28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TÜSİAD Ürünüdür (III)
Özkök, Ekşi, Ergin, Türenç, Çölaşan ve illegal birifing(ler)e katılan gazetecilere, sözkonusu o fotoğrafı torunlarına hatıra olsun diye büyütüp çerçeveletmelerini tavsiye ediyorum. Torunları bile, ileride 28 Şubat'ın insanlarımıza, memlekete verdiği zararları ve imza attığı rezillikleri hatırladıkça duvarda asılı bulunan resimdeki dedelerinin yüzlerine tükürecekler!
28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TüSİAD ürünüdür (III)
Yarın, tarhimize kara bir leke olarak geçen 28 Şubat Süreci'nin 12nci yıl dönümü. çoğu yeni, çeşitli ifşaatlarla, iç dökmelerle, günah çıkarmalarla karşılaşacağız gene. Ben bu sene bir gün önce davranıp, birincisini 2 Mart, ikincisini de 6 Mart 2007'de kaleme aldığım “28 Şubat Postmodern Darbesi Bir TüSİAD ürünüdür” başlıklı yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünü yaklaşık iki yıl sonra dikkatinize sunuyorum. önce yazının özeti mahiyetindeki birkaç söz...
28 Şubat'in arkasında (dış bağlantısı da vardı) TüSİAD vardı (bütün üyeler aynı kefeye konmaz elbet); TüSİAD'in arkasında da, aynı zamanda Ergenekon terör örgütünün patronu olan “Derin devlet” vardı(r) (bu ulusal derin devlet, uluslararası derin devletin Türkiye'deki uzantisidir). Dezenformasyonla gündemi manipüle edip kamuoyunu yönlendiren, çeşitli kurumlardaki hassas dostlarını harekete geçiren medyanın arkasında TüSİAD var(dı). “Türkiye İran oluyor… Şeriat gelecek, kadınları zorla kapatacaklar… Hepimizi katır-kutur kesecekler” propagandasıyla insanların korku damarlarını kabarttılar; kabarmış korku damarlarını kullanarak insanları sokaklara döktüler. Sokak hareketlerini, derin devlet tarafından yönlendirilen üst düzey askerler planladı; kalabalıklar arasında çok sayıda sivil elbise giydirilmiş askerler, kalabalıkların başında sivil giysili “genç subaylar” vardı (12 Eylül öncesi kargaşanın sorumluları da sivil giysili “genç subaylar”di; darbe zemini, bu “genç subaylar”ın kirli icraatlarıyla hazırlandı).
“Devleti Hortumlama operasyonu”na destek verme karşılığında TüSİAD ile birlikte “Beşli çete” kuran derneklere (KESK, DİSK, TİSK ve Türk-İş), sivil toplum örgütlerine, sendikalara çok ayrıcalıklar ve menfaatlar vaadedildi, sağlandı. Mesela, Erbakan, görevi Tansu çiller'e devretmek için istifa ettikten (18 Haziran 1997) yaklaşık bir hafta sonra, 26 Haziran 1997'de sendikalar bir genelgeyle mali açıdan devlet denetiminden çıkarıldılar, kendi kendilerini denetleme hakkını kazandılar! Bu genelge, birçok suistimali, yolsuzluğu beraberinde getirdi, birçok dernek ve başkanı haksız kazançlar elde ettiler. Bu genelgeyle 28 Şubat Süreci'ne hizmetlerinin mükafatını aldılar…
İstifa ederek Refah-Yol'un yıkılmasını sağlayan milletvekillerinin kimisi korkutuldu kimisi de parayla satın alındı. Süleyman Demirel'in önayak olmasıyla istifa eden milletvekillerinden naylon bir 28 Şubat partisi oluşturuldu, ardından 28 Şubat Hükümeti'ne ortak yapıldı. Refah Partisi aleyhine harekete geçirilen adalet mensuplarından kimisi makam hırsı, kimisi korku damarı, kimisi de dosya ve kasetleri sayesinde kullanıldı ("bizimle beraber hareket edip dava acmazsan kasetini sizdiririz" tehditlerine maruz kalanlar oldu).
En ön saflarda görünen üst düzey askerler, 28 Şubat Süreci'nin sahibi ve asil planlayıcıları değil, aç gözlü bir avuç işadamının direktifiyle hareket eden kiralık birer tetikçi, kişiliksiz, zelil birer kuklaydılar. Kimisi yersiz endişe ve korkularının kimisi de makam hırsının (çevik Bir'e “Seni Cumhurbaşkanı yapacağız” dediler mesela) esiri oldukları için zelil bir şekilde kullanıldılar, gorevleri bittikten sonra “kullanılma sözleşmeleri” feshedildi, rezil bir halde, kirli bir mendil gibi bir köşeye atıldılar… Birçok insan figüran olarak kullanıldı bu kirli surecte…
Sakin bir kafayla sürecin faturasına bakıldığında şunu görüyoruz: Devlet, halk, siyaset, ticaret, kısacası herkes kaybetti… Hatta surece omuz veren bircok insan ve kurum bile kaybetti… Bir tek TüSİAD ve üyeleri kazandı! Bu da, TüSİAD'ın bu kirli sürecin arkasındaki güç olduğunu göstermeye yetiyor saniyorum.
Aradan 12 yıl gibi uzun bir süre geçmesine rağmen TüSİAD ürünü olan lanetli 28 Şubat'in tahribatı hala tamir edilmediği halde “Birinci 28 Şubat”in mimarları (eski bazı siyasetçiler, TüSİAD, medya, apoletli cuntacılar, bazı bürokratlar, bazı sivil toplum örgütleri, Ergenekon ve taşeron örgütleri, Encümeni Daniş benzeri korsan yapılar vs.) yeni bir 28 Şubat için çalışmaktan vazgeçmiş değiller. Rahmi Koç ve onunla hareket eden bir avuç şımarık zengin, halk iradesiyle iktidara gelmiş hükümeti illegal yollarla devirmeye çalışıyorlar hala. Kargaşa bunlarin işine geliyor çünkü kaos ve terörden rant sağlıyorlar. Rakiplerini “mürteci, anti-laik” damgasıyla, kiraladıkları apoletlilerin silahlarıyla korkutup rekabetsiz bir ortam oluşturarak ihale kazanmaya, teşfik almaya, kestirmeden zengin olmaya alışmışlar. Demokratik bir sistemde, şeffaf bir yönetimde kısa zamanda çok para kazanamadıklarından militarizme, teröre ve kargaşaya muhtaçtırlar. Aynı beklenti, bütün umudunu kaosa bağlayan siyasetçi dostları için de geçerlidir; Ergenekon'un, vergi kaçakçısı işadamlarının avukatlığına soyunmaları bundandır; halktan ümitleri yok, kaos onların tek umudu. “Kargaşa çıkacak, aradan sıyrılıp koltuğa oturacağım” hesabı yapıyorlar.
Bedavacılığa alışmış, ranttan para kazanan TüSİAD gibi yapılar Refah-Yol'dan rahatsızken, halkın ekserisi memnundu. çalışan kesim ve halkın en rahat nefes aldığı dönemin 54. Hükümet dönemi, yani Refah-Yol Hükümeti'nin iktidarda olduğu dönem olduğunu söylemek fazla abartı sayılmaz sanıyorum. Refah-Yol, memura % 130, işçiye % 102 zam yaptı. çiftçiye % 312'lik destek sağladı, esnafa verdiği kredi 57 trilyondan 80 trilyona çıkarıldı. 28 Şubat'ın Genelkurmay Başkanı Karadayı bile maaş artışından dolayı Erbakan'a teşekkür etmişti. Refah-Yol döneminde emek sahibi işçiye, köylüye, memura verilen maaşların kaynağı daha önce TüSİAD'a giden ranttı. Karlarından kesinti yapılması, haliyle zenginler kulübünü rahatsız etti. Millete giden her kuruşu, kendi kar hanelerinden eksilen bir kalem olarak görüyorlardı.
