Anasayfa | Yazarlar | Cevdet Akbay | “Kayıp Trilyon Davası” Değil, Apoletli Hukukun “İtibar Kaybı Davası”

“Kayıp Trilyon Davası” Değil, Apoletli Hukukun “İtibar Kaybı Davası”

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Rantiyeciler seni sevmiyor, Savunan Adam!

Aslına bakarsanız, “Kayıp Trilyon Davası,” ekonomideki, özellikle “Havuz sistemi” uygulaması yüzünden çıkarları zedelenen bir avuç şımarık azınlığın Refah Partisi liderinden intikam alma davasıdır; 28 Şubat Süreci ile başlayan kirli bir siyasi operasyonun devamıdır. Hukukla yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur.

“Kayıp Trilyon Davası” Değil, Apoletli Hukukun “İtibar Kaybı Davası”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, sürekli hastalık gerekçesiyle Refah Partisi lideri 82 yaşındaki Necmeddin Erbakan’ın aldığı cezayı affetmesi Aydın Doğan medyasını oldukça rahatsız etti. Cumhurbaşkanı Gül’ün kararından en çok rahatsız olanların başında Hürriyet Gazetesi başyazarı Oktay Ekşi geliyor. 20 Ağustos 2008 tarihli “İmtiyazlı suçlu” başlıklı yazısında rahatsızlığını şu ifadelerle dışa vurdu:

“Cumhurbaskani Abdullah Gül, ‘Hazine yardımını sahte belgeyle, partiye harcanmış gibi göstermek’ suçundan 2 sene 4 aya mahkûm olan eski lideri Necmettin Erbakan'ın hapis cezasını, ‘sürekli hasta’ olduğu gerekçesiyle affetti. Kaderin azizliğine bakar mısınız? Eğer Köşk'te Gül değil de Erbakan oturuyor olsaydı dün affedilenin ismi Abdullah Gül diye açıklanabilirdi. Çünkü bilindiği gibi, Erbakan'ın yargılandığı davanın sanıklarından biri de Abdullah Gül idi. Ancak Gül hakkındaki soruşturma ‘Milletvekili Dokunulmazlığı’ nedeniyle sonuçlanmadı. Daha doğrusu hakkında dava açılamadı. Açılsa belki de aklanırdı ama elde bir mahkeme kararı olmadığına göre aksi de söz konusu olabilirdi (…) Refah Partisi'ne Hazine tarafından yapılan yardımın 2 trilyon lirasını gerçeğe aykırı olarak parti için harcanmış gibi gösterince, 6 Mart 2002 tarihinde 2 yıl 4 ay ağır hapse mahkûm oldu. Ama tam 6 yıl o hüküm infaz edilmedi. Hatta hükmün 2 Aralık 2003 tarihinde kesinleşmesinden sonra da ‘Erbakan'ın sağlığı’ bahane edilerek alınan raporlarla infaz ertelendi.”

1997’de, menfaatı zedelenen bir avuç şımarık azınlık, apoletli darbecilerle birlikte brifingci hukukçuları da devreye sokarak hükümetini yıktıkları, partisini kapattırdıkları, bunlarla yetinmeyip yüz kızartıcı bir suçla suçlayıp (bunu yapmak için ne gibi hukusuzluklara, ilkesizliklere hatta ahlaksızlıklara başvurduklarını aşağıda detaylıca bahsedeceğiz) siyaset sahnesinin dışına ittikleri Erbakan’in maruz kaldığı haksızlığın bir nebze olsun düzeltilmesi bile Ekşi’yi çok kızdırmışa benziyor. Ekşi'ninkisi kızgınlıktan da öte; daha cok kin ve garaz gibi geliyor bana. Eşi Bayan Ekşi, nefretini daha net cümlelerle dışa vururken (Bayan Gül için kullandığı, “Nefret ediyorum o kadından” çıkışını hatırlayınız), Bay Ekşi bunu daha kapalı ve üstü örtülü cümlelerle yapmayı tercih ediyor.

Aslına bakarsanız, “Kayıp Trilyon Davası,” ekonomideki, özellikle “Havuz sistemi” uygulaması yüzünden çıkarları zedelenen bir avuç şımarık azınlığın Refah Partisi liderinden intikam alma davasıdır; 28 Şubat Süreci ile başlayan kirli bir siyasi operasyonun devamıdır. Hukukla yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur (aşağıda bunu daha açık bir şekilde göreceğiz). Bu davanın görünürdeki aktörleri bir savci ve birkaç hakim gibi görünse de içinde zenginler kulübü, belirli bir medya grubu, bazi siyasetciler, daha dogrusu bütün bir 28 Subat kadrosu var; hatta biraz daha deşilse, bunlarin tetikci örgütü Ergenekon Çetesi’nin parmak izleri de görülecektir.

Bu ucube karara imza atan iki tane hakim (üç hakimden biri muhalif kalmıştı) birer tetikçi olduğu belli ama onlara bu hukuk dışı kararı verdirenlerin başka birileri olduğunu tahmin ediyorum. Bu “Başka birileri”nin AK Parti’yi kapattırmak için yurtiçindeki ve dışarıdaki dostlarıyla elbirliği yaptıkları, partiyi kapattırdıktan sonra tıpkı Erbakan gibi Erdoğan’in itibarını zedelemek için çeşitli “Yolsuzluk davaları” ile yargılatmak istedikleri de biliniyor (Neokon Michael Rubin, Doğan Medya ve CHP’nin bu yöndeki propagandasını hatırlayalım). Ayrıca, bu “Başka birileri”nin rakiplerini tasfiye etmek için Ergenekon çetesini kullandıkları da iddialar arasında (Sabancı ve, belki, Uzeyir Garih cinayetleri). Ergenekon Operasyonu münasebetiyle uzak olmayan bir gelecekte sanık sandalyesine oturtulduklarında, kendileri gibi karanlıkta kalan birçok olayın da gerçek mahiyetini öğrenmiş olacağız.

Oktay Ekşi 2 trilyon liradan bahsederek gerçekleri kasıtlı olarak çarpıtıyor (birçok kişinin de maalesef bu dava hakkında yanlış bilgiye sahip olduğunu üzülerek görüyoruz). Ekşi’nin Basın Yayın İlkelerine az buçuk saygısı olsaydı, Erbakan’dan veya ona yakın birilerinden gerçekleri kolaylıkla öğrenebilirdi. Amacı gerçekleri ortaya çıkartmak değil, ürettiği yalanlarla Erbakan üzerinde dindarlara çamur sıçratmak olduğu için buna gerek duymuyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında yazdıkları da gerçekleri yansıtmıyor. Sözkonusu dava siyasi olduğu için hedefte sadece Erbakan vardı. Diğer sanıkların hepsi zamanla beraat etti. Beraat kararı verildiğinde milletvekili olan Cumhurbaşkanı Gül’ün dokunulmazlığı olduğu için dosyası ayrılmıştı (ki milletvekili olmasaydı kendisi de beraat edecekti). Ekşi’nin bu gerçeği bilmemesi mümkün değil; demek doğruları bilerek gizliyor; Cumhurbaşkanı’nı hedef almak için hakikatleri saptırarak Basın Meslek İlkelerini çiğnıyor; daha doğrusu ilkesizlik yapıyor. 28 Şubatçı apoletli haydutların düzmece andıçlarını bahane ederek demokrat insanları hedef alan Ekşi’nin ilkesizliği beni fazla şaşırtmıyor.

Ekşi’ye kızamıyorum aslında; patronu Aydın Doğan ve iyiliklerini gördüğü darbecileri memnun etmek için yazıyordur bunları. POAŞ konusunda neden yazı yazmadığını sorduğum için hiddetlenip, “Önünüze bu yazdıklarınız nedeniyle iyi bir tazminat ödemenizi isteyen dava dilekçesi geldiği zaman şaşırmayın” diyerek beni tazminat davasıyla tehdit ettiği mesajında (Patronu da tazminatla tehdit ediyor, kim kimin taktiğini kullanıyor acaba?), “POAŞ dahil hiçbir konuda hiç kimse bügüne kadar bana hıçbir konuda talimat vermedi daha doğrusu vermeye cesaret eden de çıkmadı” demesine rağmen aynı mesajında POAŞ’ı masum gösterdiğini, dolayısıyla patron Aydın Doğan’ı savunduğunu 10 Aralık 2006 tarihli “Darbeciler Telaşta… Oktay Ekşi Tetikte” (10 Aralık 2006, Nasname) başlıklı yazımda göstermiştim.

“Hayrını gördüğü darbeciler”den kastım 27 Mayıs darbecileridir. Wikipedia’dan okuyalım: “27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Dünya Gazetesi’nden ayrılarak Öncü Gazetesi’nde İstihbarat Şefi olarak görev yapmaya başlayan Ekşi, İhtilalden sonra 1961 Anayasası’nı hazırlamak için kurulmuş olan Kurucu Meclis'te Basın Temsilcisi olarak görev aldı. Kurucu Meclis üyeliğinden sonra CHP'nin yarı resmi organı olan Ulus Gazetesi'nde bir yıl kadar istihbarat şefi olarak çalışıp daha sonra da lisan öğrenmek için Londra’ya gitti ve buradaki Türkiye Başkonsolosluğu'nda üç yıldan fazla süreyle yerel kâtiplik yaptı.” Kurucu Meclis üyeliğinden dolayı normal emeklilere göre birkaç kat fazla emeklilik maaşı aldığı, milletvekillerinin sahip olduğu bütün haklardan bilfiil yararlandığı biliniyor. Ekşi’den, bu kadar hayrını gördüğü darbecilere sırt çevirip Erbakan veya Gül’e hoş bakmasını bekleyemeyiz herhalde.

Kaderin azizliğine bakar mısınız? (Ekşi’nin cümlesini ödünç aldım)… Kendileri, “devletin trilyonlarını yedi” diye Erbakan’a saldırıyorken, 28 Şubat Süreci’nde Başbakan yaptıkları Mesut Yılamaz’ı kullanarak bankasına (Pamukbank) el koydurdukları Mehmet Emin Karamehmet’in medyası da patronları Aydın Doğan’ın çeşitli entrikalarla sahip olduğu mal varlığını “Aydın Doğan nereye koşuyor?” başlıklı yazı dizisiyle okuyucularla paylaşıyordu. Rakamlar karşılaştırıldığında, Erbakan’ın “yediği” iddia edilen mal, Aydın Doğan’in “yuttuğu” malın zekatı bile etmiyor. Doğan, Akşam’da çıkan haberleri tekzip etmek yerine (iddiaların tekzip edilemeyecek kadar ciddi olduğunu bildiğinden olsa gerek), mahkeme kararıyla yayını durdurmayı tercih etti (davalar için Sarıyer 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nı tercih etmelerinin özel bir sebebi var mı acaba?) Daha önce de POAŞ ve benzeri konularda yazılar yazan birçok köşe yazarını çok yüklü tazminat davalarıyla susturma girişimi olmuştu Doğan’ın. İlginçtir, “Patronsavar” görevi gören Ekşi, suçlanan patronunu savunamadığı için “Yolsuzluk ve AKP” başlıklı 26 Ağustos 2008 tarihli yazısıyla (Hürriyet) karşı saldırıya geçmeyi tercih etmiş.

