Neokon Çetesi’nin Gözü Güney Kürdistan’ın Petrolünde
Doğan Medyası’nin son günlerde tekrar Barzani’yi hedef tahtasına oturtmasının sebebi, klasik “Saldırarak şartları kabul ettirme” taktiği midir? Malum, Türkiye’de herhangi bir ihalenin yaklaştığını anlamak için Doğan Medyası’nin Hükümete bel altı vuruşlar yapmasından anlaşılıyor. Hürriyet, 26 Temmuz 2008 tarihli sayısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=9520157) “Talabanı ve Barzani Ergenekoncu çıktı” haberine yer verdi. Türkiye’deki Ergenekon Çetesi’nı ve Ergenekoncuları ısrarla görmemezlikten gelen Doğan Medyası’nin Barzani ve Talabani’yi hedef alması...
“Karanlıklar Prensi” olarak bilinen ve Irak Savaşı’nın mimarı Richard Perle’ün kiralık kalemi Michael Rubin’in uzun süreden beri Güney Kürdistan Yönetimi’ne karşı saldırısı hepimizin malumudur. Nasname’de bunun üzerine kaç yazı yazdığımı şahsen hatırlayamıyorum. Rubin, PKK’nın terör eylemlerinden dolayı Barzani’yi sorumlu tutuyor. Ortadoğu üzerinde yeterli bilgiye sahip olması gereken Rubin’in, Barzani’nin PKK rahatsızlığını bilmiyor olamaz; demek Barzani’ye saldırmak için yalan söylemekten çekinmiyor. Rubin’in yaptığı, habercilik değil, Perle tarafından kendisine verilen görev olan tetikçiliktir. Tetikçiliği habercilik olarak sunmak ise edepsizliktir. TSK’daki bazı üst düzey Ergenekoncu generallere sırtını dayayan Rubin, bu edepsizliğini bir adım daha ileri götürerek, PKK’nin bitirilmesi için Barzani’nin Abdullah Öcalan’in yanına, İmralı Adası’na hapsedilmesini bile teklif etmişti. Bu teklif, Rubin’in tetikçilik görevini yaparken edepsizlik sınırını aşmakta sakınca görmediğini gösteriyor.
Oysa Mesud Barzani, defalarca silahlı mücadelenin Kürdlere zarar verdiğini, PKK’ya mutlaka silahlı mücadeleyi bırakmasını söylemiştir… Söylemektedir. Derin PKK’nin Türkiye’deki derin devletin (Ergenekon’a bağlı) tetikçisi olarak kullanıldığını Barzani de en az bizim kadar biliyor. Son otuz yıldır PKK kullanılarak (bahane edilerek) Kürdlerin hak ve özgürlük arayışları, insanca yaşama istekleri duymamazlıktan geliniyor, sesler çoğu kez acımasızca bastırılıyor. Derin Kemalist rejimin yardımı ve kasıtlı ihmali (eylemlere bilerek göz yumması) olmadan PKK’nin Türkiye’de operasyon yapabilmesi inandırıcı değildir; en azından bana inandırıcı gelmiyor. Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarının hızlandırıldığı bir zamanda demokrasiden ve şeffaf yönetimden rahatsız olan derin devletin PKK ile anlaşmalı olarak alevlendirdiği terör olayından sonra Güneydoğu Bölgesi’ne kaydırılan 250 binden fazla askerin varlığına rağmen, 100-150 tane PKK elemanının Irak’tan ağır silahlarla ellerini kollarını sallayarak Türkiye’nin birkaç kilometre içerisindeki Dağlıca’ya sızıp 13 askeri öldürdükten sonra 8’ini de esir alarak sorunsuz olarek tekrar Irak’a dönmesinde bir gariplik görmüyor musunuz? Bu garipliği gören, derin devlet ile derin PKK arasındaki derin ilişkiyi de görür.
