Anasayfa | Yazarlar | Cevdet Akbay | Ergenekon Gibi Çetelerin...

Ergenekon Gibi Çetelerin...

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font


Devlet içinde kümelenmiş, devlet imkanlarıyla halkın ensesinde boza pişiren; şimdiye kadarki istisnasız bütün askeri darbeler ve darbe zemini hazırlamak için çıkartılan kaos, terör ve kargaşalarla ilişkisi bulunan; bunca suça bulaştığı bilindiği halde bir türlü dokunulamayan; dokunmak şöyle dursun, ifadelerine bile başvurulamayan, mesela parçası oldukları Susurluk olayı hakkında görüşlerini isteyen Meclis’in davetini bile “devlet sırrı” bahanesiyle reddeden, daha doğrusu Meclis’e posta koyan; Şemdinli Olayı’nda suçüstü yakalandığı halde askeri mahkeme tarafından serbest bırakılan; kısaca “derin/kirli devlet”in tetikçisi olarak bilinen “Ergenekon” çetesinin ünlü elemanlarına karşı ciddi bir operasyon yapıldı; “tepe noktadakı” kişi olmasa da tepedekilerin sunduğu güven ve verdiği direktiflerle pervasızca hareket eden Veli Küçük ve bazı çete üyeleri derdest edildiler…

Yıllarca “dokunulamaz” olarak bilinen ve “derin devlet”in taşeron örgütlerinden biri olan (bunun gibi birçok yapı olduğu söyleniyor) Ergenekon yapılanmasının önemli elemanlarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Cumhuriyet tarihinde polis tarafından gözaltına alınan, gazetelerin ifadesine göre, ilk general oldu. Birçok ilde 40’dan fazla noktaya operasyon yapan polis, 22 Ocak 2008 salı günü sabahı saat 6:00 civarında Küçük’ün Beşiktaş Levazım Sitesi’ndeki evine geldiler. Veli Küçük, üzerinde pijamalarıyla kapıyı açtığında karşısında Terörle Mücadele ve İstihbarat Şubesi ve üst düzey yöneticileri ile karşılaştı. Küçük’un ve evin önünde korume görevi yapan askerlerin savcılığın yakalama kararına uymaktan başka çareleri yoktu, seçenekleri de… Polis, ilaçlarını yanına alabileceğini söyledi. Veli Küçük, üzerini değiştirdi, tansiyon ilaçlarını aldı, karısıyla vedalaştıktan sonra polislere teslim oldu!

Teslim olurken, yardım için askeriye ve adalet sisteminin tepe noktalarında bulunan dostlarına telefon açmayı ihmal etmemiş ama 30 küsur senedir arşivlediği, irtibat halinde olduğu herkesin bilgisinin bulunduğu “gizli belge”lerini evde, açık bir yerde bırakmış; hiç saklama ihtiyacı bile duymamış! Darbe planı yapan bir “gizli örgüt” delil mahiyetindeki bir arşivi bu şekilde ortada bırakır mi? Apaçık bir hedef saptırma taktiği... Bu durum, bir katılın polis karşısına cinayet aletiyle çıkmasına benzer; akıllı bir katıl, hiçbir şey yapamasa bile suç aletini pencereden dışarı atar veya halinin altında saklar, ama hiçbir zaman elindeki kanlı bıçakla polisin huzuruna çıkmaz. Çıksa, ya çok acemidir; ya da kendine güveni var, ceza almayacağına inandırılmıştır.

“Ergenekon’un lideri” olarak lanse edilen ama aslında “derin devlet”in kullandığı diğer tetikçilerden (buna 27 Mayıs’tan 28 Şubat’da, Sarıkız ve Ayışığı’na, hatta şimdiye kadar aktif rol alan kudretli cuntacı generaller de dahildir; tek farkları kıdem, tecrübe ve görev alanlarıdir) hiçbir farkı olmayan Küçük’teki bu rahatlığı nasıl okumalıyız? Danıştay katilinin bağırarak söylediği gibi o da, “Yakında darbe olacak, beni buradan çıkaracaklar” diye mi düşünüyor? Belki. Belki de böyle bir baskını ta başından beri biliyor ve bekliyordu, zira bir müddetten beri örgütteki faal görevinde olmadığı, yerine başka birisinin atandığı iddia ediliyor.

Susurluk Olayı dahil birçok cinayet (Hrant Dink, Necip Hablemitoğlü, Danıştay ve Malatya cinayetleri) ve kirli operasyonlarla (Cumhuriyet gazetesi saldırısı, Kürd-Türk çatışmaları) irtibatı bilinen, uzun bir süreden beri hedefte ve dolayısıyla takip altında bulunan birisinin, darbe gibi gizlilik gerektiren bir operasyon amaçındaki gizemli bir örgütün içinde tutulması zaten mümkün değil. Darbeciler tarafından yazdırılmış olsa da, yürürlükteki Anayasa’ya göre darbeye teşebbüs bile hala çok ağır bir suç sayılıyor! Bu kadar pervasız ve acemice davranışlarına bakip, “Telaşlanmaya gerek yok; bu kadar amatörce davranan bir örgütün darbe yapabilmesi zaten ihtimal dışıdır; derin devlet yok, rahat rahat uyuyabiliriz!” mı diyeceğiz? Hayır.

Derin devlet, onun güdümündeki medya ve diğer yandaşları, bu son Ergenekon operasyonuyla kasıtlı olarak bizi buna inandırmaya, böyle düşünmemizi sağlamaya çalışıyor zaten. Geçen yıl bu zamanlar, Hrant Dink cinayeti ile derin devlet bağlantısını soran Faruk Mercan’a Süleyman Demirel’in verdiği şu dikkat çekici cevabı hatırlatmak istiyorum: “Ne demek derin devlet? Yani bu cinayetleri devlet işletiyor anlamına geliyorsa… Ne demek derin devlet? Devlet bir tanedir. O da devlettir. Derini, sığı yoktur devletin. Devlet muayyen görevleri yapar. Yalnız devlet cinayet işlettirmez (12 Şubat 2007, Aksiyon).

Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde demokratikleşme alanında atılan adımlar ve devletteki nisbi şeffaflaşma ile iyice köşeye sıkışan ve üstündeki gizlilik perdeşi yavaş yavaş kalkmaya başlayan “derin devlet” dediğimiz illegal yapı, birkaç elemanını feda ederek kıstırıldığı köşeden kurtulma manevrası yapıyor, ortaya çıkmaya başlayan kirli uzuvlarını karanlığa çekerek saklamaya çalışıyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu tür kirli yapılanmalar ancak kaotik ve karanlık ortamlarda varlıklarını sürdürebilirler; önün için, demokratik bir sistemden ve şeffaf bir yönetimden hazzetmezler.

Bu tür illegal yapılar, sahip oldukları güçlerinin yüzde önünü ellerindeki imkanlardan (ki bunları da devletten karşılıyorlar) alıyorlarsa, yüzde doksanını gizliliklerinden alırlar. Gizli kaldıkça olduğundan daha güçlü görünür, dolayısıyla daha tehlikelidirler. Gerçek mahiyetleri ortaya çıkınca tehlikeleri de azalır, hatta tamamen biter. Üstünü örten gizlilik perdeşi kaldırıldığında, sistemin önemli yerlerini işgal eden yandaşları tarafından kasıtlı olarak efsaneleştirilen ve gücü abartılan “derin devlet”in korkunç ve yırtıcı bir arslan değil, küçük ve zavalli bir fare olduğu ortaya çıkacak. İşte bu gerçeği saklamak için, uzun bir süreden beri kullanageldikleri Veli Küçük ve kadrosunu kasıtlı olarak, hedef değiştirmek için güvenlik güçlerine teslim ettiler. Yani birkaç kişiyi kurban vererek çetenin asıl yapısını gözden kaçırmak için hedef şaşırtmaktan başka birşey değildir bu son operasyon.

Bununla, operasyonu düzenleyen güvenlik güçlerinin çalışmalarını küçük göstermeye çalışmıyorum; aksine, oltaya takılan “Küçük” balıklarla fazla zaman ve enerji harcayip oltayı tutan ahtapotu ihmal etmemeleri gerektiğini söylemeye çalışıyorum. “Veli Küçük” çetesi, ahtapotun silahlı koludur… Ahtapotun medyada, siyasette, iş dünyasında, bürokraside, sivil toplum kuruluşlarında, uyuşturucu şebekesi gibi bütün illegal yapılanmalarda, terör örgütlerinde birçok kolları vardır. Bütün bunların ortak ve organize hareketleriyle illegal derin devletin legal devlet üstündeki hakimiyetini garantiye alıyorlar. Bunu yapmanın en önemli yolu ise ülkeyi daima kaotik ortamda tutmaktır. Bunu sağlamak için hem yukarıda saydığımız uzantılarından hem de “uluslararası derin devlet”ten destek almaktadır.

Hudson Enstitüsü’nde dışarı sızan kirli planlar ile (ki bu sızdırma olayının tesadüfi olmadığına inanıyorum) Ergenekon çetesinin planları arasındaki benzerlik, lokal derin devletin parçası olan Ergenekon’un “uluslararası derin devlet” tarafından taşeron olarak kullanıldığını gösteriyor. Anafartalar Çarşısı ve son Diyarbakır bombacılarının PKK’li olması ve bu olayın Ergenekon çetesi ile irtibatının bilinmesi, PKK’nin Ergenekon tarafından taşeron olarak kullanıldığını gösteriyor. Dağlıca, Gabar, Beytüşşebab ve benzeri cinayetler tam olarak aydınlatıldığında, sözkonusu baskınların, devlet içindeki bazı görevlilerin yardımı, kasıtlı ihmalleri (diğer bir ifadeyle, ihanetleri) olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı görülecektir. Bu da, PKK’lıların engelsiz bir şekilde sınırı geçerek rahatça cinayet işlemesini sağlayarak Türkiye’yi karıştırmayı amaçlayan bu sorumsuz yetkililerin Ergenekon çetesiyle ilişkili olduğunu gösteriyor.  

Cesaretle üstüne gidildiğinde, cuntacıların baskısıyla kapatılan Nokta Dergisi’nin ortaya çıkardığı Sarıkız, Ayışığı gibi darbe planları yapan cuntacıların en etkililerinden olan, Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasını ve 22 Temmuz genel seçimlerini engellemek için Cumhuriyet Mitingleri düzenleyen Şener Eruygur’un da (aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı’dir) Ergenekon ile ilişkili olduğu görülecektir. Zaten, Ergenekon operasyonuyla gözaltına alınan emekli askerlerin bu mitinglerde boy gösterdikleri ve el altından destekledikleri bilinen birşey. Cumhuriyet Mitingleri’nin fikir babalığını, “uluslararası derin devlet”in parçası olan Neoconların yaptığını ve Eruygur’un "kitlesel tepki" konusunda İsrailli uzmanlardan eğitim aldığıni daha önceki bir yazımda aktarmıştım (http://www.nasname.com/index.php?module=article&view=880). Eski istihbaratçı Orakoğlu, Öcalan'ın Ergenekon çetesiyle bağlantılı olduğunu, Ergenekon'un da ABD, İngiliz ve İsrail derin devletleri tarafından kurulduğunu söylemekle, sanıyorum, bu kirli ilişkiler yumağına dikkat çekmeye çalışıyor.

İyibilgi.com’dan aldığım aşağıdaki bilgi, 22 Temmuz seçimlerini engellemek için halkı sokaklara döken cuntacıların 2004 yılında, planladıkları darbeye karşı engel olarak gördükleri amirleri eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e bile suikast düzenlemeyi planladıklarını gösteriyor (http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber%20id=27819). Bizim gibi sıradan halka ne yapacağını varın siz düşününüz:

“2003 ve 2004 yılları hem Özkök Paşa için hem de Türkiye için zor yıllardı. Dört kuvvet komutanı ile emekli orgeneral Özkök ayrı düşmüştü. Şener Eruygur, Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ve Özden Örnek paşalar ortak hareket ediyor, hükümete en azından muhtıra verilmesini istiyorlardı. 2003-2004 kışında Ankara adeta cadı kazanı gibiydi. Bütün herkes Jandarma Genel Komutanlığı ile Karakuvvetleri Komutanlığı Karargahında yaşanan hareketliliği konuşuyordu. İşte tam bu günlerde, 3 Şubat 2004’te CIA, Ankara’daki üst düzey görevlisiyle istihbaratı uyardı. Özkök Paşa’ya karşı ‘çok ciddi bir fiziki eylem’ yapılacaktı.”