Aydın Doğan’ın, gerçekleri mahkeme kararıyla örtbas etme alışkanlığı ne zamana kadar devam edecek, bilmiyorum ama Cem Uzan’a yapılan operasyonun bir benzerinin kendisine de yapılacağını bekliyor gibi bir tavrı var. Cem Uzan da operasyondan bir müddet önce tedirgin olmuş, tedirginlik onu daha da saldırganlaştırmıştı. Doğan bir açıdan haklı, yani kendisine büyük bir operasyon yapılacağı şurda burda konuşuluyorken birsey olmamış/olmayacak gibi durması beklenemez. Doğan ve adamlarının bu günlerde en çok merak ettiği, operasyonun ne zaman yapılacağı imiş. AK Parti’den tez elden kurtulmaya çalışmalarının sebeplerinden birisi de bu olsa gerek. Aydın Doğan’ın saldırılarını anlıyorum da Rahmi Koç’un karanlık mahzenlerde AK Parti’yi yıkma faaliyetlerine bir türlü anlam veremiyorum. “Dost kara günde belli olur?” sözü gereği Doğan’ı sahiplenme refleksi mi, kendisine yonelik de bir operasyon bekliyor da ona karşı tedbir alma cabası mı? Koç da dostu Doğan gibi tedirgin olmakta haklı çünkü hangi Ergenekon belgesini elinize alsanız içinde mutlaka Rahmi Koç geçiyor. Merakımı giderecek bilgiler elime geçerse sizlere aktarırım.

TÜSİAD üyelerinin ve onların yönlendirdiği Çevik Bir gibi darbecilerin hedefi olan Refah-Yol Hükümeti’nin büyük ortağı Refah Partisi hakkındaki “Kayıp Trilyon Davası”nin gerçek yüzünü, davayı kitaplaştıran ve aynı zamanda davanın sanıklarından olan Refah-Yol Hükümeti’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın bir söyleşisinden yararlanarak sunmak istiyorum. Bu dava ile yargılananın Refah Partisi değil, apoletli ve brifingci Hukuk Sistemi olduğunu göreceğiz. Refah Partisi’ni veya Erbakan’ı severiz veya sevmeyiz, başka konu, ama karşı karşıya kaldıkları hukuksuzluğu görmemezlikten gelemeyiz; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemeyiz, dememeliyiz. Bu davaya imza atanlarin hukuk adina hareket etmedikleri belli. Sevket Kazan’in BTV’ye verdigi mulakatin birinci bölümü http://www.youtube.com/watch?v=WTn-eGPqUBU adresinden, ikinci bölümü de http://www.youtube.com/watch?v=-Q-LglAZTog&feature=related adresinden izlenebilir. Röportajın önemli gördüğüm kısımlarını direk Kazan’in ifadelerinden aktaracağım:

Yargılamayı yapan hakimin, gerçekleri ortaya koyması ve gerçeklerin ortaya konmasına yardımcı olması gerekir. Ve vereceği kararı verirken de karşıdaki kişi bir takım farklı görüş taşıyor diye ona farklı muamele yapamaz, yapmamalıdır... (Anayasa’nin) 69ncu maddesi diyor ki, ‘Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdırlar. Siyasi partiler derneklere de benzemez; derneklerden çok faklı ve çok daha güvenceli bir statüye sahiptirler.’ Bunun yanında siyasi partileri bir güvenceye daha sahip kılmış. Siyasi partilerin mali denetimi sadece Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Anayasa Mahkemesi dışındaki idari organlar siyasi partilerin mali denetimine müdahale edemezler.”

“Refah Partisi’nin 1997 hesaplarıyla ilgili bu iddialara geliyorum. ‘Trilyonlar’ deniliyor, bir defa ortada trilyonlar yok (…) 1997 yılında, Anavatan Partisi 1 trilyon 308 milyar küsur para harcamış… Aynı yıl, Doğruyol Partisi 1 trilyon 566 milyar harcamış. Yani iki partinin de birer buçuk trilyon para harcadıklarını görüyoruz. İki partinin de hesapları Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmış. Refah Partisi’nin hesapları Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmedi çünkü 1998 yılının başında kapatıldık biz. 1997 yılının hesaplarının Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi 1998’in Haziran ayı sonuna kadar olacak diye kanun belirtmiş. Biz yılın başında kapandığımız için Anayasa Mahkemesi bizim hesapları incelememiş.”

Tabi Maliye Bakanlığı da kapatılma kararının arkasından tasfiye işlerine (kapatılan bir siyasi partinin mevcut olan mal varlığının tesbit edilip hazineye devredilmesi) başlamış. Burada Maliye uzmanları görevleri olmayan bir ince alana el atmışlar… ‘Biz Refah Partisi’nin hesaplarını da inceleyelim’… İncelemişler ve bu incelemeler sonunda da 869 milyar 300 milyonluk bir harcama yapıldığını tespit etmişler. ANAP’in 130 milletvekili var, DYP’nin 130 küsur milletvekili var, bizim 160 milletvekilimiz var. Bizim hesapla ilgili hiçbir belge olmasaydı elimizde veya bulamasalardı, bizim ne kadar para harcadığımız, harcamamız gerektiği konusunda bir bilirkişi incelemesi yapsalardı, şu tabloya baktığımız zaman bizim 2 trilyon para harcamamız gerektiği sonucuna varırlardı. Ama buna gerek yok çünkü kendi yaptıkları hesaplarda 869 milyar 300 milyon var… Hem de 14 ayda harcanan para bu."

Şimdi hal böyleyken, demişler ki, ‘Efendim, bu parti hakkında bir kapatma davası açıldı, 1997 yılının Mayıs’inda, bu parti bu kapatma davasının arkasından, hazineden kendilerine intikal eden paraları kaçırdı.’ Yani ‘Bu parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi’ diyorlar. İddia bu. Hatta daha ileri gidiyorlar. Zannediyorum ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, Mahkeme başkanı, avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı, dedi ki, ‘Bu trilyonlar… niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor?’ Tabi dosyayı incelememiş. Ortada trilyon yok, demin gösterdiğim gibi 869 milyon paranın hesabı sözkonusu…”

Şimdi, böyle bir dava Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da Maliye Bakanı Zekeriya Temizel Vural Savaş’ın arkadaşıydı; sonra ikisi beraber DSP’den aday oldular, biliyorsunuz. Biraz da, herhalde anlaşmalı olacak ki, Maliye Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu bu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderilir. Halbuki Maliye’nin hazırlamış olduğu bu raporun Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi lazımdı; doğrudan doğruya Başsavcılığa gönderiliyor. 23 Temmuz 1997 tarihli bu raporda, sonuç kısmında diyor ki (…) ‘Rıza Ulucak (partinin mali işlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı) ile 17 il hakkında gerekli tahkikat yapılmalı, dava açılmalıdır.”

Vural Savaş, Maliye Bakanlığı’nin raporu önüne gelince bunlara ilavelerde bulunuyor. Diyor ki, ‘Hayır, sadece bunlar hakkında dava açılması yetmez. Rıza Ulucak’ın yanına Necmeddin Erbakan’ı koyacaksınız, Başkanlık Divanı’nda kimler varsa hepsini bunların içine koyacaksınız… Bunun yanında bu 17 il de yetmez, o tarihte 75-76 il vardı, bu illerin hepsini dahil edeceksiniz.’ Şimdi, ceza şahsidir; bir Başsavcı’nın böyle hareket etmesi herşeyden önce Anayasanın ve yasaların koyduğu çizgileri aşması demektir. Ama bu yapılmıştır. Hatırlayacaksınız, Refah Partisi kapatıldığı zaman, 16 Ocak’ta karar ilan edildiği zaman, biraz da sevdiği duygularla olsa gerek sayın Ecevit’in bir sözü olmuştur, ‘Bunların partisini kapatmak yetmez, bunların kökünün kurutulması lazım.’ Zekeriya Temizel de adeta Genel Başkanı’nın bu sözlerine, bu ifadelerine canak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor. Yargıtay’a geliyor. Yargıtay Başsavcısı, bu davayı açıyor.”

“Bu dava açıldığı zaman biz mahkemenin önüne çıkıyoruz. 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ydi, biliyorsunuz. Mahkemenin huzurunda diyoruz ki, ‘Siyasi partilerin hesaplarını ancak Anayasa Mahkemesi inceler. Anayasa Mahkemesi incelemeden ve Anayasa Mahkemesi hesap incelemeleri sonunda, şu suçludur diye suç duyurusunda bulunmadan böyle bir dava açılamaz…’ Biz bu ifadeyi koyarken aynı zamanda dosya içinde bir belge var, ona da dayanıyoruz. Diyoruz ki, ‘Bakın, bu dosya içerisinde Maliye Bakanlığı’nin Milli Emlak Genel Müdürlüğü var. Milli Emlak Genel Müdürlüğü, Maliye Bakanlığı’nin baş hukuk müşavirliğine bir yazı gönderiyor . Göndermiş olduğu yazıda diyor ki, ‘Parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir.”

“Bunun yanında, biz Anayasa Mahkemesi’nin bir kararını getiriyoruz. Mahkeme diyor ki, ‘Kapatılmış olduktan sonra biz bu davayı açarız!’ Biz de onlara diyoruz ki, ‘Kapatılmış olsa bile açamazsınız.’ Bu karar, kapatılan Halk Partisi’nin 1989 hesaplarıyla ilgili bir karar. Bu karar, Anayasa Mahkemesi’nde tartışılırken, sonunda hesapların incelenmesine karar veriliyor ve hesap inceleniyor ve hüküm veriliyor. İki üye itiraz ediyor. Yani iki üye diyor ki, kapatılmış olan bir siyasi partinin hesaplarını kimse inceleyemez. Kim? Yılmaz Aliefendioğlu ile Güven Dinçer. Muhalif ama bu bir Anayasa Mahkemesi kararı… Önüne getiriyorsunuz koyuyorsunuz. Ve ‘Üç kişilik Anayasa hukuku yetkililerinden bir bilirkişi incelemesi yaptırın’ diyorsunuz. Mahkeme üç kişilik bir bilirkişi heyetinin teşkiline karar veriyor. İşte karar var; ama gidiyor bir kişilik bilirkişi yapıyor. Kimi? Şu karara muhalefet şerhi koyan Yılmaz Aliefendioğlu’nu… Bu raporda Yılmaz Aliefendioğlu’nun demesi lazım olan şuydu: ‘Her ne kadar benim görüşüm bu ise de Anayasa’nın bu hususta verilmiş olan kararı vardır, dolayısıyla bu kararın uygulanması gerekir.’ Ama sanki herkes, birbiri arasında anlaşmış gibi tıkır tıkır işleri yürütüyorlar.”