Refah-Yol Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir denk bütçe uygulaması başlattı, hatta iki ay denk gitti. Daha sonra 28 Şubat'in alevlenmesiyle ülke ekonomisi kötüleşti, bütçe denkliği bozuldu. Türkiye'nin huzuru ve bütçesi bozulurken kasasi dolan TüSİAD üyelerinin yüzü güldu. Refah-Yol yıkılıp 28 Şubat Hükümeti kurulunca dengeler millet aleyhine, TüSİAD lehine değişti.
Başbakan Necmettin Erbakan, 21 Ocak 1997 günü partisinin Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, “bir kısım medya ve rantiyenin suni gündem oluşturarak rahatsızlığını dile getirmelerinin altında yatan gerçeğin para musluklarının kesilmesi olduğunu” söyledikten sonra, hükümetinin işbaşına gelmesiyle ülke ekonomisinin hızla iyileşmeye girdiğini ifade ederken, 28 Şubat'in hararetli savunucusu, koltuk için darbecilerden medet uman Mesut Yılmaz aynı günlerde hükümeti, “toplumu kamplara bölmeye çalışmak”la suçluyordu. 28 Şubat'in apoletli siyasetçisi Yılmaz'in rolünü şimdi Deniz Baykal oynuyor.
Kiralık cuntacılar, bir avuç rantiyecinin tetikçiliğini yaparken, Erbakan ve hükümeti ülke ekonomisini iyileştirmek için geceli gündüzlü çalışıyordu. Kuvvet komutanları, TüSİAD'in menfaatleri doğrultusuna darbe çalışması yapmak için Gölcük'te toplandıkları günün ertesinde, Başbakan Erbakan 24 Ocak 1997 Cuma günü büyük gazetelerden davet ettiği temsilcilere 118 milyar dolarlık Büyük Türkiye Projelerini açıkladı. O gün Erbakan'i dinleyen köşe yazarları ertesi gün hükümete övgüler dizdiler. Mesela, toplantıya katılanlardan Necati Doğru, ertesi günkü “Erbakan İyimserlik Motoru” başlıklı yazısında şunları yazmıştı: “Refah-Yol 7 ay önce kuruldu. 7 ay önce faizler % 120 idi, şimdi % 90'a indi. Yüzde 30'luk bir iniş var. Kredi faizleri düşüyor. Neden çiller döneminde olmadı? Neden Yılmaz döneminde olmadı? Neden Erbakan döneminde oldu?”
Toplantıya katılıp ertesi gün olumlu yazı yazan köşe yazarları, Genelkurmay'a çağrılıp, “siz ne yapıyorsunuz? Biz hükümetin önünü kesmeye çalışırken siz methiyeler diziyorsunuz” fırçasını yedikten sonra bir daha hükümet lehinde yazı yazmadılar. Normalde faizlerdeki inişi, ekonominin iyileşmesi ülke menfaatine olduğundan hükümeti desteklemesi beklenen 28 Şubat'ın kiralık tetikcileri cuntacılar, bir avuç rantiyecinin menfaatini ülke menfaatinin önüne koymuşlardı. Erbakan, 28 Şubat'in ekonomiye, dolayısıyla ülkeye verdiği zararı bir raporda toplayarak Mayıs 1997'deki MGK toplantısında askerlere sundu. Beyinleri medyanın dezenformasyonuyla uyuşturulmuş olan, kendilerini üSİAD'in menfaatlarine adayan askerler (hepsi değil belki ama ekserisi) Erbakan'ı dinleme nezaketinde bile bulunmadilar.
Erbakan'ın ifadesiyle: “Faizlerin böyle inmesiyle, devlet rantiyecilere 4 milyar dolar daha az faiz ödeyecek!” Faizler biraz daha düşseydi bu rakam 8 belki 20 milyara yükselecekti, bu da, ranttan holding çıkaran TüSİAD üyelerini rahatsız ediyordu, ürpertiyordu; Erbakan'i “Bu politikanla biz batarız, ama sen de batarsın” diyerek tehdit edecek kadar çıldırma noktasına gelmişlerdi. Erbakan, onların “Biz, devlete börç vermek zorundayız” (bunu “devleti sağmak zorundayız” şeklinde anlamalıyız) isteklerini, halktan yana tavır takınıp “Sen bir holdingi idare ediyorsun, ben de devleti. Borç paraya ihtiyacım olursa en düşük faizle almaya çalışırım” diyerek reddetmesi onların umudunu bütün bütün kırdı. Erbakan'ın bekçiliğini yaptığı hazineyi istedikleri gibi soyamayacaklarını anladılar, malum 28 Şubat Süreci için düğmeye bastılar.
Milletin parasını bir avuç rantiyeciye peşkeş çekseydi, Erbakan'ı yere göğe sığdıramayacaklardi; kim bilir, belki Rahmi Koç ve Aydın Doğan, sıraya girip Erbakan'in elini öpüyor olacaklardı! Bunların sevgileri de nefretleri de menfaatları ile ilgilidir. Devleti kendilerine soyduranları sever, milleti düşünenlerden nefret ederler. Yani, rantiyecilerin Refah-Yol'dan rahatsızlıklarının ve Erbakan'dan nefret etmelerinin sebebi “irtica ve laiklik karşıtlığı” değil rantti, menfaatlerinin zedelenmesiydi. Erbakan, “Havuz Sistemi”nden vazgeçip rantiyecileri memnun etseydi 28 Şubat Süreci hiç yaşanmayabilirdi belki (büyük bir ihtimalle yaşanmazdı).
çeşitli hile ve entrikalarla Refah-Yol Hükümeti'nı yıktıktan sonra Mesut Yılmaz başbakanlığındaki 28 Şubat Hükümeti'nı kurdurdular. Rantiyecilerin kiralık tetikçisi, zamanın Genelkurmay Başkanı Karadayı, Yılmaz'la görüşüp iktidarı altın tepsi içinde kendisine teslim edeceklerini daha önce haber vermişti, yani Yılmaz, Başbakan olacağını biliyordu. Nitekim 30 Haziran 1997'de Başbakan oldu. Yılmaz'ın ilk icraatı, Aydın Doğan'ın ayağına gidip teşekkür etmek oldu; Doğan onu pijamayla karşılamıştı! İki haftadan az bir zaman sonra da, 12 Temmuz 1997'de bir kararname ile “Havuz Sistemi”ni kaldırdı, borçlanma faizlerini yüzde 70-80'lerden yüzde 130'lara çıkararak kendisine başbakanlık hediye eden TüSİAD'a borcunu ödedi!