“Sabri Uzun’un başkanlığını yaptığı Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı harekete geçti. Eylem Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tüm general Fehmi Büyükbayram’ın da yoğun çabalarıyla sonuçsuz kaldı. Tümgeneral Büyükbayram, Özkök Paşa’nın kullandığı yol güzergahını değiştirecek, yoğun güvenlik önlemleriyle de girişimi akamete uğratan isim oldu. Yine aynı tarihlerde Hilmi Özkök’ün sağlığının bozulduğu dedikoduları yayıldı Ankara’da. Amaç Genelkurmay Başkanı’nı istifaya zorlamak veya sağlık raporuyla grevden ayırmaktı. Özkök Paşa’nın bu girişimlere cevabı F-16’ya binip uçmak ve denizaltıyla dalmak oldu. Kendisini bertaraf etmek isteyenlere mesajını vermişti; ‘en zorlu koşullarda bile görev yapabilecek durumdayım!’”

2004 yılında Hilmi Özkök’e karşı planlanan suikastı engelleyerek cuntacıların dikkatlerini üstüne çeken eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, 2 Şubat 2006’da TBMM Araştırma Komisyonu’nda, Hakkari, Yüksekova ve Şemdinli'deki patlamaların bazılarından devletin içinde yer alan bir gücün sorumlu olabileceğini söyleyerek cuntacıların bir numarali hedefi haline geldi. Ergenekon tipi kirli yapılanmalardan bahsettiği için Komisyon’a aktardığı bazı bilgileri kısaltarak tekrar hatırlatmak istiyorum (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179204):

“Olaylar daha once haber alinip onlenemez miydi?” seklindeki soruya, “Hırsız evin içinde olursa kilit işe yaramaz. Dünya Barış Günü ve Kadınlar Günü'nde örgütün hiç bombası yok. Burada Barış Günü'nde bomba patlıyor. İmralı'ya gidecek otobüse bomba ve sahibine tehdit var… Roj TV'de olaydan 5-10 dakika sonra haber yapılmış, planlıymış... Soran makama böyle olmadığını, haberin saat 20.00'de verildiğini söyledik… Basın da var mı acaba bu güç odaklarının içinde? Eğer yerel bir disiplinsizlikse, ulusal basında bunun haberi çıkmaz…” seklinde cevap veriyor.

“Termal kamerayla izlenen yere 1 Kasım'da 150 kilo patlayıcı nasıl girdi?” sorusuna verdigi cevap, termal kameralara ve 250 binden fazla askere rağmen yüzlerce PKK’linin ağır silahlarla ellerini kollarını sallayarak Turkiye’ye girip Dağlıca ve Gabar’da cinayet işledikten aynı rahatlıkla geldikleri yere nasıl geçtiklerine de açıklık getirir mahiyettedir: “Yani kilit bozulmuş efendim. Evin içinden olursa her şey girer. Bölgeden eroin de geçiyor…1 Ocak' tan beri Türkiye'de, Van, Diyarbakır, İzmir ve İstanbul'da 81 kilo plastik patlayıcı yakaladık. Bunlar tamamen PKK'nın. Oraya (Şemdinli) girse de yakalanır.” 

Soru: “Astsubayı tanıdığını söyleyen bir general (Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt) var.”
Cevap: “Generali tartışmam. Uygun düşmez. İhtilaller, gözaltına alınan cumhurbaşkanları, asılan başbakanlar var. Atatürk'ün iltifat ettiği bir Cumhurbaşkanı gözaltına alınmış. Şemdinli o zaman da vardı.
Soru: “Yüksekova'da jetlerin alçaktan uçuşu gözdağı mı, psikolojik harekât mı?”
Cevap: “Parlamento sorgulamalı. Kalkınmış bir ülkede var mı? Yani biz niye ilkeliz, vatandaşımıza böyleyiz? İyi niyetle, dürüstçe görev yaparsak, hiç kötü olmaya gerek yok. Bu olay boyumun üstünde bir şey.”

Soru: “Patlamalar niye bitti?”
Cevap: “Susurluk raporunda, 3 Kasım'da faili meçhullerin bıçakla kesilir gibi durduğu belirtiliyor. Hakkâri'de de bu olaydan sonra patlama yok. Olmaz da. TBMM el koyarsa olmaz.”

İllegal yapılanmaları durdurabilecek tek kurum olarak Meclis’i gösteren Uzun, bu sözlerinden yaklaşık iki ay sonra zamanın İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından görevden alındı. Medya, Uzun’un görevden alınışını şu ifadelerle duyurdu: “Genelkurmay Başkanlığı’nın Şemdinli İddianamesi’yle ilgili yaptığı sert çıkışın ilk faturası, Emniyet’e kesildi. TBMM Şemdinli Komisyonu’na ‘Hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz’ sözleriyle tartışma yaratan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, görevinden alınarak pasif bir makam olan APK uzmanlığına getirildi. Askerin rahatsız olduğu bir isim olarak gösterilen Sabri Uzun, 2 Şubat’ta TBMM Şemdinli Komisyonu’na bilgi vermiş, Yüksekova ve Şemdinli’deki patlamalar için ‘Hırsız evin içinde’ ifadesini kullanmış, ‘kilit bozuk’ diyerek, olaylarda kullanılan patlayıcıların bu nedenle yakalanamadığını söylemişti” (23 Mart 2006, Akşam; www.aksam.com.tr/haber.asp?a=33379,4&tarih=23.03.2006).

Eğer Meclis olayın üstüne cesaretle gidebilseydi; Şemdinli Olayı’nin failleri olan “İyi çocuklar” ve onları koruyup kollayanlar mercek altına alınsalardı, Ergenekon çetesi köşeye sıkıştırılmış olacaktı. Büyük ihtimalle Gabar ve Dağlıca baskınlarını; Anafartalar Çarşısı, Diyarbakır bombalamalarını; Hrant Dink ve benzeri cinayetleri; hatta 17 Mayıs 2006’da, yani, Uzun’un çözüm olarak Meclis’i gösterdiği 2 Şubat 2006’dan yaklaşık üç buçuk ay sonra gerçekleşen Danıştay cinayetini işlemeye cesaret edemezdi. Artı, 22 Temmuz seçimlerinden önce ortalığı karıştırmaya ve 367 entrikası ve 27 Nisan korsan bildiri yayınlayarak Meclis’i baskı altına almaya cesaret edemezdi. Eğer seçimlere çok yakın bir zamanda çetelerin üzerine gidilmeseydi, seçimler gerçekleşmeyebilirdi. Şimdi de Ergenekon’un üzerine tam gidilmediği için, Ergenekon çetesinin, özellikle medya, bürokrasi, iş dünyası ve benzeri yerlerdeki işbirlikçileri ortalığı tekrar germeye çalışıyorlar.