“Hangi ile ne kadar para verilmiş, bu kayıtlarda Maliye tarafından zaten tespit edilmiş. Şimdi bize diyorlar ki, ‘Efendim siz Haziran’dan sonra bu paraları, parti kapanacak (diye alıp harcadınız)’… Parti kapandı da nasıl kapandı? Bizim partiyi kapatmaları mümkün değildi. Partimizin kapatılmasına karar vermeden bir hafta önce bizim sigortamız olan bir maddeyi Anayasa Mahkemesi iptal etti de partimizi kapattı! O madde orda olduğu sürece bizim partimizi kapatmak mümkün değildi ki!” (C. Akbay’ın notu: Mahkeme, RP davasında kapatma kararı almak için, dava devam ederken önce Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin ikinci fıkrasını, yani 'Parti kapatma kararı için hüküm giyme şartı' Anayasa'ya aykırı bulundu. RP’yi kapatmaya engel olarak gördükleri kanun maddesini iptal ettikten sonra RP’yi kapattılar. Aksi halde RP’yi kapatmaları, Şevket Kazan’ın dediği gibi, mümkün değildi çünkü kapatmak için şartlar ortada yoktu. Ama 28 Şubat’in apoletli haydutlarından aldıkları brifinglerde, ‘Bu parti kapatılacak, kapat!” emrini aldıklarından partiyi kapattılar. Bu karar bile brifingci hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini ve ilkesizliğini göstermeye yetiyor).

Şimdi Mayıs, Haziran ayı biliyorsunuz, 1997, çok civcivli bir aydı. Hükümet istifa etti-edecek, Erbakan giderse başbakan kim olacak? Tansu Çiller olacak ama nasıl olacak? Erken seçime gitmek gerekir… İşte biz bu sürüncemede, bu duruşmalar esnasında dedik ki ‘Bir erken seçim olayı var, bu erken seçim olayı dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere para sevketme, para mecburiyeti hasıl oldu’ (…) Refah Partisi olarak, seçim için bir masraf yapmaya başlamışız; illere para göndermeye başlamışız. Genel Merkezde bayrak bastıracaksın, afiş baştıracaksın. Bunun hazırlıklarına başlamışız. Bütün bunları mahkemeye ibraz etmişiz. Ve yine hakim diyor ki, ‘Siz 1997 yılında hiçbir faaliyette bulunmadınız.’ Biz de hakime diyoruz ki, ‘O zaman siz bütün illere yazılar gönderiniz, valiliklerden, emniyet müdürlüklerinden, Refah Partisi’nin 1997 yılı içinde faaliyette bulunup bulunmadığını sorun.’ (…) Mahkeme bizim bu önerimiz üzerine bütün illere yazılar yazdı. Ve bu yazılara cevaplar geldi, dosyaya.”

“…Yani 40-45 tane ilden bilgiler gelmis. Ayrıca biz de belgeler vermişiz. Halkla kucaklaşma hamleleri yaptık, ‘Buyurun, programımız’ demişiz. Yani mahkemeye yardımcı olmaya çalışıyoruz; gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bütün bu gerçeklere rağmen, mahkeme kararının 60nci sayfasında ne diyor, biliyor musunuz? ‘İllerden gelen cevaplarda, partinin 1997’de hiçbir faaliyette bulunmadığı anlaşılmıştır.’ Bu nasıl bir tespittir? İllerden gelmiş bu kadar yazı ortada dururken; bizim ortaya koyduğumuz belgeler durup dururken böyle bir hükme, bir kanaate bir hakim nasıl varabilir? Varmış. Peki hakim varmış da Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış? (C. Akbay’ın notu: Karar hukuki olmadığına göre geriye bir seçenek kalıyor: 28 Şubatçı apoletliler, “Bu karar onanacak, onat!” diye emretmişler, Yargıtay’daki zevat da onamıştır!).”

Efendim, sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var, bu gelir makbuzları sahte!’ Sahteyse o zaman grafolojiye gidin, imza incelemesi yaptırın! (…) Bu makbuzların hepsi gitmiş, Jandarma Genel Komutanlığı’nin grafoloji dairesine. Orada incelenmiş, 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu zapta geçmiş (…) ‘12 makbuzdaki imza farklıdır’ diyor. Farklılığın sebebi şudur. Makbuz il başkanı adına düzenlenmiş ama il başkanı gelememiş, muhasip (muhasebeci) gelmiş parayı almış gitmiş; il başkanının yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da duruşmalarda, ‘Evet biz bu parayı aldık’ demiş açıkca. Şimdi böyle bir durum olunca, mahkemenin yapacağı, varacağı kanaatin sahte evrak tanzimi diye bir durum sözkonusu değildir. Böyle olması lazım. Ama bu 12 makbuzdaki imza farklılığını hakim koz olarak alıyor, diyor ki ‘Bu 12 makbuzdaki imza farklılığı, diğer 127 tane makbuzun da sahte olarak düzenlendiğini anlatır’ diyor.”

“… Burada çok enteresan bir belge var. Önce davaya sonra karara mesned (dayanak) yapılan bu Maliye raporunun 24ncü sayfasında şöyle bir ifade var: ‘Cevdet Başakın’dan su tarihten şu numaralı fatura ile satın alınan buğday.’ Maliye raporune böyle yazmışlar. Ömer Müezzinoğlu’nun şu tarih ve şu numaralı faturası ile de yem satın alınmış… Altında da diyor ki, ‘Bir partinin yemle buğdayla ne alakası var? Dolayısıyla bunlar sahte olarak düzenlenmiş!’ Şimdi şurada göstereceğim. Buyurunuz, Cevdet Başakın’ın faturası; tarihi de burada numarası da burada, aynı fatura. Ne alınmış bu firmadan? Küp şeker alınmış. Yani buğday alınmamış. Küp şeker alındığı halde Maliye raporu buğday yazıyor. Niye buğday yazıyor? Çünkü firma Buğday Pazarı’ndaymış da ondan! Düşünebiliyor musunuz?”

Öbüründe ne diyordu? ‘Yem alınmış’ diyorlardı. Bakınız, Müezzinoğlu Ticaret, aynı tarih aynı fatura. Ne yapılmış? 127 paket Rize marka çay alınmış. Çay alınıyor ama rapor ‘Yem alınmış’ diyor. Neden ‘Yem alınmış’ diyor? Çünkü bu adam tuz, un, şeker, kepek ve yem ticareti de yapıyormuş ama aynı zamanda da Çaykur yetkili bayisi! Şimdi faturalar, raporlar böyle tanzim ediliyor. Hesaplar böyle yapılıyor. Bu tuzaklar böyle kuruluyor (…) Şimdi siz bana diyeceksiniz ki, ‘İyi güzel sayın Bakanım da, bunları burada ne güzel anlatıyorsunuz da mahkemede sustunuz mu?’ Mahkeme’de susmadık. Bağırdık, çağırdık bunları hakimin gözlerinin önüne koyduk… Kararda mutlaka bu savunmalar dikkate alınacak diye düşündük. Hiçbirşey değişmedi, kararda aynen bunları, hakim dercetmiş...

“Bunun yanında yine kararda çok enteresan bir husus var. Mahkeme kararının 60ncı sayfasında deniyor ki ‘Bir başka örnek, Ezginler et, tavuk, canlı hayvan, sanayi limited şirketi tarafından düzenlenen faturaların vergi usulü kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.’ Yani olmayan bir şirketten sanki gidip fatura almışız. Böyle kabul ediyor mahkeme. Maliye’nin raporunda da böyle. Aynı ifadeler geçiyor Maliye raporunda da. Biz mahkemede bu konuya açıklık getirmek için bizzat ben, o zaman ben sanıklar arasındaydım, şuanda beraat ettim ama, ben ne için beraat ettim? Hakkım olduğu için. Ama ben beraat ederken Erbakan niye mahkum oldu? Benim bunu anlamam mümkün değil!”

“Ben bunu görünce Ankara Ticaret Odası’na gittim. ATO’nun başkanı, biliyorsunuz, Sinan Aygün Bey’di. ‘Sinan Aygün Bey, Ezginler Limited Şirketi diye bir şirket var mı? Ankara Ticaret Odası kayıtlarında, sicil kayıtlarında, bunu bir araştırsanız, sizden rica ediyorum,’ dedim. Aşağıya talimat verdi, biraz sonra görevlilerden bir kişi geriye döndü, ‘Evet efendim, var,’ dedi… Bu şirketin var olduğunu ve faal olduğuna dair bir belge istedim. Onlar da aşağıya indiler, yarım saat sonra bana belgeyi getirdiler. Ankara Ticaret Sicil Memurluğu. Firmanın adi: Ezginler Et ve Canlı Hayvan. Ticaret sicil numarası burda, adresi burda, sermayesi burda. Tescil tarihi 26 Nisan 1996. Yani 1997’de faal olan bir firma. Bunu götürdük hakimin önüne koyduk. Dedik, ‘Efendim, siz diyorsunuz ki, veya raporda deniliyor ki, böyle bir firma olmadığı halde böyle bir firmadan fatura getirmişsiniz. Buyurun!’ Buna rağmen hakim mahkeme kararında ‘Böyle bir firma yok’ diyor. Şimdi görüyorsunuz, buğday mı, şeker mi, yem mi, çay mı, et mi, Sezginler firması var mı yok mu… Bütün bu konularda savunmalar esnasında açıklık getirilmiş ama bunların hiç birisi kıymet ifade etmemiş.”

“(…) Bu mahkemede üç hakim var. 9ncü Ağır Ceza’da bir reis var iki de üye var. Bu karar bire karşı ikiyle verilmiştir… Başkanla bir üyenin vermiş olduğu karar 64 sayfadir. Karara muhalif olan üyenin yazmış olduğu muhalefet şerhi 111 sayfa. Kararda, sanıkların durumu teker teker dikkate alınmamış. O kadar ele alınmamış ki, kararın 28nci sayfasında, 78 sanığın savunması iki satırlık bir cümleyle ifade edilmiş. Düşünebiliyor musunuz? Erbakan’şn dışında 28 sanığın ifadesi veya durumu, diğer 78 sanığın durumunda da buna benzer ifadeler kullanılmış. Halbuki ceza hukukunda her bir sanığın durumunu, pozisyonunu, isimleri belirtilmek suretiyle yukarıdan aşağıya teker teker yazılması lazım…

“(…) Şimdi çok enteresan birşey var. Mahkeme kararında, zannediyorum 19 tane şahit ismi var. Bu şahit bunu demiş, şu şahit bunu demiş. Bizim aleyhimizde güya ifade vermişler. Bu şahitleri buraya bu hakim yazıyorsa, bu şahitlerin ya savcılıkta veya mahkemede, özellikle mahkemede, mutlaka dinlenmesi lazım. Şimdi kararına sanki bunları mahkemede dinlemiş gibi yazmış. Halbuki bunların hiçbiri de dinlenmemiş. Bunlar kamu tanığı, hiç birisi dinlenmedi (…)Koskoca bir dava… Başbakanlık yapmış bir insanın yargılandığı bir davada, mahkemede dinlenmeyen tanıklar mahkemede dinlenmiş gibi gösteriliyor! Bizim en çok hayret ettiğimiz hususlardan biri, bunlardan bir tanesi dinlenmemiş olsa bile Yargıtay’ın bu kararı bozması gerekirken, bozmuyor. Aklınız durur. Bu kadar sene avukatlık yaptım, ben böyle bir yargılama görmedim; ben böyle bir yargı, yüksek yargı organından böyle bir karar görmedim.”