Eğer PKK bu operasyonu tek başına yaptıysa, yani 100-150 elemanıyla 250 binden fazla askerin mevcut olduğu bir ortamda rahatlıkla operasyon yapabildiyse, 300 elemanıyla Ankara’yi basıp Genelkurmay Başkanı ve üst düzey askeri şahsiyeti esir alıp Irak’a kaçırabilir, giderken İmralı’dan Abdullah Öcalan’ı da yanlarında götürebilirlerdi (gerçi kendi isteğiyle Türkiye’ye gelen Öcalan’in Irak’a gitmek isteyeceğine ihtimal vermiyorum ama öyle farzedelim)! Hatta PKK, Genelkurmay’in verilerine göre Türkiye sınırı dahilinde bulunduğu kabul edilen 1800 elemanıyla Meclis’i basıp rejimi de değiştirebilirdi! Öyle mi? Hayır, öyle değil. Bütün bu gordugumuz operasyonlar, görünüşteki kavga-gürültü, TSK içinde odaklanmış derin devlet elemanlarıyla derin PKK arasındaki danışıklı dövüşten, yazılmış senaryonun uygulanmasından başka birşey değildir. Bu tür kirli oyunlar bahane edilerek Kürdlerin hak arayışına darbe vuruluyor; gerçekten mücadele eden Kürdler korkutuluyor, sindiriliyor, hatta ortadan kaldırılıyor. Once terör ve kargaşa ortamı olusturup, sonra bu ortami bahane ederek darbe yapiyorlar veya sistem uzerindeki hakimiyetlerini kuvvetlendirerek devam ettiriyorlar.
1990’ların başında PKK eylemlerinin neden tırmandırıldığını hiç merak ettiniz mi? 12 Eylül darbesinin ardından 10 yıl geçmiş ve her on senede bir darbe yapma zamanı gelmişti de ondan! 12 Eylül darbesi için sağ-sol çatışmasını uygun gören apoletli haydutlar, 1990’da planladıkları darbe için de terörü uygun görmüşlerdi ama 12 Eylü öncesindeki derin devletin adamı Süleyman Demirel yerine halktan biri olan Özal’in iktidarda olması darbe planlarını geçersiz kıldı, daha doğrusu 1997’ye erteledi. Darbeyi erteleten etkenlerden biri, belki en önemlisi, 1990’ların başında darbe yapmaya çalışan (o zaman Abdullah Öcalan vasıtası ve terör bahanesiyle yapamadığı işi 7 sene gecikmeyle 1997’de Ali Kalkancı-Fadime Şahin ve irtica bahanesiyle yaptı) 28 Şubat’in birinci dereceden sorumlusu Çevik Bir’in bir bahaneyle Somali’de görevlendirilmesi, daha doğrusu Türkiye’den uzaklaştırılmasıydı. Abdullah Öcalan, Ergenekon Savcısı ile görüşürken, 1990’lardaki Çevik Bir’le olan münasebetini ve yaptığı sözlü anlaşmaları da anlatsa, karanlık tarihin bir sayfasını aydınlatacağı için Kürdlere çok iyilik etmiş olacaktır.
Kısacası, Türkiye’de bu tür kirli ittifaklarla totaliter rejimin ömrünü uzatmaya çalışan birçok kirli işbirliği vardır. Kürdlerin desteğiyle ortaya çıkan ama bir müddet sonra isteyerek veya istemeyerek derin devletin güdümüne giren derin PKK ve derin Hizbullah, derin devlet olmadan varlıklarını sürdüremezler. Derin Kemalist rejim bu tür tetikçi örgütler sayesinde ayakta duruyor; yani birbirine muhtaç olan kirli yapılar yumağından bahsediyoruz. Bu ilişkiler, Micheal Rubin’in de parçası olduğu uluslararası derin devletin gözetimi ve direktifiyle sağlanıyor.
2 Şubat 2008 tarihli bir yazıda şunları yazmıştım: (http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/346.html) “Hudson Enstitüsü’nde dışarı sızan kirli planlar ile (ki bu sızdırma olayının tesadüfi olmadığına inanıyorum) Ergenekon çetesinin planları arasındaki benzerlik, lokal derin devletin parçası olan Ergenekon’un ‘uluslararası derin devlet’ tarafından taşeron olarak kullanıldığını gösteriyor. Anafartalar Çarşısı ve son Diyarbakır bombacılarının PKK’li olması ve bu olayın Ergenekon çetesi ile irtibatının bilinmesi, PKK’nin Ergenekon tarafından taşeron olarak kullanıldığını gösteriyor. Dağlıca, Gabar, Beytüşşebab ve benzeri cinayetler tam olarak aydınlatıldığında, sözkonusu baskınların, devlet içindeki bazı görevlilerin yardımı, kasıtlı ihmalleri (diğer bir ifadeyle, ihanetleri) olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı görülecektir. Bu da, PKK’lıların engelsiz bir şekilde sınırı geçerek rahatça cinayet işlemesini sağlayarak Türkiye’yi karıştırmayı amaçlayan bu sorumsuz yetkililerin Ergenekon çetesiyle ilişkili olduğunu gösteriyor.”
