Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: İmralı’ya Sahip Çıkan Yok… İtalya’ya Verelim Gitsin! İmralı’ya Sahip Çıkan Yok… İtalya’ya Verelim Gitsin! ================================================================================ Cevdet Akbay on 10 Jan, 2010 01:36:00 . . -----------------------------------xxx------------------------------ İmralı’ya Sahip Çıkan Yok… İtalya’ya Verelim Gitsin! “İmrali Hapishanesi’nin yönetimi kimde?” sorusunu uzun süreden beri ısrarla gündemde tutmaya çalışıyorum. En son, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Yargıtay’a uzunca bir yazı göndererek aynı soruyu onlara da sordum (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/5219.html adresindeki yazının son yarısı). E-mail adresinin (bedk@basbakanlik.gov.tr) doluluğundan dolayı(!) mesajı Başbakanlık’a bir türlü ulaştıramadım (Başbakanlık’ın bu birimi ya çok meşgul ya da çok hantal anlaşılan!). Bilgi Edinme Kanunu’na göre normalde 15 günde cevap verilmesi gerekirken aradan aylar gecmesine ragmen Yargıtay’dan herhangi bir cevap alamadım. İlk cevap Cumhurbaşkanlığı Bilgi Edinme’den (cbykb03@tccb.gov.tr; cbsrvexc1.tccb.gov.tr [212.174.172.72]): “4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında elektronik posta ile ilettiğiniz, bölücü terör örgütünün elebaşı ve terörle mücadele konularında yönelttiğiniz soruların cevaplanması talebini içeren ilgi dilekçeniz alınmıştır. Talebinizin 4982 sayılı Kanunun kapsamına girmediği değerlendirilmektedir. Bilginizi rica ederim.” İkinci cevap Adalet Bakanlığı Bilgi Edinme’den (ab40427@adalet.gov.tr; sender1.adalet.gov.tr [212.175.130.27]): “4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde cevaplandırılmasını istediğiniz hususlarla ilgili 13.12.2009 tarihli başvurunuz incelenmiştir.” “İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda terör suçlarından hükümlü olarak bulunan Abdullah ÖCALAN, Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik terör eylemlerinden dolayı yargılandığı mahkemece 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125 inci maddesi gereğince idam cezasına mahkûm olmuş, yasal değişiklikler sonucu bu cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürülmüş olup, bu cezası ölünceye kadar infaz edilecektir.” “Hükümlünün cezası, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 25 inci maddesine uygun olarak infaz edilmektedir. Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmeliğin ilgili maddeleri uyarınca ziyaretçileri ve avukatları ile görüş yapmaktadır. Adı geçenin, ziyaretçileri veya avukatları aracılığı ile dışarıya veya terör örgütüne mesaj göndermemesi konusunda gerekli güvenlik tedbirleri alınmaktadır. Bilgilerinize rica ederim.” Üçüncü cevap Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Edinme’den (beb@tsk.tr; esmail.tsk.mil.tr [193.110.208.138]): “Müracaatınızın cezaevi ile ilgili kısmı için Adalet Bakanlığına başvurmanızın uygun olacağı değerlendirilmektedir. Ayrıca müracaatınızdaki diğer hususlar; ‘4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun 27’nci maddesi ve ‘2004/7189 Karar Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik’in 18’inci maddesinin son fıkrası ve 38’inci maddeleri uyarınca bilgi edinme hakkı kapsamı dışında kaldığından cevap verilmesi mümkün olmamaktadır.” Kurumlarüstü oluşu münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı’nın gönderdiği cevabı fazla garipsemiyorum ama Genelkurmay Başkanlığı ve Adalet Bakanligi’ndan gelen cevaplarin sordugum soruya “cevap” vermedikleri asikardir. Ne Genelkurmay “Hayır, İmralı Cezaevi bizim kontrolümüzde değil” diyor, ne de Adalet Bakanligi “Evet, İmralı Cezaevi bizim kontrolumuzdedir” diyor! Öcalan Medyasi’nin “İmrali NATO’nun kontrolunde” (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=64403) iddiasindan yola çıkarak aynı soruyu NATO’ya da sordum. Cevap gönderirlerse sizlerle paylasacağim ama şuan İmralı ortada kalmış durumda; kimse sahip çıkmıyor. Hazır Abdullah Öcalan’ı köşe yazarı olarak İtalya’ya transfer ederken İmralı’yı da İtalya’ya mı versek! Aslında Öcalan’ın ODATV’ye transferini bekliyordum; neden anlaşamadılar acaba? Bu konuda, “derin ODA”dakilerin bizi bilgilendirmesini bekliyoruz. Ortada ciddi bir durum var: Abdullah Öcalan İmralı Adası’ndan mesajlar veriyor, PKK’yi yönetiyor, savaşı kızıştırıyor vs… Bunlar bilinen ve zaman zaman yazılan şeyler. Pek fazla üzerinde durulmayan konu, Öcalan’ın bunu nasıl yaptığıdır. Suriye’de can güvenliği olmadığı için Türkiye’ye teslim olurken (yakalanmış gibi yapılması, derin-TSK Öcalan ve bir-iki yabancı ülke arasındaki plan gereğiydi) daha uçaktayken “Ne görev verilirse yaparım” diyen (mahkemede de aynı şeyi tekrarlayan), bir fiske dahi yemeden örgütünün bütün gizli sırlarını devlete vererek itirafçı olan korkak birisi, İmralı Hapishanesi’ni kontrol eden kuruma/güce kafa tutması kesinlikli mümkün değildir. Bu durum ya İmralı’dan sorumlu olan kurumun ihmalkarlığından/acizliğinden ya da Öcalan’la olan işbirliğinden (Öcalan’i kullanmasından), yani ihanetinden, kaynaklanır… Her iki durumda da ortada büyük bir suc var; sucun büyüklüğünden dolayı Adalet Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı ortaya çıkıp “İmralı’dan ben sorumluyum!” demeye cesaret edemiyor, topu birbirine atıp oyalayarak unutturma taktiği uyguluyorlar. Israrla “İmralı kimin kontrolunde?” sorusunu tekrarlamam birçok insanı, özellikle İmralı’yı hem kontrol edip hem de kontrol ettiğini gizleyen (işlenen suçtan dolayı) kurumdaki kişileri çok rahatsız ediyor. Aslında benden rahatsız olmalarına gerek yok çünkü bu ve buna benzer sorulari ilk soran ben değilim; ben, unutturulmaya çalışılan bu soruları, önemlerine binaen gündemde tutmaya çalışıyorum sadece. Bu konuyu en çok merak edenlerden biri Fehmi Koru diğeri de Emin Çölaşan’dır. Fehmi Koru’nun (Taha Kıvanç ismiyle) yazdığı 21 Mayıs 2005 tarih ve “Çok soru, az cevap...” başlıklı yazısı aynı sorularla birlikte ilginç ip uçları içeriyor (http://yenisafak.com.tr/arsiv/2005/MAYIS/21/tkivanc.html): “Herkesin merak ettiğini sandığım ‘Öcalan örgütünü avukatları aracılığıyla İmralı’dan nasıl yönetiyor’ ve ‘Bu rezalete kimler, niçin göz yumuyor?’ sorularını, Çölaşan, ‘devletin bu konuda en üst düzeyde yetkililerinden’ dediği birine sormuş. Aldığı cevabı aktardı önceki gün: ‘Biz daha önce bu adama göz yumduk ve kendisini kullandık. Çünkü ölümden korkuyordu. Son derece evhamlı ve korkak biri. Bizim telkin ve teşviklerimizle İmralı’da devletten yana mesajlar veriyordu. Örneğin sınırlarımız içerisindeki PKK’lıları bir süre Kuzey Irak’a çektirdi. Fakat olaylar öylesine gelişti ki, adam kontrolden çıktı. Palazlandı, moral kazandı. Mesajlarını özgürce verebildiğini anlayınca yön değiştirdi.’” “Münafıklık ne haddime, bu açıklamayı olduğu gibi ‘doğru’ kabul ediyorum. Ancak yine de aklıma bir şey takılıyor: Öcalan hâlâ İmralı’da ve orada kalmaya devam edecek; vaktiyle kendisiyle ‘kullanma’ ilişkisi kuranlarla teması bitmiş değil yani... ‘Mesajlarını özgürce verebilmesi’ kendisini kullananların bilgisi dışında niye olsun ki? Acaba bu kez de farklı bir amaçla mı kullanılıyor