Ergenekon’un derdest edildiği günlerde TÜSİAD’in türban çıkışı; hukukçuların zehir zenberek siyasi beyanat vermeleri; yaşını başını almış cübbeli rektörlerin çocuklar gibi alkış çalıp pankart açmaları, bağıra bağıra slogan atmaları; 22 Temmuz’dan beri sessiz olan sözde sivil, ama aslında cuntacıların güdümünde olan toplum örgütlerinin tekrar sokaklara inmeye başlaması; derin devletle içli dışlı olan köşe yazarlarının türban düzenlemesini bahane ederek saldırıya geçmeleri; hükümetin, Ergenekon’un üzerine gidip sistemin bütün kademelerindeki uzantılarını deşifre etmemesinden kaynaklanıyor.

Son günlerdeki kargaşanın amaci kesinlikle turban yasağının kaldırılmasi girisimi değildir. Eğer Hükümet, “Ergenekon’a dokunmayacağız” diye söz verirse, bugün ortalığı velveleye verenler yelkenleri indirecektir. Ergenekon’un üzerine gidilmesini ve kendilerinin de Ergenekon ile birlikte deşifre edilmelerini engellemeye çalışıyorlar. Oysa başta “Türban Yasağı” ve “Kürd Sorunu” gibi konular, ülkeyi daima bir kargaşa ortamında turmak ve bu vesile ile iktidarlarını devam ettirmek isteyen derin devletin kasıtlı icatları ve bahaneleridirler. Bu bahanelerini ellerinden almanın tek yolu ise şimdi yapılmaya çalışıldığı gibi darbe Anayasası’na yama vurmak değil, kökten değiştirip sivilleştirmek, bütün özgürlüklerin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmaktır.

Özgürlükçü sivil bir Anayasa yapılmadığı müddetçe bir sorun çözülse yerine yüzlercesi çıkacaktır. Sorunları şimdiki gibi yama maddelerle çözmeye çalışmak, bataklığı kurutmak yerine sivri sinekleri tek tek imha etmeye benzer. Bir tanesi imha edilse yüz tanesi çıkar. Siyasetçiler, bütün yasakların ve sorunların kaynağının darbe Anayasası olduğunu ya bilmiyorlar ya da değiştirmeye cesaret edemiyorlar. Yeni Anayasa çıkarmayı öteleme devam ederlerse, derin devlet toparlanıp kendilerini de tıpkı Refah-Yol Hükümeti gibi siyasetten öteleyecektir. Susurluk Olayı meydana çıktığı zaman, Sabri Uzun’un da yukarıda ifade ettiği gibi, faili meçhuller bıçakla kesilir bitti; hatta bursum kesildiği için o zaman Türkiye’de hukuki mücadelemi veriyordum. Çok iyi hatırlıyorum, derin devletle bir şekilde ilgili olduğuna inandığım ama altında mı üstünde mi olduğunu tam bilmediğim Süleyman Demirel, ilgili-ilgisiz her konuda günde bir yığın laf ederken, derin devlet Susurluk’ta gün yüzüne çıktıktan sonra bir müddet çok derin bir sessizliğe burundu.

Nuh Gönültaş’in aktardığına göre: “Necmettin Erbakan başbakanlığı sırasında başbakanlıkta kurmayları ile Susurluk olayı konusunda ciddi adımlar atmak için toplanmışlar. Bu arada toplantıya katılanlardan birisi diyor ki, ‘Efendim siz bu konuya bu kadar ciddiyetle eğilelim çözelim diyorsunuz ama muhalefet de şöyle şöyle diyor, buna ne dersiniz?’ Erbakan ‘Sen boşver onları onlar fasa fiso, biz işimize bakalım’ diye cevap verir” (26 Ocak 2008, Bugün). Refah-Yol’un Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, büyük ihtimalle, Demirel’in aklını çelmesiyle, Susurluk Olayı’nın üzerine gitmeyince Erbakan ve ekibi yalnız kaldı. Bunu gören Demirel, suskunluğunu, yanılmıyorsam, “MGK, TBMM'nın ne altındadır ne üstündedir” sözüyle bozmuştu. O laftan sonra, medyanın neredeyse tek gündemi MGK oldu. Artık millet MGK ile kalkıp MGK ile yatmaya başladı. İki hafta öncesinden MGK’da nelerin konuşulacağını; toplantıdan iki hafta sonra da, normalde gizli tutulan ama cuntacı komutanlar tarafından kelimesi kelimesine dışarı sızdırılan toplantı tutanakları tartışılırdı.

Ardından, 1 Şubat 1997’de derin devletle ilişkili derin medyanın ve ranttan beslenen bazı işadamlarının desteğiyle “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi” başlatıldı. Başlangıçta, Susurluk Olayı’ni aydınlatma isteğiyle başladığı iddia edilse de, Susurluk Olayı’nı çözmek için niyetli olan ama ortağı DYP tarafından yanlız bırakılan Erbakan ve partisini hedef aldı. Nitekim, Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldıktan ve neticede Refah-Yol Hükümeti yıkıldıktan sonra eylemler de son buldu! Eyleme katılanların çoğu iyi niyetli olsa da, yanı gerçekten Susurluk Olayı’nın açıklığa kavuşturulmasını isteseler de, derin devlet tarafından yönlendirilen eylemin gerçek amacı Susurluk’u çözümsüz bırakmak ve tek hedefi de Refah-Yol Hükümeti ve derin devlet muhalifleriydi. Susurluk gün yüzüne çıktıktan hemen sonra çözülseydi belki 28 Şubat süreci yaşanmayacaktı.