Taraf Gazetesi’nin ortaya çıkardığı bir belge ile (24 Haziran 2008), Dağlıca Baskını’nin Genelkurmay tarafından önceden bilindiği ama buna rağmen önlem alınmadığı, aksine önlemlerin azaltıldığı ortaya çıktı (http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=11262). Dağlıca Baskını, TSK içine sızan apoletli hainlerle Kurdlere ihanet içinde bulunan derin PKK arasındaki menfaate dayalı ilişkiyi deşifre etmeye yetiyor. Genelkurmay Başkanlığı, baskının önceden haber aldıklarını doğrulamak zorunda kaldı ama neden önlem almadıklarını açıklayamadı; ihaneti açıklığa kavuşturup olayda ihmali bulunan apoletli hainleri cezalandırmak yerine kirli ilişkiyi deşifre eden Taraf Gazetesi’nı tehdit etmeyi tercih etti. Anlaşılan Genelkurmay’daki yetkililer dünyanın değiştiğini, Türkiye’nin de onunla birlikte değiştiğini hala göremiyorlar.
Dağlıca’da görevli olan askeri yetkililerin ihmali ortada olmasına rağmen, çocuklarını göz göre göre cinayete kurban veren anne ve babaların sessizliği, makam sarhoşu apoletlilkeri cesaretlendiriyor; “Vatan sağolsun, bin evladım dahi olsa hepsini şehit vermeye hazırım” gibi bayat beyanatlar suçlu askerleri daha da cürretkarlaştırıyor. Evladını kaybeden birkaç aile çıkıp, “Tamam, çocuklarımızı şehit verelim ama devletin kaymağını yiyen Rahmi Koç, Aydın Doğan, Oktay Eksı, Ertuğrul Özkök gibi zevatın da kurbanlarını görmek istiyoruz; bizden gittiği kadar onlardan da gitsin, fedakarlıkta eşitlendikten sonra tekrar sıra bize gelsin” deseler, sorumsuz sorumluların yargılanmasını isteseler bu kirli oyunlar devam edebilir mi? Sanmıyorum.
Aynı durum biz Kürdler için de geçerlidir. Derinlerde yazılıp sahnelenen oyunlara bakarak, “Vay be, PKK 100-150 kişiyle 250 bin kişiye meydan okudu, onları dize getirdi; silahlı mücadeleye devam!” gibi saçmalıkları bir kenara bırakıp derin devletin gönüllü kuklası olmaktan vazgeçmemiz gerekiyor artık. Hepsini bir araya toplaşan bir Kürd gencinin bir tırnağına değmeyen, yakalandıklarında süt dökmüş kediye dönen Veli Küçük, Şener Eruygur gibi haydutların kuklası olmak ile onlardan özgür onurlu bir hayat arasında seçim yapmak zorundayız. Son 30 yıllık bu kirli savaş biz Kürdlere yaramadı; Kemalist rejimin ve derin PKK’nin bütün silahları mermilerini biz Kürdlerin üzerine kustu, kusuyor. Ezilen, kaybeden hep biz oluyoruz, kazanan ise onlar. Bu kirli ve hileli oyunun aktörlerini deşifre etmenin, oyunu bitirmenin zamanı geldi, geçiyor. 30 yıldır aynı filmi seyretmekten bıkmış olmamız gerekiyor. Silaha değil siyaset gibi şiddet karşıtı mücadeleye yönelmeliyiz. Devlet bağırsaklarını temizliyor, bu temizlik sürecinde birçok kirli ilişki gün yüzüne çıkıyor, çıkacak. Bu ameliyatı fırsat bilerek bizler de kendimize çeki düzen vermeliyiz.