Hortum muslukları açıldığı için, birkaç gün önce “Türkiye'yi yuttu, yutacak! Seriatin ayak sesleri geliyor!” diye abarttıkları “irtica tehlikesi” birkaç gün içinde buharlaşıp kayboldu, korkunun yerini sevinç, kara tablonun yerini pembe manzaralar aldı! Zaman ilerledikçe, kendilerine sağlanan ayrıcalıklarla, kıyaklarla yetinmez hale geldiler; büyük yolsuzluklara imza attılar. Şefil ve rezil bir şekilde ülkeyi yağmaladılar. Onlarca bankanın içini boşaltarak 100 milyar dolardan fazla para hortumladılar. Kasıtlı ve planlı olarak oluşturdukları kargaşa ortamı sayesinde faizlerin % 7,500'lere hatta % 15,000'lere çıktığı zamanlar oldu. Devletin sırtından, 1 lirasını bir gecede 15,000 lira yaptılar, bir gecede milyarlarca dolar vurgunlar yaptılar. Kısacası, Refah-Yol'un iktidarda olduğu 11 ayın acısını bir gecede çıkardılar. Millet fakirleştikçe onlar zenginleşti; fakirlik milletin huzurunu kaçırıyorken onlar mutluluktan dört köşe oldular.
Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek de, 28 Şubat sürecinin yaşanmasını Refah-Yol Hükümeti'nin, rant sistemini ortadan kaldıran “Havuz Sistemi”ne bağlıyor. 28 Şubat'ın “planlı bir süreç” olduğunu savunan Zeybek, şöyle diyor: “28 Şubat bir tiyatroydu. Bir karar verildi; Refahyol Hükümeti ya gidecek, ya gidecek. Peki bu hükümetin yumuşak karnı neydi? Oturuldu, düşünüldü ve planlandı. Bu irticaydı. Ve o irtica tehlikesi sahneye kondu. Sincan'da bir tiyatro bahane edildi. Köşede, bucakta kalmış, yıllar önce yapılan ne kadar konuşma varsa, hepsi birden televizyonlarda, gazetelerde... Bu ülkede korku havası doğdu.” Eski MİT Görevlisi Mahir Kaynak'a gore 28 Şubat'ın uzun bir sürecin sonucuydu. Soyle diyor Kaynak: “Refahyol, ABD'nin ekonomik hakimiyetine son vereceğini söylüyordu. Gücünün yetmeyeceğini söyledik. 28 Şubat'ın temelinde işte bu vardır, irtica değil” (1 Mart 2007, Haber7.com).
28 Şubat'ın canlı şahitlerinden DSP çanakkale milletvekili Hikmet Aydın, basına verdiği bir demeçte, “D-8'ler dünyanın, havuz sistemi de Türkiye'nın egemenlerini rahatsız etti. 28 Şubat'in irticayla kesinlikle bir ilgisi yoktu” diyerek 28 Şubat'in egemen işadamları tarafından çıkartıldığı iddiasına destek veriyor (17 Haziran 2005, Zulmün Panzehiri D-8, Milli Gazete). John Perkins'in “korporatokrasi” olarak isimlendirdiği “dev şirketlerin yönetimi ele geçirmesi” 28 Şubat'ta çok açık bir şekilde gerceklesti.
MüSİAD eski Genel Başkanı ömer Bolat'a göre de 28 süreci ne laiklik ne de irticaya karşı mücadele süreciydi; tamamen ekonomideki pasta kavgasıydı. 28 Şubat Süreci'ne destek verenlerin 1997 ve 2002 yılları arasındaki büyük soygundan nemalanarak verdikleri desteğin ödülünü aldıklarını belirten Bolat, “Hortumlanan bankalar, ballı ihaleler ve kamu bankalarının içinin boşaltılmasıyla sürece destek verenler ödüllendirildi. Bu dönemde Türkiye'nin 6 yılı kaybolurken dünyadaki rakiplerimiz ekonomilerini 2 kat büyüttüler” diyor. 28 Şubat sürecinin 100 milyar dolar olarak milletin sırtına yüklendiğini soyleyen Bolat (Erbakan bu rakamin 200 milyar dolar oldugunu soyluyor), Türkiye'nin hala o hortumun getirdiği borç ve faiz yükünün faturasını ödediğini söyluyor. “Refahyol hükümeti yıkılmasaydı Türkiye ekonomisi bugün bambaşka yerde olabilirdi” diyen Bolat, 28 Şubat sürecinin aktörlerinin bile daha sonra o günkü ekonominin iyi gittiğini itiraf ettiklerine dikkat çekiyor. Bu süreçte korku, paranoya ve sindirme operasyonlarına karşı dimdik duranlar yollarına devam ederken, korkudan işyerlerindeki yeşil renkleri ve dükkanındaki dini motifleri kaldıranlar işlerini kaybetti. Bu süreç şunu gösterdi: Haklı olmak yetmiyor, güçlü olmak da gerekiyor (28 Subat 2007, Yaşar Sungu, Yeni Safak).
“Beşli çete”de yer alıp 28 Şubat sürecine destek veren dönemin TİSK Başkanı Refik Baydar da 28 Şubat'in, patronların çıkarlarının zedelenmesine bağlıyor (27 Şubat 2007, Zaman). Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener 28 Şubat'ı şu ifadelerle özetliyor: “O dönemde siyasi işbirlikçileri, medya işbirlikçileri, sermaye, sivil toplum ve sivil bürokrasi işbirlikçileri var. ‘Mürteci kovalayalım' denirken, bir iktidar yıkıldı, yerine başka bir iktidar kuruldu ve Türkiye'nin bu arada soyulduğu ortaya çıktı. Birileri durumdan vazife çıkardı, birileri de durumdan soygun çıkardı. Bankalar gitti, hortumlamalar oldu. 28 Şubat'ın özeti budur” (15 Eylul 2003, Radikal, Nese Duzel).
28 Şubat'in tahribatlar hakkında onlarca kitap yazıldı, dolayısıyla 28 Şubat'in bütün karanlık noktalarının bir yazıyla aydınlatilmasının mümkün olmadığının farkındayım. Verdiğim örneklerle, aktardığım olaylarla 28 Şubat'in arkasındaki gerçek gücün sanıldığı gibi askerlerin değil, onları tetikçi olarak kullanan, çıkarlarına ters düşen ekonomik politikaları uyguladığı için Refah-Yol Hükümeti'nden rahatsız olan TüSİAD gibi rantiyecilerin olduğunu göstermeye çalışıyorum (bu gercek, tetikcilerin masum oldugunu gostermez elbet; onlar da patronlari kadar sucludurlar).
28 Şubat'in siyasi aktörlerinden ve 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan başkanlığındaki hükümetin yıkılmasında ilk kıvılcımı çakan kişi olarak bilinen Yıldırım Aktuna'nın itirafları, TüSİAD'ın kontrolünde olan ve onun tarafından yönlendirilen medyanın insanları etki altına almakta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Medyanın 28 Şubat ateşini körükleme görevini daha iyi görmek için Aktuna ropörtajından bir kesiti yapmak istiyorum (30 Ocak 2006, Aksiyon, Faruk Mercan):
***
Faruk Mercan: Ayrılmasaydınız ne olurdu?
Yıldırım Aktuna: Ayrılmasaydık rejim tehlikeye girebilirdi.
Faruk Mercan: Darbe mi olacaktı?