Öcalan? Bu konuda soru çok, cevap azdır; her zaman öyle olmayacak ama...” Fehmi Koru, Çölaşan’ın anlattığı hikayaye şüpheyle bakıyor, birilerinin Öcalan’ı kullanmaya devam ettiğini ima ediyor (Koru’nun bahsettigi Çölaşan’in 19 Mayıs 2005 tarih ve “Acı gerçek” başlıklı yazısı http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=320460 adresinde okunabilir). Bana göre “ölümden son derece korkan, çok evhamli ve korkak biri”nin, yani Öcalan’ın, sonradan cesaretlenip patronlarına diklenmesi mümkün değildir. Çölaşan, üstdüzey askeri yetkilinin ifadeleriyle dezenformasyon yapıyor (o sıralar Öcalan ile ilgilenen hemen hemen bütün askerlerin şimdi Ergenekon ile ilişkisi tesbit edildiğine göre, bu dezenformasyonu yapan asker de büyük ihtimalle Ergenekoncudur). Çölaşan’in, Öcalan’in İmralı’dan disariya mesaj vermesi ile ilgili yazdığı yazıları taradım. Konumuzla ilgili yazilarin ilgili bölümlerini aktararak Çölaşan’ın Genelkurmay’daki cuntacilar hesabina nasıl dezenformasyon yaptığını göstermeye çalışacağım. 1 Temmuz 1999 tarih ve “Ne yapmalı!” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-88872) “Apo duruşmalarda barıştan yana olduğunu hep vurguladı. Eğer hayatı bağışlanırsa barış için çaba harcayacağını söyleyip durdu. Hatta ‘Bu konuda PKK'ya sözüm geçer’ gibi laflar da etti. Şimdi önünde bir fırsat var. Ya da bu fırsat ona verilmeli. İmralı'dan bir çağrı yapsın ve örgütün silah bırakmasını sağlasın” ifadeleriyle Öcalan’in İmralı’dan konuşmasını teşfik ediyor (İmralı’daki yargilamaya gazeteci olarak katilanlar arasinda Çölaşan da vardi). 15 Temmuz 1999 tarih ve “Neyin affı?” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-91197) “Yaşamını İmralı'da sürdürmekte olan Apo'nun avukatları, onun adına çok ilginç açıklamalar yapıyor. İmralı dönüşünde söyledikleri sözler dün basında yer aldı” ve 3 Mart 1999’daki “Apo ziyaretçileri” başlıklı yazısındaki (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-66118) “Acaba Apo işkence gördü mü? Görmediği kanısındayım. Niye yapılsın ki!.. Daha enselendiği anda bülbül gibi ötmeye ve Türk milletine övgüler düzmeye başlayan bir teröristin nesine işkence yapacaksınız!” ifadelerinden, Çölaşan’in, Öcalan’in avukatlari aracılığıyla İmralı’dan mesajlar vermesinden fazla rahatsızlık duymadığı anlaşılıyor. 14 Ocak 2000 tarih ve “Ne olacak?” başlıklı yazısındaki (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-125952) “Adam İmralı adasında sanki bir idam mahkûmu değil, oraya tatil yapmaya gitmiş bir vatandaş! Her gün ötüyor ve yumurtladığı laflar da avukatları tarafından bütün dünyaya medya aracılığı ile yayılıyor (…) Siz Avrupa'yı da bırakın bir yana, dünyanın herhangi bir cezaevinde idama mahkûm olmuş, ama her gün demeçler veren, mesajlar gönderen birini gördünüz mü, duydunuz mu? Böyle bir kepazeliğe dünyanın hiçbir ülkesinde izin verilmez (...) Neyse, eğer bu devlet devletse, Apo'nun ötmesine artık bir son vermelidir. Eğer avukatları bu durumu kötüye kullanıyorsa, onlara da engel olmalıdır. Bunlar avukat mıdır, yoksa katilin açıklamalarını bütün dünyaya iletmekle yükümlü basın sözcüsü müdür? Ortada devletin bir aczi mi var, yoksa buna bilerek mi göz yumuluyor?” ifadeleriyle Öcalan’in disariya mesaj vermesinden rahatsiz duymaya basladigini belli ettirmeye çalışiyor ama sorumlu olarak hükümeti veya Genelkurmay’ı adres göstermiyor. 19 Ocak 2000 tarih ve “Ötmeye devam!” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-127132) şunları yazıyor: “Apo İmralı'dan ötmeye devam ediyor. On binlerce insanın kanına giren bu adam her gün avukatları aracılığı ile siyasal mesajlar vermeyi sürdürüyor. Burada defalarca yazdım. Bu bir rezalettir. (…) Bu adamın İmralı'dan böyle özgürce ötüp örgütünü yönetmesine izin vermek, bizim devletin aczini gösteriyor. Başbakan (Ecevit) bile ‘Orasını siyaset kürsüsü olarak kullanamaz’ derken, adam şakır şakır konuşup sinir bozmaya devam ediyor. Kafamda kuşkular var. Bu adamı acaba bizim devlet mi öttürüyor? Buna özellikle mi izin veriliyor? Ama öyle olsaydı Ecevit o sözleri söyler miydi? Ya da bunun söylemediği sözleri avukatları mı söylemiş gibi gösteriyor?” “İstanbul Barosu eski başkanı Turgut Kazan, avukatların bu yaptığının suç olduğunu, baroların derhal soruşturma açması gerektiğini söyledi. Barolar ne yapıyor? Türkiye bu kadar aciz bir ülke mi? Bugün PKK açıkça İmralı'dan yönetiliyor. Bir hükümlüye ve avukatlarına böylesine haklar dünyanın hangi ülkesinde, hangi cezaevinde verilmiştir? Bunlar avukat mıdır, katilin siyasi kuryesi midir? Sabancı'nın katil zanlısı Fehriye Erdal'ın Belçika cezaevinden sesi çıkıyor mu? Çakıcı Fransa cezaevinden konuşabildi mi? Bizim cezaevlerimizde kime bu olanak sağlanmıştır? Ayıptır yahu! İnsafa gelin de, milletin sinirini daha fazla bozmayın. Ya da, devlet bizimle oyun oynuyorsa, işin içinde gizli hesaplar varsa, bunu bilelim.” Goruldugu gibi, bu yazida da Öcalan’in İmralı’dan PKK’yi yonetmesinden dolayi Emin Çölaşan’in kaleminden ne hukumete ne de Genelkurmay’a yoneltilen bir suclama var (hatta Basbakan Ecevit’in masum oldugunu ima eden ifadeleri var; bununla, saniyorum, hukumetin bu konuda yetkisiz/aciz oldugunu, asil sorumlunun baskasi oldugunu ima ediyor, ama bildigini sandigim sorumlulari da bile bile aciga vurmuyor). 18 Agustos 2000 tarih ve “Ahmet Bey’e Apo ovguleri” başlıklı (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-175947) yazida zamanin Cumhurbaskani Ahmet N. Sezer’in PKK yayinlari tarafindan ovulmesini elestiriyor. İmralı konusunda da şunları yazıyor: “Bir parantez açayım. Bu Apo İmralı'dan nasıl ötüyor? Buna kimler nasıl izin veriyor?” Yaziyi “PKK, Türkiye'nin cumhurbaşkanını öve öve bitiremiyor, göklere çıkarıyor! Birileri çıkıp yukarıda somut olarak belgelediğim şu hadiseyi bana bir anlatsın. Lütfen, istirham ediyorum... Çünkü ben anlamıyorum!” ifadeleriyle Öcalan’in İmralı’dan konusmasindan dolayi imali olarak Sezer’i sucluyor (yani, Öcalan’i, elestirdigi kisi ve kurumlara karsi kullaniyor; bundan sonra birçok ornegini görecegiz). 30 Mayıs 2002 tarih ve “İdam ve Kürtçe” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=75228) şunları yazıyor: “İmralı'da tek başına, uysal bir kuzu gibi oturan ve gerektiğinde devlet tarafından kullanılan bu kişiliksiz ve korkak adamın dirisi, ülkemize çok daha yararlıdır.” 15 Haziran 2002 tarih ve “İdam” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=78603) su ifadelere yer veriyor: “Bu adam bir korkak, bir zavallı (…) Enselendikten sonra İmralı'da bülbül gibi öttü. Örgütle, kendisi ve yakın çevresiyle ilgili ne kadar bilgi varsa, güvenlik güçlerine iletti. Hangi ülkelerden ve kimlerden nasıl yardım gördüklerini, paraların yerini bir bir anlattı. Yargılama aşamasında ötüşünü sürdürdü. Şimdi İmralı'da kuzu gibi yatıyor. Bildiği her şeyi devlet görevlilerine anlatmayı sürdürüyor.” 4 Agustos 2002 tarih ve “AB gerçekleri” başlıklı yazısında da (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=89103) Abdullah Öcalan’in İmralı’da yaşamasınin Türkiye'nin çıkarına oldugunu, 1 Aralik 2002 tarih ve “Teror bitti OHAL bitti” başlıklı bu yazısında ise (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=112832) Öcalan İmralı'da, “bülbül gibi ötmeye, bildiği her şeyi devlet görevlilerine anlatmaya devam” ettigini yazıyor. Kisaca, Öcalan’in devlet (bunu “asker” olarak okuyabiliriz) tarafindan kullanildiginin farkinda ve bu durumdan memnun gorunuyor Çölaşan. 15 Kasim 2003 tarih ve “İtalyan yası” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=183657) su ifadeleri, Çölaşan’in, Öcalan’in PKK’yi İmralı’dan yonetmesinden fazla rahatsizlik duymadigini anliyoruz: “Bu terör örgütünün elebaşısı günün birinde Suriye'yi terk etmek zorunda kalınca İtalya'ya sığındı. Orada güzelce ağırlandı. Yunanistan, Rusya, Kenya macerasından sonra Türkiye'ye getirildi, bülbül gibi ötüp bütün bildiklerini anlattı. Artık İmralı'da sakin bir yaşam sürüyor.” 31 Ekim 2004 tarih ve “Komutanlar da yakınıyor!” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=269110), şunları yazıyor: “29 Ekim gecesi verilen Çankaya resepsiyonunda komutanlar ilginç mesajlar verdi (...) (Kara Kuvvetleri Komutanı) Orgeneral Büyükanıt bu konuda daha çarpıcı birkaç cümle söylüyor: ‘PKK’nın elebaşı Öcalan, İmralı’da görüştüğü avukatları aracılığıyla örgütünü yönetmeyi sürdürüyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir terör örgütünün lideri hapiste iken örgütünü bu kadar kolay idare edemez. Bunun dünyada başka bir örneği yok. İmralı’da, Şam’da olduğundan daha rahat hareket ediyor.’ Çok doğru. O sırada Büyükanıt’ın yanında bulunan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri de bu sözleri doğruluyor ve şöyle diyor: ‘Şam’da iken bile örgütünü bu kadar rahat yönetemiyordu.’ (…) Bu aşamada benim aklıma vatandaş kimliğimle bir soru geliyor: ‘Sayın paşalarım, kusura bakmayın ama İmralı Adası kimin yönetim ve denetiminde? Sizin mi, sokaktaki vatandaş olan bizlerin mi? Madem bu yakınmaları açıkça dile getiriyorsunuz, o halde niçin önlem almıyorsunuz?’” Buradaki ifadelerden, Çölaşan’in, İmralı’nin Adalet Bakanligi’nin degil, Genelkurmay’in denetiminde oldugunu bildigini gosteriyor. Aklindaki sorulari pasalara sormaya cesaret edebildi mi? Edemediyse, bu yazidan sonra kendisine herhangi bir cevap ulaştırildi mi? Bilemiyoruz. Çölaşan’in, İmralı’nin Genelkurmay’in sorumlulugunda oldugu bilgisini aciga vurdugu icin “kulagi cekilmis” midir? Bu konu uzerinde bir daha durmadigindan, “kulaginin cekildigi”ni tahmin edebiliriz. 16 Subat 2005 tarih ve “Aramızda 6 yıl” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=296887) şunları yazdi: “Teror örgütünün başı bundan tam 6 yıl önce, yakalandıktan hemen sonra Türkiye’ye getirildi. Bu süreden beri İmralı Adası’ndaki ‘seçkin’ konuğumuz! (…) Sık sık avukatlarıyla görüşüyor. Her seferinde avukatları aracılığı ile dışarıya mesaj gönderiyor (…) Avukatlar gelmeden önce devlet görevlileri kendisine, ziyaret sırasında ‘dışarıya vermesi gereken mesajları’ anlatıyor. O da kendinden bir şeyler katıp aynen tekrar ediyor.” Bu yazida, Çölaşan’in, İmralı’da islerin nasil yurudugünu, konusmalarin nasil hazirlandigini çok iyi bildigini gosteriyor. Fakat, Öcalan’in ne konusmasi gerektigini dikte eden devlet görevlilerinin “apoletli” oldugu bilgisini ise büyük bir maharetle sakladigi dikkatten kacmiyor. 