Michael Rubin gibi Neokon Çetesi üyesi ve onların Türkiye’deki uzantısı olan apoletli ve apoletsiz Ergenekoncuların iki hedefi vardır; fırsat verilirse (sessiz kalırsak) bunları elde etmek için her türlü yola başvurmaktan çekinmezler. Bu iki hedeften biri iktidar diğeri ise paradır. Neokon Çetesi, El Kaide gibi örgütleri bahane ederek (kullanarak) dünyanın dörtbir yanında operasyon yapıp ülkelerin zenginliklerini gasbediyorlar, çıkarlarına ters düşen yönetimleri alaşağı ediyorlar (AK Parti ve Mesud Barzani karşıtlıklarına bu açıdan bakmakta fayda vardır). Uluslararasi derin devletin bir alt birimi olan ulusal derin devlet de Ergenekon Çetesini (ve onun alt biri olan derin PKK gibi örgütleri) kullanarak uzun süreden beri Türkiye’de operasyon yapmaktadır; Ergenekon’a bağlı derin PKK’yi kullanarak hem Türkiye hem de Güney Kürdistan’i istikrarsızlaştırmaya, kendi yandaşlarını iktidara getirerek bölgenin zenginliklerini gasbetmeyi hedeflemektedirler.
Neokonlar Irak’i işgal ettirdiler, bütün bir ülkeyi harabeye çevirdikten sonra yandaşlarına inşa ettirerek hem silahtan hem inşaattan para kazandılar. Türkiye’deki terörün arkasında da aynı insanlar vardır, hem zamanı geçmiş silahları TSK’ya satarak (onlar da bu silahları köylerimize ve dağlarımıza gömüyorlar) para kazanıyorlar hem de terörün oluşturduğu kaotik ortamdan istifade ederek iktidarlarını devam ettiriyorlar. Uyuşturucu, insan ve organ ticareti ve benzeri gibi illegal işleri de hesaba katarsanız, bu kirli yapıların kontrol ettiği rantın büyüklüğü daha iyi farkedilir (rantın büyüklüğü onları daha da azgınlaştırıp Rubin gibi kustahlaştırıyor haliyle). Rahmi Koç bulduğu her karanlık şahıslarla kuytu köşelerde AK Parti’yi yıkma planı yapması, Aydın Doğan’ın aynı amaç için yalan olduğunu bildiği halde asparagas haberciliğe devam etmesinin sırrı da iktidar ve para ile, yani rantla ilgili olmalı...
Neokonların, Mesud Barzani’yi devirip yerine Ahmet Çelebi’yi veya kendilerine yakın buldukları birisini getirmek için uzun süreden beri uğraştıkları biliniyor. Bu ara Neokonların, Irak’in işgali yıllarında Micheal Rubin gibi Pentagon’da çalışan ve İşgal Güçleri Otoritesine danışmanlık yapan bayan Sherri G. Kraham ile evliliğinden sonra Kubat Talabani ile ilişkileri oldukça ısıttıkları, Güney Kürdistan’in başında onu görmek istedikleri biliniyor. Neokonların Kürdler için lider arayışının sebebi (Kürdleri düşündüklerinden değil, kendi kirli menfaatlerini düşündüklerinden), Barzani’nin, Kürdlerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini bu çeteye ve çetenin Türkiye’deki uzantılarına peşkeş çekmeye yanaşmayı ve PKK ile çatışarak Kurdlerin gücünü zayıflatmayı kabul etmemesidir. Güney Kürdistan yönetimi zayıflasa, Barzani’yi düşürüp yerine bir piyon getirmek daha kolaylaşacak çünkü.
Bilindiği gibi, Neokonların Türkiye’deki en yakın dostlarından birisi banka hortumcusu Mustafa Süzer diğeri de Aydın Doğan Medyası’dır. Doğan Medyası’nin her fırsatta Barzani’ye saldırması, Neokonlarla olan çıkar ilişkisindendir. Ertuğrul Özkök’ün Irak Kürdistani’nı işgal için yazdığı yazıların haddi hesabı yok. Özkök’ün patronu Aydın Doğan’in iş takipçiliğini yaptığı, 28 Şubat sürecinden sonra iktidara getirdikleri Mesut Yilmaz Hükümeti’nin ekonomiden sorumlu devlet bakani Güneş Taner’le yaptığı ve dinlemeye takılan telefon görüşmesinden biliyoruz. Özkök ve patronunun hesabı TSK’yi kullanarak Irak Kürdistani’nı işgal etmek ve oranın petrol yataklarına el koymaktı. Dolayısıyla, Neokonların ve Türkiye’deki destekçilerinin planı olan Sınır Ötesi Operasyonu’nun hedefi PKK değil Barzani ve Kürd Yönetimi’ydi. Bunu, Rubin ve Ertuğrul Özkök’ün hezeyanlarından anlıyoruz. PKK’ya yönelik gerçekleştirilen hava harekatından sonra Güney Kürdistan güçlerinin karşılık vereceği hesaplanıyordu (veya böyle bir oyun planlanıyordu). Bu da Irak Kürdistani’nı işgal için bahane olarak kullanılacaktı ama AK Parti Hükümeti’nin uzun bir süreden beri ihmal ettiği Kürd Yönetimi’yle diyalog kanalını açması bu işgal planını başarısız bıraktı.