Yıldırım Aktuna: Darbe şeklinde mi olur, nasıl olur onu bilemiyorum. Ama rejim tehlike altındaydı. Medya da bunu körüklüyordu. Aşırı derecede. Sonradan biliyorsunuz ANASOL-D hükümeti kuruldu. ANAVATAN, DSP ve DYP'den ayrılanların kurduğu DTP. Ben DTP'ye önce katılmadım, sonradan katıldım. 28 Şubat sürecinde askerin Millî Güvenlik Kurulu'na getirdiği 15-16 maddelik bir “irticanın önlenmesi paketi” vardı. Erbakan ve çiller'in imzaladığı o maddeleri söylüyorum. Şimdi Refahyol düştü, yerine bu hükümet geldi. Ne beklersiniz? Bu hükümet bu 15-16 maddeyi hemen uygulamaya başlasın. öyle değil mi, onun için gelmiş çünkü. Hayır, uygulanmadı. Yapılmadı hiçbir şey, her şey savsaklandı. Sonra bir sürü yolsuzluk iddiaları da o döneme ait (ANASOL-D hükümeti dönemi). Ben de o zaman şöyle düşündüm. Demek ki burada irticanın ve şeriatın önlenmesi gibi öne sürülen iddialar aslında gerçek iddialar değildi. öyle olsaydı 15 maddeyi hemen bu hükümetin uygulamaya sokması gerekirdi. Demek ki bu medyanın körüklemesiydi. Medya işi pompaladı, bombardımana tâbi tuttu, Refahyol hükümeti bozulsun diye. Demek ki sadece bir iktidar değişikliği istendi. Bu iktidar değişikliği niçin istendi? Herkes kendi kafasına göre hayal etsin, düşünsün (Aktuna, medyanin aslinda TüSİAD'in elindeki bir araç/silah olduğu gerceğini bilerek veya bilmeyerek gözardı ediyor, CA)
.....
Faruk Mercan: Karadayı Paşa ile daha sonra bu konuyu konuştunuz mu?
Yıldırım Aktuna: Konuştum. Hatta şöyle söyledim. Dedim ki valla bakın galiba bizi kandırdılar. Medyanın pompalamasıyla, arkasında kim vardı onu bilmiyorum. Medya bizi zorluyordu koalisyonun bozulması için. Asker de zorluyordu. Toplantılar yapıyordu. Hâkimleri çağırıyordu, brifingler veriyordu. Karadayı Paşa'ya dedim ki sizi ve bizi acaba gaza mı getirdiler, kandırdılar mı? çünkü haklı yere soruyorum. çünkü hükümet değiştiği zaman yeni gelen hükümetin ilk işi, o maddeleri uygulamak olmalıydı. Bunların hiçbiri yapılmadı. O zaman sırf iktidara gelmek için oldu bütün bunlar demek ki. Bu hükümetin İktidara gelmesini isteyen birtakım çevreler var. Demek ki birtakım çevreler Refahyol'dan istediklerini bulamadı. Neyse istedikleri, bulamadılar. Beklentilerini karşılamadı o hükümet (ranttan baska ne olabilirdi, rantlarina kavusunca mutlu olmalarindan, dertlerinin rant oldugu anlasilir, CA).
***
“Milyarderlerimizin sayısı artmış. Geçen yıl 8 milyardere sahip olan Türkiye, bu sayıyı bu yıl 21'e çıkarmış. Listeye baktım milyarderlerin çoğu Türkiye'ye ‘irtica geliyor' sloganları atmışlardı. Kimi TüSİAD içinde, kimi gazetelerinde ‘irtica' beklediler. Ama onlara ‘irtica' değil zenginlik geldi” (15 Mart 2006, Bugün). 28 Subat surecinin TüSİAD'cılara yaradığını gösteren bu ifadeler Canan Barlaş'a ait. Geçen yıl, Amerikan Forbes Dergisi'nın açıkladığı “dünyanın en zengin listesi”ne 26 altı Türk işadamı girdi. 2004 yılında sadece altı Türk “dolar milyarderi” iken, sonraki üç yıl içinde bu sayı 26'ya ulaşti. 2008'de açıklanan listede ise 36 “dolar milyarderimiz” var. Demek şartlar ne olursa olsun bütün şartlar TüSİAD'a yarıyor ama kaotik ortam daha çok yarıyor.
Şimdiye kadar aktardığımız örnekler, Doğan Medyası'nin, özellikle TüSİAD üyesi Ertuğrul özkök'ün neden hararetle 28 Şubat sürecini desteklediklerini, neden hala kaos için çırpındıklarını, neden Ergenekon terör örgütünü temize çıkarmaya çalıştıklarını daha iyi anlayabiliyoruz. çünkü 28 Şubat sürecinde nemalananlar arasında kendisi/kendileri de var (tetikçilere de bir pay düşüyor, malum). Onun TüSİAD üyesi olması bile bircok şeyi izah etmeye yetiyor zaten. 28 Şubat Hükümeti kurulduktan sonra ekonomiden sorumlu devlet bakanını arayıp telefon üzerinden teşfik bağlıyordu özkök (http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=144). Şimdi patronu namına iş takipçilik görevini tam manasıyla ifa edemiyor, kızgınlığı ondan olsa gerek.
özkök'ün 28 Şubat 2007 tarihli Hürriyet'teki “İmzam hala aynı yerde” başlıklı yazısı, bugün vergi usulsüzlüklerinden dolayı Maliye bürokratlarının ceza kesmesi üzerine “AK Parti Hükümeti özgür medyayı susturmaya çalışıyor!” diye koro tutturan Doğan Medya'nin ve elemanlarının gerçekte ne kadar “özgür” olduklarını göstermeye delil mahiyetindedir:
“Fotoğrafı görünce, o günü çok iyi hatırladım. Yıl 1997. Genelkurmay'ın büyük salonundayız. Yanılmıyorsam Necmettin Erbakan'ın başbakanlıktan ayrılmasından önce Genelkurmay'da verilen son brifingde çekilmiş. üçüncü sırada biz Hürriyet'çiler oturuyoruz. Soldan Sedat Ergin, Tufan Türenç, Emin çölaşan, Oktay Ekşi ve ben. Benim solumda o gün Milliyet'te yazan Yalçın Doğan oturuyor. Başka gazetelerden başka gazeteciler de var salonda… O brifingden sonra Orgeneral çevik Bir'in odasına gidip bir süre sohbet etmiştik. Brifingi veren komutan o gün şu hatırlatmayı yapmıştı: ‘Kanunlar bize anayasal düzeni korumak için gerektiğinde silah kullanma yetkisi veriyor.' Bu sözler ertesi gün Hürriyet'in manşetindeydi.”
özkök, Genelkurmay'ın illegal brifinglerine katılmayı büyük bir meziyetmiş gibi sunuyor. Milletin güvenliği için kendilerine emanet olarak verilen silahları gerekirse millete karşı kullanabileceğini söyleyen apoletli hayduta karşı “Yanlış biliyorsun Paşa! 4 Ocak 1961'de kabul edilen 211 numaralı Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet kanunu'nun, umumi vazifeler bölümünün 35. madesinde ‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; ‘Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır' denmektedir. Fakat, bu kollama ve koruma halk iradesiyle iktidara gelmiş Meclis'e karşı ve demokratik düzene kardı değil, dış düşmana karşıdır. 122. maddede ise ‘bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür' denmektedir, yanı görev nihayetinde gene Meclis'indir, askerin, hele sizin gibi halk karşıtı haydutların hiç değil!” diye cevap vereceğine onu destekliyor, zirvazını manşete çekiyor. özgür medya, ha!?
özkök, Ekşi, Ergin, Türenç, çölaşan ve illegal birifing(ler)e katılan gazetecilere, sözkonusu o fotoğrafı torunlarına hatıra olsun diye büyütüp çerçeveletmelerini tavsiye ediyorum. Torunları bile, ileride 28 Şubat'ın insanlarımıza, memlekete verdiği zararları ve imza attığı rezillikleri hatırladıkça duvarda asılı bulunan resimdeki dedelerinin yüzlerine tükürecekler!
