Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: 28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TÜSİAD Ürünüdür (III) 28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TÜSİAD Ürünüdür (III) ================================================================================ Cevdet Akbay on 28 Feb, 2009 12:13:00 28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TüSİAD ürünüdür (III) Yarın, tarhimize kara bir leke olarak geçen 28 Şubat Süreci'nin 12nci yıl dönümü. çoğu yeni, çeşitli ifşaatlarla, iç dökmelerle, günah çıkarmalarla karşılaşacağız gene. Ben bu sene bir gün önce davranıp, birincisini 2 Mart, ikincisini de 6 Mart 2007'de kaleme aldığım “28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TüSİAD ürünüdür” başlıklı yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünü yaklaşık iki yıl sonra dikkatinize sunuyorum. önce yazının özeti mahiyetindeki birkaç söz... 28 Şubat'in arkasında (dış bağlantısı da vardı) TüSİAD vardı (bütün üyeler aynı kefeye konmaz elbet); TüSİAD'in arkasında da, aynı zamanda Ergenekon terör örgütünün patronu olan “Derin devlet” vardı(r) (bu ulusal derin devlet, uluslararası derin devletin Türkiye'deki uzantisidir). Dezenformasyonla gündemi manipüle edip kamuoyunu yönlendiren, çeşitli kurumlardaki hassas dostlarını harekete geçiren medyanın arkasında TüSİAD var(dı). “Türkiye İran oluyor… Şeriat gelecek, kadınları zorla kapatacaklar… Hepimizi katır-kutur kesecekler” propagandasıyla insanların korku damarlarını kabarttılar; kabarmış korku damarlarını kullanarak insanları sokaklara döktüler. Sokak hareketlerini, derin devlet tarafından yönlendirilen üst düzey askerler planladı; kalabalıklar arasında çok sayıda sivil elbise giydirilmiş askerler, kalabalıkların başında sivil giysili “genç subaylar” vardı (12 Eylül öncesi kargaşanın sorumluları da sivil giysili “genç subaylar”di; darbe zemini, bu “genç subaylar”ın kirli icraatlarıyla hazırlandı). “Devleti Hortumlama operasyonu”na destek verme karşılığında TüSİAD ile birlikte “Beşli çete” kuran derneklere (KESK, DİSK, TİSK ve Türk-İş), sivil toplum örgütlerine, sendikalara çok ayrıcalıklar ve menfaatlar vaadedildi, sağlandı. Mesela, Erbakan, görevi Tansu çiller'e devretmek için istifa ettikten (18 Haziran 1997) yaklaşık bir hafta sonra, 26 Haziran 1997'de sendikalar bir genelgeyle mali açıdan devlet denetiminden çıkarıldılar, kendi kendilerini denetleme hakkını kazandılar! Bu genelge, birçok suistimali, yolsuzluğu beraberinde getirdi, birçok dernek ve başkanı haksız kazançlar elde ettiler. Bu genelgeyle 28 Şubat Süreci'ne hizmetlerinin mükafatını aldılar… İstifa ederek Refah-Yol'un yıkılmasını sağlayan milletvekillerinin kimisi korkutuldu kimisi de parayla satın alındı. Süleyman Demirel'in önayak olmasıyla istifa eden milletvekillerinden naylon bir 28 Şubat partisi oluşturuldu, ardından 28 Şubat Hükümeti'ne ortak yapıldı. Refah Partisi aleyhine harekete geçirilen adalet mensuplarından kimisi makam hırsı, kimisi korku damarı, kimisi de dosya ve kasetleri sayesinde kullanıldı ("bizimle beraber hareket edip dava acmazsan kasetini sizdiririz" tehditlerine maruz kalanlar oldu). En ön saflarda görünen üst düzey askerler, 28 Şubat Süreci'nin sahibi ve asil planlayıcıları değil, aç gözlü bir avuç işadamının direktifiyle hareket eden kiralık birer tetikçi, kişiliksiz, zelil birer kuklaydılar. Kimisi