Bakın şurda, ‘78 sanık da aynı mahiyette savunmada bulundu’ deniyor. Olur mu öyle şey? Her bir sanığın savunması ayrı, delilleri ayrı. Tanık listeleri vermişler. Şimdi 78 sanık, bunlar üçer tane tanık gösterse, üç kere sekiz yirmi dört. Suçsuz olduğunu ispatlamak için savunma tanığı gösterecek bu insan. Yazık günah değil mi bu insanlara? Şimdi yüz kızartıcı bir suçtan dolayı ceza almışlar, bir takım haklardan mahrum kalmışlar. İnsanların şerefleri, haysiyetleri bu kadar ucuz mu? Nasıl olur bu? İnsanların vicdanı sızlamıyor mu? Bu sanık mahkemede ne demis, kaç tane tanık dinletmek istemis, niye dinlememişler? Belgeler ibraz etmişler, niye bu kararlarda yok? Niye her bir sanığın durumu tartışılmamış? Niye muhalefet şerhi koyan tartışıyor da bu tartışmıyor? Kararı verenler veya Yargıtay’daki hakimler niye bu vahameti görmüyor? (C. Akbay’ın notu: yukarıda dediğimiz gibi, karar hukuki değil, süngü zoruyla aldırılmış siyasi bir karardır. Ekşi de Doğan’in diğer adamları bunu biliyorlar ama fitratları ilkesizliğe daha yatkın olduğu için gerçekleri saklamayı tercih ediyorlar).”

“(…) Paralar Ankara’dan verilmiş. Burdan giden paralar, gelir makbuz karşılığı verilen paralar, illerin defterine işlenmiş, geldi diye (muhasebe defterinde). İller de bunları ilçelere dağıtmışlar bir kısmını bunun. İlçelerin de defterlerine işlenmiş, parayı aldık diye. Alınan bu paralarla bir takım işler yapılmış, alış-verişler yapılmış. 10,000 fatura var. Bu gelir makbuzları sahte demek için önce bu 10,000 faturanın sahte olduğunu ortaya koymak lazım. Bu gelir makbuzları sahte, bu faturalar da sahte mi? Değil. E faturalar sahte değilse gelir makbuzları nasıl sahte olur? Sonra, nerede savunma sanıklarının mahkemeye ibraz ettikleri belgeler?”

Biz neler gördük, biliyor musunuz? Bu dosya içerisinde, Maliye memurları şu mali raporu tutmak için ve bizim aleyhimize ifade verilmesini sağlamak için, Ankara’da merkezde görevli olan üç tane elebaşı var, müfettiş. Bu üç kişi, buradan illere matbu ifade tutanakları gönderiyorlar. Gönderilen ifade tutanakları hep olumsuz ve bizim aleyhimize. ‘Para almadık, işe gitmedim, fatura tanzim etmedim…’ Birisine bunu imzalatmışlar… Ama adam okumuş, demişki ‘Yukarıda gitmedim, almadım, yapmadım diye yazıyor ama ben hem gittim, hem aldım hem de yaptım.’ İmzala dedikleri zaman böyle yazmış. Nasıl buradan (Ankara’dan) böyle yazılar gider? Talimatlar gider? Burada kesin bir amaç var.”

“(…) Yargı 1960 yılında bir yara aldı; haksız yere Türkiye’nin Başbakanı’nı, Maliye Bakanı’nı astılar. O adil olmayan, tamamen siyasi bir karardı. Nasıl 1960’da bu yapıldıysa, şimdi aynı şey Erbakan’a yapılmaktadır. Erbakan’ın siyasi hayattan uzaklaştırmak… Tabi bütün bunların başlangıcı da 1997 yılında, Genelkurmay’da hakimlere, savcılara verilen brifingler. O brifingler niye verildi? Brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, ‘Bu Refah Partisi’nı kapatacaksınız. Kapatılması yetmez, bunların siyasi hayatını bitireceksiniz.’ İşte Erbakan’a da bize de beşer yıl verdiler. Ama beş yıl geçti. Beş yıl sonra yeniden siyasete başladığımızı gördüler, o zaman dediler ki, ‘Şu türlü veya bu türlü yasaklamakla olmuyor, bunların başına bu davayı açarak oyle bir ceza verelim ki, suçsuz dahi olsalar biz suçluymuş gibi gösterelim ve böylece yüz kızartıcı suçtan mahkum olanlar siyaset yapamıyorlar ya, böylece bunların yollarını kapayalım.’ Ama bunu yapanlar birgün, bir yerde, mutlaka hesabını verecekler.”

Keşke bir yargı mekanizması kendi bünyesinde harekete geçse de bizim bu davamızda bu kararı veren hakimleri ve bu vahim hatalarla dolu olan kararı onaylayan Yargıtay daire üyelerini bir yargılasa. Ve biz bu üyelerle, bu hakimlerle, onlar bir taraf biz bir taraf olup, şurada anlattıklarımızı, yüksek bir hakim heyeti önünde keşke bir tartışabilsek (…) Bir ülkede, yıllarını Türkiye’nin kalkınmasına vakfetmiş, manevi ve maddi kalkınmasına vakfetmiş, Türkiye’nin her köyüne gitmiş, ilçesine gitmiş, Türkiye’nin hemen hemen her ilinde bir fabrikanın temelini atmış, ter dökmüş, Türkiye’nin refahı için gece uyumamış, gündüz uyumamış, hangi engeli önüne koyarlarsa koysunlar, o engeller önünden kalkar kalkmaz hemen millete hizmete koşmuş ve millete hizmete, 65 milyona hizmetten başka düşüncesi olmayan, ne zaman iktidara gelse başbakan, başbakan yardımcısı olsa hemen yaptığı hizmetleri millet tarafından görülen bir insanın böyle bir muameleye maruz bırakılmış olması hem Türk siyaset tarihi açısından hem de yargı organı açısından gerçekten büyük bir yaradır.”

27 Agustos 2008

Yorumlar (17 gönderildi):

Şatıroğlu .. 27 Aug, 2008 04:31:34
avatar
Cedet bey ben sizden hiç bir şey anlamadım.Sanki Dinci vakit gazetesinde yazan Ali İhsan Karahasanoğlu sunuz.Neyin peşindesiniz derdiniz nedir?Yoksas AKP den vekillik falanmı almaya çalışıyorsunuz?Yahu siz bırakın Erbakan gibi gerici birisinin ezilmişliğini hizmetlerini de siz siz olmaya çalışasanız nasıl olur.Ezilen sindirilen elinden hakları alınan Kürt milletini,n acılı çileli hayatı dururken siiz kalkmiş nelerden bahsediyorsunuz.Anlattıklarınız doğru bile olsa bize ne?Cevdet bey Kürt halkının kurtuluş reçetelerini bahset bunlar bizi tatmim etmez.Gerillalarımız hayatını ortaya koymuş çarpışıyor sizden kalkmış Gerici Dincilerin haksızlığa maruz kaldıklarından bahsederek Kürt ulusal harektinin sekteye uğramasındasn dem vuruyorsunuz.Kürd derin devleti içinn çalışmış olmayasınız!?
Mehdi .. 27 Aug, 2008 04:57:21
avatar
Şatıroğlu Merhamet et ki merhamete layık olasınız.Cevdet Kardeşimizden Allah ebedeb razı olsun.Keşke bu kardeşimiz gibi mantıklı yapıcı birleştirici,Kürdün de Türkünde dostu düşmanı kim Neden Bizim olan bu vatan da iki kardeş birbrine karşı vurdurulur kırdırılır en güzel delillerini ortaya koyan kardeşimiz Cevdet beydir.Bizim Masum Müslüman Türklerle ne alıp veremeyeceğimiz var anlatırmısın.Benim gelinim Türk Allah ondan razı olsun aramızda hiç bir problem yok son derece saygılı temiz ben şimdi nasıl gelinime sen Türksün Bizlerin düşmanısın derim.Olurmu böyle ayırım?İşte Cevdet Akbay da çok yerinde bir tesbit yapmış evet Bu vatan Bizimdir benim dedelerim senin dedelerin Vatan için Namus için din için savaştılar.Ama baştaki Dinsizler idareyi ele geçirmişler Ayırım yapmadan Bütün mazlum müslümanlara 85 yıldır zulüm yapıyorlar bizleri kardeş kavgasına teşvik edip kendilerine istikbal ediniyorlar.Kardeşimizde bizleri bu hainlere karşı uyarıyor aydınlatıyor siz kalkmış tatmim olmamaktan bahsediyorsunuz.Ne yapalım durduk yerde kavgamı yapalım cinayetmi işleyelim?Ahireti hiç düşündünüzmü.Bu vatanda Kemalizmin bittiği gün Kürt Türk meseleside bitecektir bizler ona inanıyoruz.Akıllı olmak lazım selamlar.
Cevdet Akbay .. 27 Aug, 2008 06:37:13
avatar
Sevgili Satiroglu;

Size acizane tavsiyem, beni degil, once "mazlum-zalim" kavramlarini anlamaya calismalisiniz. Bunu yapabilmek icin de asilmasi hayli zor olan "onyargi"mizi asmak zorundayiz.

Size gore "Gerici" olan Erbakan, bana gore bir "Mazlum"dur. Ilginctir, Erbakan’a bunca zulmu reva gorenler de onu “Gerici” olarak goruyorlar, menfaatlerine karsi tehlikeli buluyorlar. Sizin gibi, Kurdlerin mazlumiyetini dert edinen birisinin Kemalist zalimlerle ayni safta gorunmesi dusundurucudur, daha dogrusu, cok uzucudur.

“Mehdi” ismiyle yazan sevgili okuyucumuzun hatirlattigi “Merhamet et ki merhamete layik olasin” dusturu cok onemlidir.

Evet, Kurdler olarak buyuk bir zulmun pencesinde kivraniyoruz, butun kirli oyunlar bizlerin uzerinde oynaniyor, Ergenekon gibi butun yirtici hayvanlarini bizim uzerimize saliyorlar. Ama butun bunlar bizim adaletten, mazlumlardan yana olmamiza engel olmamalidir. Aksine simdi, din, dil, irk, renk ayirimi yapmadan butun mazlumlarla kenetlenmeye en cok muhtac oldugumuz bir donemdeyiz.

Benden “Kurd halkinin kurtulus recetesi” istiyorsunuz. Ben recete yazacak seviyede birisi degilim ama bu konunun uzmani olan Asrin Doktoru Bediuzzaman’in recetesini tavsiye edebilirim (Erbakan Hoca’yi “Gerici” olarak goren sizin ayni manevi degerlere sahip Bediuzzaman Hazretleri’nin recetesine ne derece deger vereceginizi bilmiyorum).

Bediuzzaman, 1911'de Kurdistan'daki Kurd asiret reisleriyle gorusmelerini konu edindigi, demokrasi’den hurriyete, azinlik haklarindan kurtulus recetelerine kadar bircok konuyu isledigi ve basina "Azametli, bahtsiz bir kitanin (Asya); sanli, talihsiz bir devletin (Osmanli); degerli, sahipsiz bir kavmin (Kurdler) recetesi; veyahut Bediuzzaman'in Munazarati" ibaresi koydugu "Munazarat" adli eserinde biz Kurdlere uc buyuk hastaliga karsi mucadele etmemizi tavsiye ediyor, recete sunuyor: 1) Cehalet, 2) Zaruret (yoksulluk), 3) Ihtilaf (ayrilik, anlasmazlik).
Bu dusmanlardan en tehlikelisinin “Cehalet” oldugunu bilen Bediuzzaman, onu alt etmek icin butun omrunu Van, Diyarbakir basta olmak uzere Kurdistan’a universiteler kurmak icin gecti ama maalesef butun cabalari sonucsuz kaldi (Sultan Resat’tan aldigi destek, birinci dunya savasi ile engellendi; Buyuk millet meclisi’nden aldigi destek, Kemalist rejimin zulumleriyle engellendi; Demokrat Parti donemindeki destek de bazi engellere takildi). Onun hedefi, Kurdce, Turkce ve Arapca dillerinde egitim verecek Zehra Universiteleri kurmakti. Olmadi.