Kısaca… 28 Şubat demokrasiye yapılan balans ayarı değil, menfaatleri zedelenen,ranttan biraz daha fazla para kazanmak için bir avuç gözü doymaz zenginin TSK, siyaset, bürokrasi ve sözde sivil toplum örgütleri içindeki kullanılmaya müsait insanları tetikçi olarak kullanarak sivil hükümeti alaşağı etme rezaletidir. 28 Şubat rezaletini, ondan menfaat sağlayan ve ondan taraf hareket edenlerden başka kimse savunmuyor. Gelecek nesil, kendi torunları dahil, 28 Şubat'in aktörlerini hayırla yad etmeyeceklerdir; bir-iki kuruşluk menfaat için ülkeyi ateşe veren, onları destekleyen, onlara alkış tutan, onlara göz yuman, onların karşısında sessiz kalanları gelecek nesil nefretle hatırlayacaktır. özkök gibi yüzsüzlerin belki yüzüne tüküreceklerdir!
27 Şubat 2009



Yorumlar (13 gönderildi):
*Gelecek nesil, kendi torunları dahil, 28 Şubat'in aktörlerini hayırla yad etmeyeceklerdir; bir-iki kuruşluk menfaat için ülkeyi ateşe veren, onları destekleyen, onlara alkış tutan, onlara göz yuman, onların karşısında sessiz kalanları gelecek nesil nefretle hatırlayacaktır. Özkök gibi yüzsüzlerin belki yüzüne tüküreceklerdir! 27 Şubat 2009
Özellikle şu cümlelerinize bir daha okuyunuz.*bir-iki kuruşluk menfaat için ülkeyi ateşe veren, onları destekleyen, onlara alkış tutan, onlara göz yuman, onların karşısında sessiz kalanları gelecek nesil nefretle hatırlayacaktır.
Ve bir İp ucu vereyim Bahsettiğin suç ise; suçlu sadece TÜSİAD mı!?Selamlar
O cumleyle sunu soylemeye calisiyorum: Dedeleri bugun bu cagdisi 28 Subat surecini overken, ileriki nesil daha insafli olacaklar. Dedelerinin gecmiste isledikleri suctan dolayi yuzlerine tukurecek kadar kizacaklardir.
Son ifadenizden, TUSIAD'i destekliyor gibi bir mana cikiyor, yaniliyor muyum? Yazinin anakonusu 28 Subat ve arkasindaki guc TUSIAD olmakla beraber onlare destek veren herkesi kasdediyoruz.
TMSF eski Başkanı Ahmet Ertürk: Hortumlanan paralar toplum mühendisliğinde kullanıldı
(http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=947139)
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) eski Başkanı Ahmet Ertürk, batık bankalarda nereye harcandığı karanlıkta kalan paraların, 28 Şubat döneminde toplum mühendisliğinde kullanıldığını analiz ettiklerini söyledi.
2004 yılı Ocak ayında başladığı Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu başkanlığı 2010 yılının Ocak ayında sona erdi. Haftalık haber dergisi Aksiyon'a konuşan Ahmet Ertürk, 1994-2003 arası Türkiye'de 25 özel bankanın battığını hatırlatarak, 28 Şubat'ın askerî olduğu kadar aynı zamanda finansal bir darbe olduğunu söyledi. Hortumlanan bankalarla ilgili çalışmalarda, açıklanamayan, kayıtlarda yer almayan zararlarla karşılaştıklarını belirten Ertürk, bankalardaki gizli hesapların toplumu yeniden dizayn etme amaçlarını finanse ettiğini ifade etti.
Ertürk'ün tespiti şöyle: "Normal şartlarda bankaların yaptıkları zararları açıklamak için bazı kalemlere bakarsınız. Mesela yüksek faiz ödemesi, verilen kredinin geri dönmemesi, işletme masrafları gibi kalemler vardır ve bunlardan oluşanlar, açıklanabilir zararlardır. Biz bu bankaları incelerken, bütün bu kalemleri üst üste koyduğumuz halde, zararın bunların toplamından daha yüksek çıktığını gördük. Bu da gösteriyor ki, demek ki bu paraların gittiği yerlerin gizlendiği, harcamanın nereye yapıldığının belli olmadığı noktalar var. Biz bu gizli harcamaları tespit ediyoruz, ama bu paraların nerede kullanıldığını kayıtlardan bulmak mümkün olmuyor. Bu konuyu analiz ettiğimizde ise bu paraların belli politik amaçları uygulamak, belli grupları finanse etmek, toplumu yeniden dizayn etme noktasında, provokatif ve karanlık eylemleri finanse etmek için kullanıldığını düşünüyorum."
ZAMAN 02 Şubat 2010, Salı
üst katta gözü doymaz katırlar tepişiyor.
Alt katta kiler bomboş, mutfakta su pişiyor.
Korkarım hiçbir zaman bitmeyecek bu kavga.
Patronlar emrettikçe uşaklar çekişiyor.AK
Bir yanda lüks, şatafat diğer yanda sefalet
Geçenler kaybolmuş gün, gelecekse felâket
İmkânlar peşkeş olmuş, hiç kalmamış adâlet
Ağla! Şanlı ecdâdım; ağla rahmetli dedem!
Yetmiş yıldır vatanım aydınlıklara muhtaç
Hiç kimse olamadı acılarıma ilaç
Üç beş mutlu azınlık, büyük çoğunluksa aç
Ağla! Şanlı ecdâdım; ağla rahmetli dedem!
Kanınla suladığın toprak simdi çöl oldu
Ellerinle diktiğin güller sararıp soldu
Bahçende bülbüller yok, her yer baykuşla doldu
Ağla! Şanlı ecdâdım; ağla rahmetli dedem
Haber sormuştun benden; burada böyle ahvâl
Çok uzak görünüyor vatanıma istiklâl
Ya gel değişsin düzen ya beni yanına al
Ağla! Şanlı ecdâdım; ağla rahmetli dedem!.A
TUSIAD, hepimizin malumu, 1970'li yillarda gazete ilanlariyla me$ru Ecevit Hukumeti'ni ve 28 $ubat surecinde destekledigi apoletli cuntacilar ve kontrolundeki medyanin yardimiyla me$ru Refah-Yol Hukumeti'ni yikmaktan sorumlu bir orgut. Daha cok yabanci $irketlerin bayiligini yapan, yakin bir zamana kadar devlete verdigi borcla beslenen bir dernek. Rant kapisinin zora girmesiyle, AK Parti Hukumeti'ne kar$i darbecilere destek veren dernek, AK Parti'ye yaramasin diye yurt di$ina cikarttigi paranin onemli bir kismini kaybedince, AK Parti'ye IMF'yle anla$ma yapmasi icin cok baski yapti. Eger AK Parti baskilarina boyun egseydi, gelen paranin zerresine kadar parasini yurtdi$inda kaybeden TUSIAD uyelerine gidecek, borc da her zamanki gibi halkin sirtina binecekti.
TUSIAD... Yakin zamana kadar gelirinin yuzde 95'ine yakini ranttan gelen, uretimle cok az me$galesi olan bir orgut. Serbest rekabet geregi diger derneklerin piyasaya cikmasiyla zor zamanlar geciriyor. Rekabeti sevmeyen, rakiplerinden hazzetmeyen, devletin kasasindan zengin olmaya ali$mi$ bir orgut. Zora gelmez, risk almaz bir orgut.
Haziran 2010'da Turkiye'yi ziyaret eden Ba$kan Barzani TUSIAD'i ziyaret ederek onlari Guney Kurdistan'a yatirim yapmaya davet etti (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/14944181.asp). TUSIAD'in bazi uyeleri orada buyuk yatirimlar yapiyor zaten. TUSIAD'in cevabi "Ya guvenlik!" olmu$! TUSIAD'in bu cevabina kar$ilik Ba$kan Barzani halihazirda Guney Kurdistan'da faaliyet gosteren ve cogu TUSIAD uyesi olan sirketleri ornek gostermi$.