AK Parti’nin kapatılma gerekçeleri arasındaki gizli sebeplerden biri de Kürd sorununu barışçıl yöntemlerle çözmeye yeltenmesidir. Kürd Sorunu’nun çözülmesi ne silah ve uyuşturucu tuçarlarının, ne terörü kullanarak darbe ortamı oluşturan apoletli ve apoletsiz haydutların, ne de sorunların devamından rant sağlayan diğer karanlık güçlerin işine gelir. Sorunların devamından para kazananlar sorunların çözülmesini istemezler; dolayısıyla Kürd Sorunu’ndan maddi ve manevi rant elde edenler de bu sorunun çözülmesini istemeyeceklerdir. Mesela Neokonlar, Ermenistan ile Türkiye arasındaki sorundan bile rant sağlıyor. Mart 2008’e kadar son sekiz senedir Türkiye’nin lobi faaliyetini sürdüren ve karşılığında yılda iki milyon dolara yakın ücret alan The Livingston Group Neokonlarla ilişkili bir şirket (22 Haziran 2007’de Nasname’deki bir yazımda bu şirketten bahsetmiştim). Türkiye, Mart 2008’den sonra bu şirket yerine DLA Piper ile yoluna devam etmeyi tercih etti, bu da haliyle hiçten yılda iki milyon civarında para kazanan Neokonların zoruna gitti.
Richard Perle ve Douglas J. Feith, kurdukları International Advişors Inc (IAI) aracılığıyla danışmanlık ücreti olarak Türkiye’den 1989’da 800 bin dolar, 89-94 arasında ise yılda 600 bin dolar para aldılar (bu paradan Perle’e giden miktar yılda 48 bin dolardı). Bildiğim kadarıyla Perle, TSK’daki apoletli yandaşları sayesinde Türkiye’den para kazanmaya son yıllarak kadar devam etti. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle rant hortumu kesildi. Perle’ün Rubin’i AK Parti’ye musallat etmesinin bir diğer sebebi de bu rant kesintisi olsa gerek.
Daha önce kaleme aldığım birkaç yazımda Micheal Rubin’in (Neokonların) yukarıda isimlerini zikrettiğim Ahmet Çelebi ve Mustafa Süzer’e olan muhabbetlerinden bahsetmiştim. Bu iki zatın ortak özelliği, ikisinin de banka hortumcusu ve ikisinin de Neokonlarla içli dışlı olmalarıdır. Çelebi, 1978’de Ürdün’de kurduğu Petra Bank’i 11 yıl işlettikten sonra içini boşaltıp borcu Ürdün Devleti’nin sırtına bindirdi; Süzer de Kentbank’in içini boşaltıp faturayı Türkiye vatandaşlarına kesti. Birkaç yazısında bu iki hortumcuyu savunan, adeta onların avukatlığını yapan Rubin, bundan bir müddet önce yazdığı bir yazısında Barzani ve Talabani’yi usulsüz yoldan para kazanmakla suçlamıştı!