Egitimin sart oldugunu, cehaletin, yoksulluk ve ihtilafin da kaynagi oldugunu bildigi icin egitime agirlik veriyordu. Egitimli bir Kurd, kani bes kurus etmeyen Veli Kucuk’e, Allah katinda siradan bir pislik bocegi kadar bile degeri olmayan JITEM’in onde gelenlerinden Arif Dogan’e, Dogu Perincek’e, Sener Eruygur’a veya ismini sayamadigimzi diger kiralik katillere alet, tetikci olur mu? Ayrica, zaruret (yoksulluk) icine olmayan bir Kurd bu katiller icin calisir mi? Ayni amac icin calismak icin “Birlik ve beraberlik” merhemiyle “Ihtilaf” hastaligini tedavi eden bir Kurd yukarida isimlerini saydigim zalimlerin emriyle kendi Kurd kardeslerini katleder mi?

Iste receteler, haydi uygulayalim. Kurdistan’a ilkogretim okullari, liseler, universiteler kuralim. Imkanimiz yok, biliyorum, keske imkanimiz olsaydi da her sehre, her kazaya bir universite kurabilseydik. Imkanimiz yok maalesef. O halde kuranlara yardimci olalim, en azindan engel olmayalim. Orada egitim kurumlari acan fedakar insanlara “Bizi asimile ediyorlar” diye engel oluyoruz. Birakin cocuklarimizi egitsinler, korkmayiniz, egitilmis cocuklar degil, egitilmemis cocuklar asimile olur. Sadece asimile olmakla kalmiyorlar, birer kiralik katil yapiliyorlar.

AK Parti doneminde acilan yeni universitelerden once bolgelere gore universite sayisini dusundunuz mu? Kurdistan’in (Dogu ve Guneydogu’nun) neden en az sayida universiteye sahip oldugunu hic merak ettiniz mi? Neden universite birincileri bizim memleketlerden cikmiyor, dusundunuz mu? Daha kotusu, bizim sehirlerin egitimde en son siralarda geldigini biliyor muyuz? Ya imkansizliktan buyuk sehirlerin gettolarini dolduranlarin biz Kurdler oldugunu? Sokakta kagit mendil, sigara, su satan cocuklarin Kurd evlatlari oldugunu?

Mehdi Zana’nin bundan bir muddet once soyledikleri cok dikkat cekici tespitleri vardi (biz bu tespitlerden cok onun din konusundaki bir cumlesine takildik, cok yazik). “Türkiye''deki bütün kapkaççı çocuklar, hırsızlar bizimkilerdir. Dört bin köy boşaltıldı ama şehre gelenler için iş yok. Kendiniz de görüyorsunuz, Diyarbakır’ın neresinde oturursanız hemen 15-20 çocuk etrafınızı sarıyor, mendil, şeker satmaya çalışıyorlar; akşam anne-babalarıyla birkaç lokma ekmek yemek için. Bunlar beni etkiledi. İki sene önceki bir araştırmaya göre, 28 bin çocuk sokakta yaşıyor. 800’e yakın çocuk tiner çekiyor. Diyarbakır’da sekse yönelik altı bin aileden söz ediliyor, Kürdistan’daki genel tabloyu yansıtan bir durum bu. Ne yazık ki Türkiye’dekilerin de yüzde sekseni bizim kızlarımızdır.”

Haydi buyurun, “Mehdi Zana yalan soyluyor” deyiniz. Biz neden bu durumdayiz? Erbakan’a o zulmu reva gorenlerle bizi bu durumlara dusurenler ayni zalimlerdir. Biz bunu gormuyoruz veya gormek istemiyoruz, zalimi birakip mazlumu “Gerici”likle sucluyoruz hala.

3 Ekim 2006’da Nasname’de yazdigim, “Xalê Mehdî Haksız mı?” baslikli yazida ekonomik durumumuz hakkinda yazdigim birkac cumleyi hatirlatmak istiyorum (http://www.cevdet.net/haber.php?go=fullnews&newsid=24): “Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladıgı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda açıkça ifade edildiği gibi ‘Doğu Anadolu Bölgesi, halen göreli olarak ülkemizin en az gelişmiş bölgesidir. 1983-1997 döneminde Türkiye GSYİH’nın yıllık ortalama gelişme hızı %4.9 iken, Doğu Anadolu Bölgesi %2.3’lük büyüme hızı ile bölgeler araşında son sırada yer almıştır.’ Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’ndeki bütün şehirler istisnasız ve eksiksiz olarak bütün Kalkınma Planları’nda Kalkınmada Öncelikli Yöreler listesi’nde yer almaktadırlar. Mesela, 2000 yılındaki ‘Kalkınmada Öncelikli Yöreler’ listesine baktığımızda, diğer bölgelerden tek-tük şehirler listeye girerken, bütün Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerinin eksiksiz listeye girdiğini görüyoruz.”

“Eğer bir bölge, ‘Kalkınmada Öncelikli Yöre’ listesinde bulunuyorsa, o bölgede yatırıma öncelik verilmesi şarttır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967) ardından yaklaşık yarım yüzyıla yakın bir süre geçmesine rağmen, Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri’ndeki iller aynı listedeki yerlerini hala koruyorlarsa, ortada çok ciddi bir ihmal ve kasıt var demektir… 2000 yılının sonlarına doğru MGK’nin kabul ettiği ‘Güneydoğu için yeni kalkınma planı’ gündeme gelmişse de, onun akıbeti de ondan önce gündeme gelen 10’dan fazla Güneydoğu kalkınma planından farklı olmamıştır. Bütün bunlar bir şey yapıyor gibi görünüp de hiçbir şey yapmama ve bu vesile ile Kürd halkını avutma ve oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. Bu tavır, bütün vakit ve enerjilerini hafif başağrısı çeken hasta ile geçiren doktorların, ölümle pençeleşen kangrenli hastalara Reha Muhtarvari “acı var mı, acı?” diye alayvari soru yöneltmelerine benzer.”

Sahi, Kurdistan’a yatirim neden engellendi (MGK tarafindan engel cikartildigi biliniyor), Kurd isadamlarimiz neden katledildi, merak ettiniz mi? “Zaruret” hastaligindan kurtulmamiza engel olmak icin. Daglarimiza, koylerimize, insanlarimiza en az 500 milyar dolarlik (daha fazla oldugu soyleniyor) silah, mermi, barut, patlayici doldurdular; bunun zekatiyla bile butun bolgede her adim basi fabrikalar yapilirdi? Bunlarin hepsi uzerimizde oynadiklari kirli oyunun birer parcasi. Bunlari gormuyoruz, goremiyoruz. Recete ariyorsak, iste Bediuzzaman’in recetesi! Cehalet, zaruret ve ihtilaf dusmanlarina karsi mucadele edelim. Zalimlerle mazlumlari birbirine karistirmayalim.

Imam Ali’den zalim-mazlumlarla ilgili birkac sozunu hatirlatip uzun yorumuma son veriyorum (Kazim Balaban tarafindan hazirlanan "Hz. Ali’nin Erdemleri" adli eserden alintidir):

“Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil.” “Üç sınıf Allah sevgisinden uzak tutulmuştur: Zalimler, onlara yardakçılık edenler ve zulmü hoş karşılayanlar.” “Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.” “Mazlumu, zalimin elinden kurtaracağım.” “Mazlumun öç alma günü, zalimin zulmettiği günden daha korkunçtur.” “Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat ediniz.” “Parçalayıcı ve yiyici yırtıcı hayvan, zalim ve zorba bir validen iyidir.” “Zalimin düşmanı Allahtır. Zalimin ikbali de geçicidir.” “Allah’ın hışmından kurtulmuş olan, bir tek zâlim yoktur.” “Ne kadar tenha bir yerde olursa olsun bir fenalık yaparken, seni hiç kimsenin görmediğine hükmetme. Seni, mutlaka bir gören vardır. O da Allah’tır.
batmanlı .. 27 Aug, 2008 08:15:32
avatar
sayın cevdet akbay gercekten yazıalrın çok güzel seni tebrik ediyorum satıroğlu utan utan bide utanmada chpliler gibi konuşabiliyorsun efendim erbakan gericidir bilmem dincidir ee seb ebcisini kitapsızmısın bırakın artık kemalistler gibi konuşmayı şuan seni bir kürd olarak göremiyorum ben seni bir kemalist gibi görüyorum yazık çok yazık islamla şereflendik eğer islam gericilikse en büyük gericiler kürdlerdir çünkü kürdleri mezapotamyanın en samimi orjinal müslümanlarıdır ERBAKAN hoca bir mazlumdur ERBAKAN EN azından diğerleri gibi ırkçı değil Allah mazlumların yar yardımcısı olsun inş
weysi .. 29 Aug, 2008 12:49:36
avatar
Sayın cevdet hocam yazınız çok güzel allah razı olsun.Yazınıza yorum yazan şatıroğluna Bediüzzaman said-i kürdi'nin şu güzel ifadelerini sunmak istiyorum. Genelde İnsanlık Dünyası Özelde İslam Alemi Bahusus Müslüman Kürtler ve İslami Kürdistan'ın Kurtuluş Reçetesi İttiba-ı Kur'an'dır. Azammetli Bahtsız bir kıtanın ( Asya ) Şanlı Tali'siz bir devletin ( Osmanlı ) Değerli sahipsiz bir kavmin ( Kürtler ) Reçetesi İttihad-ı İslam'dır. Mariz bir asrın ( 20. yy ) Hasta bir unsurun ( Osmanlı ) Alil bir uzvun reçetesi İttiba-ı Kur'an'dır. Eğer sende //şotır// değil isen bir daha gerici kelimesini kullanmasın.Gerici diye adlandırdığın inancını yaşamaya çalışanlar sadece önündekilerine //deh deh// demek için geride dururlar ya şatır.
Cevdet Akbay .. 29 Aug, 2008 07:57:38
avatar
Fikirlerine katilsam da katilmasam da butun yorumculara (Şatıroğlu, Mehdi,Batmanli, ve Weysi) tesekkur ederim. Farkliligi zenginlik haline getirmeye, farkli fikirler arasinda diyalog kopruleri kurmaya calisiyoruz. Onyargi duvarlarini ancak diyalog ve karsilikli anlayisla yikabiliriz.
Şatıroğlu .. 30 Aug, 2008 11:53:45
avatar
Kürd görünümlü Nurcular ve Kürdlerin istiklaliyetini her zamn baltalayanlar.Peki hepiniz bir son sorum kaldı O das şudur.Kurtuluş reçetesi dedinizMelle said kürdinin kitaplarından bizlere yol göstermişsiniz.Bakın melle said ne diyor:
Şey said'e hitaben;Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk-Kürd birdir, kardeştir.
Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez;Ben çekmiyorum siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz.Zira bu Millet tenvire ve İrşada muhtaçtır. Tarihçe-i Hayat, s. 135. Evey Ey sözde Irktaşlarımız siz bu fikrimi kabul ediyorsunuz?Yani Türkler Kürtleri katletsin ama sizler saskın ha onlara kılıç çekmeyin ben de çekmdi diye Milleti uyutan bir hocaya nasıl itimimat edersiniz.Adam Türkleri evliya zannediyor.Bu kafa ile asla Kürtler Kurtulamaz.Yol APO nun yolu başka yolla mümkün değildir.Apo yu Devletin adamı diye yıpratanlarda kendileri kimin adamı onu sorgulamalıdır.Bize Merhamet edilmyorki bizden merhamet beklensin.Baksanıza gerillalarımız Türk askerleri tarafından katledilip ondan sonrada yakılıyorlar haberiniz varmı klevye kahramanları?Okul yapılacakmışta inanlarımız asimile edilmiyecekmiş.Bu hikayede de kimden geliyor acaba.Okullarınızda Kemalizminden bahsetmezmi?Ne mutlu Türküm diyen ve Kürtleri katleden o değilmi?Bırakın kürtleri reçete diye taktim ettiğiniz melle saidi dahi Kürt diye dışlayan .M.Kemal değilmi?Nasıl okullardas Kürtler asimile deilmeyecek?Şidiye kadar edilmedimi aynı eğitim devam etmiyormu.Efendiler bu fikirleriniz dahi yanlış.Kürdü kürd eğitmeli kendi kültürünü tanıtmalı,Arap kültürü Mehdi Zana nın da bahsettiği gibi Kürtleri geri bıraktı iğdiş etti sustur mıymıntılaştırdı.Hala aynı akla hizmet etmek niye.Biriside Gelinin Türk olduğundan bahsetmiş,ve memnun olduğunu anlatıyor yani aramızdas fasrk yok demeye getiriyor.Sürünün Türkler emretsin sizler yapın .
Şükrü Masyan .. 30 Aug, 2008 10:42:29
avatar
Sayin Masyan yorumunuzda harflerin bütünü birbirine karismis anlasilmiyor o nedenle yayinlayamadik , mümkünse yeniden yazarmisiniz..Nasname
memet .. 31 Aug, 2008 12:20:12
avatar
hakaret iceren yorumlar yayinlanmayacak.Nasname
mahirTAYLAN .. 31 Aug, 2008 12:55:17
avatar
sayın şatiroğlu senin apo suan neyı savunuyor acıklarsan sevınırım?
Cevdet Akbay .. 31 Aug, 2008 02:44:08
avatar
Sevgili Satiroglu;

Bediuzzaman’i anlamamissiniz, Abdullah Ocalan’in muritligine devam ettiginiz muddetce de anlayacaginizi sanmiyorum. Siz aslinda Seyh Said’i de anlamamissiniz, cunku Bediuzzaman ile ayni dini hassasiyeti tasiyan Seyh Said’i hakkiyla tanisaydiniz ona da dusman kesilirdiniz (belki de dusmansiniz da onu kendi kirli siyasetinize alet ediyorsunuzdur, bilemiyorum).

Gelelim Bediuzzaman’in durusuna… Bediuzzaman realist bir insandi; Seyh Said’e soyledigi sozler bir realiteye dayaniyordu; amaci, kan dokulmesini onlemekti. Bediuzzaman, kardesi Seyh Said’e degil onun metoduna karsiydi. Cunku o biliyordu ki o sartlarda butun ipleri ellerine gecirmis durumda olan M. Kemal’e karsi ne siyaset yoluyla (ki Kazim Karabekir ve arkadaslarinin kurdugu siyasi partinin ne hallere getirildigi biliniyor) ve ne de silahli mucadele ile basari kazanmak mumkundu. 6 ay kadar bulundugu Ankara’da yaptigi tesbitler bunu gosteriyordu. Butun muhalifleri tek tek yok eden bir diktatorluk vardi; butun imkanlara sahip o diktatorluge karsi ancak siddet karsiti bir mucadele ile mucadele edilebilecegine inaniyordu Bediuzzaman.

Arti, Seyh Said sozkonusu silahli mucadeleye isteyerek ve planli bir sekilde girmis de degildi, diger onde gelen Kurdlerle Ankara’ya gidip M. Kemal ile gorusme plani vardi. Yani olayi barisci yollarla cozmekten yanaydi. Fakat yeni kurulan ve kurulusundan cok kisa bir sure sonra butun halkin teveccuhunu, sevgisini, destegini kazanan Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi’ni (TCF) yukselmesinden tedirgin olan M. Kemal ve I. Inonu, TCF’yi kapattirmak ve partinin kuruculari ve ayni zamanda kendilerine muhalif olan Kazim Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adivar gibi muhalifleri tasfiye etmek icin Kurdistan’daki rahatsizligi bir bahane olarak kullandilar (teror olaylarini alevlendirip sonra 12 Eylul darbesini yapanlar bu taktiklerini bunlardan ogrendiler).

Kurdistan’da bas gosteren rahatsizligin farkinda olan M. Kemal ve I. Inonu, Seyh Said’i bir entrika ile catismanin icine cektiler. Ismet Inonu, Seyh Said’in bulundugu koye, bir kacagi yakalamak bahanesiyle 10-15 kisilik bir provokasyon timi gonderdi. Seyh Said, “Dugunden sonra gerekirse kendi ellerimle yakalayp size teslim edecegim” dedigi halde onlar provokasyona devam ettiler ve butun Kurdistan’i alevler icine alacak bir yangini baslattilar. Seyh Said boylece kendini savunmak zorunda birakildi; kendini catismanin icinde buldu.

Seyh Said’in rahatsizligi, yeni rejim onderlerinin Halifelik muessesesini kaldirilmasi, dini butun kurumlari tasfiye etmesinden dolayiydi. Bir muddet once Firat Haber Ajansi’na (ANF) konusan Seyh Said’in oglu Seyh Ahmet Firat’a gore, eger babasi giristigi catismadan basariyla ciksaydi Islami bir Kurd Devleti kuracakti. Kursaydi, bugun onderliginiz Abdullah Ocalan’la beraber ona karsi savasiyor olacaktiniz! Kusuruma bakmayiniz sevgili Satiroglu, Bediuzzaman’a dusman olan sizlerin Seyh Said’e zerre kadar sevgisi ve saygisi oldugunu sanmiyorum.

M. Kemal ve I. Inonu, Seyh Said olayini bahane ederek hem Kurd muhaliflerini sindirdiler (cogunu idam ettiler) hem de kendilerine en buyuk muhalif olan TCF’yi kapatip Kazim Karabekir basta olmak uzere diger muhaliflerini susturdular (kimisini de idam ettiler). Bunu yaparken, TCF programindaki 6nci maddeyi (Firka efkar ve ittikadat-i diniyyeye hurmetkardir) bahane ettiler. M. Kemal ve I. Inonu’ye gore, Seyh Said ve arkadaslari TCF’nin bu maddesinden guc alarak ayaklanmaya kalkismislar! Oysa bunun bir kirli entrika oldugunu hepimiz biliyoruz.

Sevgili Satiroglu, fikir olarak sizi ve onderliginiz Abdullah Ocalan’i Seyh Said’den cok M. Kemal ve I. Inonu’ye daha yakin goruyorum. Yanilmiyorsam, seyhiniz Ocalan da tipki Kemalist asparagascilar gibi Seyh Said’in Ingilizlerin oyununa geldigine inananlardandir. Simdi kalkip Seyh Said’in arkasina gecerek Bediuzzaman’a vurmaya calisiyorsunuz. Herkesi sersem kendinizi akilli saniyorsunuz anlasilan.

Gelelim sizin sundugunuz APO recetesine…. Abdullah Ocalan'in onculugunu ettigi PKK hareketinin 30 yillik seruveni sonucunda Kurdlerin insanca yasadigi ozgur bir Kurdistan kurulmus olsaydi, birsey demeyecektim ama Ocalan “Ozgur Kurdistan” hedefiyle kurdugu PKK’yi KKD’ye (yani “Kurdleri Kemalistlestirme Dernegi”) donusturmekten ote birsey yapmadi. Seyh Said idam sehpasinda bile onurunu ayaklar altina aldirmazken senin Seyhin yakalanir yakalanmaz kendisine bir fiske dahi vurulmadan, “Benim annem de Turktur, hizmetinize hazirim” demisti malum; herhalde biliyorsunuzdur.

PKK icinde ezilmis Kurd halkinin haklari icin hayatini verenlerle Ocalangilleri bir kefeye koymayacak kadar hakperest bir insanim. Dolayisiyla daglarda bedel odeyenler ile saraylarda (simdi yaklasik 1000 kisi tarafindan korunan Imrali Sarayi’nda) bedel yiyenleri birbirinden ayrilmasi gerektiginin farkindayim.

Bir de su var: kar-zarar hesabi yaparken, odenen bedelle birlikte elde edilen kazanclar da hesaba katilir. Ikisi toplandiginda kazanc (artilar) giderden (eksilerden) fazlaysa, yontem isliyor demektir; aksi durum sozkonusuysa o zaman zarardayiz, denir. Mesela, "30 senede odedigimiz bunca bedele karsilik Kurdler olarak elimize ne gecti?" sorusunu sorabiliriz. Cevabimiz ne olur? Butun butun de karsilik alinmadi degil elbet ama bugun sahip oldugumuz ve gecmise kiyasla bir nebze iyi olan haklarin (yeterli degil elbet, daha fazlasi gerek) daha cok Avrupa Birligi munasebetiyle atilan demokratiklesme adimlari sayesinde oldugu gercegini unutmamaliyiz.

Kar amacli ufak bir sirket kuruldugunda bile "Bu kadar sermaye koydum, bu kadar kar ettim" diye kar-zarar muhasebesi yapilirken, insan, hak, ozgurluk gibi paha bicilmez degerler konusunda kar-zarar hesabini yapmamak olmaz. 30 yillik surecin kaba taslak bir faturasini (odedigimiz bedelleri) cikarirsak soyle bir manzara ile karsilasiriz:

1) Hayatini kaybeden 40 bin Kurd (her seneye 1333 kisi dusuyor!).

2) Yakilip yikilan 4000 Kurd koyu (her seneye 133 koy dusuyor!).

3) Oz yurdundan zorla sokulup atilan, cogu Avrupa’da olmak uzere baska ulkelerde memlekete hasret yasamaya zorlanan 3 milyon Kurd (her seneye 100,000 kisi dusuyor!).

4) Kemalist rejim ile derin PKK arasinda gecen ama asla Kurdlerin olmayan bu kirli savas icin harcanan 350 milyar dolar (her seneye 11 milyar 666 milyon 666 bin 666 lira dusuyor; Kurdlerin Turkiye'deki nufusunu 3'te 1'i kabul edersek, biz Kurdlerin cebinden cikan parayla yedigimiz mermilerin senelik maliyeti 3 milyar 888 milyon 888 bin 888 dolardir!).

Listeyi daha da uzatmak mumkun. Ayrica, verdigim bu rakamlar, cok dusuk, savas icin harcanan rakam resmidir. Gercek rakamlar daha urkutucudur. 50 bin (daha fazlasini dillendirenler de var) Kurd'un hayatini kaybettigi, 8 bin koyun yerle bir edildigi, 5 milyon civarinda surgun hayatinin oldugu, kirli savas icin en az 600 milyar dolar harcandigi iddia ediliyor!

Simdi kulahimizi onumuze koyup bunun bir muhasebesini yapalim. Kemalist rejim ve derin PKK’nin el ele verip imha ettigi 40 bin Kurd'un sadece 1000 tanesi, Bediuzzaman’in yontemi olan sivil itaatsizlik/siddet karsiti bir hareketle yola ciksalardi, elde ettigimiz kazanimlar bakimindan simdiki durumdan daha kotu bir yerde olmazdik, hatta simdikinden on kat daha iyi durumda olabilirdik. Diyarbakir Zindani’ndaki direnisin, PKK tarihinde cok etkili ve onemli bir yere sahip olmasi, kullanilan siddet karsiti-sivil itaatsizlik yonteminden kaynaklaniyordu. Bu direnisin bir benzeri de disarida olsaydi, silah yerine pankart, dag yerine dernek ve partiler tercih edilseydi, durum cok daha farkli olurdu.

Kemalist rejimin silahli cellatlari, siddetin olmadigi bir ortamda isteseler dahi olcusuz siddet kullanarak 40 bin insani katledemezdi; ic ve distaki duyarli insanlarin ve devletlerin tepkisinden cekinirlerdi. Onun icin Diyarbakri Zindani’ndaki zulumleriyle Kurdleri daga cikattilar, ellerine silah verip katlettiler. Oyle olmasaydi degil 40 bin masumu katletmek, sivil itaatsizlik ve siddet karsiti mucadeleye katilan 1000 kisinin 100'unu bile katletmekten cekinirlerdi. Hem herseyi goze alip katletseydiler bile, simdiki faturaya gore en azindan 39 bin Kurd hayatta kalmis olacakti.

Hayatta kalan bu 39 bin Kurd’un kimisi avukat olup mazlumlarimizi savunuyor, kimisi hakim olup hakkimizda adil kararlar veriyor, kimisi ogretmen olup cocuklarimizi egitiyor, kimisi doktor olup hastalarimizi ve yaralilarimizi tedavi ediyor, kimisi isadami olup fakirlerimize is imkani sagliyor, kimisi siyasetci olup dertlerimiz ve haklarimizla ilgileniyor olacakti. Belki bunlardan bir ikisi basbakan, hatta cumhurbaskani bile olabilirdi. Biliyorum, giden geri gelmez ama en azindan 30 sene sonra, bir bu kadar kayip verip ayni meseleleri tekrarlamadan simdiden kendimize bir ceki duzen vermek icin yaziyorum.

Siz sevgili Satiroglu, hala kirli savasin propagandasini yapiyorsunuz. Sizin en buyuk probleminiz nedir biliyor musunuz? Kurdlerin zararina olan taktikleri bize yeni, sifa verici recete olarak sunuyorsunuz. Yani alemi sersem, kendinizi akilli saniyorunuz. Kurdler patronunuz Abdullah Ocalan’i yeterince tanidi, yani sandiginiz gibi sersem degiliz sevgili Satiroglu.
mehmet .. 31 Aug, 2008 04:35:15
avatar
sayın cevdet akbay hoca,
selam ve hurmetlerimi arz ederim.
bediuzzamana atfedilen dedeleri islama hizmet etmiş insanlara kılıç çekilmez sözü islami kesimde şüphe ile karşılanan bir hükümdür.üstadın kitabına eklendiği sanılıyordu ki gerçekten doksanlı yıllarda yapılan titiz çalışmayla orijinalinde böyle bir ifadenin olmadığı tespit edilmiştir.üstad bediuzzaman sizin de buyurduğunuz gibi farklı bir metotla bu zenadika ile mücadeleyi önceliyordu ama onun gibi islama vakıf bir insanın bunu demeyeceği ilmen ve aklen mülahaza edilmelidir.nitekim,bendeniz -ki yaşım ellilerde-Allah için söylüyorum sadreddin yuksel hocadan bizzat duydum ki üstad böyle bir şey dememiştir.sadreddin yuksel hoca üstadın meclisinde bulunmuş bir insandı-Allah rahmet etsin-ve o da büyük bir alimdi,kürdistanın yetitirdiği en büyük alimlerdendi,dedi ki bu tür bir sözü değil bediuzzaman azıcık islami bilgisi olan biri bile söyleyemez.maahaza üstadın şeyh said kıyamına muvafık olmamasının başka nedenleri vardı,ama karşı durmadı onu bilmek lazım.hatta üstad bediuzzamanın ben kardeşim saidin intikamını elbette alacağım dediğini herkes biliyor.belki de bu ahdü peymana bağlı olarak vefatına yakın ,ben bu chp nin belini kırdım artık onlar toplayamaz demiştir.ki bugün bu hakikatle karşı karşıyayız,chp toplayabilr toparlayabilir mi bir daha?chp demk bu sistem demek bir yönüyle,eskiden zaten chp demek bütün t.c.sistemi demekti.şimdi burada biz bir noktayı unutuyoruz;bir toplumu kültürel ve medeni olarak dönüştürmeden o topluma yeni bir hedef koymak çok anlamsızdır.kazara abdullah öcalan başarılı olsaydı ne olurdu?acizane söyliyeyim kanaatimi;bizim ülkemiz tarihte örneği olmayan zülumlerin,cinayet ve tecavüzlerin zemin bulduğu bir yer olurdu.nasname sayfalarında okuyoruz,ama yıllardır da biz bu bilgilere muttali idik ki pkk kendi içinde bile adaleti,ahlaki değerleri, sağlayamamıştı.peygamber efendimiz savaşa gideceği zaman bana çocuklarla yaşlıları toplayın der o masum toplulukların duasını alarak yola çıkardı.bu tarihen sabittir.a.öcalan denen,hem islamın edeb ve terbiyesinden uzak hem kürdün gelenek ve göreneğine düşman zat,dikkat ederseniz başlattığı savaşın özellikle ilk yıllarında yaşlı insanlarla çocukların katledilmesi yönünde yüreklere ürperti veren kararları olmuştur ve bu talimatlar gerçekleştirilmiştir.hepimizin gözünde bazı resimler canlanıyor.şimdi böyle zalim bir anlayışın hükümferma olmamış olması kürd halkının şükür secdeleri yapmasını mucib kılar kati surette.gelecek neslimizin verilmiş sadakası varmış.cevdet hocamız meselenin bugün itibariyle ortaya çıkan bedel tablousna işret etmiş,bu bile hepimizin gülmeyi unutmasına kafidir,amma ve lakin şayet bu öcalan zihniyeti başarıya ulaşmış olsaydı bizim ağlama hakkımız bile elimizden alınırdı.musa anter hatıratında bediuzzamanı gençken evlerinde ağırladıklarını ve ona sordğu suale karşı verdiği cevapta,okuyun okuyun okuyun dedğini anlatıyor.çoğunuz ape musanın o hatıra kitabında rastlamışsınız bu anekdota,ben de gençlerimize haykırmak istiyorum:okuyun aman okuyun!..dağlara çıkmış olanlar,gelin devlete teslim olun demiyorum ama bu savaşı bırakın bu savaş anlamı olmayan ve size ait olmayan bir savaştır.bazıları için ölünüz diriliğinizden daha kiymetli olarak görülüyorsa anlayın işin aslını...hayatta kalmanız ve okumanız bizim için anlmalı olur.dökülen kanınızın hacim ölçüsünü siyasi ve ekonomik çıkarlarına rant kapısı yapan şarlatan ve madrabazların oyunu bozulsun artık.selamlarımla
hadin .. 31 Aug, 2008 04:07:18
avatar
bediuzzaman'a atf edilen bu soz kesinlikle ona ait degildir. nedeni ise
1- islama ters islamin siarlarina karsi bir sozdeur çunku islamda islama saldiran babalarimizda olsa kardeslerimizde olsa onlara karsi savasmamizi Allah emrediyor kuranda bu çok açiktir.
2.ZuBEYIR GUNDUZALP isimli sahis b bu sozu içeren mektubu bediuzzamandan bizzatihi kendisine geçtigini soylemekte bu da tarihi olarak mumkun degildir
çunku zubeyir gunduzalp 1921 de yanilmiyorsam doguyor. Seyh sait hareketi 1925 te oluyo. halbuki bu sahis 24-25 sene sonra bediuzzmanla tanismis. dolayisiyla bu islam alimlerine yapilmis olan iftiralardan biridir.
saygilarimla
Cevdet Akbay .. 31 Aug, 2008 09:48:18
avatar
Sevgili Mehmet ve Hadin;

Ustad'in "dedeleri islama hizmet etmiş insanlara kılıç çekilmez" sozunun gercekten Ustad’a ait olup olmadigini bilmiyorum, bu konuda hakli olabilirsiniz, ben sahsen emin degilim. Bu ifadeyi “Kardesin kardese kilic cekmesi caiz degildir” manasinda alabiliriz belki. Ki bu konudaki Ustad’in gorusu bellidir, dahilde kilic cekilmez, kardesin kardes kanini akitmasini kesinlikle yasaklar. Ben butun argumanimi Ustad’in baris, sukunet, asayisi temin dusturu uzerinde oturtuyorum.

Bu konuda Risale-i Nur'da cok detayli izahatlar vardir. Ustad hicbir zaman dahili catismanin, siddete yonelik mucadelenin tarafi olmamistir. Ehli zindikanin kaotik ortamdan istifade ettigini bildigi icin asayisi temin (guvenligi saglama) uzerine israrla duruyor. Islam Tarihi’ndeki Hudeybiye Anlasmasi’ndan sonra temin edilen baris vesilesiyle buyuk futuhatlarin oldugunu biliyoruz.

“Meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin (savcinin) yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe (ic guvenlik ve emniyete) bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. ‘Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz (En'am Sûresi: 164)’. Işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir (kullanilabilir). Mezkûr âyetin (Enam 164) düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, ‘Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.’” (Emirdag Lahikasi, s. 455). “Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.(Emirdag Lahikasi, s. 456).

Munazarat’ta Ermeniler’le ilgili soru soran Kurd Asiret Reislerine verdigi cevapta bu asirda takip edilmesi gereken mucadele konusunda dikkat cekicidir. Akil, musbet milliyetcilik (yani baska milletleri asagilamadan kendi milliyetini sevmek ve yukselmesini saglamak), her yonuyle ilerlemeyi (caga ayak uydurmayi) ve tam adaleti temin ile mucadele edilebilir diyor: “Onlar sizi mağlup ettiği silah ile, yani akıl ile, fikr-i milliyetle (milliyetini dusunme fikri, musbet milliyetcilik), meyl-i terakkî (ilerleme arzusu), temâyül-ü adâlet (adalete yonelme) ile mağlup edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde.” diyerek mucadelenin maddi olmamasi gerektigini soyler.