yersiz endişe ve korkularının kimisi de makam hırsının (çevik Bir'e “Seni Cumhurbaşkanı yapacağız” dediler mesela) esiri oldukları için zelil bir şekilde kullanıldılar, gorevleri bittikten sonra “kullanılma sözleşmeleri” feshedildi, rezil bir halde, kirli bir mendil gibi bir köşeye atıldılar… Birçok insan figüran olarak kullanıldı bu kirli surecte… Sakin bir kafayla sürecin faturasına bakıldığında şunu görüyoruz: Devlet, halk, siyaset, ticaret, kısacası herkes kaybetti… Hatta surece omuz veren bircok insan ve kurum bile kaybetti… Bir tek TüSİAD ve üyeleri kazandı! Bu da, TüSİAD'ın bu kirli sürecin arkasındaki güç olduğunu göstermeye yetiyor saniyorum. Aradan 12 yıl gibi uzun bir süre geçmesine rağmen TüSİAD ürünü olan lanetli 28 Şubat'in tahribatı hala tamir edilmediği halde “Birinci 28 Şubat”in mimarları (eski bazı siyasetçiler, TüSİAD, medya, apoletli cuntacılar, bazı bürokratlar, bazı sivil toplum örgütleri, Ergenekon ve taşeron örgütleri, Encümeni Daniş benzeri korsan yapılar vs.) yeni bir 28 Şubat için çalışmaktan vazgeçmiş değiller. Rahmi Koç ve onunla hareket eden bir avuç şımarık zengin, halk iradesiyle iktidara gelmiş hükümeti illegal yollarla devirmeye çalışıyorlar hala. Kargaşa bunlarin işine geliyor çünkü kaos ve terörden rant sağlıyorlar. Rakiplerini “mürteci, anti-laik” damgasıyla, kiraladıkları apoletlilerin silahlarıyla korkutup rekabetsiz bir ortam oluşturarak ihale kazanmaya, teşfik almaya, kestirmeden zengin olmaya alışmışlar. Demokratik bir sistemde, şeffaf bir yönetimde kısa zamanda çok para kazanamadıklarından militarizme, teröre ve kargaşaya muhtaçtırlar. Aynı beklenti, bütün umudunu kaosa bağlayan siyasetçi dostları için de geçerlidir; Ergenekon'un, vergi kaçakçısı işadamlarının avukatlığına soyunmaları bundandır; halktan ümitleri yok, kaos onların tek umudu. “Kargaşa çıkacak, aradan sıyrılıp koltuğa oturacağım” hesabı yapıyorlar. Bedavacılığa alışmış, ranttan para kazanan TüSİAD gibi yapılar Refah-Yol'dan rahatsızken, halkın ekserisi memnundu. çalışan kesim ve halkın en rahat nefes aldığı dönemin 54. Hükümet dönemi, yani Refah-Yol Hükümeti'nin iktidarda olduğu dönem olduğunu söylemek fazla abartı sayılmaz sanıyorum. Refah-Yol, memura % 130, işçiye % 102 zam yaptı. çiftçiye % 312'lik destek sağladı, esnafa verdiği kredi 57 trilyondan 80 trilyona çıkarıldı. 28 Şubat'ın Genelkurmay Başkanı Karadayı bile maaş artışından dolayı Erbakan'a teşekkür etmişti. Refah-Yol döneminde emek sahibi işçiye, köylüye, memura verilen maaşların kaynağı daha önce TüSİAD'a giden ranttı. Karlarından kesinti yapılması, haliyle zenginler kulübünü rahatsız etti. Millete giden her kuruşu, kendi kar hanelerinden eksilen bir kalem olarak görüyorlardı. Refah-Yol Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir denk bütçe uygulaması başlattı, hatta iki ay denk gitti. Daha sonra 28 Şubat'in alevlenmesiyle ülke ekonomisi kötüleşti, bütçe denkliği bozuldu. Türkiye'nin huzuru ve bütçesi bozulurken kasasi dolan TüSİAD üyelerinin yüzü güldu. Refah-Yol yıkılıp 28 Şubat Hükümeti kurulunca dengeler millet aleyhine, TüSİAD lehine değişti. Başbakan Necmettin Erbakan, 21 Ocak 1997 günü partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, “bir kısım medya ve rantiyenin suni gündem oluşturarak rahatsızlığını dile getirmelerinin altında yatan gerçeğin para musluklarının kesilmesi olduğunu” söyledikten sonra, hükümetinin işbaşına gelmesiyle ülke ekonomisinin hızla iyileşmeye girdiğini ifade ederken, 28 Şubat'in hararetli savunucusu, koltuk için darbecilerden medet uman Mesut Yılmaz aynı günlerde hükümeti, “toplumu kamplara bölmeye çalışmak”la suçluyordu. 28 Şubat'in apoletli siyasetçisi Yılmaz'in rolünü şimdi Deniz Baykal oynuyor. Kiralık cuntacılar, bir avuç rantiyecinin tetikçiliğini yaparken, Erbakan ve hükümeti ülke ekonomisini iyileştirmek için geceli gündüzlü çalışıyordu. Kuvvet komutanları, TüSİAD'in menfaatleri doğrultusuna darbe çalışması yapmak için Gölcük'te toplandıkları günün ertesinde, Başbakan Erbakan 24 Ocak 1997 Cuma günü büyük gazetelerden davet ettiği temsilcilere 118 milyar dolarlık Büyük Türkiye Projelerini açıkladı. O gün Erbakan'i dinleyen köşe yazarları ertesi gün hükümete övgüler dizdiler. Mesela, toplantıya katılanlardan Necati Doğru, ertesi günkü “Erbakan İyimserlik Motoru” başlıklı yazısında şunları yazmıştı: “Refah-Yol 7 ay önce kuruldu. 7 ay önce faizler % 120 idi, şimdi % 90'a indi. Yüzde 30'luk bir iniş var. Kredi faizleri düşüyor. Neden çiller döneminde olmadı? Neden Yılmaz döneminde olmadı? Neden Erbakan döneminde oldu?” Toplantıya katılıp ertesi gün olumlu yazı yazan köşe yazarları, Genelkurmay'a çağrılıp, “siz ne yapıyorsunuz? Biz hükümetin önünü kesmeye çalışırken siz methiyeler diziyorsunuz” fırçasını yedikten sonra bir daha hükümet lehinde yazı yazmadılar. Normalde faizlerdeki inişi, ekonominin iyileşmesi ülke menfaatine olduğundan hükümeti desteklemesi beklenen 28 Şubat'ın kiralık tetikcileri cuntacılar, bir avuç rantiyecinin menfaatini ülke menfaatinin önüne koymuşlardı. Erbakan, 28 Şubat'in ekonomiye, dolayısıyla ülkeye verdiği zararı bir raporda toplayarak Mayıs 1997'deki MGK toplantısında askerlere sundu. Beyinleri medyanın dezenformasyonuyla uyuşturulmuş olan, kendilerini üSİAD'in menfaatlarine adayan askerler (hepsi değil belki ama ekserisi) Erbakan'ı dinleme nezaketinde bile bulunmadilar. Erbakan'ın ifadesiyle: “Faizlerin böyle inmesiyle, devlet rantiyecilere 4 milyar dolar daha az faiz ödeyecek!” Faizler biraz daha düşseydi bu rakam 8 belki 20 milyara yükselecekti, bu da, ranttan holding çıkaran TüSİAD üyelerini rahatsız ediyordu, ürpertiyordu; Erbakan'i “Bu politikanla biz batarız, ama sen de batarsın” diyerek tehdit edecek kadar çıldırma noktasına gelmişlerdi. Erbakan, onların “Biz, devlete börç vermek zorundayız” (bunu “devleti sağmak zorundayız” şeklinde anlamalıyız) isteklerini, halktan yana tavır takınıp “Sen bir holdingi idare ediyorsun, ben de devleti. Borç paraya ihtiyacım olursa en düşük faizle almaya çalışırım” diyerek reddetmesi onların umudunu bütün bütün kırdı. Erbakan'ın bekçiliğini yaptığı hazineyi istedikleri gibi soyamayacaklarını anladılar, malum 28 Şubat Süreci için düğmeye bastılar. Milletin parasını bir avuç rantiyeciye peşkeş çekseydi, Erbakan'ı yere göğe sığdıramayacaklardi; kim bilir, belki Rahmi Koç ve Aydın Doğan, sıraya girip Erbakan'in elini öpüyor olacaklardı! Bunların sevgileri de nefretleri de menfaatları ile ilgilidir. Devleti kendilerine soyduranları sever, milleti düşünenlerden nefret ederler. Yani, rantiyecilerin Refah-Yol'dan rahatsızlıklarının ve Erbakan'dan nefret etmelerinin sebebi “irtica ve laiklik karşıtlığı” değil rantti, menfaatlerinin zedelenmesiydi. Erbakan, “Havuz Sistemi”nden vazgeçip rantiyecileri memnun etseydi 28 Şubat Süreci hiç yaşanmayabilirdi belki (büyük bir ihtimalle yaşanmazdı). çeşitli hile ve entrikalarla Refah-Yol Hükümeti'nı yıktıktan sonra Mesut Yılmaz başbakanlığındaki 28 Şubat Hükümeti'nı kurdurdular. Rantiyecilerin kiralık tetikçisi, zamanın Genelkurmay Başkanı Karadayı, Yılmaz'la görüşüp iktidarı altın tepsi içinde kendisine teslim edeceklerini daha önce haber vermişti, yani Yılmaz, Başbakan olacağını biliyordu. Nitekim 30 Haziran 1997'de Başbakan oldu. Yılmaz'ın ilk icraatı, Aydın Doğan'ın ayağına gidip teşekkür etmek oldu; Doğan onu pijamayla karşılamıştı! İki haftadan az bir zaman sonra da, 12 Temmuz 1997'de bir kararname ile “Havuz Sistemi”ni kaldırdı, borçlanma faizlerini yüzde 70-80'lerden yüzde 130'lara çıkararak kendisine başbakanlık hediye eden TüSİAD'a borcunu ödedi! Hortum muslukları açıldığı için, birkaç gün önce “Türkiye'yi yuttu, yutacak! Seriatin ayak sesleri geliyor!” diye abarttıkları “irtica tehlikesi” birkaç gün içinde buharlaşıp kayboldu, korkunun yerini sevinç, kara tablonun yerini pembe manzaralar aldı! Zaman ilerledikçe, kendilerine sağlanan ayrıcalıklarla, kıyaklarla yetinmez hale geldiler; büyük yolsuzluklara imza attılar. Şefil ve rezil bir şekilde ülkeyi yağmaladılar. Onlarca bankanın içini boşaltarak 100 milyar dolardan fazla para hortumladılar. Kasıtlı ve planlı olarak oluşturdukları kargaşa ortamı sayesinde faizlerin % 7,500'lere hatta % 15,000'lere çıktığı zamanlar oldu. Devletin sırtından, 1 lirasını bir gecede 15,000 lira yaptılar, bir gecede milyarlarca dolar vurgunlar yaptılar. Kısacası, Refah-Yol'un iktidarda olduğu 11 ayın acısını bir gecede çıkardılar. Millet fakirleştikçe onlar zenginleşti; fakirlik milletin huzurunu kaçırıyorken onlar mutluluktan dört köşe oldular. Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek de, 28 Şubat sürecinin yaşanmasını Refah-Yol Hükümeti'nin, rant sistemini ortadan kaldıran “Havuz Sistemi”ne bağlıyor. 28 Şubat'ın “planlı bir süreç” olduğunu savunan Zeybek, şöyle diyor: “28 Şubat bir tiyatroydu. Bir karar verildi; Refahyol Hükümeti ya gidecek, ya gidecek. Peki bu hükümetin yumuşak karnı neydi? Oturuldu, düşünüldü ve planlandı. Bu irticaydı. Ve o irtica tehlikesi sahneye kondu. Sincan'da bir tiyatro bahane edildi. Köşede, bucakta kalmış, yıllar önce yapılan ne kadar konuşma varsa, hepsi birden televizyonlarda, gazetelerde... Bu ülkede korku havası doğdu.” Eski MİT Görevlisi Mahir Kaynak'a gore 28 Şubat'ın uzun bir sürecin sonucuydu. Soyle diyor Kaynak: “Refahyol, ABD'nin ekonomik hakimiyetine son vereceğini söylüyordu. Gücünün yetmeyeceğini söyledik. 28 Şubat'ın temelinde işte bu vardır, irtica değil” (1 Mart 2007, Haber7.com). 28 Şubat'ın canlı şahitlerinden DSP çanakkale milletvekili Hikmet Aydın, basına verdiği bir demeçte, “D-8'ler dünyanın, havuz sistemi de Türkiye'nın egemenlerini rahatsız etti. 28 Şubat'in irticayla kesinlikle bir ilgisi yoktu” diyerek 28 Şubat'in egemen işadamları tarafından çıkartıldığı iddiasına destek veriyor (17 Haziran 2005, Zulmün Panzehiri D-8, Milli Gazete). John Perkins'in “korporatokrasi” olarak isimlendirdiği “dev şirketlerin yönetimi ele geçirmesi” 28 Şubat'ta çok açık bir şekilde gerceklesti. MüSİAD eski Genel Başkanı ömer Bolat'a göre de 28 süreci ne laiklik ne de irticaya karşı mücadele süreciydi; tamamen ekonomideki pasta kavgasıydı. 28 Şubat Süreci'ne destek verenlerin 1997 ve 2002 yılları arasındaki büyük soygundan nemalanarak verdikleri desteğin ödülünü aldıklarını belirten Bolat, “Hortumlanan bankalar, ballı ihaleler ve kamu bankalarının içinin boşaltılmasıyla sürece destek verenler ödüllendirildi. Bu dönemde Türkiye'nin 6 yılı kaybolurken dünyadaki rakiplerimiz ekonomilerini 2 kat büyüttüler” diyor. 28 Şubat sürecinin 100 milyar dolar olarak milletin sırtına yüklendiğini soyleyen Bolat (Erbakan bu rakamin 200 milyar dolar oldugunu soyluyor), Türkiye'nin hala o hortumun getirdiği borç ve faiz yükünün faturasını ödediğini söyluyor. “Refahyol hükümeti yıkılmasaydı Türkiye ekonomisi bugün bambaşka yerde olabilirdi” diyen Bolat, 28 Şubat sürecinin aktörlerinin bile daha sonra o günkü ekonominin iyi gittiğini itiraf ettiklerine dikkat çekiyor. Bu süreçte korku, paranoya ve sindirme operasyonlarına karşı dimdik duranlar yollarına devam ederken, korkudan işyerlerindeki yeşil renkleri ve dükkanındaki dini motifleri kaldıranlar işlerini kaybetti. Bu süreç şunu gösterdi: Haklı olmak yetmiyor, güçlü olmak da gerekiyor (28 Subat 2007, Yaşar Sungu, Yeni Safak). “Beşli çete”de yer alıp 28 Şubat sürecine destek veren dönemin TİSK Başkanı Refik Baydar da 28 Şubat'in, patronların çıkarlarının zedelenmesine bağlıyor (27 Şubat 2007, Zaman). Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener 28 Şubat'ı şu ifadelerle özetliyor: “O dönemde siyasi işbirlikçileri, medya işbirlikçileri, sermaye, sivil toplum ve sivil bürokrasi işbirlikçileri var. ‘Mürteci kovalayalım' denirken, bir iktidar yıkıldı, yerine başka bir iktidar kuruldu ve Türkiye'nin bu arada soyulduğu ortaya çıktı. Birileri durumdan vazife çıkardı, birileri de durumdan soygun çıkardı. Bankalar gitti, hortumlamalar oldu. 28 Şubat'ın özeti budur” (15 Eylul 2003, Radikal, Nese Duzel). 28 Şubat'in tahribatlar hakkında onlarca kitap yazıldı, dolayısıyla 28 Şubat'in bütün karanlık noktalarının bir yazıyla aydınlatilmasının mümkün olmadığının farkındayım. Verdiğim örneklerle, aktardığım olaylarla 28 Şubat'in arkasındaki gerçek gücün sanıldığı gibi askerlerin değil, onları tetikçi olarak kullanan, çıkarlarına ters düşen ekonomik politikaları uyguladığı için Refah-Yol Hükümeti'nden rahatsız olan TüSİAD gibi rantiyecilerin olduğunu göstermeye çalışıyorum (bu gercek, tetikcilerin masum oldugunu gostermez elbet; onlar da patronlari kadar sucludurlar). 28 Şubat'in siyasi aktörlerinden ve 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan başkanlığındaki hükümetin yıkılmasında ilk kıvılcımı çakan kişi olarak bilinen Yıldırım Aktuna'nın itirafları, TüSİAD'ın kontrolünde olan ve onun tarafından yönlendirilen medyanın insanları etki altına almakta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Medyanın 28 Şubat ateşini körükleme görevini daha iyi görmek için Aktuna ropörtajından bir kesiti yapmak istiyorum (30 Ocak 2006, Aksiyon, Faruk Mercan): *** Faruk Mercan: Ayrılmasaydınız ne olurdu? Yıldırım Aktuna: Ayrılmasaydık rejim tehlikeye girebilirdi. Faruk Mercan: Darbe mi olacaktı? Yıldırım Aktuna: Darbe şeklinde mi olur, nasıl olur onu bilemiyorum. Ama rejim tehlike altındaydı. Medya da bunu körüklüyordu. Aşırı derecede. Sonradan biliyorsunuz ANASOL-D hükümeti kuruldu. ANAVATAN, DSP ve DYP'den ayrılanların kurduğu DTP. Ben DTP'ye önce katılmadım, sonradan katıldım. 