Talabani onu mahkemeye verdi; Barzani ise, Rubin’in hezeyanlarını Kürdceye çevirip 13 Ocak 2008’de yayınlayan Hawlatı Gazetesi’ne gönderdiği yazıda “Kürd düşmanları tarafından maddi ve manevi olarak desteklenen Michael Rubin’in Washington’daki görevi Kürdlerin imajına leke sürmektir. Kürdlere saldıran birisinden baska ne beklenir? Sözkonusu zehiri gazetenizde yayınlayarak Rubin’le çok yakından irtibat halinde olduğunuz anlaşılıyor. Onun için kendisiyle tekrar irtibate geçip paranın nerede olduğunu gösterebilirseniz iddia ettiğinizin yarısını (1 milyar dolar) size ve Rubin’e vereceğiz. Rubin’in Kürd liderlerine saldırması şaşırtıcı değil, şaşırtıcı olan onun akıttığı zehirleri sizin yayınlamanız. Bunu yaparak kime hizmet ediyorsunuz?”
Son günlerde gündeme gelen bazi haberler, tetikçisi Rubin’i Barzani ve Talabani’nin üzerine salan Richar Perle’ün Güney Kürdistan’in petrolüne göz diktiğini gosteriyor. Demek Rubin’e yaptırdığı, şantajla ve tehditle rant devşirmekten ibaretmiş. Aydın Doğan Medyası da aynı taktiği AK Parti Hükümeti’ne karşı (daha önceki bazı hükümetlere karşı da) kullanıyor; demek uluslararası dostlarıyla aynı kirli taktiği kullanıyor. Doğan Medyası’nda bel altı vuruşları genelde ihalelerin olduğu, borç öteleme veya vergi borcu ödeme pazarlıklarının yapıldığı döneme rast geliyor nedense. The Wall Street Journal’da Susan Schmidt ve Glenn R. Simpson imzasıyla çıkan 29 Temmuz 2008 tarihli yazıda, Perle’ün Kürdistan’in (ve Kazakistan’in) petrollerine göz diktiği söyleniyor. 5 Ağustos 2008 tarihli Star Gazetesi (http://www.stargazete.com/dunya/karanliklar-prensi-kurt-petrolune-goz-dikti-118734.htm) olayi “Karanlıklar Prensi Kürt petrolüne göz dikti” basligiyla Türkiye’nin gündemine taşıdı. Okuyalım:
“ABD’de iktidardaki Neoconların iler gelenleri arasında yer alan ve Irak savaşının mimarları arasında gösterilen eski Pentagon yetkilisi Richard Perle’ün, Türkiye’den bazı şirketlerle de işbilirği yaparak Kuzey Irak’ta petrol anlaşmaları yapmaya çalıştığı bildirildi. ABD’de finans çevrelerinin saygın gazetesi Wall Street Journal’ın, konuyla ilgili belge ve şahılara dayandırarak verdiği habere göre Perle, Kuzey Irak’taki bölgesel yönetim ve Kazakistan’la petrol anlaşmaları yapmak için temaslarda bulunuyor. Perle’ün temas kurduğu kişiler arasında, Bölgesel Yönetim’in Washington temsilcisi Kubat Talabani de yer alıyor. Yapılan görüşmelerin, Erbil yakınlarında K18 olarak adlandırılan bölgeyle ilgili olduğu beliritliyor.”
“Wall Street Journal, bu amaçla Türkiye’deki danışmanlık şirketi AK Group tarafından kurulan konsorsiyumun bölgede petrol aramak için izin almaya çalıştığını yazdı. Planın muhtemel iştirakçileri arasında iki Türk firmasının da bulunduğu kaydedildi. Bir dönem Türk-Amerikan Derneği’nde müdürlük de yapan AK Group’un Başkanı Aydan Kodaloğlu, Richard Perle ile yıllar öncesine dayanan dostluğuyla tanınıyor. Wall Street, Kodaloğlu’nun konuyla ilgili sorulara yanıt vermediğini belirtirken, kendisini Kodaloğlu’nun Washington’daki bağlantısı olarak takdim eden Phyllis Kaminsky’nin plandan haberdar olduğunu ancak detaylı bilgi için Perle’e müracaat edilmesini tavsiye ettiğini yazdı. Kaminsky, ‘Richard daha fazlasını bilir. O işin içinde, bunu biliyorum’ diye konuştu.”