Asagida Risale-i Nur’dan aldigim parcalarda gorulecegi gibi Ustad’i da tipki sehit Seyh Said gibi bir girdabin icine, planli bir oyunun icine cekmeye calistiklarini goruruz. Mesela su ifadelerini dikkatli okumakta fayda var:

“Gizli düşmanlarımız hükumetin ehemmiyetli ve bir kaç vazifedarlarını (saniyorum M. Kemal ve I. Inonu’yu kasdediyor, CA) elde edip beni tazyikatla (baskiyla) Menemen ve Şeyh Said hadisesi gibi bir hadise çıkarmak için bütün kuvvetiyle, en hassas damarlarıma dokunduracak tarzda, her desiseyi (hileyi) istimal ettiler (kullandilar). Gördüler ki, Eski Said yok; yenisi ise herşeye tahammül ediyor. O planı sair (baska) suikastlere, ezcümle zehir vermeye tebdil ettiler (degistirdiler). Hıfz-ı İlahi onu da akim (sonucsuz) bıraktı. Şimdi o münafıklar resmen hükumetin nüfuzunu benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istimal ediyorlar. Fakat siz hiç telaş etmeyiniz. İnayet-i Rabbaniye devam eder. Gittikçe fütuhat-ı Nuriye tevessü ediyor (yayiliyor) (Emirdag Lahikasi, s. 128).”

“Menemen Hadisesinin bir yalancı taklidini yapıp, millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desîsesiyle hükûmeti iğfal ederek (aldatarak), güya ‘Hükûmetin serbestî kanunlarını kabul ettirmesine yardım ediyoruz’ entrikasıyla, beni Barla'dan Isparta'ya cebren celb ettiler. Baktılar, ben öyle fitnelere alet olamıyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dîne zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur anladılar ki; o vakit, planlarını değiştirdiler. Benim beğenmediğim bir şöhret-i kazibemden istifade edip, hiç hatır ve hayalimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hadise-i vakıasının bir mevhum (hayali) taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masum, mevkuf birçok efrad-ı millete büyük zarar verdiler. Şimdi yalanları meydana çıktıkça, kurdun keçiye bahane bulması nevinden bahaneleri bulup, memurîn-i adliyeyi (adliyede gorevlileri) şaşırtmak istiyorlar. Adliye memurlarının bu meselede çok dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarını müdafaa-i millîye hukûkum noktasında hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki; hükûmetin bazı erkanına (ileri gelenlerine) dalkavukluk edip ve sahtekarlıkla, bir yalancı cemiyet maskesi altında bazı safdil masumları, bîçareleri tehyîc ederek (provoke ederek, kiskirtarak) küçük bir hadise çıkarır, sonra şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok masumları ezdirir, memlekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu meselemiz aynen böyledir (Tarihce-i Hayat, Eskisehir Hayati, s. 201).

Bu asirda maddi mudafanin yani silahli mucadelenin Kur’an tarafindan menedildigini soyluyor Ustad. Seyh Said Olayi’ni da, bir entrika oldugu butun detaylariyla bilinen Menemen Olayi ile beraber zikretmesi ve bunlari “kucuk” ve “Neticesiz” yani faydasiz olarak gormesi dikkat cekicidir. Yanlis anlasilmasin, Seyh Said Hazretleri ile Menemen’in kahramani esrarkeslerle bir tutmuyor, Sehy Said olayinin rejimin planli bir entrikasi oldugunu dikkatimize sunmaya calisiyor. Cunku Seyh Said Hazretleri kesinlikle bir catisma icine girmeye niyetli degildi (en azindan catismanin ciktigi tarihte) kendisini I. Inonu’nun tezgahladigi kirli bir entrikanin sonucu olan catismanin icinde buldu. Istemeyerek icine girdigi olaylarin icinden cikmak icin savunmaya gecti, oysa bastan kazanilamayacagi belli olan bu kirli oyunun icine girmemek icin silahli mucadeleye girismemesi gerekirdi. Keske girismeseydi; bircok masumun hayati kurtulurdu.

“Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirtler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi, cüz'î ve neticesiz hâdiselerle buluşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet-i kat'iye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur'a hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar. Elhasıl , madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz; onlar da bizim âhiretimize ve imanî hizmetimize ilişmesinler (Sualar, 14ncu Sua, s. 317).”

Dunyevi bir dusuncesi olsaydi Ustad’in, Menemen ve Seyh Said olaylarindan daha cok ses getirecek kalkismalara girisebilirdi. Ama gorevi dunyevi degil ahirete yonelikti. Yapsa bile faydasiz olacakti. Onun icin butun enerjisini insanlari egitmeye, siddet disi mucadeleye vakfetti.

“Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı ve vazife-i hakikiyesi, sırf ahiret ve ölümün idam-ı ebedisinden Müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfi siyasete çalışmak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said hadisesi gibi bir hadiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet vereceklerdi (Emirdag Lahikasi, s. 30).”
Muvahid .. 01 Sep, 2008 07:03:45
avatar
sehid sex said sehidlerin efendisi olan hz. imam hüseyini örnek almis gibime geliyor. bu kiyamci cizgide olanlar icinde yasadiklari tagutlara boyun egmemislerdir. sünni geleneginde cogunlukla idareci zalim olsa bile itaat edilir, karsi cikilmaz bir anlayis mevcuttur. merhum sex said efendinin kiyamindan ve benzeri kiyamlardan dolayi özelde kürd dindarlari genelde ise bir bütün olarak kürd halki bu tagut ve kemalis sisteme kavgali olmustur. aksi halde kemaliz potasinda bir bütün olarak yok olup gidecektik. bunun icin sex said kiyami "keske olmasaydi", demeyin sayin akbal. belkide kemalizme karsi cikmamaizin temel sebelerinden biri bu kiyamdir. selamlar ve hayirli ramazanlar...
Şatıroğlu .. 03 Sep, 2008 04:02:20
avatar
Cevdet hoca zannıma göre Ranazanı yaşıyorsunuz orçlunusunuz dur diye biliyorum.Herkesin inancına saygı duyarız.Bizler sizler gibi insanların varlığından memnun kalırız.Cevdet hoca şunu peşinen söylemek istiyorum;Galiba bazı konularda çok haklısınız gibime geliyor.Bir komşum var Türk hiç ndisini sevmezdim dün akşam iftara 15 dakika kala bizi oruçlu zannederek yemek getirmiş.Önce yemeğini almayacaktım oruçlu oladığımızı söyleyecektim her nasılsa söyleyemedim utanarak yemeği aldım.Hanıma götürdüm bu ne dedi bende komşumuz yemek getirmiş bize dedim,hanımla bir birimize kısa süreli bakışıp kaldık.Sonra bira ra bu Türkün saf olduğunu söyledim daha sonra kasıtlı yaptığını söyledim fakat içimdeki düşünceyle bir türlü tanışamadım aklıma sizin yazınız geldi bir daha okudum bir daha derken ve sonunda şu kanaata vardım ve dedimki Cevdet hoca sanki bazı meselerde haklı gibi diye düşündün.Neyse yolunuz açık olsun cevdet hoca.
Cevdet Akbay .. 03 Sep, 2008 08:14:19
avatar
Sevgili Satiroglu;

Irk ve irkcilik/milliyetcilik konusu cok hassastir. Bu damarla bircok insan maalesef yanlis yone sevkediliyor. Ve sirf irkindan dolayi, hicbir suca bulasmamis insanlar hedef seciliyor. Bunun en buyuk kurbanlarindan olan biz Kurdler, ayni onyargili ve yanlis tutumu baskasina karsi kullaniyoruz.

Meselenin ozune baktigimiz zaman sunu cok acik bir sekilde goruyoruz ki hickimse hangi irktan olacagini tayin etmiyor, etme ozgurlugune sahip degil. Yani bizim irkindan dolayi elestirdigimiz insan isteyerek Turk veya Arap olmamis; o irktan olmak icin ha$a Allah'a siparis vermemis! O bir Kurd de olabilirdi. Ona karsi tavrimiz ne olurdu? IRkci isek onu severdik; oysa her seyiyle ayni; irki haric.

Ayni sey bizim icin de gecerli. Biz, simdi elestirdigimiz bir irktan, mesela Turk olabilirdik. Irkimizdan dolayi kendi kendimizi elestirir miyiz? Elestirsek cok garip bir manzara ortaya cikar. Irkcilik da oyle garip birsey iste.

Dogustan kor, kel, sagir olanlari elestirmeye veya onlarla dalga gecmeye hakkimiz olmadigi gibi (eger insani ozellikleri tasiyorsak) ihtiyari haricinde, secme secenegi olmadigi irki konusunda bir insani elestirmeye de yetkimiz ve hakkimiz olamaz.

En cok duydugumuz sudur, "Turkler bize sunu sunu yapti." Tamam da bir ailede bir kardesin isledigi suctan dolayi ailenin diger fertleri elestirilemedigine gore koca bir irktaki curuk birkac kisinin suclarini neden herkese yukluyoruz? Bu hakki bize kim veriyor?

Tamam, irkimizi sevecegiz, ki Bediuzzaman buna "Musbet Milliyetcilik" diyor; fakat bu sevgimiz baska irktan olanlari asagilama hakki vermez. Bunu yaptigimiz zaman kargasa cikar; Bediuzzaman bu tur milliyetciligi reddeder (Menfi yani zararli Milliyetcilik der).

Kalbimizde hem nefret hem sevgi duygusu vardir. Nefreti irki, rengi, dini ne olursa olsun suclulara, zalimlere karsi kullanmaliyiz; muhabbeti/sevgiyi de mazlumlara (dini, irki, rengi ne olursa olsun). Toplumsal huzur ve kardeslik ancak bu sekilde temin edilebilir.

Huzursuzluk, kaos/kargasa tipki bir yangin gibidir, ciktigi zaman yas-kuru demeden herkesi yakar. Bu yangindan mumkun mertebe uzak durmaliyiz. Dun gucu kendilerinde gorenler baskasini yakmaktan cekinmediler; guc ise vefa tanimaz; dun ondayken baskasina zulmeden guc, bugun baskasinda ona zulemediyor. Baska secenegi yok. Oysa guc yerine hak ve adaleti secmeliyiz; gercek manada adalet/hak vefalidir kimseye zulmetmez. Hatta toplumsal barisi saglayarak bircok hayat kurtarir.

Birinci Dunya Savasi sirasinda Ermeni Ceteleri girdikleri koylerde coluk cocuk demeden herkesi katlederlerdi. Talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermeni Cetelere karsi savasan Bediuzzaman, bazi askerlerin yakaladiklari Ermeni cocuklarini oldurmek istediklerini gorur. Bediuzzaman buna kesinlikle karsi cikar, Ermeni cocuklarina ilistirmez. Bu olayi duyan Ermeni Ceteleri de Bediuzzaman'in bu tavrindan sonra Musluman cocuklarina dokunmamaya baslamislar. Adalet ve hak yerine kin ve nefretle hareket edilseydi daha cok masum cocuk hayatini kaybedecekti.

Irkcilik konusundaki pozisyonum aciktir. Ben Kurdum; Allah bana Kurd olmayi yakistirmis; O'nun tercihi basim ve gozum ustune. Ama beni bir Turk veya Arap olarak da yaratabilirdi; o da basim ve gozum ustune; onun icin baska irklara dusmanlik yapamam.

Bu hamur cok su goturur; kisa kesiyorum.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin