim kör değil ve bir avuç sığ beyin tarafından da alkışlanma gereksinimim yok!
Sîlaven germ...
Gene bazi saf insanlar saniyor ki BDP(Biz Dahawdocuyuz Partisinin) Kurdce diye bir dertleri var!
Yahu adamlar bunu kullaniyor!Oyle olmasa niye tek kelime Kurdce bilmeyen E$ba$kaniye Gultan $imdiye kadar tek kelime Kurdce ogrenmesin?Selahattin niye Kurdçe konu$muyor?
Amaclari uzum yemek degil (Kurdce degil), bagci dogmek (sanatcilar uzerinden siyasi rant toplamak!)
Yilmaz`i, Muhsin`i benzerlerini cok sevdigimden degil ama Allah var bu ki$iler kalksa Selo`ya dese ki:
-Hele Selo, once sen buyur,Kurdce konu$, E$ba$kaniyen konu$sun!Bilmiyor musunuz peki bugune kadar niye ogrenmediniz?Avrupali olup Kurd sorununa ilgi duyanlar 2-3 sene icinde Kurdce ogreniyorlar peki siz niye ogrenmiyorsunuz?"
çakma Kurdler!Sizleri tanimadigimizi saniyorsunuz oyle mi?Rantci dombekler!
Siz ancak Kurdlekten gecinirsiniz!
Bedel de odememi$siniz!Sizin gibiler her yerde cok var,Dere çukur takimi!AKP`yi bahane edip her$eye çelme takarsiniz oyle mi?Siz ne kadar zekisiniz yaw?
Sizin Awdo pa$aniz niye Kurdce konu$muyor?Awdila niye Kurdce yazmiyor!
Kendini a$agi mi hissediyor yoksa Kurdce a$agi tabanin i$i mi?Ewdo ne kadar akillidir yaw!
Acaba bugun ilkokullarda Kurdce egitim verilse sizi BDP`li milletvekillerinizin kac tanesi Kurd Ilkokullarina cocugunu yazdirir!
Yalancinin......., .........,........?
...Awdo niye bal cigner gibi Turkce konu$uyor?
Amaciniz $u Selo:Yilmaz Kurdce film yapsin,kur$unlara hedef olsun,BDP`de bunun rantini toplasin,oyunuz artsin,mideniz dolsun!
Evet amaciniz bu.Tipki diger gercek Kurd yurtseverleri icin kurdugunuz tezgahlar,tuzaklar gibi...
Ama yanildiniz:Cin $i$eden çikti.Birakin sizin siyasi oyuncaginiz olmayi , sizi siyasi oyuncak haline getirecek gerçek Kurdler ortaya cikacak.
Bakalim kim Aslan kim fare!Siz kiminle a$ik atiyorsunuz, goreceksiniz!
Kim kaçin kurrasidir gorecegiz !
Sayin Mazlum Ozdemir,
Selehattin Üniversitesi İletişim Fakultesin'de okuyan Kurt ogrencilerin yazili sinavlarinda Latin Alfabesi kullanmalarindan dolayi yasadiklari sorunlarlara dair yazinizi uzulerek okuduk. Biz Ingiltere Kurt Arastirmalari ve Ogrenci Organisasyonu (KSSO) olarak bu haksiz, temelsiz ve belki’de keyfi durumu acil olarak Kurdistan’daki ve burada Kurt hukumeti’nin temsilcileriyle gorusmek istiyoruz. Bu konu’da bize daha fazla bilgi verebilir misiniz? Selehattin Üniversitesi İletişim Fakultesin'de okuyan ogrencilerle nasil gorusebiliriz? Lutfen vereceginiz bilgileri direk olarak ksso’nun emailine gonderin. Emailimiz: mc@ksso.org.uk web sayfasi www.ksso.org.uk KSSO’nun uyesi olan bir ogretim gorevlisi arkadasimiz, Selehattin Üniversiteside ders vermekte ve bu konu’da her hangi bir bilgiye sahip olmadigini belirti. Eger ogrenciler bizimle irtibata gecebilirlerse, bu sorunu acil olarak hem universite bazinda hem de hukumetin egitim bakanligi yetkilileriyle gorusebiliriz.
KSSO
Guney Kurdistan hakkinda Apocu Medya'da cikan haberlere $upheyle bakarim. Guney Kurdistan'i gozden du$urmek icin, itibarini zedelemek icin Turk Genelkurmay'i kadar tehlikeli goruyorum Apocu zihniyeti.
Bundan epey bir muddet once "El Kaide Guney Kurdistan'a yerle$ti" gibi bir asparagas haber imza atmi$lardi. Adeta bir yerlere "Gelin Guney Kurdistan'i bombalayin" mesaji veriyordu.
Selahattin Demirtaş'in, BDP'nin 1. Olağanüstü Kongresi'nde Erdogan ve Kirmizigul'e hitaben yaptığı “Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” cagrisinin uzerinden 4 haftadan fazla sure gecti.
Yukaridaki yazida "Eger Demirtaş (ve BDP) Kürdçe konusunda samimiyse, en kısa zamanda Öcalan’a da seslenerek 'Sayın Öcalan, avukat görüşmelerinizi Kürdce yapınız, kitaplarınızı ve savunmalarınızı da Kürdçe yazınız. Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur' demelidir" gibi bir tavsiyede bulundum.
Ardindan da su ilavede bulundum "BDP Kürdçe konusunda samimiyse, Abdullah Öcalan’in bu konuda mutlaka öncülük yapmasını sağlamalıdır çünkü Öcalan’ın Kürdler üzerindeki ağırlığı Erdoğan ve Kırmızıgül’ün ağırlığından çok daha büyüktür. Öcalan’ın, BDP’nin çağrısına olumlu karşılık verip vermeyeceğini; renkli televizyon için hapishane yönetimine başvurduğu gibi Kürdçe konuşma ve yazma konusunda da gerekli girişimlerde bulunup bulunmayacağını; reddedilmesi durumunda (yasak kalktığına göre öyle bir ihtimal görmüyorum) birkaç santimetrekarelik alan için verdiği kahramanca (!) mücadeleyi Kürdce konusunda da verip vermeyeceğini doğrusu çok merak ediyorum. Bir merak daha… Son 11 yılda Öcalan’ın Kürdçe konusunda İmralı’da gerçekleştirdiği herhangi bir eyleminin olup olmadığını, bu konuda idareden herhangi bir istekte bulunup bulunmadıgını da merak ediyorum."
Aradan yakla$ik 5 Avukat Goru$mesi oldu, hicbirinde Kurdce ile ilgili bir cumle dahi gecmedi. Ya BDP Ocalan'a boyle bir cagri yapmaktan cekindi (o zaman Erdogan ve Kirmizigul'u hedef secmesindeki amac neydi?) veya Abdullah Ocalan Kurdce bilmedigi icin Avukat gorusmelerini Turkce yapiyor. Bildigim kadariyla biraz Kurdce biliyor, bu durumda Kurdce'ye ehemmiyet vermiyor demektir.
Cagrimi yeniliyorum: BDP, ciddiyse Ocalan'a "Avukat Gorusmelerini Kurdce yap, kitaplarini Kurdce yaz!" cagrisi yapmalidir.
Bu vesile ile, ayni cagriyi yapan Ibrahim Guclu Agabey'imin "Öncelikle S. Demirtaş, BDP, Kürt Siyaset Sınıfı Kürtçe Siyaset Yapmalı…" ba$likli yazisini da burada bilginize sunmak istiyorum (http://www.rizgari.com/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=2016):
****
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin 1. Olağanüstü Kongresi, kısa bir süre önce gerçekleşti. Bu kongrede, BDP Eş-başkanı olan Selahattin Demirtaş, Kürt orijinli sanatkârlar, yazarlar, tiyatrocular, müzisyenler için bir açıklama yaptı Sanatkârların kendi ana dillerinden sanat eserlerini üretmelerini belirtti. Bu açıklamada özellikle de Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül’ün ismini vererek, “Anadilinizin bu şekilde göz göre-göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” dedi.
Nasname’nin yazarı, yazılarını zaman-zaman zevkle okuduğum, belli bir derinliği sahip ve entelektüel yapısı olan değerli Cevdet AKBAY, Selahattin Demirtaş’ın bu önerisine karşı bir öneri ve talepte bulundu. Dedi ki, “eğer Demirtaş (ve BDP) Kürdçe konusunda samimiyse, en kısa zamanda Öcalan’a da seslenerek ‘Sayın Öcalan, avukat görüşmelerinizi Kürdçe yapınız, kitaplarınızı ve savunmalarınızı da Kürdçe yazınız. Anadilinizin bu şekilde göz göre- göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur’ demelidir.”
Cevdet Akbay’ın bu önerisi cevap bulmadı. Selahattin Demirtaş ve BDP, “Öcalan’a Kürtçe konuş ve Kürtçe yaz” çağrısı yapmadı. Öcalan da, durumda vazife çıkarma ustası olmasına rağmen, ilgili soruna ilişkin olarak “durumdan vazife çıkararak” bunu yapmadı ve son avukat görüşmesini de Türkçe yaptı.
*****
Selahattin Demirtaş’ın bu açıklamasına karşılık, Mahsun Kırmızı Gül’ün cevabı “ne şiş yansın, ne kebap” cinsinden oldu. Yılmaz Erdoğan ise NTV’deki Canlı Gaste programında, “Siyasetin, sanat üzerinde ‘yapsınlar, etsinler’ deme yetkisi yok. Ne yapacağımızın hatırlatmasının gereği de yok. Ben iyi niyetten kuşku duymuyorum ama sanatçı kendi algısıyla iş yapar. Ayrıca, Kürtçe iş yapmak da artık normal bir şey. Böyle olmamalı... Benim konuyla ilgili bir reçetem yok. Niyet önemli, üzerimize düşeni yapma iradesi önemli. Bunun kongrelerdeki popülist çağrılarla çözülecek bir şey olduğunu düşünmüyorum” diye açıklama yaptı.
Yılmaz Erdoğan’ın açıklaması, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri bağlamında üzerinde durmaya değer bir açıklama. Ama bunun yanında, Erdoğan’ın bu açıklaması, Kürtçenin geliştirilmesi ve hatta meşrulaşmasına ilişkin her Kürde düşen görev ve zorunlu sorumluluktan uzak, bir kaçışı ifade etmektedir. Erdoğan’ın cevabı, Kürtçe konusunda ikirciksiz olmalıydı. En azından, “bundan böyle Kürtçe sanatımı icra etmeye gayret edeceğim” demeliydi. Ama demedi.
Üzerinde durmak istediğim asıl konu, Erdoğan’ın açıklaması değil. Asıl sorun. Cevdet Akbay kardeşimin hem açıklamasına katıldığımı ifade etmek ve hem de onun talebini bütün Kürt liderlerini içine alacak bir konumda ifadelendirilmesinin doğru olacağını dile getirmek; ötesine geçmektir.
“Sorunun ötesine”, ya da “öncesine” bakalım.
Devletin: Kürtleri iç tehlike sayması, Kürt dili ve diğer ulusal değerleri karşısındaki sömürgeci siyaseti/Kürt Ayaklanmaları…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan kısa bir süre sonra, üniter, Türk ulusal, otoriter, faşist parametreler çerçevesinde kendisini güçlendirmek ve yapılandırmak için, Kürt ulusunun varlığını ret etti. Kürtlerin olmadığını, Kürtlerin Türk olduğunu devletin resmi idelojisi ve tezi haline getirdi. Kürt ulusal topluluğu da büyük bir topluluk olduğu için, tezlerle yok sayılamayacağı için, aynı zamanda Kürtler, fiziki olarak yok edilmesi gereken bir “iç ve bölgesel tehlike” olarak belirlendi.
Bu iç tehlikenin fiziki olarak yok edilmesi ve ortadan kalkması, her Kürt Ulusal Direnme Hareketlerinden sonra, katliamlarla yapıldı. Kürtlerin Türkleşmesi için, Kürt ulusal değerlerinin ve en başta da Kürt dilinin yok edilmesi gerekirdi. Çünkü, bir ulusu ulus yapan büyük değerleri vardır. Bu değerler, ulusun üzerinde yaşadığı toprak, ulusun istikrarlı tarihi, ulusu gelişmesine yol açan ve tanımlayan kültürü, ulusun anlaşmasını sağlayan dilidir.
Dil, ulusal değerlerin başında gelen bir değerdir. Bir ulusun dilinin yok edilmesi, onun yok olmasını sağlayan en belirleyici unsurudur. İnsanlık tarihinde dillerini kaybeden topluluklar, aynı zamanda ülkelerini ve diğer değer yargılarını da kolaylıkla kaybetmişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, Kürtlerin ulusal değerlerini ortadan kaldırmak için, Kürt dilini yok etmek ilkesiyle bütün mekanizmalarını harekete geçirdi. Öncelikle Kürtçenin bir dil olmadığını ileri sürdü, sonra da Kürt dilini küçümsedi. Bununla da yetinmeyerek, konuşulmasını yasakladı. Gün geldi, Kürtlerin şehirlerin sokaklarında Kürtçe konuşmalarına karşılık, büyük para cezaları kesti. Onunla da yetinmedi, binlerce Kürt, Kürtçe konuştuğu için tutuklandı, işkence gördü, büyük cezalara çarptırıldı.
Günümüzde de, Kürtçe televizyonlara ve radyolara rağmen, bu temel siyaset devam etmektedir.
Kürt ulusal direnmeleri ve ayaklanmaları, bir yanda Kürt ulusunun özgürlüğü ve bağımsızlığı içindi, diğer yanda da Kürt ulusal değerlerinin ve öncelikle de Kürt dilinin korunması içindi. Bu direnmelerin, ayaklanmaların ne kadar ağır bedellerinin olduğu ortadadır.
Genel olarak Kürt siyaset sınıfının ve PKK-Öcalan’ın Kürt Dili konusundaki tutumu…
1960 yılından sonra, Kürdistan’da, Kürt ulusal değerleri ve Kürt dili konusunda bilinçli bir kırılma yaşandı. Bu kırılma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan sonra Kürt ulusal değerlerine karşı yürüttüğü siyasetin önemli ölçü de, Kürt aydınları ve siyaset sınıfı düzleminde başarı sağlamasıydı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt ulusal değerlerini ve Kürt dilini yok etmek için yürüttüğü mekanizmalardan biri, Türk dili, Türk kültürü, diğer Türk ulusal değerleriyle Kürtleri kendi okullarında, resmi ideolojisi olan Kemalizm’le eğitmekti. Bu eğitim, 1960 yılından sonra Kürt halkı içinde yeni bir okumuş ve siyaset sınıfının oluşmasına yol açtı. Bu yeni okumuş ve siyaset sınıfı, Kürde dair, Kürt ve Kürdistani siyaset yapma yerine, Türklerle entegre olmuş siyaset yolunu seçti. Kürt egemenleri, DP ile başlayan süreçle, Kürtleri hiçbir şekilde kabul etmeyen bir siyaset yolunu çizdi. Solcu okumuş ve siyaset sınıfı ise, TİP’le birlikte entegral bir siyaset yürüttü, Kürtlerin varlığını ve değerlini kabul etmekle birlikte; Kürt ulusal değerlerine ve Kürt diline öncelikli değer veren, Kürtçe ile siyaset yapan ve ilişkilerini Kürtçe sürdüren bir okumuş ve siyaset sınıfı olmadı.
Bu okumuş sınıfının, Kürt ulusal değerlerine, Kürt diline önem veren unsurları, kesimleri, eğilimleri de milliyetçi olarak tanımlayıp damgalandı ve tehlikeli bir statü olarak tayin edildi.
1969’lardan sonra, siyaset ve örgütlenme alanında bir ayrışma, bir kırılma, bir kopuş yaşanmasına rağmen; Kürt ulusal değerlerini önemseme ve Kürt dili ile siyaset yapma konusunda büyük bir farklılaşma olmadı. Kürt siyasi sınıfı, ana eğilim olarak, solcu-kozmopolik enternasyonal değerleri benimsediğinden, sosyalist ideolojiyi ön plana çıkarak, Kürt ulusal değerlerini ve Kürt dilini küçümseyen bir siyasi sınıf oldu.
Ama Kürt siyasi sınıfı içindeki bu ana eğilim, siyasetin örgütlenme, ideolojik versiyonlar, stratejik ve armançsal kabullerin farklılaşmasından sonra, ayrışma sürecine girdi. Yeni dönem Kürt ulusal hareketi ve örgütlenmesi için de Kürt ulusal değerlerine, Kürt diline değer veren ve önemseyen; bu değerlerle siyaset yapan kesimler ve örgütlenmeler oldu.
Bu durumda tümden sınıfta kalan, Kürt ulusal değerlerini ve Kürt dilini küçümseyen, siyaseti Türkçe ile yapmayı, devlet kurmayı Türkçe ile yapacağını ve Türkçe ile devlet yöneteceğini ileri süren en açık örgütlenme PKK örgütlenmesi ve lider Abdullah Öcalan’dı. Öcalan bu tutum ve yaklaşımını, 1990 yıllarında da, Türkiye ile görünürde “hiçbir alakasının olmadığı”, Suriye’de yaşadığı dönemde bile Türk basınına ve basın mensuplarına açıkça ifade etti. Kendisinin Kürtçeden ve Kürtlükten ziyade Türklüğe ve Türkçeye yakın olduğu; başka bire ifadeyle Türk ulusal değerlerini daha çok önemsediğini açıkça dile getirmekteydi.
Öcalan’ın bu tutumu, Türkiye’ye getirildiği zaman da, “Türklerin yeğeni olduğuna” dönüştü.
Kamu alanında Kürtçeyi kullanmak, siyasi Partiler ve seçim yasasındaki Kürt dili ile siyaset yapma yasağı...
Bulunduğumuz aşamada, Kürtler, Kürt ulusal sorunu, Kürdistan, “Kürt ve Demokratik Açılım” ve benzeri konularda tartışmalar yapılmasına; Kürtçe televizyonun yürürlükte olmasına rağmen kamu alanında Kürtçenin kamusal kullanılması yasaktır.
Kürtçe eğitim ve öğretim söz konusu değil.
Devlet dairelerinde ve mahkemelerde Kürtçe konuşmak yasak.
Kürtçe ile siyaset, Siyasal Partiler ve Seçim yasası ile yasaklanmış durumda. Seçim ve Siyasi Partiler Yasasında, Kürtçe propaganda yürütmek, siyasi partilerin program ve tüzükleri olan temel belgeleri, diğer parti belgelerini Kürtçe tanzim etmek yasak ve cezai müeyyideye tabi. Bundan dolayı, ceza alan onlarca “Kürt Siyasetçi” var. Ben de, HAK-PAR’daki çalışmalarımdaki Kürtçe konuşmalarımdan dolayı üç ceza almış durumdayım. Bu cezalarım, Yargıtay aşamasında.
S. Demirtaş, BDP ve Kürt siyasi sınıfı Kürtçe siyaset yapmalı…
Devletin, Kürtlerin tüm ulusal değerlerine ve Kürtçeye yönelik ırkçı sömürgeci siyasetini teşhir etmek ve ortadan kaldırmak; Siyasi partiler ve Seçim Yasasındaki yasağı delmek; Kürtçeyi eğitim ve öğretim dili yapmak ve Kürtçeyi kamu alanlarında kullanabilir hale getirmek için, her Kürdün, en başta da Kürt siyasetçilerinin, Kürt yazarları ve sanatkârlarının Kürtçe ile çalışmalarını yürütmeleri ve işlerini Kürtçe icra etmeleri gerekir.
Bu nedenle Cevdet Akbay’ın önerisini genişleterek diyorum ki, Kürt siyasi sınıfı başkalarına akıl vermeden önce, kendilerine akıl vermeliler, kendi akıllarını başlarına devşirmeliler. Özelde de öncelikle Selahattin Demirtaş, BDP olmak üzere Kürt siyasi sınıfı Kürtçe siyaset yapmalıdır.
Amed, 17. 02. 2010
İbrahim GÜÇLÜ
ibrahimguclu21@gmail.com
DİLSİZ TOPLUM ONURSUZ TOPLUMDUR
"En önemli şey kültür ve dildir, bir halkın onurudur dil ve kültür. Kültürü ve dili alırsanız onursuz bir insan topluluğu kalacaktır. Hatta bu konuda hiç unutmam. O zamanlar çok küçüktüm. Anneme ağır yöneliyordum. Sen kendi çocuğunla kendi dilini konuşmuyorsun, kendi kültürünü öğretmiyorsun diye çıkışıyordum. Hiç unutmam; çardağın altındaydım. Anneme tavuk ve civcivlerini göstererek, 'görüyorsun' demiştim 'tavuk bile yavrularıyla kendi diliyle iletişime giriyor onları kendi diliyle çağırıyor. Sen beni niye bir tavuk kadar bile koruyamıyorsun!' demiştim. O dönemler okula giderken Türkçe bilmiyordum, bu konuda oldukça zorlanıyordum. Görüyorsunuz o yaşlarda bile bir çelişkimiz vardı. Ve ilk isyanımız, başkaldırımız böyle oluyordu. Tabi sonra bu isyanı geliştirip, derinleştirip günümüze kadar getirdik."
(http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=94075).
Cagrimiz (tam olmasa da) nihayet i$e yaradi... Yukaridaki yaziyi, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş'in Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül'e yaptigi “Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur” cagrisi uzerine kaleme almi$, "Selahattin Demirtaş Aynı Çağrıyı Abdullah Öcalan’a da Yapsın!" diye ba$liktan seslenmi$tim.
Tabi, Ocalanci Sistem'de Ocalan'a degil cagrida bulunmak, en ufak bir tavsiyede bile bulunmak "ihanet"le e$deger oldugu icin BDP'nin e$ba$kani da haliyle boyle bir cagri yapma cesaretinde bulunamadi/bulunamami$tir.
Cagri Ocalan'in kulagina nasil gitti bilmiyorum, buyuk ihtimalle me$hur radyosundan okumu$tur!! normalde radyo dinlenir ama onunkisi "sihirli radyo"!! Muhim degil, onemli olan gitmesi ve onun da eksik olmakla birlikte bir tepki vermesi. Ocalan'i, eksik de olsa, attigi bu adimdan dolayi tebrik ediyorum!
Ocalan'in 21 Temmuz 2010 tarihli olagan Basin Toplantisi'ndaki ifadelerini oldugu gibi aktariyorum: "Benim düşüncelerim, görüşlerim Azadiya Welat'ta Kürtçe olarak yayınlanıyordur sanırım. Görüşlerimin Kürtçe yayınlanması önemlidir. Hatta görüşlerimin Kürtçe yayınlanması, her tarafa gitmesi önemlidir. Kürtçe yayınlanması, herkese ulaşması ve herkesin okuması, anlaması demektir. Savunmalarımın da Kürtçeye çevrilmesini rica ediyorum."
Ocalan'da bir geli$me goruyorum, sevindirici bir geli$me. Ama eksik. Evvela, Imrali'daki "Olagan Basin Toplantisi"ni Kurdce yapmalidir, Imrali'da "Kurdce yasagi" yok. Boyle yaparsa pe$inden giden olsun gitmeyen olsun bircok Kurde ornek olur.
Sevgili Ocalan, biliyorum Nasname'yi de "sihirli radyo"nuzdan okuyorsunuz, yarim adim attiniz, kaydettiginiz bu geli$me icin sizi tebrik ederim, o adimi tamamlayiniz. Bundan sonra Imrali'daki goru$melerinizi Kurdce yapiniz.
Leyla Hanim'a bir sual: Onderliginiz hangi dilde ogretmenlik yapacak acaba? Turkce mi, Kurdce mi? Verecegi ilk ders ne olacak, Kemalizm mi?
Ocalan'in gercekten Imrali'daki rahati, guvenligi birakip tatli canini tehlikeye atacagina inaniyor mu Leyla Hanim? Imrali'da gunun 24 saati birkac doktor gozetiminde, burnu aksa hemen doktor yaninda (mendil kullanma zahmetine bile katlanmiyor hazret), sivri sinek isirsa, doktar yaninda hemen. 1000 ki$iye yakin bir ordu tarafindan korunuyor. Di$arida onu kim koruyacak? "Iradesini ona teslim eden milyonlar var" diyecekler mutlaka. Problem de orada ya, iradesiz milyonlar onu nasil koruyacaklar? Ikinci problem, "iradesizler ordusu" onu korusalar bile, Ocalan onlara guvenir mi? M. Kemal'in son yillarini okusunlar, bir zamanlar fotografcisi ile halkin arasinda, daglarda, kirlarda gezen M. Kemal, Cankaya'ya ciktiktan sonra halktan korkmaya ba$lami$, halkin arasina cikamaz olmu$. Ocalan da o hesap. Halktan korkuyor, Imrali'dan bir adim bile di$ari atmaz, a-ta-maz o! Buraya yaziyorum, tarihe not du$mek icin.
"BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, BDP'nin Ahmet Taner Kışlalı Salonu'da gerçekleştirilen 1. Olağanüstü Kongresi'nde yaptığı konuşmada, sanatçıların kendi anadillerinde sanat eserleri üretmeye ağırlık vermesi gerektiğini belirtirken Yılmaz Erdoğan ve Mahsun Kırmızıgül'e 'Anadilinizin bu şekilde göz göre göre erimesine seyirci kalmamalısınız. Bu asimilasyon sürecini durdurmanın başka yolu yoktur' diye seslendi."
Hakkari Universitesi, 25-30 Mayis 2011 tarihleri arasinda Uluslararasi Kurdoloji Konferansi'na ev sahipligi yapti (http://www.kurdolojikonferansi.com). Anadilimizin goz gore gore erozyona ugramasinin onune konan setlerden biri olan bu konferansa kimler kar$i cikti, kimler protesto etti dersiniz? Buyuk ihtimalle "MHP'li irkcilar, ulusalci Kemalistler" diyeceksiniz. $imdiye kadar hep onlar "Kurdler Turktur, Kurdce diye bir dil yoktur" diyorlardi.
Kurd ve Kurdce kar$iti ulusalcilar rahatsiz olmu$lardir muhakkak, ama Hakkari Universitesi onunde toplanip bu konferansi protesto ettiklerini duymadim. Protestoyu PKK/BDP, yanda$ ve uzantilari organize etti.
Dun Yilmaz Erdogan ve Mahsun Kirmizigul'e "dilinize sahip cikin" derken samimiyetsiz buldugum BDP, bu son protestosuyle samimiyetsizligini ispatladi. Dertleri cozum degil, cozum gelse kendileri cozulecek, farkindalar. Sorun ne kadar devam ederse onlar icin kardir.
BDP/PKK sempatizanlarinin tuttugu “Size yumurta (Hêk) atacaktık, ama bir hêk bile etmezsiniz” pankartı, Kemalist Kurdler ile "yumurtaci" Ulusalci Kemalistler arasindaki benzerligi gostermeye yetiyor.
Varsin PKK/BDP'liler hek atsin, siz dogru bildiginiz yoldan donmeyin. Bu anlamli konferansi duzenleyen Hakkari Universitesi'ni ve konferansa katki saglayan herkesi gonulden tebrik ediyorum.
Sizlerin hiç başka marifetiniz işiniz yokmu?
Akşam sabah Apo ile uğraşıyorsunuz.
Neden Akp ile uğraşmazsınız.
Apo Irkçı Dindci Akp den dahamı tehlikeli?
Diyelimki Apo Kürdçe bilmiyor ne olmuş yani bir eksiklikmi?
Bir liderin illede halkının dilini bilmesi şartmı olmazsa olmazımı?
Bu sitede,yabancı Kominist devrimci liderleri kendilerine önder esin kaynağı yapanlar yokmu?
O halde Sizlerde Kürd değilsiniz.
Kürd olsaydınız Kürd aydın ve ilim adamlarımızı referans olarak kabul eder yabnacıların eylem ve söylemlerini kabul etmezdiniz.
Apo kürd halkına mal olmuş, sadakatı sevgisi tescillenmiş, sevenlerinin yüzde 99'u Kürd olan bir liderdir.
Sizler sevsenizde sevmesenizde Kürd halkı onun izinden bir adım dahi sapma gösteriyormu?
Önder bugün istese Türkiyede savaş çıkar ortalık kan gölüne döner.
Ama onun engin görüşü siyashi dehası insanlık sevgisi buna müsade etmez etmiyorda.
Önderin hedefi gayesi bellidir.Hedefi olmayanlar,herkese iftira çamur atıp karalamadan başka bir meziyeti olamayanların onun adını dahi ağızlarına almaları çok çirkin ve abestir.
Yapacağınız bir eylem varsa Akp aleyhine çaılışınız bir işe yaradığınız yok bari Kürd halkının içinde bir virüs gibi kemiren Akp yi hedef tutunuz.
Yorum yaz