28 Şubat sürecinde askerin Millî Güvenlik Kurulu'na getirdiği 15-16 maddelik bir “irticanın önlenmesi paketi” vardı. Erbakan ve çiller'in imzaladığı o maddeleri söylüyorum. Şimdi Refahyol düştü, yerine bu hükümet geldi. Ne beklersiniz? Bu hükümet bu 15-16 maddeyi hemen uygulamaya başlasın. öyle değil mi, onun için gelmiş çünkü. Hayır, uygulanmadı. Yapılmadı hiçbir şey, her şey savsaklandı. Sonra bir sürü yolsuzluk iddiaları da o döneme ait (ANASOL-D hükümeti dönemi). Ben de o zaman şöyle düşündüm. Demek ki burada irticanın ve şeriatın önlenmesi gibi öne sürülen iddialar aslında gerçek iddialar değildi. öyle olsaydı 15 maddeyi hemen bu hükümetin uygulamaya sokması gerekirdi. Demek ki bu medyanın körüklemesiydi. Medya işi pompaladı, bombardımana tâbi tuttu, Refahyol hükümeti bozulsun diye. Demek ki sadece bir iktidar değişikliği istendi. Bu iktidar değişikliği niçin istendi? Herkes kendi kafasına göre hayal etsin, düşünsün (Aktuna, medyanin aslinda TüSİAD'in elindeki bir araç/silah olduğu gerceğini bilerek veya bilmeyerek gözardı ediyor, CA) ..... Faruk Mercan: Karadayı Paşa ile daha sonra bu konuyu konuştunuz mu? Yıldırım Aktuna: Konuştum. Hatta şöyle söyledim. Dedim ki valla bakın galiba bizi kandırdılar. Medyanın pompalamasıyla, arkasında kim vardı onu bilmiyorum. Medya bizi zorluyordu koalisyonun bozulması için. Asker de zorluyordu. Toplantılar yapıyordu. Hâkimleri çağırıyordu, brifingler veriyordu. Karadayı Paşa'ya dedim ki sizi ve bizi acaba gaza mı getirdiler, kandırdılar mı? çünkü haklı yere soruyorum. çünkü hükümet değiştiği zaman yeni gelen hükümetin ilk işi, o maddeleri uygulamak olmalıydı. Bunların hiçbiri yapılmadı. O zaman sırf iktidara gelmek için oldu bütün bunlar demek ki. Bu hükümetin İktidara gelmesini isteyen birtakım çevreler var. Demek ki birtakım çevreler Refahyol'dan istediklerini bulamadı. Neyse istedikleri, bulamadılar. Beklentilerini karşılamadı o hükümet (ranttan baska ne olabilirdi, rantlarina kavusunca mutlu olmalarindan, dertlerinin rant oldugu anlasilir, CA). *** “Milyarderlerimizin sayısı artmış. Geçen yıl 8 milyardere sahip olan Türkiye, bu sayıyı bu yıl 21'e çıkarmış. Listeye baktım milyarderlerin çoğu Türkiye'ye ‘irtica geliyor' sloganları atmışlardı. Kimi TüSİAD içinde, kimi gazetelerinde ‘irtica' beklediler. Ama onlara ‘irtica' değil zenginlik geldi” (15 Mart 2006, Bugün). 28 Subat surecinin TüSİAD'cılara yaradığını gösteren bu ifadeler Canan Barlaş'a ait. Geçen yıl, Amerikan Forbes Dergisi'nın açıkladığı “dünyanın en zengin listesi”ne 26 altı Türk işadamı girdi. 2004 yılında sadece altı Türk “dolar milyarderi” iken, sonraki üç yıl içinde bu sayı 26'ya ulaşti. 2008'de açıklanan listede ise 36 “dolar milyarderimiz” var. Demek şartlar ne olursa olsun bütün şartlar TüSİAD'a yarıyor ama kaotik ortam daha çok yarıyor. Şimdiye kadar aktardığımız örnekler, Doğan Medyası'nin, özellikle TüSİAD üyesi Ertuğrul özkök'ün neden hararetle 28 Şubat sürecini desteklediklerini, neden hala kaos için çırpındıklarını, neden Ergenekon terör örgütünü temize çıkarmaya çalıştıklarını daha iyi anlayabiliyoruz. çünkü 28 Şubat sürecinde nemalananlar arasında kendisi/kendileri de var (tetikçilere de bir pay düşüyor, malum). Onun TüSİAD üyesi olması bile bircok şeyi izah etmeye yetiyor zaten. 28 Şubat Hükümeti kurulduktan sonra ekonomiden sorumlu devlet bakanını arayıp telefon üzerinden teşfik bağlıyordu özkök (http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=144). Şimdi patronu namına iş takipçilik görevini tam manasıyla ifa edemiyor, kızgınlığı ondan olsa gerek. özkök'ün 28 Şubat 2007 tarihli Hürriyet'teki “İmzam hala aynı yerde” başlıklı yazısı, bugün vergi usulsüzlüklerinden dolayı Maliye bürokratlarının ceza kesmesi üzerine “AK Parti Hükümeti özgür medyayı susturmaya çalışıyor!” diye koro tutturan Doğan Medya'nin ve elemanlarının gerçekte ne kadar “özgür” olduklarını göstermeye delil mahiyetindedir: “Fotoğrafı görünce, o günü çok iyi hatırladım. Yıl 1997. Genelkurmay'ın büyük salonundayız. Yanılmıyorsam Necmettin Erbakan'ın başbakanlıktan ayrılmasından önce Genelkurmay'da verilen son brifingde çekilmiş. üçüncü sırada biz Hürriyet'çiler oturuyoruz. Soldan Sedat Ergin, Tufan Türenç, Emin çölaşan, Oktay Ekşi ve ben. Benim solumda o gün Milliyet'te yazan Yalçın Doğan oturuyor. Başka gazetelerden başka gazeteciler de var salonda… O brifingden sonra Orgeneral çevik Bir'in odasına gidip bir süre sohbet etmiştik. Brifingi veren komutan o gün şu hatırlatmayı yapmıştı: ‘Kanunlar bize anayasal düzeni korumak için gerektiğinde silah kullanma yetkisi veriyor.' Bu sözler ertesi gün Hürriyet'in manşetindeydi.” özkök, Genelkurmay'ın illegal brifinglerine katılmayı büyük bir meziyetmiş gibi sunuyor. Milletin güvenliği için kendilerine emanet olarak verilen silahları gerekirse millete karşı kullanabileceğini söyleyen apoletli hayduta karşı “Yanlış biliyorsun Paşa! 4 Ocak 1961'de kabul edilen 211 numaralı Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet kanunu'nun, umumi vazifeler bölümünün 35. madesinde ‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; ‘Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır' denmektedir. Fakat, bu kollama ve koruma halk iradesiyle iktidara gelmiş Meclis'e karşı ve demokratik düzene kardı değil, dış düşmana karşıdır. 122. maddede ise ‘bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür' denmektedir, yanı görev nihayetinde gene Meclis'indir, askerin, hele sizin gibi halk karşıtı haydutların hiç değil!” diye cevap vereceğine onu destekliyor, zirvazını manşete çekiyor. özgür medya, ha!? özkök, Ekşi, Ergin, Türenç, çölaşan ve illegal birifing(ler)e katılan gazetecilere, sözkonusu o fotoğrafı torunlarına hatıra olsun diye büyütüp çerçeveletmelerini tavsiye ediyorum. Torunları bile, ileride 28 Şubat'ın insanlarımıza, memlekete verdiği zararları ve imza attığı rezillikleri hatırladıkça duvarda asılı bulunan resimdeki dedelerinin yüzlerine tükürecekler! Kısaca… 28 Şubat demokrasiye yapılan balans ayarı değil, menfaatleri zedelenen,ranttan biraz daha fazla para kazanmak için bir avuç gözü doymaz zenginin TSK, siyaset, bürokrasi ve sözde sivil toplum örgütleri içindeki kullanılmaya müsait insanları tetikçi olarak kullanarak sivil hükümeti alaşağı etme rezaletidir. 28 Şubat rezaletini, ondan menfaat sağlayan ve ondan taraf hareket edenlerden başka kimse savunmuyor. Gelecek nesil, kendi torunları dahil, 28 Şubat'in aktörlerini hayırla yad etmeyeceklerdir; bir-iki kuruşluk menfaat için ülkeyi ateşe veren, onları destekleyen, onlara alkış tutan, onlara göz yuman, onların karşısında sessiz kalanları gelecek nesil nefretle hatırlayacaktır. özkök gibi yüzsüzlerin belki yüzüne tüküreceklerdir! 27 Şubat 2009