TUSIAD zora gelmez, bele$ten para pe$Inde. TUSIAD'in uyesi olan Aydin Dogan'in genel yayin yonetmeni Ertugrul Ozkok, Guney Kurdistan'in ekonomik ve askeri kazanimlarini yerle bir etmeye davet etmi$ti bir zamanlar, hatirlarsaniz. Ba$kan Barazani, butun bu terbiyesizliklerine ragmen onlari yatirima davet etti ama onlardan gelen cevap "ya guvenlik!" oluyor. Aslina bakilirsa guvenlikten cok "bele$ para" pe$indeler. Rant pe$indeler. Alin teri dokmeden ceplerini doldurma pe$indeler. Buna ali$mi$lar.
Oyle tahmin ediyorum ki, TUSIAD'in Turkiye'de ali$kin oldugu bele$ten/ranttan zengin olma formulune Guney Kurdistan sicak bakmadigi icin ziyaretini hep erteliyor. Veya, belki de Ozkok'un hayal ettigi, Guney Kurdistan'in ekonomik kazanimlarinin i$gal gununu bekliyor!
Abdullah Ocalan'in Firat News'unde TUSIAD'in Guney Kurdistan ziyareti ile ilgili bir haber cikti (http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=37213). TUSIAD'in Guney Kurdistan ziyaretinin AK Parti tarafindan engelledigini iddia ediyor. Turk Kemalistlerle Kurd Kemalistler arasindaki dayani$maya $ahit oluyoruz.
Haber $u ilginc ifadelerle bitiyor: "Sonuçta TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in başkanlığındaki heyetin Federe Kürdistan Bölgesine ziyareti belirsiz bir tarihe ertelendi. Bundan en çok keyif alan ise Yeşil Sermaye oldu. Çünkü Güney pazarında sadece onlar kaldı."
AK parti tarafindan engellense bile TUSIAD'in avukatliginin Firat News'e dusmedigi ortadadir. Firat News, Guney Kurdistan'a kar$i hasmane davranirken, TUSIAD'in avukatligini yapmasi cok ilginc (veya ilginc degil mi?).
"Biz bir zamanlar neydik, $imdi ne olduk!?" izdirabinda. "Bir zamanlar YOK, TUSIAD, yargi, gazeteciler onumuzde hazirolda duruyordu, bugun kapimizin onunde kimse yok" diye sizlaniyor.
Kendini butun darbelerin merkezinde goruyor. Bilmiyor ki elindeki silah ve kalbindeki hirstan istifade eden bir avuc azgin azinligin kiralik tetikciligini yapiyordu eskiden... O zamanlar, bir avuc zengin tarafindan, menfaatlerini zedeleyen siyasetcilere kar$I kiralik sopa olarak kullanildigini anlasa, $imdi tepe tepe kullanilmadigina $ukredecek... Ama bunlarda anlayacak kapasite yok. Hala darbelerin arkasindaki asil gucun kendisi oldugunu saniyor; darbelerden sonra kirli kagit mendil gibi bir cop sepetine atildiginin sebebini kavrayamiyorlar bunlar. Bunlardaki bu ahmaklik, onlari tepe tepe kullnilan tetikci yapiyor i$te. Bu kafayla bin sene kullanilsalar "ya biz kullaniliyoruz" demeyi akledemeyecekler...
I$te bu adamlardan biri olan Korg. Ya$ar Cihansiz'in ses kaydi du$tu internete... Masaya vura vura kukreyen bu arkada$, zamanin TUSIAD Ba$kani Arzuhan Doğan Yalçındağ'a kufur etmeyi de ihmal etmiyor. "AKP'nin agziyla konu$acagina gel benimle konu$, darbe olursa parayi ben veririm!" gibi laflar ediyor. Her darbenin ekonominin icine ettigini bilmiyor, imkan olsa da "TUSIAD'a verecek parayi nereden bulacaktin?" gibi bir soru sorsalar bu adama... Kemal Kilicdaroglu gibi "Adim Ya$ar, bulurum diyorsam bulurum" diyecektir buyuk ihtimalle.
Aydin Dogan'in kizi olan Arzuhan Doğan Yalçındağ'a "O...pu" diyen bu adam, bundan yakla$ik 11 sene once Aydin Dogan'in gazetesi Milliyet'te "feminist" olarak pazarlanmi$ti (http://www.milliyet.com.tr/2000/03/26/haber/hab00a.html). Bu ilginc cumle sozkonusu haberden: "Güneydoğulu kadınlara "Kendinizi kocalarınıza ezdirmeyin" diyen Tuğgeneral Cihansız'a, kadınların kalbini fethetti"
+++
Ses Kaydinin Dokumu
Korg. Yaşar Cihansız: "TÜSİAD'ın başındaki o... karı!!. Benim ağzımla konuşacaksın, AKP ağzıyla değil. Ne istiyorsan sana vereceğim lann. 28 Şubat'ta böyle konuşmadık mı?"
İlker Başbuğ'a TSK'yi yalnızlıktan kurtarın, kimse yüzümüze bakmıyor dedim.
Ben bunu Başbuğ'a söyledim. Ne dedim O'na biliyor musun? Komutanım, ne olur dedim ya. Siz Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yalnızlıktan kurtarın. TSK bu devletin kuruluşundan beri bu sistemin omurgası meydana getiriyor. TSK'ye bugüne kadar olmadan, sorulmadan hiçbir iş yapılmıyordu. Şimdi kimse sormuyor. Dönüp bakmıyor. Üstüne üstelik siz de dönüp bakmıyorsunuz kimseye.
Hilmi Özkök yüzünden artık TSK'ye sormadan iş yapıyorlar.
Şimdi Hilmi Özkök ne dedi? Bu bizim işimiz mi kardeşim dedi? Öteki sana soranlar baktı ki bu senin işin değil diye birileri bir şey söylüyor. Bir dahakine sormuyor daha. Sormuyor yani. Soruyor diyenin anlını karışlarım. Soruyor diyenin alnı karışlarım. Tamam mı?
Eskiden TSK bir şey söylediği zaman, YÖK'ü, yargısı, TUSİAD'ı yanında bulurdu.
Eskiden silahlı kuvvetler bir şey söylediği zaman YÖK'ü yanındaydı, yargısı yanındaydı, TÜSİAD'ı yanındaydı mesela yani. Veya onların bir şey söylediği zaman bizim komutanlarımız çıkıp onları destekliyordu.
Gazeteler bilmem ne kapımızda dolaşıyordu. Gazeteciler kapımızda. Kapımızda dolaşıyordu. Bir tane bize haber verin biz de yazalım diye. Tamam mı? Biz o günlerden geliyoruz. Şimdi var ya bir tane kapının dışında adam yok.
AKP ile belli mecrada konuşup fikrimizi anlatalım ki adam irkilsin biraz.
Ben dedim ki komutanım gidip konuşacağımız adam AKP olsa dedim gidip konuşmamız lazım dedim. Bak o olsa bile diyorum. En azından adam ne düşünüyor ya. Veya kendi fikrimi belli bir mecrada belli bir zeminde ona aktarmış olurum yani.
Adam biraz irkilsin vay bu adamın kafasında böyle bir şey var mesela irkilmesinde yaa bak bunlarda birazcık doğru şeyler söylüyor diye etkilensin yani.
Her şeye rağmen kritik yerlerde hala adamlarımız var. İstediğimiz zaman bize bilgi de verirler destek de verirler. Yeter ki 28 şubat'taki gibi sistemi işletelim.
Her şeye rağmen her şeye rağmen bu ülkede bu devletin ciddi kurumlarında hala ve hala bizim inandığımız değerlere inanan birinci adam olmasa bile ikinci, üçüncü, beşinci onuncu pozisyonda istediğimiz zaman bize elini verecek, isteğimiz zaman bize bazıları bazı bilgileri aktaracak insanların var olduğuna ben canı gönülden inanıyorum. Yeter ki bu sistem çalıştırılsın. Yeter ki o insanlar sağında solunda silahlı kuvvetlerin varlığını hissetsin yani. Tamam mı başka bir şey değil ya. Silahlı kuvvetler tek şey yapması gerekiyor şu ortamda veya yapılacak tek şey var o da bu iş. Başka bir şeye gerek yok. Tamam mı bunu yapsın.
TUSİAD'ın başındaki o... karıya darbe sonrası kredi sözü veririm. Benim ağzımla konuştururum.
Hatta ben daha ileri gidiyorum, gel lan buraya Arzuhan Doğan Yalçındanğ mı ne b..san. Karı o...da. Sen ne istiyorsun kardeşim. Mevcut düzenlemede ekonominin bilmem şey bozulmamasını, kredi musluklarının kapanmamasını.
Tamam lann. Gerekiyorsa bu yani. Ben de sana sağlayacağım. Ama benim tarafımla benim ağzımla konuş. Benim ağzımla konuş. Benim ağzımla konuş ya. Onun ağzıyla konuşma. İlerde bir şey olursa ben de sana sözü veriyorum bu imkanları tanıyacağım.
Ben 28 Şubat'ta proje subaylığı, istihbarat başkanlığı yapmış birisi olarak konuşuyorum: zaman tüketmenin anlamı yok.
Bilmiyorum yani ben, yani 28 Şubat 1997'yi yaşamış, orda proje subaylığı yapmış bir adam olarak bunları söylüyorum. İstihbarat başkanlığı yapmış olarak söylüyorum yani. Silahlı kuvvetler o kadar zavallı değil.
Silahlı kuvvetler bu değil. Ama silahlı kuvvetlerin bu kadar zavallı olmadığını lafla bak lafla tamam mı birbirimize o da başkasına da değil birbirimize söyleyerek masal anlatmanın zaman tüketmenin anlamı yok.
Ben bu topluma inanmıyorum. Yaşar Paşa çok kötü örnek oldu.
Ya ben bir de bu topluma inanmıyorum ya, ben kendi silahlı kuvvetlerimle ilgileniyorum. Bak herkes soruyor, Dolmabahçe'de ne konuşuldu? Diyor Genelkurmay Başkanı'na. E komutanım niçin söylemiyor ya ben bunu konuştum diye. Sıradan bir adam değilsin ki.
Sıradan bir adam olsan gittim sohbet ettim diyebilirim yani. Birisi başbakan birisi devletin Genelkurmay Başkanı. Ne konuştunuz kardeşim yaa. Bu toplum bu camia bunu bilmek zorunda değil mi yani?
Beklide hiçbir şey konuşmadılar, Fenerbahçe maçını anlattılar birbirine mesela. Ama şimdi insanlar ne diyor biliyor musun? Orda ne konuşmuşlarsa işte onun için diyor Genelkurmay Başkanı konuşmuyor. Onun için şöyle yapıyor.
Onun için bunların bu davranışlarına göz yumuyor. Onun için bilmem ne? Peki bunu söyletmeye hakkın var mı? Bir kurumu töhmet altında tutarak ve başkalarına da kötü örnek olarak, yarın onun yerine gelen ne yapacak? Ne yapacak o komutan?
Arami nikli arkadaş havuz sistemini anlamadım diyor.Hükümetler,bütçe yaparlar.Her bakanlığa ve özerk kuruma bir pay ayrılır.Bakanlıklar bu paralarını özel bankalara çok düşük faizle yatırırlar.Borç alacakları zamanda çok yüksek faiz oranlarıyla para alırlar.Refahyol hükümeti bakanlıklara ayrılan paraların tamamını bir havuzda topladı.Diyelimki milli eğitim bakanlığına para lazım oldu.Parayı bankaya yatırdığı faizle yani çok düşük faizle alıyor.Böylece hükümet hem faizli para almamış oluyor.Hemde kendi parasından para kazanıyor.Bu faiz farkınıda borç ödemede ve memur ve işçilere maaş artışı olarak veriyor.Tabi devletin parasından bedava para kazanan rantiyeci kesim de buna çok bozuluyor.Böylece en çok hırsızlık ve vurgunun yapıldığı mesut yılmaz dönemi başlıyor.Havuz sistemiyle toplanan paralar gittiği gibi ayrıca devlet borçlandırılarak ikiyüz milyar vurgun yapılıyor.İşte havuz sistemi bu.Ekonomist değilim ama anladıklarım bu.Ayrıca yirmi sekiz şubatın nedenlerinden biriside d-8 oluşumudur.Bunulada amaçlanan pazar halindeki ülkelerin pazar olmaktan çıkarılmasıydı.Örneğin Türkiye uçak yapacak ve bu d-8 ülkelerine satacak.Malezya otomobil yapacak bu ülkelere satacak.Böylece para emperyalistele gitmeyecek kendi içinde dönerek ülke insanlarının zenginleşmesine neden olacaktı.Tabi buda dünyayı sömüren siyonist ve emperyalist sermayeniin işine gelmedi.Böylece her şeye kulp bulanlar irtica yaygarası kulpu bularak bağırdılar ve ülkeyi soydular.Saygılarımla.
Havuz Sistemi'ni gercekten merak ediyorsaniz, a$agida size birkac kaynak iletiyorum. O yazilarda "Havuz Sistemi" hakkinda bir iki paragraflik bolumler ver.
Yazilari okumayacaginizi tahmin ettigim icin (Kemalist Apocularin kangrenle$mis sorunlarindan biri okumaz-yazar olmalaridir; okumazlar ama bol bol yazarlar) sizin icin ozellikle secip buraya aliyorum...
Hayir, vazgectim... Madem ogrenmek istiyorsunuz, o halde a$agidaki yazilardaki sozkonusu paragraflari bulup siz okuyunuz... O zahmete katlaniniz... Kolay gelsin.
http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/3032.html
http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/2867.html
http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/4117.html
...
TÜSİAD’da bütün patronlar eşit ama bazıları daha eşit.
Rahmetli Bülent Tanör’ün raporundan sonra anayasa çalışmasının başına gelenler bunu açık göstergesi.
TÜSİAD’ın ‘çekirdek’ bir yapısı vardır, 5-6 aile temsil eder bu yapıyı.
Başkanın kim olacağına, yönetim kurulunda kimlerin yeralacağına bu çekirdek karar verir.
Bu çekirdek kadro, statükocu, laikçi, askerci bir kadrodur.
Kopkoyu kırmızı çizgileri vardır ve seçilmesine karar verdikleri yönetim bu çizginin dışına çıkması halinde devreye girer.
Seçilmiş hükümetlerle eski Milli Güvenlik Kurulu ve Genelkurmay ilişkisi benzeri bir yapıdır bu. Kıbrıs’tan Avrupa Birliği’ne uzanan bir yelpazede seçilmişler askerin çizgisi dışına çıkınca bu kurullar devreye girer, gazete manşetlerinden hükümete ayar verirdi. TÜSİAD’da bu devam ediyor.
Askerle yakın temas içinde olan, geçmişte onlarla hükümet devirip hükümet kurma çalışmaları yapan ‘Derin TÜSİAD’ anayasa taslağından rahatsız oldu ve TÜSİAD’a geri adım attırdı.
TÜSİAD bir kez daha kendi hazırladığı bir çalışmayı reddetmek durumunda kaldı.
Bundan sonraki rapor ve çalışmalarında, ‘Bu rapor, kitap veya çalışma TÜSİAD’ın görüşünü temsil etmez, TÜSİAD’ı bağlamaz, aslında TÜSİAD’ın görüşü yoktur’ notunu baştan düşerse, hiç sıkıntı yaşamaz.
Sonuç TÜSİAD’ın saygınlık ve güven kaybı oldu açıkçası.
...
TÜSİAD yeni anayasa konusunda ortaya attığı görüşlerinden caydı.
Tırstı, geri bastı.
Sorumluluğu danıştığı "akademisyenlere" yıktı, "bizim kendi görüşümüz değildir" diye kıvırttı.
Sorumluluğu danıştığı "akademisyenlere" yıktı, "bizim kendi görüşümüz değildir" diye kıvırttı.
Olacağı da buydu, TÜSİAD yaptı gene yapacağını...
Ümit Hanım'ın "değiştirilemez maddeler bile değiştirilebilir" şeklindeki cesur teklifi, bir yandan basının Ergenekon oğlanlarından tepki gördü ("bunlar karı koca ikisi de komik yaratıklardır" falan diye aşağılandılar), bir yandan da Kürt çevrelerinden elbette destek...
TÜSİAD meseleyi gereksiz yerlere saptırıyor, asıl derdinin "başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine geçilmesini önlemek" olduğunu fazlaca belli ediyordu. Siz isterseniz bunu "iplerin İstanbul sermayesinin elinden bütün bütüne çıkıp Anadolu'nun eline geçmesini önlemek" şeklinde de okuyabilirsiniz.
Ama işte, anlı şanlı TÜSİAD kimseye "höt" diyemez hale de gelmiş.
Hey gidi, "Ecevit'i devirmiş" şanlı sermaye...
İstanbul sermayesi, yeni anayasa konusuna bir daha girmesin, ciddiye alınmayacaktır.
Yeni anayasa, tarihte ilk kez bir güç olarak, hem de bir itici güç, bir "force motrice" olarak sahneye çıkan Anadolu sermayesi ve onunla işbirliği yapan halkın temsilcileri tarafından hazırlanacaktır... Burjuva olamamış, "yalnızca zengin" kalmış İstanbul sermayesi ve solcu görünmeye çalışmakla birlikte onun dümen suyunda giden postal hayranı İstanbul aydınları tarafından değil...
Hiç kendinizi kandırmayınız: Pek öyle dişe dokunur bir tartışma martışma da olmayacaktır, çünkü herkes kendi bildiğini okumaya pek yatkın görünüyor.
Anadolu sermayesi, bir "yerel burjuvazi" doğuruyor.
Hele şükür!
TUSIAD'in "ozgurlukcu anayasa" konusunda ciddi olmadigi, Referandum surecinde "referandum icin cok erken" demesinden belliydi. Referanduma kar$i cikan daha ozgurlukcu anayasadan taraf olur mu?
Ergenekon ve PKK gibi yapilar nasil ki kaotik ortam, karga$a, $iddet olmadan varliklarini devam ettiremezler, TUSIAD gibi devlet sirtindan holdingle$en, uretmeden, batili ureticilerin Turkiye'deki dagitimci $irketi gorevi yaparak zenginle$enler de rekabete pek ali$ik degiller. Bugun "Anadolu Sermayesi" adinda yeni bir sermaye turu cikti; gercek anlamda ureticidirler, rekabete hazirlar, dunyadaki dev ureticilerle rekabet ediyorlar.
TUSIAD ise, serbest piyasanin olmazsa olmazi olan rekabete ali$kin degil, ali$kin olmak $oyle dursun, kar$i. 28 $ubat surecinde, gudumundeki apoletli haydutlari kullanarak sermaye irkciligi yapan kendileriydi. Sakip Sabanci, Anadolu Sermayesi'nden birisine $unu soylemi$ti "Size yapilan baskilarin onda biri bize yapilsaydi bir haftada iflas ederdik!". Nitekim 28 $ubat'in bir hedefi TUSIAD'li i$adamlarinin kasasini tekrar doldurmak ise, diger hedefi de TUSIAD'in rakiplerini tasfiye etmek oldu.
Ayni zamanda TUSIAD uyesi de olan Ertugrul Ozkok bir telefonla, iktidara getirdikleri Mesut Yilmaz'in ekonomiden sorumlu devlet bakani Gune$ Taner'den milyonlarca te$fik kopartirken (http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=144), diger taraftan ANadolo Sermayesi hak ettigi te$figi hic alamiyordu, iflasa suruklendiler.
TUSIAD'in sahte ve yapmacik "Ozgurlukcu Anayasa" ciki$ina en cok Ocalan sevinmi$ti... Ozgurlukcu anayasa TUSIAD'in da Ocalan'in da boyunu cok cok a$ar... Ozgurlukcu anayasa lafini agizlarina bile almamalidirlar bunlar.
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=60938
"28 Şubat'ın oluşumunda büyük sermayenin ve bilhassa Koç Grubu'nun büyük etkisi olmuştur. Tepede büyük sermaye 28 Şubat diye bir şeyin gerçekleşmesini, organize edilmesini istedi. Ve büyük sermayeye bağımlı, büyük sermayenin alt kümesi bir medya vardı ve bu medya harekete geçti. Büyük sermaye beka kaygısını, bakın beka kaygısı diyorum ve kendi ekonomik doktrinini orduya yani askerlere laiklik tehlikede, irtica tehdidiyle karşı karşıyayız şeklinde projekte etti. Ve askerle büyük sermeyenin bu teşvikini bu şekilde tercüme ettiler. Rahmi Koç Gümrük Birliği'ni istemedi. Çünkü bütün kurduğu o sanayi tesislerinin batacağına inanıyordu. Rekabet edemeyeceğine inanıyordu. 28 Şubat'ı kazıdığım zaman ben büyük sermayeyi gördüm."
...
RM: Büyük sermaye derken yine aynı ismi mi algılayacağız? Rahmi Koç mu?
HK: Evet aynı isim. Bu tehdit yapılmıştır. Şüphesiz saygın bir insan ama Rahmi Bey son 20 yılda Türk siyasetinde önemli etkileri olan bir insan olmuştur. Gümrük Birliği sürecine bağlı olarak 28 Şubat düşüncesinin ortaya çıkmasında onun tutumunun payı vardır. Ondan sonra 2001 yılında Tayyip Erdoğan imajı yükselmeye başlayınca "Tayyip Bey'in 1 milyar doları vardır" demiştir. İki gün sonra yargı harekete geçmiştir. Sonra onun için de özür dilemiştir Rahmi Bey. Hatta koltuğunu bile terk etmek zorunda kalmıştır. Rahmi Bey gibi saygın bir ailenin önemli bir isminin çıkıp bir gün kamuoyu önünde öz eleştiri yapması gerekiyor. Bunu yaparsa toplumdaki saygın kişiliği devam eder ve geleceğe de intikal eder. Bunu yapmazsa ben ya da başkaları Rahmi Bey'i her zaman tartışmaya açacaklardır. Bu kaçınılmaz.
Yorum yaz