Şimdi de türban hakkındaki düzenlemeyi bahane ederek, Susurluk’ta başını çıkartan ve medyadaki dostları sayesinde gizlenmeyi başaran Ergenekon’u tekrar gizlemeye çalışıyorlar. Ergenekon’la irtibatlı olduğu tahmin edilen sözde hukukçular şimdi AK Parti ve MHP’yi kapatma tehditleri savuruyorlar. Ergenekon hakkında bir kelime etmeyen Deniz Baykal sıkılmadan darbe çığırtkanlığı yapıyor. Eğer AK Parti Ergenekon’un üzerine cesaretle gitmezse, korkarım akıbeti tıpkı Refah Partisi gibi olacak. Ergenekon ve benzeri çeteler, derin devletin yumuşak karnıdırlar. AK Parti gerçekten derin devleti çözmek istiyorsa atacağı en önemli adim, sivil ve özgürlükçü Anayasa’yı zaman kaybetmeden çıkartmak ve bu süreçte çetelerle aralıksız mücadele etmektir. Çünkü Ergenekon gibi çetelerin panzehiri özgürlükçü anayasa ve tam demokrasidir

8 Şubat 08

 

 

 

 

Yorumlar (13 gönderildi):

Adem Medalloglu .. 18 Apr, 2008 08:02:59
avatar
Cevdet Akbay'in yazilarini zaman elverdigi olcude okuyorum. Bana bir Kurt entellektuelinden daha cok bir Turk entellektueli intibaini veriyor. Bunu deyisimin sebebi basit: Neredeyse sadece ve sadece Turkiye Cumhuriyeti devletindeki aksamalarla, uygulamadaki yanlisliklarla ilgileniyor. Isleyisteki, ya da yapidaki bu yanlislar veya aksamalar duzelse --ya da duzeldigi olcude-- Cevdet beyin TC'ye yonelik elestirilerinin de azalacagini (ya da ortadan kalkacagini) tahmin etmek zor degil.

Bu acidan bakarsak, Cevdet beyin --TC sozkonusu oldugunda-- ortulu bir devletci oldugunu dahi kabul edebiliriz. Oyle ya, insan duzelmesini istediklerini elestirir.. Cevdet bey de TC'nin daha iyi olmasini istediginden olacak ki, onu elestiriyor.

Bu Ergenekon temali yazi bunlari yazmama vesile oluyor.
Evet, TC'deki Ergenekon isimli orgut (ne derece gercek ise, ve var ise) kaldirilmali, ya da islah edilmeli. Orasi oyle de, herkesin kendi kapisinin onunu temizlemesi de hic fena bir yaklasim degil..

Bu noktada benim de aklima baska sorular geliyor: Kurtlerin arasinda da degisik cap ve etkinlikler de olsa, kendi mini/macro Ergenekonlari yok mu acaba? Halkini kara cahil mertbesinde birakmis, melle, sih ve asiret reislerinin elestirilecek hic bir tarafi yok mu?

Yok mu?

Yoksa, var da dikkatlerden uzak mi kaliyor --veya dikkatlerden uzak mi tutuluyor? Dortyuz senelik karanligin, halkini inim inletmenin, insan yerine koymamanin mukafati olarak mi Molla + Asiret Reisleri isbasina hazirlaniyor, parlatiliyor?..Kisacasi, Cevdet bey (ve hatta Nasname) tam olarak kimlerin iyiligini istiyor?
Cevdet Akbay .. 18 Apr, 2008 09:38:53
avatar
TC'deki aksakliklar, Turk, Kurd, Laz, Cerkez vesaire, Turkiye'de yasayan veya Turkiye ile irtibatli herkesi cok yakindan ilgilendiriyor. Kurd sorunu sadece Kurdlerin sorunu olmadigi gibi bir basortusu sorunu da sadece dindarlarin sorunu degildir. Bu sorunlar, Militarist Kemalist rejimden (TC) kaynaklanan sorunlardir. TC'deki aksakliklarin ortadan kaldirilmasi, bu sorunlarin cozulmesi icin onemlidir. Bunu TC'nin kara kasi kara gozu icin degil, Turkiye'de yasayan insanlarin huzuru ve refahi icin istiyoruz, istemeliyiz.

Sevgili okurum, maalesef Ergenekon'u cok basite indirgiyor, hatta bu cetenin varligi bile onu fazla ilgilendirmiyor. Ergenekon'un, derin devletin silahli cinayet sebekesi oldugunu, Turkiye'de ipleri elinde bulundurmak icin bu gibi yapilari kullandigini goz onunde bulundurmuyor. Hali hazirdaki sorun, Molla-Asiret Reisleri sorunu degildir, rejim sorunudur. O meselelerin eski Turk filimlerinde kalan sahnelere olarak goruyorum. Molla ve Asiret Reisi sorunu var midir? Olabilir, ama derin devletin yaninda ehemmiyeti bile yoktur. Olsa bile derin devletle yakindan ilgilidir.
Adem Medalloglu .. 18 Apr, 2008 11:25:05
avatar
Entellektuel bir egzersiz yapmak babindan, Turkiye'nin sorunlarinin ne oldugunda mutabik olabiliriz; hatta, bu sorunlari tek tarafli artirabilir veya eksiltebiliriz. Bu sorunlarin cozumunun de onlarin muhatabi olan herkese faydali olacagina suphe yok.

Fakat, bu sorunlarin cok da dogrudan etkilemedigi, etkiliyor olsa bile mazisinin TC'den cok daha eskiye dayandigi bambaska sorunlar da var; ve bunlarin cozumun 'Ergenekon' ve/veya 'Militarist/Kemalist' rejimden bagimsiz oldugunu dusunmemek icin bir sebep goremiyorum. Bahsettigim sorun kimilerinin Kuzey Kurdistan dedigi, kimilerinin de Guneydogu Anadolu bolgemiz dedigi bolgenin kendisine has olan sorunlaridir.

Buradaki yerel ve yapisal sorunlarin kaynaginin 'Ergenekon' ve/veya 'Militarist/Kemalist' rejim oldugunu soylemek tabii ki mumkundur [beyan ozgurlugu kapsaminda], ama tutarli olmak lazim. Bu sorunlar, Bitlisi zamanindan once de vardi ve --ihtimaldir ki-- Bitlisi'yi Osmanli'yi davete iten sebeplerin arasinda oncelikli siradaydi.

Bolgenin kati feodal yapisindan bahsediyorum. Bir yapi ki, hem orada yasayan insanlari yok sayiyor, hem de mikro iktidar ihtiraslari yuzunden herhangi bir sekilde birlik olamiyor. Bu durumun bugun ne kadar degistigini dusunuyorsunuz?