8 Mayıs 2005 tarih ve “PKK’yı İmralı’dan yönetiyor” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=317727) şunları yazdi: “Abdullah Öcalan, İmralı tatilinde! (…) PKK İmralı’dan yönetiliyor, avukatları kuryelik yapıyor, devlet uyuyor. Böyle özgür bir hükümlü Türkiye’de ve dünyada yok. Türk devleti bu rezalete AB korkusu nedeniyle göz yumuyor (…) Adam sanki terörist değil, hükümlü değil, avukat görüşmesinde adeta basın toplantısı yapıyor! (…) Türkiye’de on binlerce hükümlü var. Öcalan’a sağlanan bu olanakların binde biri bile hangisine verilmiş? Adam cezaevinden terör örgütü yönetiyor. Avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde hukuk, savunma ile ilgili bir tek sözcük yok. Direktiflerini avukatları aracılığıyla veriyor, örgütünü İmralı’dan yönlendiriyor. Bunlar avukat mı, kurye mi, örgüt elemanı mı? Bizim yetkililer ise bu kepazeliği seyrediyor, göz yumuyor. Niçin? (…) Kimdir bu uygulamanın sorumluları, kim?” 31 Ekim 2004 tarihli yazısından, bu uygulamanin sorumlularini bildigi halde dili bir türlü “Genelkurmay’daki cuntacilar” demeye varmiyor Çölaşan’in… 18 Agustos 2000 tarihli yazısında Çölaşan, İmralı’dan disariya mesaj yollama durumdan dolayi zamanin Cumhurbaskani A. Necdet Sezer’i hedef aldigi gibi burada da ustu ortulu olarak AK Parti Hukumeti’ni hedefe koymaya basladigini görebiliriz. Çölaşan. 8 Mayıs 2005 tarihli yazısında Öcalan’in “Radyodan dinledim. Hilmi Özkök’ün güvenlik anlayışı devleti uçuruma götürür” ifadesini de aktariyor. Ergenekon Davasi’ndan, darbe planlarina karsi ciktigi icin Ozkok’un istisnasiz bütün kuvvet komutanlarinin baskisi altinda oldugunu ogrendik. 2005 tarihli “Gorusme notlari”ndaki bu ifadelerden, Öcalan’in da darbeci kuvvet komutanlarina destek verdigini goruyoruz. 2004’te, yillardan beri surmekte olan ateskes kararini derin avukati Mahmut Sakar’a bozdurarak darbe hazirligi yapan apoletlilere destek cikmisti Öcalan. 2007’de de destek cikmisti; simdi de Demokratiklesme Süreci’ni baltalamak icin görev basinda. 18 Mayıs 2005 tarih ve “İmralı açıklamaları!” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=320230) şunları yazıyor: “İmralı’da ipler tamamen onun (Öcalan’in) elinde. Örgütünü ve ülkemizdeki Kürtçülük hareketini oradan, avukatları aracılığı ile yönetip yönlendiriyor. Hem de hiç çekinmeden, müdahale görmeden! (…) Bundan sonra vereceğimiz şehitlerin, İmralı’dan yönlendirilen PKK’nın dökeceği kanların sorumlusu tümüyle bizi yönetenlerdir. Hesabı onlardan soralım.” 19 Mayıs 2005 tarih ve “Acı gerçek” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=320460) Fehmi Koru’nun yazısında gecen ifadelere ek olarak su ifadelere yer veriyor Çölaşan: “Öcalan’ın İmralı’dan verdiği gazla, Güneydoğu’da her gün şehitler veriyoruz. Sıra vali konaklarının basılmasına geldi!... Ve net sonuç: Bu konuda ne yapılması gerektiği, hükümet tarafından bilinmiyor. Ya da biliniyor ama AB korkusundan sessiz kalınıyor. Her ikisinin utancı da Türkiye Cumhuriyeti’ne ait!” Bu iki yazısından anladigim kadariyla Çölaşan sorumlu olarak “bizi yönetenler”i gosteriyor ama acik bir adres vermiyor. 21 Temmuz 2005 tarih ve “Gireceksek girelim!..” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=336311) şunları yazdi: “Biz bu adamların Kuzey Irak’tan Türkiye’ye geçişlerini niçin önleyemiyoruz? Terörist geçiyor, mayınlar, silahlar, bombalar geçiyor. Biz neredeyiz? Sınırlarımızı niçin koruyamıyoruz? Abdullah Öcalan aylar boyunca İmralı’da yaptığı ‘avukat görüşmelerinde’ örgütüne taktik verdi, emirlerini bildirdi (…) Bu konuyu burada somut örnekler ve belgelerle defalarca yazdım. Ne hükümetten, ne de Genelkurmay’dan ses geldi!” Bu yazida, İmralı’dan sorumlu oldugundan emin oldugu Genelkurmay’in yanina hukumeti de yerlestiriyor… Ayrica, Avrupa Birligi’ne giristen rahatsiz oldugunu da belli ettiriyor (8 Eylul 2005 tarihli yazısında bunu daha acik goruyoruz). 