“Wall Street’in sorularını yanıtlayan Perle ise, Kuzey Irak’ta petrol anlaşmaları yapmaya çalıştığı yönündeki haberleri yalanladı. Perle, ‘Herhangi bir konsorsiyuma dahil değilim. Bir konsorsiyum oluşturmak için planım yok’ dedi ancak detaylı açıklama yapmaktan kaçındı. Ancak gazeteye konuşan Kubat Talabani’nin bir sözcüsü, Perle’ün temsilcisinin kendileriyle temas kurduğunu doğruladı. Talabani ise yaptığı yazılı açıklamada, ‘Görevlerimden biri, Irak Kürdistanında yeni ve büyüyen ekonomimiz için muhtemel yatırımcıları bulmak ve yatırım bilgileri için bütün meşru taleplere yanıt vermektir’ dedi. Kuzey Irak’taki yönetim, Bağdat’taki merkezi hükümetin karşı çıkmasına rağmen tek taraflı petrol anlaşmaları yapıyor. Washington, tek taraflı anlaşmalara karşı çıksa da, Bush yönetimiyle sıkı ilişkileri olan Hunt Oil adlı şirketin bölgede petrol anlaşması yapmasına ses çıkarmadı. K18 adlı bölgede, 150 milyon varil civarında petrol rezervi olduğu belirtiliyor. Anlaşma sağlanması halinde bu kuyunun, Houston merkezli Endeavour International adlı şirket tarafından işletileceği ifade ediliyor.”
Haber, Perle ile hareket eden AK Group’un kurduğu konsorsiyumda iki Türk şirketinin de yer aldığını söylüyor ama isim vermiyor. Bu şirketlerden biri Aydın Doğan’in POAŞ’i olabilir mi acaba? Doğan Medyası’nin son günlerde tekrar Barzani’yi hedef tahtasına oturtmasının sebebi, klasik “Saldırarak şartları kabul ettirme” taktiği midir? Malum, Türkiye’de herhangi bir ihalenin yaklaştığını anlamak için Doğan Medyası’nin Hükümete bel altı vuruşlar yapmasından anlaşılıyor. Hürriyet, 26 Temmuz 2008 tarihli sayısında (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=9520157) “Talabanı ve Barzani Ergenekoncu çıktı” haberine yer verdi. Türkiye’deki Ergenekon Çetesi’nı ve Ergenekoncuları ısrarla görmemezlikten gelen Doğan Medyası’nin Barzani ve Talabani’yi hedef alması, Perle’ün direktifi üzerine olup olmadığını merak ediyorum. (Parantez içi sunu da eklemek istiyorum: Tuncay Güney, Ergenekon içine sızdırılmış bir kişidir; Ergenekon hakkında çok şey biliyor ama zamanla olmayan şeyleri de doğrularla harmanlayarak bu çeteyi sulandıracağa benziyor. Onun için bu vatandaşın her söylediğini mutlak doğru olarak almamakta fayda vardır).
Kürdistan Yönetimi’nin Perle ve çetesinin tehdit ve şantajlarına boyun egıp petrol yataklarını onlara verip vermeyeceğini yakında öğreneceğiz. Kurdlerin mali olan bu zenginlikleri bir avuç çeteye peşkeş çekmeyeceklerin umuyoruz.



Yorumlar (5 gönderildi):
Günümüzün hantal ve bir o kadar da tembel internet okuyucusu; eminim ki, yazılarının uzunluğundan dolayı yeterince okumuyor ve çok az insan bu güzel görüşlerinden yararlanıyor.
Ama eminim günün birinde, bazı kiymetbilir insanlar, senin bu yazdıklarından paha biçilmez tesbitler çıkaracaklardır.
Kalemine kuvvet, yüreğine sağlık.
Bence benim ve Nasname'nin en iyi başarılarından bir de sen ve senin gibi bir kaç yürekli ve bir o kadar da imanlı kalemi Kuzey Kürdlerine kazandırmasıdır.
Bu anlamıyla sevinçliyim.
Tek kelimeyle sağol. Varol.
Şükrü Gülmüş
Xûda hafiz
M. Zeki Güney, http://www.huseynisevda.com/news.php?readmore=383, 11.08.08.
Alinti yaptigim bu sözlerin hakinda düsünmeye deger bence.
Dini değerlerimiz biribirine ne kadar uzak olursa olsun, inançlar noktasındaki sağduyun ve uygar üslubundan dolayı seni yürekten kutluyorum.
Not: Güney Kürdistan, yazının başlığına yakışmış.
ondan beklenir walla...
editor'e not: bu yazida hakaret yoktur. satasma yoktur. sadece latife, saka yani...
Yorum yaz