Hala daha insani yok sayan, ezen, en kotu sartlara razi olacak sekilde ilk firsatta kacip gitmegi arzulatan yapi sona mi erdi? Kadinlari mal gibi alip veren, toplum hayatinda serflikten oteye yer tanimayan yapi yok mu oldu?

Peki, bu yapiyi surduren nedir?

'Ergenekon' ve/veya 'Militarist/Kemalist' rejim mi? Hadi diyelim oyle olsun..Peki, neden isbirlikcileri hic elestirmez, teshir etmezsiniz?..Isbirlikcilerin mollalar ve asiret reisleri oldugu yolunda hic emmare yok mudur? Yoksa.. ahir karanlik ve yuzugu disarida aramak daha mi kolay?
Nasname : .. 19 Apr, 2008 05:04:08
avatar
Nasname'nin en eskilerinden olmam vesiyesiyle; sayın Medalloğlu'na bir küçük hatırlatma yapmak durumundayım.

1- Kul-Militan ve Birey üçleminden, Kulluktan Militanlığa geçiş kolay sancısız ve rahattır. Ama Kulluktan Birey'e geçiş bir devrim gerektirir.

2-Biz Kulluk toplumundan Militanlığa geçtik. Şimdi BİREY olmaya çalışıyoruz. Ve herkes kendisi olsun. Temel espirimiz bu.

3-Herkes kendisi olunca da herkesin numarası çıkar ortaya. Peki bu kötü mü? Nasname bunu yapmaya adaydır. Ve Kuzey Kürd coğrafyasında tekiz.
Selam ve devamla.
Gülmüş
derdan .. 19 Apr, 2008 03:52:16
avatar
Kullukla birey arasında inanç bağlamında bir tezat görmüyorum. Ama sosyolojik bağlamda birilerinin kulları olmuşların bireye evirilmeleri elbette mümkündür ve gereklidir.

Âdem beye...

Ben sizin ilk yorumunuzu okuduğumda şu aklımda kaldı. Neye gerek düşmanlar bir birine girmiş. Düşman ülkesinde bir yangın varken onu söndürmek akıl karı mı? Eğer vicdan temelli ve insan yörüngeli bakmıyorsan bu tez şahane bir tezdir. Ama eğer faşist ve militarist bağlamda duruma bakıyorsan, düşman gördüğün kişinin kendi eksikliği içinde boğulması hataları içinde can vermesi arzulanır. Belki de sen ile Cevdet bey arasında bu mantalite farkı var.

Ağa- şeyh-aşiret üçgenine bir üçgen daha ekle... Parti- şef-militan. Ağalığın hükmü günümüzde pek kalmamıştır. Sosyolojik olarak varlıklıları gerekliydi belki bir zamanlar. Ama şimdi lokal bazı yerler dışında bir ağalık şeyhlik kalmamıştır. Şeyhlik müessesi kendini yenileyebilseydi elbette çok hizmeti dokunurdu bizim insanımıza. Tekke-medrese- şeyh üçlüsü Kürd milletinin varlığının temel kaynağı ve kültür korunmuşluğunun temel sebebidir. Fakülteli gençlerimin eline geçmiş bu Kürdistan toprağına bizim verdiğimiz zararı hesaplayacak biri var mı? Kürd kültürüne bizim yaptığımız tahribatın boyutunu hesaplayan var mı? Ama medrese bir kader tecellisi olarak 1950 kadar Kürd dili-kültürüne yaptığı katkıyı 1970 itibaren üniversiteli-fakülteli gençlerin tahribatı karşılaştırın, çok eleştirdiğiniz şeyh-ağa-aşiret-medrese etkinliğini gözünüzle görmüş olursunuz..

Bu şeyh ağa ve aşiret düşmanlığını da bir başka şeyhin pompalaması değil mi? Şeyh Apo hazretleri feodal düzene yaptığı bu yıkıcı ama yapıcı olmayan eleştirilerin bilinç altı tortusu değil mi şimdi ki görüşleriniz. ALLAH için bir günde Kürdistani düşünün. Kürd için düşünün. Kürd münevverlerinden AHMEDİ XANİ’DEN bir iktibas yapın.
Eleştirmek (bozmak)kolay yapmak zor iş!..
Adem Medalloglu .. 20 Apr, 2008 03:55:23
avatar
Sukru beyin yazdiklari uzerine --ondan mulhem-- birkac sey yazmistim. Ama, uygun mu bulunmadi, yoksa sirasi mi gelmedi mi bilmiyorum.

Fakat, su kadarini soyleyeyim:

Derman bey,

Sadece sunu merak ettim: Cevdet beyin elestirilerini yapici, benimkilerini de yikici almaktaki seciciliginizi gercekten dogru buluyor musunuz?
Adem Medalloglu .. 20 Apr, 2008 01:57:45
avatar
Derdan bey,

Sehven size Derman bey diye hitap etmisim.

Bazan 'soyletene bakmak' daha uygun olsa da, yine de yanlisim icin ozur dilerim.
Ahmet GOLAN .. 20 Apr, 2008 04:56:50
avatar
Şahsen Cevdet AĞabey'i takip eder ve yazdıklarına ilişkin her daim kendi bilgimle kıyas yapar ve pek çokta bilgi edinir ve bunları bilgi hazineme eklerim. Ancak kısmen Adem'e katılmamak elde değil, yani Erdoğan Kürd sorunu vardı deyip, sonra da çamura yattığında siyaseten bir taktik deyip geçiştirmek veyahut konjonktür gereği şimdilik geri adım atmasında bir sakınca yoktur gibisinden kendilerinin ev ödevlerini çalışıp, T.C. için demokratik bir anayasa geliştirip, ülkedeki süregelen sorunlara çözüm bulacakları noktasında şüpheliyim, belki biraz beni peşin yargılı görebilirsiniz, ama aradan geçen iki iktidarlık dönemde kayda değer ne tür bir açılım yapılmış ve yapılan ne tür bir uygulama bize yapılacaklara garanti oluşturmuş merak ediyorum.

Dahası Erdoğan biraz akıldan yoksun ve esnaf kafalı olmasa idi, Türban meselesinin inanç anlamındaki açılımını Demokratik ve Özgürlükçü bir anayasa yarattığının akabinde gündeme getirir ve Kemalistleri tuşa getirmek varken kendisi türübünlere oynamayı ve Genel Kurmay-MHP-CHP'nin oyununa gelerek kendi ayağını kaydırdı. MHP'nin verdiği manidar destek, CHP.'nin her zaman ki Jakoben tavırları ve Genel Kurmay'ın derin sessizliği hayra alamet değildi ve Erdoğan bunu görmezden geldi ve sonuç şu an 6 aylık sürede anahtar teslim ve ülkenin zaten çok az olan ve itiraf edeyim gelen iktidarlar içinde az da olsa prestij yaratan Partisinin kapatılma riski ile T.C. Devleti yerin binlerce kat dibine gidecektir.

Ama benim gördüğüm ne T.C. Devletinin Asker ve Sivil Elitleri ne de seçilmiş Hükümetlerinin bir varlık gösterip, ülkenin gönenci ve kemikleşen sorunları için bir atılım yaratacaklarına inanmıyorum, bu bağlamda bizim onlara verdiğim her türlü krediyi tüketmekten ve kendi statükolarını korumak dışında bir eylemlerini görmediğimiz yekün anlamdaki T.C. Devleti ve Hükümetinin yapısal işlerlikteki yaratacağı sinerjiye inanmayı pek bir komik buluyorum, Cevdet Abi, biraz fazla umutlu ama temel insan psikolojisi ya umut edeceksin yada öfkeli olacaksın başka türlü yaşamak mümkün değil. Ama Cevdet Abi'nin ağır basan inanç alanındaki kendi dürüstlüğü T.C. Devletinin ve Hükümetlerinin düzelebilir umudu noktasındaki temennilerini hayaldan öte görmüyorum, desem abimi kızdırmamış olurum diye umut ediyorum.

Ne Feto Hazretlerinin iktidarı ne T.C. Devletinin Laik Bekçileri ne de Apoizm bize pek yarar sağlayacak ekoller değildir, bu bağlamda bence yerelleşmeden evrenselleşilemeyeceği gerçeğinden hareketle kendi Kürdî sorunlarımıza ilişkin eleştiri ve incelemelere yer vererek mantık geliştirmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Feodale ilişkin Adem'in söylemi biraz güncellenmemiş gibime geldi. Zira, feodal yapının kırılma/ları 90'lardan beri başlamış olup, şu an eski Derebeylik sistemi büyük ölçüde yıkılmıştır, artık eski feodal'in derebeyleri bile Kapital sistem içerisinde yaşanan dünyada kendi köylüsü ve şehirlisinin ayağına kadar gidip, rey istemektedir, bu bağlamda feodalizm 21.yüzyılda gecikmeli de olsa Kürd'lerin toprağından da silinmiş sayılır, %100 sayılmasa da öyle.

Erdoğan Er ve Bilgeliğini gösteremediğinden ötürü kendisine umut bağlamak biraz işin temenni ve fantazi kısmı. Havanın rengine göre ruh haline bürünen birinin bence ne Baykal ne de Bahçeli ne de bizim Tarikatçı DTP.'lilerden bir farkı yoktur. Ne zaman ki Liberal-Özgürlükçü bir söylem geliştirip, kendi işçi sınıfını yaratan ve bununla birlikte burjuvasını oluşturan ve eğitim/öğretim kurumlarında -özel de olabilir, illa ki resmi kurumlarda olması şart değil- kendi dil/diyalektleri ve kültür-sanatı'nı ve ritüel/moralitelerini özgürce tartışma ve inceleme fırsatı bulur, Kürd'ler o zaman sonsuz bilinç ve özgürlük pekişir.

Bunların tümünün başlangıcı ÖZGÜR BİR KÜRD ÜNİVERSİTE'nin Kuzey Kürd'lerinin bir tarikattan kaçarken başka bir yerli Apoist tarikata angaje olmaması için kurulması gerekliliğidir. Bunun Cevdet Abi ve yazıları ile ilgisi nedir diye sormayın? Kendisi de bir akademisyen olup, bu yönde bir katkı veyahut girişim için öncülük etmesini diğer bütün NASNAME ve yurtsever BİREY'lere hitaben buradan duyuruyorum.

Saygı ve selametle.
Adem Medalloglu .. 20 Apr, 2008 10:18:27
avatar
Ahmet bey,

Benim feodal yapi hakkinda soylediklerimin gunceli tam olaak yansitmadigi esasen dogrudur.

Ama, gelecegi yansitmak acisindan endiselerimin olMAdigini da soyleyemem.

Kuzeydeki durum icin sizin dediklerinizi kabul ederim; ama ayni seyleri Guney icin de soyleyebilecegimize emin degilim.
Cevdet Akbay .. 22 Apr, 2008 10:26:39
avatar
Sevgili Ahmet Bey;

Yazdiklarimdan istifade etmenizi, hakketmedigim halde, iltifat olarak kabul ediyorum. Yazdiklarimin cogu derlemedir, kendi oz bilgim degildir. Derlediklerim baskasina aittir (genelde de referans veriyorum). Dolayisiyla bir araciyim. Zaten asil meslegim de kimyaciliktir, siyasit bilimcisi veya din alimi degilim. Bunu alcak gonulluluk gostermek icin soylemiyorum, yanlis anlasilmasin.

AK Parti ve Erdogan konusuna gelince... Evet, bircok yazimda ben de AK Parti ve Erdogan'in tam ozgurlukcu, sivil bir anayasa cikartmadigi icin elestiriyorum. Kapatma davasinin bu tedirginlikten cesaret alanlar tarafindan cikartildigini da soyluyorum. Eger tam demokratik bir sistem tesis edilseydi bugun Turkiye'de ne bir Kurd sorunu ne de bir Basortusu sorunu olurdu (veya diger suni-yapay sorunlar). CUnku hersey "birey ozgurlugu" cercevesinde degerlendirilecekti.

Kemalist sistem (aslinda bu sistemi kullanarak kendi kirli emellerini uygulayan karanlik odaklar) bu tur yasaklarla iktidarini percinlestirerek devam ettiriyor. Sivil bir anayasa ile bunlarin butun sermayesi zir-u zeber edilebilir. Maalesef AK Parti, sebebini tam anlayamadigim bir sebepten dolayi isi savsakliyor. Savsaklamakla hem ulkeye hem de kendilerine yazik ediyor.