8 Eylul 2005 tarih ve “Önce ger sonra ağlaş” başlıklı yazida (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=348268) şunları yazdi: “Öcalan, özellikle son iki yıldan bu yana örgütünü İmralı’dan yönetiyordu. Orada her hafta avukatlarıyla görüşüyor, emir ve direktiflerini onlar aracılığı ile örgütüne duyuruyordu. Niçin böyle oluyordu? Hiçbir hükümlüye sağlanmayan bir ayrıcalık nasıl oluyordu da Öcalan’a sağlanıyordu?.. Çünkü AB öyle istiyordu.” Çölaşan, “Öcalan, özellikle son iki yıldan bu yana örgütünü İmralı’dan yönetiyordu” ifadesiyle bu konuda dikkatleri ve suclamalari AK Parti Hukumeti’ne cevirmeye çalışiyor. Oysa Çölaşan, Öcalan’in PKK’yi İmralı’dan yonettigini, AK Parti Hukumeti kurulmadan çok once, ta 1999’lardan beri biliyor (yukarida verdigim yazilarina bakilabilir). Numune olsun diye 19 Ocak 2000 tarih ve “Ötmeye devam!” başlıklı yazısındaki “Bu adamın İmralı'dan böyle özgürce ötüp örgütünü yönetmesine izin vermek, bizim devletin aczini gösteriyor” ifadesini verebiliriz. Apoletli patronlarinin suclarini ortbas etmek icin kendisini yalanlamaktan bile cekinmeyen bir “embedded yazar”la karsi karsiyayiz. Çölaşan bu… 12 Eylul darbesinden sonra iskencehaneleri gezip “iskence miskence yok, hucreler çok rahat” gibi raporlar yazarak darbecilerin iskencelerini ortbas etmekten utanmayan birisinden bahsediyoruz! “Embedded yazar”dan alinti yapmaya devam edelim… 14 Kasim 2006 tarih ve “İmralı rezaleti” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=5432122) şunları yazıyor: “Adam hükümlü. Fakat avukatları sürekli yanında! Öcalan konuşuyor, avukatları not alıyor ve bunlar ertesi günden başlayarak PKK gazetesinde tefrika halinde yayınlanıyor. Adam oradan örgütüne taktik veriyor. Devlete aba altından sopa gösteriyor. Terör örgütünün propaganda çarkı olanca hızıyla çalışıyor. Demek ki Türk devleti, bu çarkı durduramıyor! Niçin? Çünkü adamın arkasında AB var ve hükümet AB’den korkuyor. Ne yazık ki gerçek bu (...) Pekiii, yukarıdaki soruların muhatabı kim? Elbette hükümet!.. Çünkü AB virüsü onları hücrelerine kadar sarmış durumda (…) Direktif ve taktiği İmralı’dan alan örgüt... Sonra şehit cenazeleri... Ve bir yanda İmralı rezaletine göz yuman, öte yanda ise cenazeler kalkarken ‘çok üzgün’ olduğunu söyleyen hükümet yetkilileri!.. ” Çölaşan’in, yukaridaki ifadeleriyle “Öcalan sopasiyla” AK Parti Hukumeti’ne ve AB’ye vurduguna sahit oluyoruz. İmralı konusunda hukumeti sorumlu tutarken “Bu soruların yanıtı yok. Eğer olsaydı, ülkenin Genelkurmay Başkanı, özellikle gazetecilerin önünde içtenlikle ‘bu nasıl iştir’ diye sormak ve sıkıntısını dile getirmek zorunda kalmazdı” ifadesiyle Yasar Büyükanit ve askerleri ozenle olayin disinda gostermeye gayret ediyor. 6 Temmuz 2007 tarihli “Muhalefet bunları niçin sormuyor?” başlıklı yazısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=6839549) ise bile bile gercekleri carpitarak acikca dezenformasyon yapiyor: “Öcalan’ın yattığı yer İmralı cezaevi. Orası doğrudan Adalet Bakanlığı’na, yani hükümete bağlı. Adanın sadece koruması askerler tarafından yapılıyor. Müdürü, infaz koruma memurları, tamamı sivil memur ve Adalet Bakanlığı personeli (…) Hükümlü Abdullah Öcalan’a, bu AKP iktidarı döneminde ‘demeç verme’ özgürlüğü sağlandı! (…) Abdullah Öcalan, örgütünü Adalet Bakanlığı’nın sorumluluğunda olan İmralı cezaevinden yönetiyor. Taktik veriyor, talimat veriyor, görüş bildiriyor (...) Hükümet, Türkiye’de hiçbir hükümlü ve tutukluya sağlanmayan bu olanağı niçin sadece ve sadece Öcalan’a sağladı? (…) “Çünkü AB bu konuda bastırıyor. Bizim hükümet AB’den korktuğu için bu izinleri veriyor, rezaleti görmezden geliyor.” Çölaşan’in 1999’dan beri yazdiklari ve ilgili bolumlerini yukarida verdigim yazilari “Abdullah Öcalan’a, bu AKP iktidarı döneminde ‘demeç verme’ özgürlüğü sağlandı!” iddiasini yalanliyor. “İmralı cezaevi doğrudan Adalet Bakanlığı’na, yani hükümete bağlı” iddiasinin dogru olmadigini daha once yazdim. Mesela, 4 Temmuz 2007 tarih ve “Genelkurmay ve İmralı Karargahları ve Sınır ötesi Operasyon Israrı!” başlıklı yazımda “İmralı Adası kimin kontrolünde?” diye sorduktan sonra “Jandarma'nın, yani Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, yani Genelkurmay'ın (….) İmralı Adası'nda görevli bine yakın kişi içinde sadece iki sivil kişi varmış… Adalet Bakanlığı'nın sözü geçmiyor orada, Hükümet'in etkisi sıfır” diye yazmıştım. Çölaşan’in, bu yazidan iki gün sonra (ABD’deki zaman farki goz onunde bulundurulursa bir gün sonra) yukaridaki yaziyi kaleme almasi tesaduf olabilir mi? Hem 4 Temmuz 2007 tarihli yazimda, hem “İmralı Karargahı: Derin-TSK'nın Dezenformasyon Merkezi” (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/2336.html) ve “Genelkurmay, ‘Demokratik Açılım’ı kapatma görevini Öcalan'a vermiş” (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/5191.html) başlıklı yazilarimda tekrarladigim gerceklere göre İmralı Genelkurmay Başkanlığı’nin sorumlulugundadir (bu konuda hukumetin acziyeti, pisirikligi olabilir, ama gercek budur). Gercek de sudur: Bakanlar Kurulu'nun 17 Şubat 1999 tarih ve 1999/12408 sayılı kararıyla İmralı Adası ve çevresi Askeri Yasak Bölge ilan edildi (karar 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete'de yayınlandı). Yani Şubat 1999'da İmralı Adası Cezaevi ile ilgili bütün yetkiler Adalet Bakanlığı'ndan alınarak bilfiil askerlerin kontrolüne verildi.” Bu gercegi, Öcalan’in avukatligini yaptigi icin bu tur konularla yakindan ilgilenen BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan da “Kriz merkezinin başında Genelkurmay Başkanlığının olduğunu biliyorum (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=64227) ifadesiyle itiraf ediyor. Yani, İmralı Cezaevi’nden sorumlu olan Kriz Merkezi kagit uzerinde Basbakanlik’a bagli olsa da fiili olarak ipler Genelkurmay’in elinde. Basit bir ifadeyle, davul Basbakanlik’in sirtinda, tokmak Genelkurmay’in elinde… Genelkurmay Başkanlığı ve Adalet Bakanligi bu gercekleri saklamasinin kendilerine göre mazaretleri(!) olabilir ama Çölaşan’in dezenformasyon yapmasinin mazareti olabilir mi? Çölaşan’in “embedded gazeteci” oldugunu gozonunde tutulursa onun da görevini yaptigini soyleyebiliriz. Peki, Öcalan’in bu gercegi tersyuz etmesine ne diyecegiz? “İmralı Karargahı: Derin-TSK'nın Dezenformasyon Merkezi” başlıklı yazida da yazdim, mesela Öcalan 14 Kasım 2008 tarihli görüşme notlarında, “Burada (İmralı'da) yaşananlarla ilgili verilen kararlar politik kararlardır (…) Burada yaşananlar Başbakan'ın bilgisi dışında olmuş olamaz. Başbakanlık Kriz Merkezi, Başbakanlığa bağlı” ifadelerini kullaniyor. 21 Kasım 2008 tarihli görüşme notlarında da aynı iddialari tekrarliyor. Belgeler “İmralı Genelkurmay’in sorumlulugunda” oldugunu gosteriyor, Öcalan’in eski avukati, simdiki DBP Milletvekili Hasip Kaplan da bu goruste… Öcalan medyasi “İmralı NATO kontrolünde” iddiasini dillendiriyor (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=64403), Abdullah Öcalan ise, tipki “embedded gazeteci” Çölaşan gibi “İmralı hukumete bagli” diyerek dezenformasyon yapiyor, apoletli patronlarini temize Çıkartmaya çalışiyor. 9 Ocak 2010 . . .