Bunu soylemekle birlikte TUrkiye'deki demokratiklesme surecini destekleyenlerin basinda AK Parti geldigi de bir gercektir. Hatta gerek Michael Rubin'in gerek onun Turkiye'deki dostlarinin dillendirdigi "AK Parti Irak'ta Kurdistan'in kurulmasina destek verecek" iddialari da gosteriyor ki, AK Parti'yi tasfiye etmenin bir gerekcesi de Kurd sorununa cozum arayisidir.

Soylenecek cok sey var, hepsini buraya sigdiramiyorum.
Selahaddin eyyubi .. 28 Apr, 2008 11:07:37
avatar
Benim anladığım kadarıyla;Cevdet bey Irkçılıktan şiddetle kaçıyor,Kendi ırkının kurtuluşundan daha ziyade Kuran ve Hadislerin emrine itaat etmiş bir vaziyeti felsefesi var.
Cedet beyin TC. ile değil Rejimi ile özelliklede Kemalizmle problemi var.Öyle ise Kemalizm kalksa Kürtlerlewrle Türkler birlikte yaşayacak kanaatı var.
Üstadı Said Kürdi Kemalizmi kastederek"İsyanda etmeyiz itaatta etmeyiz" telakkisini kabul etmiş durumda.Ve Selahaddin eyyubinin Ümmetfelsefesini takip ediyor.Allah yolunun açık etsin.
Cevdet Akbay .. 28 Apr, 2008 08:18:38
avatar
Selahaddin Eyyubi'yi elestirdigi halde kendi ismi yerine onun isminin arkasina siginan arkadasima: Evet, ben irkci degilim. Irkciligi en ahmakcasina bir fikir olarak gorurum. Dogustan kel veya sakat olan bir insani, kel veya sakat oldugu icin elestirmek, cezalandirmak ne kadar vicdansizliksa, baska irktan olanlari elestirmek de o kadar vicdansizliktir. Cunku hickimse kendi iradesiyle irkini secmiyor, o halde irkindan dolayi insanlari elestirmek cehalettir, cinayettir. Dolayisiyla, benim nazarimda fasist bir Turkle fasist bir Kurd (veya Arap vs) arasinda bir fark yoktur; hepsinin yaptigi buyuk bir cehalet ornegidir.

Irkcilik, baska irklari asagilamaktir. Bu bakimdan, irkini sevmek ile irkcilik farkli seylerdir. Ben bir Kurd'um ve Kurdlugumdan utanmam, ama baska irklari asagilamam, cunku asagiladigim o irktan da olabilirdim. Aramizda, irkini kendi iradesiyle secen yoktur, kendisine oyle munasip gorulmus. Itiraz varsa gitsin kadere itiraz etsin. Kadere itiraz ise basini orse vurmak gibidir.

KUrdler ile Turklerin (hatta imkan olsa diger irklarin) beraber yasamalarindan tarafim, evet dogrudur. Kardesce ve esit sartlar altinda.

Ustadim Bediuzzaman, dahilde kilic cekilmez, kardes kardese kilic cekmez demistir. Ama hicbir zaman Kemalizmi kasdederek "Isyan etmeyiz" dememistir. Omru Kemelizmle mucadeleyle gecmis birinin Kemalizme (fasizme) olur vermesi dusunulemez. Elestirdiginiz insanlar hakkinda az bucuk dahi olsa bir fikir sahibi olmanizi cok isterdim. Elestiriler icin gene de tesekkur ediyorum.
Ali Amedi .. 29 Apr, 2008 12:24:10
avatar
Cevdet kardeşime tamamen katılıyorum. Irkçılığı ne de güzel açıklamış. Bu gün değil Türkiyede dünyada halkların birlikte yaşamaması için hiçbir neden yoktur. Tek sorun ırkçılık ve ideolojik saplantılardır. Her halkın belirli bazı olumlu olumsuz nitelikleri vardır. Her insanın olduğu gibi. İnsanların veya halkların olumlu niteliklerini görmemiz gerektiği gibi olumsuz niteliklerini de görebiliriz. Ancak bu genel değerlendirmelerde çok hassas olmalı hiçbir zaman istisnalar gözardı edilmemeli. İnsanların veya halkların daha çok iyi özelliklerini görmeye çalışmalı, iyi olmayan genel (İstisnalar her zaman vardır ve yanılabiliriz de) özelliklerini içimize saklamalı ki o halk ve insanların nefretini kazanmayalım. Hem o insanların iyi olmayan özelliklerini dile getirmek bize ne kazandırır ki? Ortada bir zulüm ve adaletsizlik varsa bunu o halkın tümüne mal etmek ve o halkın düşmanı kesilmek adalet değildir. Irkçılık bir virüstür. Bulaşıcı bir ruh hastalığıdır. Kin ve nefret tohumlarını bünyesinde barındırır, insanı insanlıktan çıkarır, akıl sistemini alt üst eder. Olayları, düşünceleri sağlıklı bir akılla çözümlemeyi sekteye uğratır, salt duygusal reflekslerle hareket ettirir ki bu da insanı yanlış yapmaktan alıkoyamaz. Herkes ırkçılıktan nefret eder, ancak hiçbir ırkçı ırkçı olduğunu kabullenmez. Bir ruh hastasının hastalığını kabullenmemesi gibi. Hem zaten hastalığını kabul etse en az yüzde elli iyileşecektir. Nedir ırkçılık? İlk insandan beri vardır bu ırkçılık. Irkçılık insanın kendini beğenip üstün görmesi, başka insan veya halkların kendi üstün özellilerinden mahrum görmesidir diyebiliriz. Bir insanın kendini veya halkını üstün görmesine kızabiliriz ancak sen değil ben üstünüm, ben senden daha iyiyim demek te ırkçılığın karşı türüdür. Kendi hak ve hukukundan mahrum bırakılmış, inkar edilmiş, dışlanmış, zulmedilmiş bir halkın haklarını savunmak haktır. Her halkın veya her insanın hakları nasıl karşılanır? Her halk kendi ırkından insanları iktidar etmekle hak ve hukukuna kavuşur mu? Elbette hayır. İktidarda olması gereken ırkdaşlarım mı olmalı yoksa dindaşlarım mı? (Buradaki din kelimesi 'yol, düşünce, hayat nizamı' anlamında kullandım. Unutmayalım ki bu anlamda örneğin sosyalizm de bir din sayılır.)

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin